‘Ergenekon’ soruşturması kapsamında dünkü gözaltılar bugün köşe yazarlarının en önemli konusuydu. Radikal gazetesinden Murat Yetkin, “Ergenekon davasının sonucu, umalım kopan fırtınaya değsin. Yoksa ödenmesi gereken siyasi ve hukuki fatura giderek kabarıyor” derken, Milliyet’ten Hasan Cemal, “Davanın arkası nasıl gelir bilemiyorum, ama ben bu davayı Türkiye’de demokrasi ve hukuk açısından önemsemeye devam ediyorum. Bu ülkede bugüne kadar kendilerini ‘hukuk üstü’ görenlere ‘hukuk’un dokunmaya başlaması kimilerini rahatsız edebilir. Ben bundan rahatsız değilim.”diyor. Vatan gazetesinden Ruşen Çakır da bugünkü köşesinde dünkü gözaltıların “en önemli dalga” olduğunu belirtiyor ve “Neden en önemli dalga?” sorusu cevapladıktan sonra ekliyor: “28 Şubat, 27 Nisan süreçlerinin de soruşturmaya dahil edilmiş olması Ergenekon’un bambaşka boyutlar kazanmakta olduğunu bizlere gösteriyor.” Tarhan Erdem-Radikal
OLAY SİYASALDIR
Son gözaltıların toplumda yarattığı belirsizlik, giderek derinleşeceğe ve huzursuzluğa dönüşeceğe benzemektedir. Dün gözaltına alınanlar halkın kayıtsız kalamayacağı bir olaydır.
Halk, olayın yargı tarafını da tutuklanmaların yarattığı siyasal olayı farklı duygularla ve düşüncelerle izler. Olayın yargı tarafını değerlendirmek için belli ki, uzun zaman beklememiz gerekecek! Şimdi, işin yargı tarafını bir yana koyalım, olayın siyasal yanına bakalım.
Olay siyasaldır, yani devlet işlerini düzenleme ve yürütme anlayışıyla ilgilidir. Bu isimler gözaltına alınınca her evde, her iş yerinde ve her kahvede, olayla siyaset arasında ilgi kurulması doğaldır.
...
Hepimiz şu sorununun cevabını aramalıyız: Bilerek, vatanına ve halkına zarar verecek herhangi bir eyleme girmesi söz konusu olamayacak kişiler niçin gözaltına alınabilmiş, niçin tutuklanmışlardır? Bu durumun sorumluları siyaset hayatımız değil midir?
Ben, bu olayın bir yanının, toplumda yayılmakta olan kaygı ile açıklanabileceğini sanıyorum. Halkımızın bir kesiminde, Başbakan’ın devleti dini kurallar içinde yönetmek istediği, laiklik dışı bir devlet kurulduğu inancı genişlemektedir.
Kaygılananlar, çözüm yolları aramakta, düşüncelerini yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar. Sorunlarının ve çözümlerinin anlatımı, kişilere göre değişmekte; kimin dinlediğine, nasıl anlaşılacağına bakmaksızın görüşler açıklanmaktadır. Laiklik endişesinde olanlar, görüşlerine yakın bulduklarıyla, geçmişine, gerçek niyetine bakmaksızın ilişki kurmaktan çekinmemektedirler. Bu sözler ve ilişkiler, deneyimsiz görevliler elinde Ergenekon kapsamına alınabilmiştir.
Bu kaygılar sonucu, Ergenekon soruşturması buralara ve bu kişilere kadar genişlemiştir.
Dün çıkan ve bundan sonra çıkacak kargaşa, haksızlık ve hayal kırıklığı siyasetin ürünüdür. Sadece ülkesi için yaşamış bir idealistin, rejimi değiştirme suçlamasına muhatap olması bir dramdır! Bu dramın sorumlusu, yukarıda özetlediğim kaygının genişlemesinin başlıca faili olan iktidar ve Başbakan değil midir?

Yılmaz Özdil-Hürriyet
MUSKA
Bir iki ay önce...
Canlı yayına geldi.
Uğur Dündar soracak.
O cevaplayacak.
Oturdular haber masasına...
Yaka mikrofonları takılıyor.
Ceketinin içinden mikrofon kablosu geçirilirken, pat diye bi şey düştü yere...
Muska.

Din tüccarlarının, Atatürk düşmanlarının yamyamlar gibi vahşi çığlıklar atarak, kazana ittirmek istedikleri adam.

Sabih Kanadoğlu’ydu o.

Tek güvencimiz olan “hukuk”un kimleri içeri tıkmaya çalışıp, kimleri kolladığına bakıyorum da... Artık hepimizin, hiç olmazsa can sağlığı için, birer muskaya ihtiyacı var sanırım.

“Peki sıradaki kim?” derseniz...

Anlatayım.

50’li yıllar...

Cadı avı var!

Uğur Dündar’ın rahmetli babası -ki, oğluna bak babasının karakterini tahmin et- Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Şefi... Kapı komşuları, beyefendi bir adam, kamu kurumunda müdür, ailece görüşüyorlar. Gel zaman git zaman, polis şefi öğreniyor ki, komşuları olan o beyefendi adam “azılı komünistler” listesinde... Nereye gitse, gölge gibi, adım adım takip ediliyor, kiminle görüştü, nereye girdi çıktı, nefes bile alsa kayda geçiriliyor... “Allah Allah?” diyor polis şefi kendi kendine, komşusuna bakıyor, hiç öyle bir gözlemi yok... İşinde gücünde, çevresine saygılı, güzel bir aileye sahip, karıncayı incitmeyen bir adam, nasıl olur da “azılı, tehlikeli” listesinde olabilir? Takıyor kafaya... Dosyasına bakıyor... Öğreniyor ki, İstanbul’da “mimli” birinin evi basılmış, o evde bir kitap bulunmuş, o kitabın içinden bir gazete kupürü çıkmış, o gazete kupüründe, evi basılan “mimli” adamla birlikte, 15 kişinin ismi var... Ve, komşunun ismi de, o 15 kişinin arasında... O nedenle hepsi takip ediliyor... Merak ediyor polis şefi... Nedir bu gazete kupürü? Neden bu 15 kişinin ismi o listede yer alıyor? Gazete arşivlerine giriyor, inceliyor. Şunu buluyor... Gazete, ödüllü bulmaca yarışması yapmış, kazanan 15 kişinin ismini, gelip ödüllerini alsınlar diye, liste halinde yayınlamış!

İlhan Selçuk-Cumhuriyet
ERGENEKON’UN TARİHİ VE COĞRAFYASI...
...
Herkes iddianameyi bekleye dursun soruşturma yeni bir aşamaya giriyor...
Bu kez gözaltına alınan kişilere bakıldığında göze çarpan nedir?..
Söz konusu bir dava soruşturması değildir...
Son operasyon da enine boyuna düşünülüp tartıldığında bir “sivil darbe” amacıyla kimilerinin kollarını sıvamış oldukları anlaşılıyor...

Evet herkes ek iddianameyi beklerken ortaya çıkan bir başka olgudur...
Çünkü “şok dalga”nın da ucu açıktır...
Ek iddianame şu günlerde gündeme girse bile son iddianame olmayacaktır...
“Şok dalga” da son dalga olmayacaktır...

Çünkü olamaz...
Belirli bir savcılıkça yürütülen Ergenekon soruşturması tam anlamında bir sivil darbenin açık seçik karakterini vurguluyor...

Ergenekon soruşturması 2007 Haziran ayında başlamıştı...
2009 yılındayız...
Ve soruşturma sürüyor, sürecek...
İnsanlar gözaltına alınacak, evler basılacak, telefonlar dinlenecek, korku ortamı yaratılacak, İslamcı faşizm toplumun tepesine binecek...
Amerika’nın tezgâhladığı ve işin hesabını kitabını inceden inceye yaparak Türkiye’ye yakıştırdığı Ilımlı İslam Devleti Modeli’ne karşı çıkanların hepsi tepelenecek...
Tepelenecek mi?
Plan bu...

Murat Yetkin-Radikal
ERGENEKON ÇÖZÜLÜYOR MU, GİDEREK DOLAŞIYOR MU?
Hayatı boyunca muhalif olmuş, aykırı gitmiş sosyalist aydın Yalçın Küçük ile hayatı boyunca düzenin simgesi olmuş sağcı aydın Kemal Gürüz’ü herhalde anca Ergenekon soruşturması biraraya getirebilirdi. Herhalde anca Ergenekon soruşturması onların isimleriyle Susurluk sanığı eski polis özel harekâtçısı İbrahim Şahin ve Sivas’ta bombalarla yakalanan eski ülkücülerin isimlerinin aynı çerçevede anılmasına yol açabilirdi.
...
Gürüz bir süre sonra 28 Şubat döneminde Kırıkkale Üniversitesi’nden ayrılmasını YÖK başkanı olarak sağladığı Beşir Atalay’a bağlı polislerce gözaltına alınacağını tahmin edebilir miydi?
...
Ergenekon soruşturması üzerinde beliren şaibe bulutlarının dağıtılması için ikinci iddianamenin artık bir an önce ilan edilmesi, insanların neyle suçlandığının kanıtlarıyla ortaya konması gerekiyor.
Ergenekon davasının sonucu, umalım kopan fırtınaya değsin. Yoksa ödenmesi gereken siyasi ve hukuki fatura giderek kabarıyor.

Ertuğrul Özkök-Hürriyet
SAKLAYACAK NEYİ KALDI Kİ
Geçen yıl bir akşam evde otururken bir arkadaşım aradı.”Çabuk televizyonu aç” dedi.
“Zaten televizyon seyrediyorum” dedim.
“Sen film ve müzik kanalından başka şey seyretmezsin” diyerek bir haber kanalının ismini verdi.
Doğru, akşamları eve geldikten sonra dünyayla tek ilişkim, 24 saat açık cep telefonumdur.
Dünya meselelerini rölantiye alıp, Fargo filminin son sahnesindeki seri katil gibi film ve eğlence kanallarına dalarım.
“Ben başka bir kanalı açamam. Sen bana özetle” dedim.
Yalçın Küçük konuşuyormuş.
Hemen anladım, yine benim hakkımda atıp tutuyor.
“Ama bu defa başka. Canlı yayında seni idama mahkûm etti” diyor.
Merak edip açtım.
Hakikaten üç cümlede bir beni idama mahkûm ediyor.
Yani hafifletici hiçbir nedenimiz de yok.
Müebbede inme ihtimalimiz bile kalmamış.

Dün sabah Yalçın Küçük’ün evinin aranması haberlerini izlerken, aklıma bu geldi.
Hakkımda sayfalarca yazı yazmış, hakaretler etmişti.
Ne ajanlığımız, ne Ali Kemal’liğimiz kalmıştı.
Ve yaptığı işler tehlikeliydi.
Yine de bütün samimiyetimle yazıyorum, dün evinin aranmasını izlerken içim sızladı.
Yalçın Küçük’ü darbecilikle suçlamak, Ergenekon’la suçlamak bana saçma ve trajik geliyor.
Çünkü o konuşan, durmadan konuşan, kafasının içinden geçeni anında söyleyen, yazan bir insan.
Hayatı boyunca kendine saklayacak tek şey bırakmayan bu insanın çıkınında daha ne olabilir ki?
Ergenekon artık onun bilgisayarındaki Sabetay deli saçmalarından mı medet umar hale geldi?
Ona “Deli” diyebilirsiniz. Ama Ergenekoncu demek bana saçma ve trajik geliyor.
O zaman kendi kendime soruyorum.
Ergenekon davasının gerçek amacı ne?
Bir suç örgütünü ortaya çıkarmak mı?
Yoksa bu ülkeyi susturmak mı?
Televizyonda konuşamayan, telefonda konuşamayan, sokakta konuşamayan, evde konuşamayan bir halkın ülkesi haline gelen Türkiye’nin “demokratik” rejimle yönetildiği söylenebilir mi?

Melih Gökçek’le bağlantılı, çok ilginç ve basına yansıyan görünümüyle çok vahim bir arsa iddiasının ortaya atıldığı günün ertesinde Ergenekon’un bilmem kaçıncı dalgası başlıyor.
Zaten her dalganın bir gün öncesine bakıyorsunuz, mutlaka bir şey var.
Bunları alt alta yazdığınız zaman da, bu davaya olan güveniniz sarsılıyor.
Oysa her aklı başında vatandaş gibi, bu davanın bazı suç örgütlerini ortaya çıkaracağına inanmak istiyordunuz.
Ne yazık ki gidişat o istikamette görünmüyor.

Mümtaz’er Türköne-Zaman
SON ERGENEKON FIRTINASI
Bu seferki bir dalga değil bir fırtına. Bu listede yer alan kişileri bırakın gözaltına almayı veya evlerini aramayı, telefonla hal hatır sormak için bile savcının on kere düşünmesi lâzım. Hukuk dediğimiz matematiksel formüllere dayanmıyor. Savcı harekete geçerken birçok ayrıntıyı dikkate almak zorunda. Bir savcı eğer, Türkiye’nin güvenliğini emanet ettiğimiz, en gizli bilgilerin konuşulduğu Millî Güvenlik Kurulu’nda genel sekreter olarak görev yapmış bir orgeneralin kapısını, “Ergenekon Terör Örgütü” kapsamında çalıyorsa, her şeyi inceden inceye hesap etmiş olmalı. Aynı ince hesaplar listede yer alan diğer isimler için de geçerli.

Bu fırtınanın iki yıldır devam eden Ergenekon dava süreci içindeki anlamı ne? Bu fırtına, arada sırada artan ve kamuoyunu tereddüde düşüren spekülasyonların aksine, Ergenekon davasının salimen yoluna devam ettiğini gösteriyor...Son fırtına, bu davanın sulandırılacağı ve suçluların eninde sonunda serbest bırakılacağı karamsarlığını veya kara propagandasını bütünüyle yalanlamış oldu. Yargı işini yapıyor. Hem de tereddütsüz.
...
Varacağımız hüküm şu: Ergenekon davası bir hukuk devletinde olması gereken şekilde ilerliyor. Savcılarımız bu dava ile irtibatı kurulanların unvanlarına değil, sadece somut delillere bakıyor. Elhasıl memleketimizde savcılar ve hâkimler var. Dün kamuoyuna yansıyan Ergenekon fırtınası, devlet içindeki suç örgütlerini tasfiye ederken bir geriye dönüş ihtimali kalmadığını gösteriyor.

Ruşen Çakır-Vatan
10 MADDEDE DÜNKÜ DALGA NEDEN ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ?
Ergenekon kapsamında bugüne kadar birbirinden ilginç isimler gözaltına alındı ve bunların çoğu da tutuklandı. Fakat dün “en önemli dalga” nın yaşandığını söyleyebiliriz. “Neden en önemli dalga?” sorusunu yanıtlamaya çalışacak olursak:

1) Davanın başlaması ve duruşmalarda fazla heyecanlı anlar yaşanmaması nedeniyle Ergenekon eski popülerliğini kaybetmişti. Dün bunun aldatıcı olduğunu gördük.

2) AKP hükümetinin, Ergenekon’u kapatma davası süresince pazarlık unsuru olarak kullandığını, kapatmama kararının ardından konuya eski ilgi ve desteğini kestiği yolunda neredeyse bir görüş birliği oluşmuştu. Hatta en ateşli destekçileri bile soruşturmanın daha fazla derinleştirilmesi konusundaki ümitlerini kaybetmeye başlamışlardı. Bütün bunların yanlış olduğunu anladık.

3) Hurşit Tolon ve Şener Eruygur gibi iki emekli orgeneralin ardından daha fazla üst düzey emekli askerin soruşturmaya katılmasının zor olacağı düşünülüyordu. Tuncer Kılınç ve Kemal Yavuz başta olmak üzere çok sayıda eski subay da gözaltına alındı.

4) Kimlik ve konumları tam olarak netleşmemekle birlikte albay, binbaşı ve yarbay türbesinde muvazzaf subaylar da gözaltına alındı ki dünün en az dikkat çeken en çarpıcı gelişmelerinden biridir.

5) Operasyonun ilk flaş isminin Yalçın Küçük gibi toplumun hemen hemen tüm kesimleri tarafından bilinen; yine her kesimden seveni ve nefret edeni bol olan bir aydın olması dünkü dalgayı başlı başına medyatik kıldı.

6) Susurluk mahkumu eski polis şefi İbrahim Şahin’in de gözaltına alınmış olması, soruşturmada Susurluk ayağının daha da güçleneceği ve buna bağlı olarak yeni gözaltılar olabileceğinin işareti olarak algılandı.

7) Dönemin MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’a ek olarak dönemin Genelkurmay Hukuk Müşaviri Erdal Şenel ile YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün de alınmış olması Ergenekon’a ilk kez ciddi olarak 28 Şubat süreciyle hesaplaşma boyutu kattı.

8) Dünün en önemli ismi hiç kuşkusuz Sabih Kanadoğlu’dur. 28 Şubat sürecinin son dönemine yetişen Kanadoğlu’nun en belirgin vasfı emekli olduktan sonra da bir tür “baş içtihat mercii” fonksiyonu görmesi ve AKP hükümetine karşı neredeyse tek başına çok etkili bir muhalefet yürütmesidir. Kanadoğlu’nun evlerinin aranması, savcıların, onun içtihadıyla tetiklenen 27 Nisan süreciyle de hesaplaşmayı düşündüklerini gösteriyor. Öte yandan soruşturmaya ilk kez ciddi bir biçimde yüksek yargı ayağı eklenmiş oluyor ki Kanadoğlu bile gözaltına alınabiliyorsa birçok eski yüksek yargı görevlisinin de kapsama alanına girebileceği akla geliyor. Bunun bir diğer anlamı Ergenekon soruşturması destekçileriyle yüksek yargı arasında da zaten varolan ama pek su yüzüne çıkmayan çatışmanın şiddetleneceğidir.

9) Bedrettin Dalan isminin de altını çok ama çok kalın çizgilerle çizmek gerekiyor. Uzun zamandan beri Dalan’ın adı açık ya da örtülü bir şekilde “derin devlet” le bağlantılı bir şekilde anılırdı. İlk kez bu söylentileri savcıların da fazlasıyla ciddiye aldıklarını gördük. Bakalım Dalan söylediği gibi ilk fırsatta ülkeye dönecek mi, yoksa soruşturmanın gelişimini gözlemek için ABD’deki ikametini uzatacak mı?

10) Dünkü dalga, Ergenekon soruşturmasının kolay kolay bitmeyeceğini net olarak bizlere gösterdi. Bugüne kadar soruşturma kapsamına alınan isimleri tek tek hatırladığımızda, Türkiye’de “ulusalcılık” olarak bilinen ve son yıllarda ortaya çıkmış olan siyasi hareketin öne çıkmış isimlerinin çoğunun devre dışı bırakılmış olduğunu görüyoruz. Ancak ulusalcı hareket tam anlamıyla bitmemiş olduğu göz önüne alınırsa yeni dalgaların yolda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

28 Şubat, 27 Nisan süreçlerinin de soruşturmaya dahil edilmiş olması Ergenekon’un bambaşka boyutlar kazanmakta olduğunu bizlere gösteriyor.

Hasan Cemal-Milliyet
KENDİLERİNİ ‘HUKUK ÜSTÜ’ GÖRENLERE HUKUK DOKUNMAYA BAŞLAYINCA...
Kimine göre yargı siyasallaştı, yargı siyasete alet ediliyor. Kimine göre, ‘Korku imparatorluğu’ kuruluyor Türkiye’de. “Yargı siyasallaşırsa, adil olmaz” diyor biri...
Kimileri genel doğruları belirtiyor. Yargının siyasallaşması, hukukun siyasete alet edilmesi elbette onaylanamaz.
Ama burada bir an durun.
Hukukun en temel ilkelerinin ayaklar altına alındığı ‘Çankaya Savaşları’ döneminde hukuku unutanlar, şimdi Ergenekon dalgaları kabarırken birdenbire ‘hukuk’u anımsamaya başlayınca, ne kadar inandırıcı olabilirler ki?..
27 Nisan Muhtırası’na selam duranlar, askerin siyasete müdahalesini gönüllü gönülsüz destekleyenler, bugün Ergenekon’la birlikte ‘demokrasi’ akıllarına gelince, ne kadar inandırıcı olabilirler ki?..
Demokrasilerde siyasal iktidarların milletin oyuyla el değiştireceği temel gerçeğine gözlerini kapayan ve AKP hükümetini yıkmak için askeri kışkırtanlar, bugün Ergenekon’la birlikte ‘diktatörlük’ten dem vurunca, söyler misiniz, ne kadar inandırıcı olabilirler ki?
Bu sorular gözardı edilmesin.
Ergenekon Davası’nda hukuk açısından eleştirilecek yanlar var.
Eleştirilmeli de...
Davanın arkası nasıl gelir bilemiyorum, ama ben bu davayı Türkiye’de demokrasi ve hukuk açısından önemsemeye devam ediyorum.
Bu ülkede bugüne kadar kendilerini ‘hukuk üstü’ görenlere ‘hukuk’un dokunmaya başlaması kimilerini rahatsız edebilir.
Ben bundan rahatsız değilim.

Can Dündar-Milliyet
İSRAİL VE ERGENEKON
İsrail saldırganlığını mı yazmalı bugün, Ergenekon operasyonunu mu?
Tel Aviv’deki devlet teröründen mi söz etmeli; Türkiye’deki terör-devlet ilişkisinden mi?
İyisi mi, bize ikisinden de bahsetme fırsatı bahşeden, eski bir dosyayı açalım:

İsrail’i ilk ziyaret eden Türk Başbakanı Tansu Çiller’di.
“Tarihi gezi”, 1994’ün 3 Kasım günü başlamıştı.
Resmi temasların ardından Mossad’a gittiler.
O gezide Çiller’in yanında, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, yardımcısı Mehmet Eymür ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar vardı.
Ziyaretin amacı, terörle mücadele ve istihbaratta işbirliği imkânlarını araştırmaktı.
Normalde güvenlikçiler arasında konuşulacak bu konuya Başbakan’ın müdahil olması garipti. Ama gariplik burada kalmadı.
Çiller, bir ara MİT’çilere dönüp “Bizi yalnız bırakabilir misiniz?” diye sordu. Köksal ve Eymür çıktılar.
Çiller ve Ağar, Mossad’la toplantıya devam ettiler.

Çiller’in hedefi Suriye’deki Öcalan’ın yakalanmasıydı.
Özel Harekât, bu işle görevlendirilmişti.
Dairenin başında, dün gözaltına alınan İbrahim Şahin vardı. 1994 başında “acilen” ihtiyaç duyduğu bazı malzemeleri raporla bildirmişti. Başbakan da o malzemeler için Mossad’dan yardım istemeye gitmişti.
Çiller döndükten 10 gün sonra Emniyet ambarına, İsrail’den koliler geldi. Ambalajı açılmadan Özel Harekât Dairesi’ne teslim edildi.
Emniyet’in 15 Kasım 1994 tarihli kayıtlarına göre gelen malzemenin dökümü şöyleydi:
2 adet 12,7 çapında Baretta dürbünlü tüfek...
8 adet pompalı av tüfeği...
100 adet hedef aydınlatıcı...
15 adet nişancı spot ışığı...
150 adet görülebilir lazer ışığı...
145 adet silah üstü dürbün...
20 adet gece görüş gözlüğü...
Sonra farklı malzemeler de geldi:
280 adet Uzi otomatik tabanca... 20 adet 7.62 mm. Galli tüfek... 100 adet susturucu... Işıklı cam kırma aleti... Alev makinesi... Mengene... Kapı kırma tokmağı... Ses bombası... Sis bombası... Dinamit... Çene açma aleti... Keskin nişancı elbisesi... İniş kayma takımı... Dağcılık ipi... Tel kesme makası... Köpek kovucu... Komando bıçağı...
Liste, “suikast kokuyor”du.

Özel Harekât timleri bu silahlarla, İsrailli uzmanların gözetiminde Antalya Bey dağlarında eğitim yaptılar.
Ama amaçlanan operasyon gerçekleştirilemedi.
Seçim öncesi Çiller’e “Apo’nun kellesi” verilemedi.
“Ne var bunda, devlet bir operasyona niyetlenmiş, olmamış” diyebilirsiniz?
Zaten asıl mesele, bundan sonrasında... O silahlarla daha sonra ne yapıldığında...
İsrail silahları, Emniyet’e 1994 Kasım’ında ulaşmıştı.
Peki Türkiye’yi karıştıran ve bugün hâlâ karanlıkta kalan provokasyon ve faili meçhul cinayetler ne zaman tırmanışa geçti:
1994 sonunda...
Aralık 1994: Özgür Ülke gazetesi kundaklandı.
Mart 1995: Hasan Ocak boğularak öldürüldü.
Mart 1995: Gazi Mahallesinde Alevi kahvelerinin taranmasıyla başlayan olaylarda 17 kişi öldürüldü.
Nisan 1995: Sultanahmet’e cuma çıkışı bomba kondu.

Liste uzayıp gidiyor.
İşte Susurluk budur!
Susurluk skandalında sokağa dökülenlerin Ergenekon soruşturmasına niye kuşkuyla yaklaştığını merak edenlerin “Soruşturma niye yakın tarihin kanlı izbelerine değil de ha bire hükümete muhalif isimlere doğru seyrediyor” sorusuna kafa yormaları gerekir.
Halbuki tahkikat, örneğini verdiğim türden konulara girse, bu arada Türk-İsrail silah ticaretinin de bir dökümü çıkarılsa ne kadar faydalı bir tarihi belge olur; düşünsenize...

Umur Talu-Sabah
“DEVLET” GÖZALTINDA
Bir bakıma artık böyle. Komutanıyla, başsavcısıyla, bürokratıyla, polis şefiyle “bir kısım devlet” gözaltında.
Devlettir, ne yapsa yeridir geleneğinden olmadığım için, (yukarıda olduğu gibi) devletlerin, devletin, devlet birimlerinin, devlet görevlilerinin kendi halkına, kendi insanına ve başka halklara karşı suç isleyebileceğine inanırım.
İnanca da gerek yok, bunlar hep oldu zaten.
O yüzden, “tanınmış, itibarlı, devlete hizmet etmiş, en üst görevlerde bulunmuş” gibi nitelemeler, hakikaten bağımsız yargı, hakikaten kanıtlı iddianame, hakikaten adil yargılama karşısında bir şey ifade etmez.
Şimdi, bu dalgayla birlikte, kimi “Susurluk destekçisi, Ergenekon karşıtı” ile kimi “Susurluk karşıtı, Ergenekon destekçisi”ne inat, ikisi arasında, darbe girişimleri güzergâhında bağlantı kuruluyor.
Gözaltına alınanların (ve tutuklananların) bağlantıları bulunur yahut yoktur...
Onlar nasıl şu anda sadece “şüpheli” ise, maalesef iktidar (veya başka güçler) karşısında “yargı bağımsızlığı” da “şüpheli”!
Bir ilginç olay; Genelkurmay’ın askeri kişileri alma ve aramaya izni hemen vermesi. Susurluk sırasında olmadığı şekilde.
Unutmayalım, şu anda kimse “suçlu” değil. Henüz kanıtlanmadı. Kimi henüz yargılanmadı bile.
Yine unutmayalım ki, Susurluk, Ergenekon, darbeler gibi meseleler de, kim mahkûm olur veya suçsuz bulunursa bulunsun, asla masum değil!

Bekir Çoşkun-Hürriyet
HESAPLAŞMA...
Emin olabilirsiniz, elbette bu burada kalmayacak... Bekleyin gelecektir; onuncu dalga, on birinci dalga, on ikinci dalga...

Eğer laik cumhuriyeti savunuyorsanız, eğer karşı devrimin sinsi sinsi yapılmakta olduğunun farkındaysanız... Eğer Anayasa’nın değiştirilerek, örtülü bir din devleti kurulmasına tepkiniz varsa...

Bekleyin...

Sıra size gelecektir...


Bu hukuki bir dava değil, bir siyasi hesaplaşmadır...

Orgeneral Kılınç, 28 Şubat’ın MGK Genel Sekreteri... Tümgeneral Erdal Şenel, 28 Şubat’ın Genelkurmay Adli Müşaviri... Kemal Gürüz, 28 Şubat’ın YÖK Başkanı... Sabih Kanadoğlu, 28 Şubat’ta Fazilet Partisi’ni kapatan Başsavcı...

Hesaplaşma bu...

Hedef ise; ilk denemelerde başarılamayanı başarmak...

AKP’nin \”ılımlı İslam\” projesine karşı olan, laik cumhuriyeti savunan, Anayasa değiştirilerek din referanslı devlet kurma niyetlerine karşı duran insanları sindirmek hedef...

Aydınları korkutmak...

İtirazı olanları susturmak...

Söyler misiniz; çoğunu tanıdığınız, ömürleri devlete hizmetle geçmiş, çoğu yaşamları pahasına irticayla, çağdışılıkla, geri kalmışlıkla, dışa bağımlılıkla, hatta terörle mücadele etmiş bu insanların \”terörist\” sayılmaları ve sabahın karanlığında elleri kelepçeli birer adi suçlu gibi götürülmeleri size normal mi geliyor?..

Nasıl?..

Ali Bayramoğlu-Yeni Şafak
ERGENEKON’DA SON DURUM: DEVLET DEVLETE KARŞI
Ergenekon davası her geçen gün biraz daha sağlamlaşmakta, derinleşmekte, hepsinden önemlisi Türkiye’de devlet ve etrafında yapılanan gayri meşru ve yasa dışı yapıları, siyasa arayışlarını, zihniyeti yargılamaya soyunmaktadır.

Bunun adı, hukuk üzerinden “büyük hesaplaşma”dır.

Meşru ve gayrimeşru iki devlet arasında, siyaset ve siyaset karşıtı güçler arasındaki büyük hesaplaşma, aynı zamanda ikincilere yönelik bir tasfiye hamlesidir…

Son gelişmelerin, Ergenekon davası-soruşturması açısından işaret ettiği üç önemli unsur bulunuyor

1. Siyasetin iradesi, kurum olarak askerin (izin ya da tasfiye) mecburiyeti bu sürecin ilk önemli unsurudur.

2. İkinci önemli unsur, dava ve soruşmanın paralel bir seyir izlemesidir. Bu durum “yeni tip bir sürekliliğe” gönderme yapmaktadır. Süreklilik, dosya ayrışmaları ve bu yolla rafa kaldırmalar yerine, dosya birleştirmeleri devreye sokmakta, soruşturmaların Susurluk gibi yapılarla bağ kurarak tarihsel derinlik kazanmasını sağlamaktadır ve sağlayacaktır.

3. Gladyo’dan özel harp çarkına, Susurluk’tan kuvayı milliyeci çetelere kadar “istemeyen”i gayri meşru yollarla tasfiye etme işlevini yerine getiren yarı resmi yapılar ile siyasi iktidarları darbe yoluyla iktidardan indirmeye yönelen asker-sivil grup ve kurumların tek çerçevede, aynı mantık ve tanım içinde ele alınması üçüncü önemli unsurdur.

Somut zemin açıktır:

2003-2004 yılında Ayışığı ve Sarıkız adı verilen, kuvvet komutanlarının yönettikleri iki önemli darbe girişimi, o dönemde üretilmiş yapılar, yöntemler ve şebekeler üzerinden 2007 yılında tekrar devreye girmiştir.

Bugün soruşturulan bu yapıdır.

Yargılanacak olan 2004’te örgütlenmiş ve militerleştirilmiş sivil toplum kuruluşları, emekli generaller, emekli savcılar, görevde ya da emekli olan YÖK başkanları, gazeteciler, iş adamları, Susurluk eskisi çeteler, kontrgerillanın önemli asker ve sivil isimlerinin bir araya geldiği, çeşitli mitingler, girişimler, eylemler üzerinden siyasi iktidarı devirmeyi hedefleyen teşkilatlanmadır.

Bu önemlidir.

Türkiye birbirini besleyen, üreten ve kullanan iç içe girmiş, iki yapıyı birden karşısına almıştır: Ölüm çetelerinden oluşan kontrgerilla ve darbecilik ve darbeciler…

Yaşananlar kimseyi şaşırtmasın…

Gözaltılar gerçeğin derinliğini ve ciddiyetini göstermektedir.

Ve bu ülke ilk kez temizlenmek için kıpırdanmaktadır.

Umarız başarır…

kaynak
herkes fikrine göre yorumluyor