Uzaktaki şehre, kendine doğru gitmek
NİHAT DAĞLI
Bütün gün Ali Ayçil imzalı Kovulmuşların Evi kitabını okumuş ve bu kitabın evrenine maruz kalmış olmanın yorgunluğuyla gecenin bir vakti masama oturduğumda amacım bu kitap etrafında bir yazı yazmaktı.
Ancak zihinsel yorgunluğum ve kitabın içime saldığı rahatsızlık, yüreğimde oynaşan, dilimin ve parmaklarımın ucunda belirsizce kımıldanan o kadar kelimeyi canlandırmaya mani oldu. Âdetim olmadığı halde, erken sayılan bir vakitte kendimi öylece yatağa bıraktım. Sabah kalkacak, gün içinde bu yazıyı yazacaktım. Bir pazar sabahının kuşluk vaktinde uyandım. Önceden hazırlanmış bir kahvaltı masasında buldum kendimi. Pazar sabahı, kuşluk vakti ve kahvaltı masası… Daha ne isteyeyim ben! Ama bir şey daha vardı işte! Açık duran televizyonda, ülkenin bir dağında ondan fazla ana kuzusu insanın kahrolası kurşunlara yem olduğu alt yazı olarak geçiyordu. Ey koca Cemal Süreya, şimdi gel de, ‘kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’ de! Hayır, kahvaltı masamın mutlulukla bir ilgisi kalmamıştı. Odanın, evin içinde dolanıp durdum. Ekrandaki yüzlerden, geçen haberlerden ürktüm; ‘söz’e arkasını dönen, yüzünü şiddete çeviren toplumsal bir refleksi kışkırtan durumdan korkup kendimi dışarı attım. Kuytu bir yer aradım kendime kentin kuytularında. Bulduğum o kuytu yerde, köşede, en köşede adeta gizlenmiş bir masaya attım kendimi. Uzun uzun düşündüm. Ve öylece konuştum kendimle…
Bu çok iğdiş edilmiş dünyanın hâlâ bir sihri ve büyüsü varsa, artık biliyoruz ki, ‘onlar’ sayesindedir. Ve şükür ki, onlar, yani ayna/insanlar her zaman olmuştur. Kimi zaman ‘onlar’, bir peygamber olarak hayatın orta yerinde insanın ve dünyanın karşısına dikilmiş, yaşanıp gidenin zalim ve karanlık noktalarını işaretlemiş; hayatı, dünyayı ve insanı merhamete ve aydınlığa çağırmış; hayatıyla da insanı, hayatı ve dünyayı buraya çekmiştir. Peygamberlerden sonraki zamanlarda ise ‘onlar’, peygamberlere akraba bir yerde duran ve yaşayan insanlar olmuştur. Bu insanlar peygamberlerin beslendiği yerden, aşkın olanın içinden, her şeyin batınında saklı duran öz’den konuşmuşlar; yaşanıp gidenin kabuğuna, zarfına, yüzeylerdeki oyalayıcılığa düşmeden, olup bitenin derinindeki sese kulak kabartmışlardır. Bunlar, yani ‘onlar’ kimlerdir? Kimler olacak; gönüllerini ve zihinlerini kadim olana açmış arifler, bilgeler, filozoflar, şairler ve yazarlardır.
Kovulmuşların Evi’nin yazarı şair Ali Ayçil, bu soy insanlara akraba bir yerden sesleniyor: “Dürüst olmalıyım! Ansızın hayretimi kabartan kimi vakitler dışında, bu yıpranmış âlemi bir fakirin dizlerine yaptığı yamadan daha kıymetli bulmuyorum. (…) Her nereye bakarsam bakayım, içimdeki pencerenin sınırladığı yerden daha fazlasını görecek değilim. Hem bu mümkün olsa bile, yeşerenin solduğundan, yapılanın yıkıldığından, doğanın öldüğünden öte ne anlatacak bana hayat. Bilmiyor muyum sanki, insan, kendinden başka hiçbir yerin yerlisi değildir. Bilmiyor muyum sanki, insan, ilk insandan beri yalnızca bir tekrardan ibarettir.”
Kovulmuşların Evi… İnsana, ontolojisine eğilmeyi salık veren, içine bırakıldığı dünyanın ne’liğine dair uzunca bir yolculuk yaptıran bir tanımlama. Kitapta Ali Ayçil, yirmi bir numaralı koltukta uzaktaki şehre doğru yola çıkarken, aslında uzaktaki kendine yolculuk yapıyor. İçinde, hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlüğün sayfalarını açıyor. Yolun her kilometresinde bu günlük, garip bir okunma hevesiyle açılıp duruyor. Açılıp durdukça günlük anlatıcı ilerliyor, ama ilerledikçe de geriye, yani tarihine düşüyor. Hayatının arka sokaklarını dolaşıyor yol boyunca. Kurumuş bir çiçek gibi uyandığı, ruhunu insan içine çıkarmaya ikna edemediği sabahları hatırlıyor. Annesine iyi bir oğul olup olmadığını düşünüyor sık sık, hiç fark etmeden ona nasıl yabancılaştığını… Küçük bir odada, her seferinde suretini huzuruna çağıran bir aynanın, kendisini defalarca kandırdığını anımsamak asabını bozuyor. Bütün o yıllar boyunca kendine ettiği kötülükler geliyor aklına, ‘güneş ruhumda kimi arıyor?’ diye soruyor sonunda. Kitap, daha okumaya yeni başlamışken, yazarına şu mesajı atmıştım: “Kovulmuşların Evi… İçine düştüm, içime düştüm…” Bir yazarda kendimi, yani insanı bulduğumda, okuduğum metinle birlikte içime düştüğümde, derdime deva sözler bulduğumu hissederim. Ali Ayçil benim için böylesi bir yazardır. Diyebilirim ki, Kovulmuşların Evi, derdi kendisi olanların okumaları gereken bir kitaptır.