• Reklam

Anket: Kovulmuşların Evi (Ali Ayçil) Kitabına kaç puan verirsiniz?

+ Konuyu Yanıtla
6 sonuçtan 1 --- 6 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8

    Haftanın Kitabı - Kovulmuşların Evi (Ali Ayçil) Özeti,Konusu,Karakterleri ve Yorumları





    “Koltuğuma yaslanırken, 'şimdi ben bu otobüste, yirmi bir numaralı kendimin kâşifiyim,' diye geçirdim içimden. 'Bilet kesen kadın, on iki saat boyunca uzaktaki bir şehre değil de, yalnızca uzaktaki kendime seyahat edeceğimi bilmiyor. Şu hiçbir yere kaydedilmemiş günlüğün yaprakları aralandıkça, bir kez daha, kurumuş bir çiçek gibi uyandığım, ruhumu insan içine çıkmaya ikna edemediğim sabahları hatırlayacağım. Anneme iyi bir oğul olup olamadığımı düşüneceğim sık sık; hiç fark etmeden ona nasıl da yabancılaştığımı… Küçük bir odada, her seferinde suretimi huzuruna çağıran bir aynanın, beni defalarca kandırdığını anımsamak asabımı bozacak. Bütün o yıllar boyunca kendime ettiğim kötülükler gelecek aklıma; sıkça, güneş ruhumda kimi arıyordu, diye soracağım.
    İyi biliyorum ki, bu, yalnızca kendime yoğunlaştığım bir yolculuk olmayacak. Yol boyunca, aradığı sorunun cevabını bulamamış başka başka insanlar da, bende bir cevap olup olmadığını anlamak için gelip kapımı çalacak. Bazen, vazosuna her gün yeni bir çiçek koyan orta yaşlı bir kadın olacak bu misafir, bazen bir dilenci, bazen bir gardiyan... Bazen de, insanların kapısını çalan ben olacağım: Kimi vakit merakla, oturdukları masaya kulak kabartacağım, kimi vakit indikleri kıyılarda dalgalarla konuşurken ya da büyük bir felakete arsızca sevinirken yakalayacağım onları. Kapısını çaldıklarım arasında, her uyandığında kızlarıyla baş başa verip, rüyalarını yorumlayan kadınlar da olacak, kendini burcunun kaderine teslim edenler de…'
    Otobüs, şehrin çıkışındaki gişelere yanaşırken, 'bana yirmi bir numaralı koltuğu veren, ojelerinin yarısı silinmiş, yüzü hayattan şikâyetçi kadın da artık hafızamın bir parçası sayılır,' diye geçirdim içimden. 'Tozlu kasabaların, herkesin ölümünün anons edildiği taşra şehirlerinin, ficek atmaya giden kızların, ansızın boşalan yağmur yüzünden oraya buraya kaçışanların, ilk sayıda batacağını bile bile dergi çıkarmaktan vazgeçmeyen genç edebiyatçıların ve bir yazarın yazgısının hatırlanacağı bu arızalı yolculukta onun da bir payı var. Kuşkusuz beni bitkin düşüren bir yolculuk olacak bu; aralarında hiçbir insicam bulunmayan bir sürü hatıradan sonra yeniden dünyaya, o kovulmuşların evine geri döndüğümde, bir kez daha, 'hatırlamak da bir ihanettir' diye söyleneceğim.'
    ....

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    "Kovulmuşların Evi"nde kendine sığınmak


    MUSTAFA OĞUZ

    Dünyada hepimiz bir "ev"in özlemi içindeyiz. Sığınacağımız, ısınacağımız, birilerine yaslanacağımız, kendimizi birileriyle çoğaltacağımız, paylaşacağımız bir evin. Cennet gibi bir evin& Bütün çalışmalarımız bu yöndedir. Ev bark, çoluk çocuk sahibi olmak isteği hep bunun içindir. Bir babanın, bir annenin etrafında toplanmanın, onların kolları, kanatları altına girmenin ve oradan ayrılmama isteğinin temeli budur. Anne ve baba evdedir. Sevgi, yarımlaşma, şefkat; korku, endişe, merak oradadır. Sevgi ve korku arasında yaşarız evde. Hem sever hem de kaybetmekten korkarız.

    Dünyayı bir büyük ev kabul edersek, dünya hepimizin evidir. Kovulmuşların Evi"dir. Cennetten kovulmuşların, sevginin, merhametin, nimetin, şefkatin merkezinden kovulmuşların evi&

    İnsanın kovulduğu dünyadaki yaşamından izler süren Ali Ayçil, bu yolculuğunda kâğıda düşürdüğü notlarını Kovulmuşların Evi adlı kitabında bir araya getirerek Timaş Yayınları arasında okurlarına sundu. Kitapta yer alan Ayna başlıklı denemede geçen şu cümle Ali Ayçil"in kitabının özeti durumunda. "& şu aynada duran ve alnındaki çizgiler erkenden derinleşme başlamış adamdan, hatırlayabildiği bütün geçmişini bana anlatmasını istedim." Evet, Ali Ayçil kendini karşısına oturtarak sözcükleriyle resmediyor.

    Ayçil, hayatın akışı içinde birden durup düşünmeye ve bunları anlatmaya başlayan dertli bir adam. Aynanın karşısında sığındığı saçağın altında, bir an dinlenmek için oturduğu kanepede, yağan yağmuru seyrederken camın önünde, edebiyat dergilerini karıştırırken içini döküyor, dökebiliyor. İçini acıtan dertlerini, hayatın kendini mutlu eden güzelliklerini, soruların kalp kanatan keskin uçlarını, yazarların yazgısını, dünyayı, kovulmuşların evini anlatıyor. Aşkın olana değil, insani olana yöneliyor, bize yöneliyor, kendine yöneliyor. Bu yönelişi derinleştikçe denemeye tutunuyor, kendini ve bizi anlatmaya başlıyor, insanı anlatmaya başlıyor. Denemenin özüne sadık kalarak, aşkın olandan değil, yaşamın küçük ayrıntılarından ve güzelliklerinden söz ederek denemecilik yolunda önemli adımlar atmaya devam ediyor.

    Öykü, deneme ve şiir izdivacı

    Yazar, kendine ve yaşamına dair sorular soruyor, bu sorulara cevaplar arıyor, kendi yaşadıklarını ve çevresinde gözlemlediklerini deneme ve öykü dilini birlikte kullanarak üstüne şairliğini bir kazanç olarak ekleyerek şiirsel kuleler oluşturuyor. Evet Ali Ayçil"in denemelerinin en iyi ifadesi bu: Öykü, deneme ve şiir izdivacı. Sadık Yalsızuçanlar bu duruma şu şekilde işaret ediyordu: "`Arastanın Son Çırağı` Ali Ayçil, `usta`laşma tehlikesine düşmeksizin, kendisini artık iyiden iyiye hissettiren `üslub`u ile, şiirsel denemeler/öyküler yazmayı sürdürüyor. İyi ki sürdürüyor, biz de böylece, lezzetli bir Türkçenin içinden geçerek kendini, dolayısıyla bizi dile getiren samimi düşüncelerle karşılaşıyoruz."

    Yazar iki şiir, iki deneme ve bir öykü kitabı yayımlamış bir isim. Deneme ve öykülerinde bu türler birbirine giriyor. Sur Kenti Hikayeleri"nde şiirsel bir söyleyiş hâkimdi. Ceviz Sandıklar ve Para kasaları"nda ise Kovulmuşların Evi"nde olduğu gibi deneme, öykü, şiir iç içe girmişti. Edebiyatın bir bütün olması ve birbirinden beslenmesi bu olsa gerek.

    Ali Ayçil"in denemelerinde dilin akıcı ve sarsıcı bir şekilde kullanıldığını söylemiştim. Bir Gün Babamızın Resmi de Ölür başlıklı şu bölümler dilin akıcı ve sarsıcı anlatımına bir örnek: "Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o "biraz" yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!"

    Şiir dilin sultanıdır

    Bu sarsıcı ve akıcı anlatım kitabın geneline yayılmış durumda. Herhangi bir yazıdan dilin başarılı kullanımına bu paragraf gibi örnekler bulmak pekala mümkün.

    Ali Ayçil"in denemeleri bir şair titizliği ile yazılmış. Bu yüzdendir ki denemelerinde fazlalıklara yer vermiyor, gereksiz ifadeler başvurmuyor. Denemelerini fazlalıklarda arındırmasını ve duru bir şekilde sunmayı başarıyor. Bu açıdan da takdiri ayrıca hak ediyor. Yetkin edebiyat dergilerinde yayınlanan özel dosyalarda yazıları yayınlanan kimi yazarlar var ki yazılarını sonuna kadar okumaya "muktedir" olamıyorsunuz. Velev ki oldunuz bu defa da bir "şey" anlamıyorsunuz. Ali Ayçil"in denemeleri ise bu noktada hem arı duru hem yalın hem sarsıcı hem de akıcı.

    "Şair öykü de yazar, deneme de hatta roman da. Zira şiir, dilin sultanıdır. Kovulmuşların Evi`nde, ince ince gözlemler, temiz, duru bir dere gibi akan kelimeler, sözü dolaştırmaksızın doğrudan ve gerçekçi biçimde söylemeler, kimileyin kendine kimileyin kendisi üzerinden başkalarına tutulan aynalar, yüzleşilmekten korkulan sorunlar, gündelik olanda yitip giden esasa ilişkin her şey, bir güz rüzgarında savrulan yapraklar gibi dağılıyor, sonra toplanıyor, derleniyor, imbikten geçerek bize zarif bir dilin içinden aktarılıyor."

    Kovulmuşların Evi, yazarın beşinci kitabı. İlk kitabını 1999"da yayımlamış. 9 yılda beş kitap. Bu sayı Ali Ayçil"in az ve öz yazdığının göstergesi. Nitelikli eserin peşinde koştuğunun, dili işlemeye önem verdiğinin göstergesi& Ali Ayçil aynı zamanda kitaplarından söz ettiren bir isim olarak çıkıyor karşımıza. Örneğin Kovulmuşların Evi ile ilgili Sadık Yalsızuçanlar, Sibel Eraslan, Şeref Bilsel ve Nihat Dağlı gibi yetkin isimler yazılar kaleme aldılar ve yazılarında Ali Ayçil"in dil ve düşünce dünyasına işaret ettiler. Kovulmuşların Evi"nde Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları"na göre belirli bir mesafe aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Deneme ile öyküyü birbirinden ayrıştırarak bu yolda daha güzel denemelere imza atmasını beklediğimizi söylersek bu yazıdaki görevimizi de tamamlamış oluruz.
    ....

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    Sadık Yalsızuçanlar


    ‘Arastanın Son Çırağı’ Ali Ayçil, ‘usta’laşma tehlikesine düşmeksizin, kendisini artık iyiden iyiye hissettiren ‘üslub’u ile, şiirsel denemeler/öyküler yazmayı sürdürüyor. İyi ki sürdürüyor, biz de böylece, lezzetli bir Türkçe’nin içinden geçerek kendini, dolayısıyla bizi dile getiren samimi düşüncelerle karşılaşıyoruz.
    Bu kez Kovulmuşların Evi’yle(*) bize ‘arastaya kocaman ağır gölgesi devrilen çınar’ın gizli öykülerini, orada bakıp da göremediğimiz güzlerde bırakılmış anların, soğuk, katı mekanlarda sıcağını yitirmiş insanların hicranlı hikayelerini anlatıyor.
    Ayçil’in konuşurken de dili akıcı, temiz, arı durudur.
    Bu içi dışı bir olmanın neticesi olabilir.
    İbn Arabi, ‘Kuran, her okuyanın kalbine yeniden sefer eder’ der.
    Yani alem denilen o muazzam, müphem, belirsiz ve sınırsız şey, aslında bizim şahsi hayatımızdır.
    Kitap da, bizim kendisinden nasiplendiğimizdir.
    O halde, insan kendi hikayesini anlatmazsa ne bir değer içerir ne de tesir icra eder.
    ‘Kendi derdim söylerem/gayrı hikayet etmezem’ diyen bize bu sırrı söyler.
    Bendeniz ne zaman Ali Ayçil imzasını görsem, altında ne varsa okur, alır heybeme koyarım.
    İnsanın, insanlar arasında temiz bir kimlikle yaşayabilmesi çok nadide bir sırdır.
    Kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi içinse, Tarkovski’nin dediği gibi, ‘toplumsal ve ahlaki bir ideali olmalı’dır.
    Kovulmuşların Evi’ni bu duygularla okudum.
    Baba’yı çok sevdim.
    Dil anlamdır, dilin müziği, konuşanın kalbindeki ahenktendir.
    Ayçil’in şiirinde de böylesi bir düzen ve duruluk vardır.
    Güz üzerine söylenebilecek sözü olan Ayçil’in, ‘göğsünde koca bir gök taşıyan’ yazılarından en çok, babamızın resminin de öleceğine ilişkin yazısı çarptı beni.
    Kitabın bir yolculuk üzre gelişen ve geliştiren açılış anlatısı ise okurun kalbine yumruk vurur cinsten.
    Sabrınıza sığınarak uzunca bir alıntı yapacağım :
    “Çoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, "baba" demeye başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, "babam bugün niçin gecikti?" diye sorarız; kardeşimize, "babam yine su istiyor," der ve dertleniriz; bazen de, "babama hangi yalanı uydursam," diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o "biraz" yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!”
    Bu, ‘sizin hiç babanız öldü mü?’yü hatırlatan hüzünlü kelimelerin ardında, hakiki bir şair var.
    Hep denir ya, şair öykü de yazar, deneme de hatta roman da.
    Zira şiir, dilin sultanıdır. Şair, Bediüzzaman’ca söylersek, ‘kainat bağlarında gezinen hayret sahibi bir bülbül’dür.
    Hayretse, Heidegger’in ima ettiği üzere, ‘düşünme’nin ilk adımı, ateşleyici gücüdür.
    Kovulmuşların Evi’nde, ince ince gözlemler, temiz, duru bir dere gibi akan kelimeler, sözü dolaştırmaksızın doğrudan ve gerçekçi biçimde söylemeler, kimileyin kendine kimileyin kendisi üzerinden başkalarına tutulan aynalar, yüzleşilmekten korkulan sorunlar, gündelik olanda yitip giden esasa ilişkin her şey, bir güz rüzgarında savrulan yapraklar gibi dağılıyor, sonra toplanıyor, derleniyor, imbikten geçerek bize zarif bir dilin içinden aktarılıyor.
    Arada Aziz Mahmud Hüdayi, mütebessim çehresiyle beliriyor ve şöyle sesleniyor : “Dünyanın mı ölümde yoksa ölümün mü dünyada konakladığını birbirine karıştırdık kimi zamanlar. Ama kimse yadırgamadı onu, kimse bir talancı gözüyle bakmadı. Geldiğinde, şehrin bütün kapılarından aynı anda girdi içeriye ve herkese duyurdu geldiğini. Biz bu şehirde öğrendik ki; anonsu yapılmamış bir ölüm, tenha bir ölümdür!”
    Ayçil, bizi, ansızın eklerimizden soyarak gerçeğimizle yüzyüze getiriyor : “Güneş ruhumda kimi arıyor?”, nefis bir şey.
    Bu tadı, bu derinliği ve samimiyeti, yıllar önce ben, Samiha Ayverdi’nin Yusufçuk’unda bulmuş, uzun yıllar elimden düşürememiştim.
    Hala zaman zaman tefeü’l eder, gidişatıma ilişkin ipuçları bulur, onları emir telakki ederim.
    Ali Ayçil’in ‘kuş sesinden direkleri kırılan bir dünya’nın gerçeğini anlatan yazıları, ‘DÜNYA’ ile taçlanıyor : Evet, Kovulmuşların Evi, adına ed-dünya denilen ve ‘aşağıların en aşağısı’ olarak nitelenen bu aziz dünyadır. Dünya, deni’dir (alçak), hatta sufilere göre, bizler buraya, düşkün olarak, hastalıklı bir biçimde ineriz. Zira yüce alemden sükut etmiş, kovulmuşuzdur. Lakin dünyanın bir yüzü yoktur. Daha doğrusu dünyaya, el-alem’in mezrası olarak baktığımızda onun hem bir ‘kovulmuşlar evi’ olduğunu görürüz, hem de yeniden geldiğimiz yere layık bir durulukta dönmemiz gerektiğini, ancak böyle dönebileceğimizi.
    Harakani hazretleri böyle yakarır : ‘Allahım! Beni Huzuruna, gönderdiğin gibi temiz al!’
    Ayçil, bir bakıma, bu yakarışı bir güle benzetecek olursak, onun katlarında gezinmekte, dünyada nasıl temiz bir kimlikle varolunabileceğinin yolunu yordamını aramaktadır.
    Çarkıfelek kainatın mazmunudur.
    Onunla bitirmeli :
    “Ey çarkıfelek!
    İlk atamız, muamma dolu düzlüklerine bırakıldığında kederli ve şaşkındı. Sonra bütün soyumuz, sende bir sır var sanarak santim santim ayıklamaya başladı toprağını. Örselemediğimiz tepen, aydınlatmadığımız mağaran kalmadı neredeyse. Kurak toprakta meyve, kısır rahimde cenin yetiştirebiliyoruz artık. Uydulardan çekilmiş fotoğraflara bakarak, içimizi ferahlatan cümleler bile kurabiliyoruz: Şükür hâlâ kurumamış ırmaklar. Öyle ki, kütüphanelere sığmamaya başladı kaydettiğimiz bilgiler; kaydettiğimiz bilgilerin çokluğu karşısında aklımız eskisinden daha çopur ve eşelediğimiz her sorunun altından sayısız yeni soru sökün ediyor. Seni tanıdıkça kavrayışımız eksiliyor; seni tanıdıkça bir basamak daha çıkıyoruz cahilliğimizin merdiveninden. Elimize tutuşturduğumuz onca kullanma kılavuzu, onca yol haritası, onca şema ve onca grafiğe rağmen, kuşluk vaktinin içimizde yeşerttiği tabiatın sırrını çözemiyoruz hâlâ. Hâlâ kederli ve şaşkınız bir yaprağa dokunurken. Ayaklarımızın ucunda, ilk atamızın ayak izleri duruyor!”
    Aşk olsun Ali Ayçil
    Gönlüne diline sağlık.
    ....

  4. #4

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    Uzaktaki şehre, kendine doğru gitmek

    NİHAT DAĞLI
    Bütün gün Ali Ayçil imzalı Kovulmuşların Evi kitabını okumuş ve bu kitabın evrenine maruz kalmış olmanın yorgunluğuyla gecenin bir vakti masama oturduğumda amacım bu kitap etrafında bir yazı yazmaktı.

    Ancak zihinsel yorgunluğum ve kitabın içime saldığı rahatsızlık, yüreğimde oynaşan, dilimin ve parmaklarımın ucunda belirsizce kımıldanan o kadar kelimeyi canlandırmaya mani oldu. Âdetim olmadığı halde, erken sayılan bir vakitte kendimi öylece yatağa bıraktım. Sabah kalkacak, gün içinde bu yazıyı yazacaktım. Bir pazar sabahının kuşluk vaktinde uyandım. Önceden hazırlanmış bir kahvaltı masasında buldum kendimi. Pazar sabahı, kuşluk vakti ve kahvaltı masası… Daha ne isteyeyim ben! Ama bir şey daha vardı işte! Açık duran televizyonda, ülkenin bir dağında ondan fazla ana kuzusu insanın kahrolası kurşunlara yem olduğu alt yazı olarak geçiyordu. Ey koca Cemal Süreya, şimdi gel de, ‘kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı’ de! Hayır, kahvaltı masamın mutlulukla bir ilgisi kalmamıştı. Odanın, evin içinde dolanıp durdum. Ekrandaki yüzlerden, geçen haberlerden ürktüm; ‘söz’e arkasını dönen, yüzünü şiddete çeviren toplumsal bir refleksi kışkırtan durumdan korkup kendimi dışarı attım. Kuytu bir yer aradım kendime kentin kuytularında. Bulduğum o kuytu yerde, köşede, en köşede adeta gizlenmiş bir masaya attım kendimi. Uzun uzun düşündüm. Ve öylece konuştum kendimle…

    Bu çok iğdiş edilmiş dünyanın hâlâ bir sihri ve büyüsü varsa, artık biliyoruz ki, ‘onlar’ sayesindedir. Ve şükür ki, onlar, yani ayna/insanlar her zaman olmuştur. Kimi zaman ‘onlar’, bir peygamber olarak hayatın orta yerinde insanın ve dünyanın karşısına dikilmiş, yaşanıp gidenin zalim ve karanlık noktalarını işaretlemiş; hayatı, dünyayı ve insanı merhamete ve aydınlığa çağırmış; hayatıyla da insanı, hayatı ve dünyayı buraya çekmiştir. Peygamberlerden sonraki zamanlarda ise ‘onlar’, peygamberlere akraba bir yerde duran ve yaşayan insanlar olmuştur. Bu insanlar peygamberlerin beslendiği yerden, aşkın olanın içinden, her şeyin batınında saklı duran öz’den konuşmuşlar; yaşanıp gidenin kabuğuna, zarfına, yüzeylerdeki oyalayıcılığa düşmeden, olup bitenin derinindeki sese kulak kabartmışlardır. Bunlar, yani ‘onlar’ kimlerdir? Kimler olacak; gönüllerini ve zihinlerini kadim olana açmış arifler, bilgeler, filozoflar, şairler ve yazarlardır.

    Kovulmuşların Evi’nin yazarı şair Ali Ayçil, bu soy insanlara akraba bir yerden sesleniyor: “Dürüst olmalıyım! Ansızın hayretimi kabartan kimi vakitler dışında, bu yıpranmış âlemi bir fakirin dizlerine yaptığı yamadan daha kıymetli bulmuyorum. (…) Her nereye bakarsam bakayım, içimdeki pencerenin sınırladığı yerden daha fazlasını görecek değilim. Hem bu mümkün olsa bile, yeşerenin solduğundan, yapılanın yıkıldığından, doğanın öldüğünden öte ne anlatacak bana hayat. Bilmiyor muyum sanki, insan, kendinden başka hiçbir yerin yerlisi değildir. Bilmiyor muyum sanki, insan, ilk insandan beri yalnızca bir tekrardan ibarettir.”

    Kovulmuşların Evi… İnsana, ontolojisine eğilmeyi salık veren, içine bırakıldığı dünyanın ne’liğine dair uzunca bir yolculuk yaptıran bir tanımlama. Kitapta Ali Ayçil, yirmi bir numaralı koltukta uzaktaki şehre doğru yola çıkarken, aslında uzaktaki kendine yolculuk yapıyor. İçinde, hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlüğün sayfalarını açıyor. Yolun her kilometresinde bu günlük, garip bir okunma hevesiyle açılıp duruyor. Açılıp durdukça günlük anlatıcı ilerliyor, ama ilerledikçe de geriye, yani tarihine düşüyor. Hayatının arka sokaklarını dolaşıyor yol boyunca. Kurumuş bir çiçek gibi uyandığı, ruhunu insan içine çıkarmaya ikna edemediği sabahları hatırlıyor. Annesine iyi bir oğul olup olmadığını düşünüyor sık sık, hiç fark etmeden ona nasıl yabancılaştığını… Küçük bir odada, her seferinde suretini huzuruna çağıran bir aynanın, kendisini defalarca kandırdığını anımsamak asabını bozuyor. Bütün o yıllar boyunca kendine ettiği kötülükler geliyor aklına, ‘güneş ruhumda kimi arıyor?’ diye soruyor sonunda. Kitap, daha okumaya yeni başlamışken, yazarına şu mesajı atmıştım: “Kovulmuşların Evi… İçine düştüm, içime düştüm…” Bir yazarda kendimi, yani insanı bulduğumda, okuduğum metinle birlikte içime düştüğümde, derdime deva sözler bulduğumu hissederim. Ali Ayçil benim için böylesi bir yazardır. Diyebilirim ki, Kovulmuşların Evi, derdi kendisi olanların okumaları gereken bir kitaptır.
    ....

  5. #5

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    Kitaptan Alıntılar..



    Yazıhanedeki yüksekçe masanın önünde durdum ve yüzünü henüz uyandıramamış kadından, bana bir bilet vermesini istedim. Tırnaklarındaki ojelerin yarısı silinmiş bakımsız bir el, biletteki koltuk hanesine özensizce yirmi bir rakamını çiziktirdi; bileti masanın üzerine koydu ve yolculuğumun kendisini hiç de ilgilendirmediğini hissettirecek bir soğuklukla, 'iyi yolculuklar' dedi bana. O an, kadının ne yol ne de yolcu hakkında kafa yorduğunu, yalnızca, gelip önünde dikilen insanlara birer numara vermekle meşgul olduğunu düşündüm. Onu, firmanın sahibinin bir zamanlar güreş yaptığını gösteren mayolu fotoğraf, üstünde gıda reklâmı bulunan takvim, insicamsız sandalyeler, tozlanmış katalitik soba ve sahipleri ortada görünmeyen birkaç torbayla baş başa bırakıp çıktım yazıhaneden. Bu şikâyetçi yüz, bu soğuk ses, bu bakımsız tırnaklar, berrak bir yolculuk sabahının kanına girmek için itinayla seçilmişti sanki. Kapıdan çıkarken, 'mutsuz bir ülke burası' dedim kendi kendime; 'sabahları nasıl uyanması gerektiğini bilmeyen bir ülke; tırnaklarından başlayarak çökmüş bir ülke...'



    ********


    “Her şey bu kadar basit aslında” dedim kendi kendime;”dünya tozlanan bir yerdir.” Bütün insanlar toz almak için gelirler dünyaya.Kimisi bir ülkenin tozunu alır,kimisi bir sehpanın,kimisi bir ceketin. Ama bazen bir gözün tozunu almak gerekir dünyada, kabul etmek lazım en zoru budur.


    *********


    - “Her şey bu kadar basit aslında” dedim kendi kendime;”dünya tozlanan bir yerdir.” Bütün insanlar toz almak için gelirler dünyaya.Kimisi bir ülkenin tozunu alır,kimisi bir sehpanın,kimisi bir ceketin. Ama bazen bir gözün tozunu almak gerekir dünyada, kabul etmek lazım en zoru budur.

    -Hatırlamak da ihanettir.

    -Herkes gibi benim içimde de hiçbir yere kaydedilmemiş bir günlük var.

    -Biliyorum ki insan,ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengelinde asılır,ölünceye kadar kendine mağlup olur.

    -Yani nasıl söyleyeyim;içi boşaltılmış tenha bir akşamda,gidilebilecek en iyi yer çocukluğun bahçesidir.Çünkü en tanıdık korkular orada…

    -Dünyanın mı ölümde yoksa ölümün mü dünyada konakladığını birbirine karıştırdık kimi zamanlar.

    -Her bir tarafını eşyalarla tahkim ettiğimiz çerden çöpten bir ruhumuz var çünkü!

    -Dünyadan el etek çekmek istediğimizde, karşımıza ilk çıkan yine dünya olur.Muzipçe, “nereye gidiyorsun?” diye sorar bize.

    Oysa hayat işini iyi bilen bir tüccardır;kendisine karşı duyduğumuz hevessizliğin bir kopmayla sonuçlanmaması için hemencecik başka bir rafın önüne çeker bizi.

    -Biraz önce güneşle bakışmaktan vazgeçtik.Onun kaderi bu, hep batıya gidiyor.

    -İstanbul’a yukarıdan bakınca nasıl kanına giriyor insanın size anlatamam.

    -Kimse bir dünyanın bir tek “ân”ını içine sığdırmayı başaramıyor.Aşka düşenler hariç…

    -Anlıyoruz ki, helak olmak için ille de gökten büyük bir cezanın inmesine gerek yokmuş.Hiç belli etmeden, küçük küçük de gelebilirmiş helak.Anlıyoruz ki, bizim helakimiz, kendimizden başkası değilmiş…

    -İnsan daha başlangıçtan itibaren, kendinde durmayı bilmeli.Çünkü kendinde durmayanın adresi yoktur.Ve eğer insan kendisini bir adres olarak göstermiyorsa, ona postalanacak bütün mektuplar, bir kere bile açılmadan gönderenine geri dönerler.

    -Bana öyle geliyor ki, insanlar içerisinde en talihsiz yazgı yazarın yazgısıdır.Herkesin hayatını, herkesin aşkını, herkesin gülüşünü uzaktan seyreden, ama bir türlü insan oyununa katılamayan gerçek bir beceriksizdir o.

    -Ruhumun bütün çarşılara sergi olacak kadar genişlemesi neden acaba ?

    -Bir kuşun kanadını taşıyacak gücüm bile yok bugün.Öyleyse hayat niye inatla , boş bulduğu tek yer benmişim gibi, gelip ruhuma kuruluyor ?
    Bu mesaj en son " 19.01.09 " tarihinde saat 12:37 itibariyle Rayiha tarafından düzenlenmiştir... Neden: ekleme
    ....

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    27-11-2005
    Mesajlar
    9,261
    Karizma Gücü
    8
    İçimizden en çok siyah giyinen, en çok pencereden uzaklara bakan bir gün, "gideceğim" dedi. "Başlangıçta soğuktular ama artık annem de babam da karşı çıkmıyorlar bu fikre. Burada sandığınızdan daha mutsuzum. Kendimi yalnızca takvim yapraklarını yırtmakla oyalanan bir çocuğa benzetiyorum. Bildiğiniz gibi değil, günlerle dargınlığım bir türlü bitmedi burada; beni sürekli akreple yelkovan arasına sıkıştırdılar, zevk aldılar bundan. Sizin bu topraklara bağlılığınızı hiç anlamıyorum. İnsan mutsuzken sadece kendisine bağlanır, insan mutsuzken hep tanınmadığı bir yer arar kendisine." İçimizden biri, en çok siyahlar giyinen, bir gün unutulmaz bir sevinçle daldı aramıza, "gidiyorum" dedi. Oysa bilmediği bir şey vardı, ancak gittiğinde öğreneceği bir şey: Başkalarının topraklarında mutsuzluk da bir yabancıdır.

    İçimizden biri, içimizden e çok çocukluğuna dalan, bir gün babasının ölümünü anlattı bize. "Fazlasıyla küçüktüm," dedi; "bütün hatırlayabildiğim, bahçede üstüne kar yağan bir tabut. Çocukken, her kar yağdığında, babamın uzun bir misafirliğe gittiğini, bir gün geri geleceğini düşünürdüm. Çünkü öyle söylemişti annem, una fazlasıyla inandırmıştı beni. İyi hatırlıyorum, pek çok gece rüyamda, onun gelip kapıyı çaldığını gördüm; pek çok gece kalkıp kapıya gittim. Sonra seyrekleşti gördüğüm rüyalar, sonra o rüyaları hiç görmez olsum. Rüyalarımızdan çıkan hayatımızdan da çıkıyor buna inanın." İçimizden biri, içimizden çocukluğuna en çok dalan bir gün telaşla vardı yanımıza: "Biliyor musunuz, baba oldum ben, içimden geçenler anlatılacak gibi değil. Oğluma, kendi babamın ismini verdim" dedi kıvançla. Yere hiç inmeyen neşe kuşu gibiydi konuşurken. Aramızdan biri, mırıltıyla kesti sözünü neşe kuşunun: "Biz, babamızla oğlumuz arasında yalın bir aracıyız aslında. Hatırlayanla, hatırlayacak olan arasında bir boşluk. O boşluğu yalnızca kadınlar doldururlar, biz kendi hayatımız zannederiz..."

    İçimizden biri, en çekingen olanımız bir gün dedi ki: "Biliyor musunuz, benim hayatım hep insanların kıyısında durmakla geçti. Uzaktan seyrettim, bıkıp usanmadan gözlemledim onları, onlar hakkında kendilerinin bile bilmediği nice şey öğrendim. Bütün ayrıntıları kaydeden iri mercekli bir insanlık rasathanesine benziyorum ben. Ama bir gün bile çıkıp, şöyle cesaretle konuşamadım insanlarla. Buna ne zaman niyetlensem, birden içlerinde bir yabancı gibi hissettim kendimi, herkesin beni izlediğini düşündüm; alnıma kan sıçradı böyle vakitlerde, dudaklarıma bir titreme yayıldı. Oysa ne çok şey vardı anlatacağım, bir bileseniz ne çok şey." İçimizden biri yani en çekingen olanımız bir gün hiddetlendi fazlasıyla, dilinin bağı çözüldü ve her birimizin kalp fotoğrafını çıkartıp koydu ortaya. Mülayimimizin göğüs boşluğunda kindar bir nokta gördük; yanıp söndü yardım severimizin göz çukurlarındaki hesaplılık; akıllımızın alnında kurnaz bir bir çizgi belirdi. Hepimiz gerçekte onun gösterdiği fotoğraflardaki kişilerdik. Dünyanın en sahici resmini, çok istemesine rağmen o resme dahil olamayanımız çekmişti.

    İçimizden biri, en sağlıklı olanımız bir gün yataklara düştü. Uzun düşütü, günlerce kalkamadı yerinden. Yanına gittiğimiz bir defterinde: "Biz," dedi; "meğer biz, kendisini geleceğe bağlamış birer köleymişiz. Hiç düşünmedik suya uzanan bir elimizin olduğunu; ne büyük bir nimetmiş iki ayağımız üzerinde durabilmek. İnsan, sayısız çakıldan oluşan bir yol olduğunu ancak yatağa çakılınca anlıyor. Bakın size ne söyleyeceğim: Buradan çıkınca benim yerime cadde boyunda yürüyün; bir iskemleye oturup gerinin geriye doğru; parmağınızı bir otobüsün durak düğmesine bastırın, bir konservenin kapağını açın azıcık zorlanarak, aynanın önlerine varıp saçlarınızı tarayın, gidip radyonun ibresini çevirin, usul usul sırtınıza geçirin göleğinizi, hiç sıkılmadan alıp mutfağa götürün tabakları. Abartı değil bütün bular, inanın bana, bizim yaşamak dediğimiz hiç farkında olmadan yapıp ettiklerimizden ibaret. Yürünecek onca mesafeyi bitiriyor kırık bir ayak, aldığınız o sayısız nefesten biri bile giremiyor sövelmiş bir göğüsten içeriye.” İçimizden birinin; yataklara mahkum olanımızın yanından ayrılır ayrılmaz unuttuk bizden istediklerini, Bir hastanın rahatlamak için söylediği sözler olduğunu düşündük. Dedik ki; “Dünyanın bütün neşesini sarsak bile, kesilmiş bir parmağın acısını dindiremeyiz.” Sonra bir başka kapıyı çaldı hastalık. En muzip olanımızın kapısını. Bize, kapısına asmamamız için şunu yazdırdı: Buradan yattığım yerden istediğim kente gidebiliyorum. Size düşen beni musluğa kadar taşımak…”
    ....

 

 

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •