Merhaba kardeşim
O, şikâyetlerini demokrasinin daha da gelişmesi adına içine ve kalemine attı. Ve kalem tutuşundaki asaletinin bir gün onu ölüme götüreceğini bile bile... Sohbetimizin her seferinde istemeden de olsa 'ölümle' bölünmesi bunu gösteriyordu. "Ama bırakıp gitmemeli" sözü hafızamın en taze yerinde hâlâ

Şimdi nasıl anlatmalı, nereden başlamalı, ne demeli? Yıllardır yazı yazan biri olarak ölümü ve hem de dostların zamansız gidişlerini anlatmak adına klavyenin tuşlarına korkarak ve hüzünlenerek basıyorum. Tanrım ne kadar da nefret ederim oysa 'ölü seviciliğinden'. Gerçi ben yaşarken de seviyordum sevgili Hrant'ı... Ancak onu bir gün hem de hiç hesapta yokken bu şekilde yazacağımı düşünmemiştim. Sanki tüm kelimeler bu cinayetin hesabını benden soracak diye korkuyorum. Sanki kalemim susacak ve kelamlar bana lanetler yağdıracak gibiyim. Sahiplenmedik mi O'nu acaba yeterince? Kalkan mı olmalıydık gözlerinin baktığı adreslere? Adının geçtiği mahkeme tutanaklarından ona güzel bir dünya mı sunmalıydık? Hayatımızın orta yerinde bize 'Ermenice Şarkılar' söylerken daha mı çok ağlamalıydık, bilemiyorum? Bir bildiğim varsa, çok erken ve zamansız kaybettik onu. Zaten her ölüm erkendir...
Yorucu bir gün ve görüşmenin sonundaki bir yolculukta öğrendim HRANT DİNK cinayetini. Elimdeki telefonu açtığıma pişman olduğum ender zamanlardan biriydi. Ortak dostumuzun biri vermişti bana o kadersiz ve kimliksiz ölüm haberini. Suratına kapattım telefonu dostumun. Yaşadığı acıları ve sancıları bir yetimhanenin soğuk ve kırılgan duvarlarına saklayıp hayatımızın en derin yerlerine temas etmeye adamıştı kendini. Anlatamayacağım bir dostlukla doluydu.

ÜLKESİNİ BIRAKIP GİDEMEDİ

En son 'Türkiye Barışını Arıyor Konferansı' hakkında sohbet etmiştik kısa da olsa. Nicedir birlikte oturamadığımızı dillendirirkenki şikâyetinde bile bir naziklik vardı. Bu coğrafyada yaşamanın ne kadar zor olduğunun tanığı bir kaç kişiden biriydi. Hani bazı zamanlar vardır doğduğuna ve yaşadığı coğrafyaya pişman bir halde oluruz ya, Hrant hep bu halet-ı ruhiye ile yasadı ancak hiç bir zaman sızlanmadı. O şikâyetlerini demokrasinin daha da gelişmesi adına içine ve kalemine attı. Ve kalem tutuşundaki asaletinin bir gün onu ölüme götüreceğini bile bile... Defalarca oturup sohbetimizin her seferinde istemeden de olsa 'ÖLÜMLE' bölünmesi bunu gösteriyordu. En son 'Türklüğe Hakaret' konusunda dava açılması artık tak etmişti canına. Bu ülkede yaşamak istemiyordu. Orhan Pamuk' un Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmeyen ancak dünyanın en saygın yazarı olduğu teyit edilen bir ülkede CUMHUR olmak, çocuk parklarında çocuklara oyuncak yerine bomba bırakılan, Meclis Başkanı'na, Başbakan'a uzatılan 'barış' elinin havada kaldığı bir ülkede yaşamak aldığı derin entelektüel terbiyeye ters düşüyordu. Bunları onunla konuştuğum bir zaman, "Ama bırakıp gitmemeli" diye söylediği laf hala hafızamın en derin ve taze yerinde.

Sevgili YOLDASIM, hüzün ile hazan arasındaki durakta, elleri-mizdeki keyifli kifayetsizliğimizin ardına sığınırdık yıllardır. Ne bir Newroz öncesi ve ne de sevdalı bir bakış sonrasında kalmış ismimizin önüne eklenmiş sürgünlerden kurtulduk. Sonra sütten kesilmiş çocukların öpülesi gıdılarının resmini çizdik diye ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kaldık. Bizler acemisiydik belki hayatın ama yine de ölümlerden YAŞAMI beğendik ve okuduk şarkılarımızı. Sen ki, yüreğimin dört kapısından buyur etmeden girebilme yetisine sahipsin, hikâyelerime eşlik ettiğin an çözmüştüm yaşamın tüm denklemlerini. Ellerimde katledilmiş fesleğenlere bir bakışınla ruh verirken nasıl da meydan okuyordun şiirlerimizin ardında kin kusanlara. Ve gölgenin büyüklüğünün altına sığınmış koca bir coğrafyaya nasıl da BARIŞ denilen yaramaz çocuğun resmini çizerdin. Halklarımız ile durduğumuz halayın son kertesinde atılmış sloganların tadı hâlâ dilindedir, bu ülkenin nergislerinin. Neden karanlıkları sevmediğimi soranlara gösterdiğim adres, kuşku yoktur ki, duruşunun sağlamlığıydı.

GÜNEŞİN YURDUNDAN BİZİ İZLİYOR ŞİMDİ

Ömrümdeki hikayeler, yüzümdeki çirkin şiir, ellerimde yamalı kalmış sloganlar ve de sınır boylarında ölümü bekleyen papatyalar hatırına dön yüzünü. Bize dönmezsen, çiçeklerimiz öksüz bir şarkıya dönecek unutma. Bize dönmezsen, çocuklar fişlenecek ve gece yarılarında alı konacaklar ana kucaklarından. Şimdi hangi yıldızın efsunlu bakışlarına dokunsam bir yanım SEN kokuyor ve ne zaman geçmişi silik bir dünyaya açsam gözlerimi senin deryayı andıran sözlerin karşılar 'benim esmerliğimi'. Acının gölgesinde yaşama sarılır gibi direnmekteyiz uzağın tuzakları arasında. Hengâmeli bir yargılamada kanıyor tüm kanunlar. Ardına bırakıp eski zaman sevişmelerini, sadece kızıl saçlarını katık ediyorum yürüdüğüm yollara. Şimdi cesaretin dünyasındayım. "Acıya Gülmek" demiş ya adamın biri, gülüşümüze acıyanların orduları var bu kentte oysa. Garip bir unutuluştur sokaklar arasına sıkışmış yarım yamalak adımlar. Sonrasında, köşe başlarındaki çocukluğumuz, çocuklarımız vurulur. Şimdi uzun bir yürüyüştür her soluğumuz. Kadınlı- erkekli yürüyoruz dolambaçlı ve adı konmamış yolculuklarda, sonu umuda çıkıyor olsa da kimileri için...

Evet, eminim daha çok şey söylenip yazılacak HRANT için. Ben de şunu söylüyorum ki, "En Son Vatan Haini de Öldürüldü". Sonu hüzün ve hüsranla biten bir filmin ardında 'perde' iner ve herkes yuvasına çekilir. Ama ben biliyorum ki, HRANT, güneş ve ateşin yurdunda çiçekler ve ışıklar içinde daima bizi izleyecek. Ve ben her sabah yine sana doğacak güneşe dönüp yüzümü, yattığın toprağı öpeceğim. Ah Tanrım, nasıl da yanıyor Ermeni yanım anlatamam, en Müslüman halimle...

Sevgili HRANT bu yazıyı sevdiğin şarkının eşliğinde yazıyorum. Ne kadar da güzel okurdu Burhan Berken değil mi? Ben seni bu şarkıyla uğurlayacağım Apê Musalar'ın, Nazım Hikmetler'in, Vedat Aydınlar'ın sofrasına...

Şu uzun gecenin gecesi olsam/Sılada bir evin bacası olsam aman/Dediler ki nazlı yarım pek hasta/Basında okuyan hocası olsam/Katipler oturmuş yazı bakmaz/Her kes sevdiğini dilden bırakmaz aman/Ey Allah'tan korkmaz kuldan utanmaz/Gönül defterinden sildin mi beni aman

Yattığın toprağını öpüyorum sevgili HRANT, ışık ve güneş içinde uyu...

SİDESUTYUN PAREGAMİS (Görüşmek üzere dostum...)

İnadına BEN DE ERMENİYİM...

Mehmet Soylu, Şair-Yazar

Yenişafak, 19.01.2009