• Reklam
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    13-03-2008
    Mesajlar
    5
    Karizma Gücü
    0

    İstiklal Marşı ve Hz. Mehdi (a.s)

    İSTİKLAL MARŞI VE HZ. MEHDİ (A.S)

    İSTİKLAL MARŞI

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    "Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar- ki şahadetleri dinin temeli-
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder- varsa- taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden na’şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

    Mehmed Akif Ersoy

    17 Şubat 1921

    ÖNSÖZ

    Sizden ricam tüm yazıyı okumadan tahlil ve yazı hakkında baştan kötü bir ön yargıya kapılmayın. Elbette tahlil boyunca kesinlik değil yorumlarda, tahminlerde bulunacağım. Zaten ismi üzerinde tahlil yapmaya çalışacağım. En doğrusunu şairimiz bilirdi ama M. Akif Ersoy şiirin tevilini, açıklamasını yapmamıştır. Bu şiir şairin bir kerameti, gaybden, gelecekten kerametle söz edişi olabilir. Şiir müteşabbihtir, asıl anlamı gizlenmiştir. Şiirde sözü edilen şahsın kimliğini tahlilin sonunda ayrıntılı bir şekilde belirteceğim. Şiirde anlatılan olaylar dizisi tahminimce 2004 yılına ilişkindir. İslam kaynaklarına göre genel kabul o kişinin doğum tarihi hicri 1400 yani miladi 1980 ise ve şiir o kişi etrafında şekillenen olayları anlatıyorsa, şiirde anlatılan olaylar bana göre o kişinin doğumundan sonraki bir tarihe denk düşmelidir. 2004 Kasım ayı sonları ve aralık ayı başları gazete arşivleri ve televizyon haber arşivleri incelenirse o aylarda sıra dışı olayların yaşandığını görürsünüz. 2004 yılına ilişkin bir hadis-i şerif şöyledir :

    ‘1425’te (yani hicri 1425,miladi 2004) sesi her yerde duyulacak.’

    Vurgulamak isterim ki, hangi hadislerin sahih, hangilerinin uydurma olduğunu günümüzde belgelemek ve insanlara kabul ettirmek hayli zordur. Ben bu hadisin kesin sahih olduğunu söylemiyorum.

    Yukarıdaki bu hadis-i şerif de şiirde anlatacağımız manevi şahsiyetin sesinin bu tarihte her yerde duyulacağı, o şahsın her yerde görüleceği belirtilmektedir. Konuyla ilgili Bediüzaman Sait Nursi’nin ebcet hesabıyla verdiği tarih şöyledir:

    ‘Bediüzaman Sait Nursi’nin risaleyi nur külliyatında, Hz. Mehdi (a.s)’nin mücadele ve hakimiyet devreleri ile ilgili olarak verdiği tarihlerden bir diğeri ise 2004 yılına ilişkindir. Bediüzaman Kuran’ın ‘Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah kendi nurunu tamamlamakta başkasını istemiyor.’ (Tövbe Suresi,32) ayetindeki ‘…Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.’ Cümlesi hakkında, geleceğe yönelik şöyle bir bilgi vermektedir.

    ‘Şimdi hatıra geldi ki, eğer şeddeli ‘lamlar’ ve ‘mimler’ ikişer sayılsa bundan bir asır sonra zülümatı dağıtacak zatlar ise, Hazret-i Mehdi’nin şakirtleri (talebeleri) olabilir.’ (Şualar, sf.605)

    Bediüzaman bu ayetin ebcet değerinin hicri 1425 yani miladi 2004 yılına denk geldiğini ve bu tarihin, Hz. Mehdi (a.s) önderliğinde Kuran ahlakının dünya hakimiyeti devrelerinden birine işaret edildiğini bildirmektedir.’

    Şiirin tahlilini yapmadan önce, belirttiğim Hadis-i Şerif ve Bediüzaman’ın ebcet hesabıyla verdiği tarihi böylece dikkate almış oldum, şiirin anlaşılması ve şifresinin kırılması açısından bu bana göre çok önemlidir.

    Sekizinci kıtaya kadar olan bölümde şiirde sözü edilen kişi şiirde anlatılan birçok olayı televizyon yayını aracılığıyla yaşamıştır. Sekizinci kıtaya kadar olan bölümde yaşanılan olaylar şiirde sözü edilen kişi hasta vaziyette yatağında yatarken gerçekleşmiştir. Ayrıca şiirin gerçekleştiği Kasım-Aralık 2004 tarihinin, 17 Aralık 2004 AB. liderler zirvesine denk gelmesi dikkat çekicidir. AB. Kasım-Aralık 2004’de gerçekleşecek olağanüstü olaylardan önceden haberdardı ve bu sayede şiirin gerçekleştiği karışık ortamdan AB. Türkiye aleyhine istifade etmek istemiştir. AB. bu karışık ortamdan istifade ederek Türkiye’nin önüne üyelik için kabul edilemez şartlar getirmiştir. AB. bu karışık ortamdan istifade ederek Türkiye’yi bu kabul edilemez şartları kabul etmek zorunda bırakmıştır. Diğer vurgulamak istediğim şey ise Mehmed Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nı yazarken onun iyimser kişiliğinin şiire yansımış olduğu gerçeğidir. Şiirin tahlilini dikkatli okuduğumuzda bunu fark edebiliriz. Mesela Sait Nursi (Bediüzaman), Atatürk’ün manevi bir şahıs olduğunu bilmesine rağmen kötümser bir bakış açısıyla birçok sözünde Atatürk’e Deccal diye hakaret edip insafsızca eleştirirken, M. A. Ersoy, Atatürk’ün manevi bir şahıs olduğunu bilerek, İstiklal Marşı’nda iyimser bir bakış açısıyla Atatürk’ü ‘Ata’ diyerek anmıştır. M. A. Ersoy, kendisinin iyimser bir kişi olduğunu hayatında da sık sık dile getirmiştir. M. A. Ersoy’un hayatını incelersek bunu keşfedebiliriz. Ayrıca şiiri anlayabilmek için şiir boyunca kullanılan noktalama işaretlerinin ve bilinmeyen kelimelerin anlamlarından da faydalanmak gerekir. Şiir boyunca kullanılan noktalama işaretlerinin ve bilinmeyen kelimelerin anlamları yazının sonlarında mevcuttur.

    İSTİKLAL MARŞI’NIN AÇIKLAMASI, TAHLİLİ

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

    Şair bu mısrada kimliği İstiklal Marşı’nda açıkça belirtilmeyen bir kişiye sesleniyor. Bu mısrada sözü edilen kişi aniden Türkiye’nin bağımsızlığının tehlikeye girebileceğinden endişeleneceği, bazı nedenlerden ötürü bundan korkacağı, ürkeceği anlaşılıyor. Mısradaki anlamıyla sancak yani bayrak bağımsızlığın sembolüdür. Oysaki İstiklal Marşı’nın yazıldığı 17 Şubat 1921 günü vatan halen işgal altındadır ve bağımsızlık mücadelesi verilmektedir. Devlet henüz kurulmamış, bağımsızlık kazanılmamıştır. Bayrağımız bağımsızlığımızın sembolüdür, oysaki bağımsızlık henüz gerçekleşmemiştir. Bu şafaklarda yüzen al sancağın sönmesi bağımsızlığın kaybedilmesi anlamına gelir, oysaki mısrada dalgalanan bir bayraktan söz ediliyor, yani bağımsız bir devlet, millet söz konusudur. Mısradaki korkan tek kişi, şahıs, bağımsızlık kazanılmamışsa kazanılmayan bağımsızlığın kaybedilmesinden neden korksun ki. Bu çelişkili, anlamsız bir durum olur. Anlaşılacağı gibi Bağımsızlık varsa bayrak var olabilir. Bu mısrayı anlamak için şiirin ikinci kıtası ilk mısrasının tahlilini anlamak bize yardımcı olacaktır. Bu mısrada gösterilen davranışın, duygunun bir sebebini de ikinci kıta birinci mısrada bulabiliriz. İlk mısraya göre şiirde sözü edilen şahıs gösterebileceği olumsuz bir davranışın bağımsızlığı tehlikeye düşürebileceğinden, çekinmekte, korkmaktadır. Şair bu nedenle o şahsa 'Korkma' diyerek seslenmektedir.

    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu mısrada bu esrarengiz, gizemli şahsın yaşadığı ev ve ailesinden söz edilmektedir tahminime göre. Bu yurdun üzerinde tüten, var olan bir evden, aileden söz ediliyor. M. Akif Ersoy ‘Yurdumun’ dediğine göre, bu yurdun üzerinde tüten, var olan bir evden, aileden söz ediliyor. M. Akif Ersoy ‘Yurdumun’ dediğine göre kendi yurdundan vatanından söz ediyor. Yani Türkiye’den söz ediyor. ‘Sönmeden’ denilerek eğer o ev dağılmazsa, bir saldırıya uğramazsa anlamı çıkartılabilir. Mısradan anlaşılıyor ki o kişinin ailesi ve kendisi büyük sarsıntılar geçirecekler. Ailenin ve o kişinin dışlanan, bazı çevrelerce istenmeyen özneler oldukları anlamı çıkarılabilir bu mısraya göre. Bu mısradan o kişinin ve ailesinin Türkiye sınırları içerisinde yaşadıkları, Türkiye'ye mensup oldukları, TC. vatandaşı oldukları anlaşılabilir bu sonuca varılabilir. Yani sözü edilen özneler Türktürler. ‘en son’ ifadesinden kasıt Türkiye’nin bir ucunda en batı ya da en doğu ucu kastedilmiş olabilir ya da ‘En yüce’ anlamı verilmiş olabilir. Şair bu mısrada bu öznelerden yani o kişi ve ailesinden, evinden söz ediyor bana göre. İlk iki mısraya göre Türkiye’nin bağımsızlığı, şiirde sözü edilen kişi ve ailesinin varlıklarını ülke sınırları içerisinde devam ettirmesine, ettirebilmelerine bağlıdır. Tekrar belirtelim, bu şafaklarda yüzen al sancağın sönmemesi yani bağımsızlığın kaybedilmemesi şiirde sözü edilen kişi ve ailesinin varlıklarını ülke sınırları içerisinde devam ettirmesine, ettirebilmelerine bağlıdır

    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    Bu mısrada ‘Yıldız’ kelimesi geçmektedir. Ama mısradaki yıldız bayrağımızdaki yıldız değildir bana göre. Bu kelime farklı bir anlamda kullanılmış o kişi yıldıza benzetilmiş, yüceltilmiştir. Günlük hayatta örneğin pop yıldızı, sinema yıldızı gibi yıldız kelimesini farklı anlamlarda kullanabiliriz. Şiiri duyan, okuyan herkes ilk bakışta bayraktan söz edildiğini sanıyor. Bu mısradaki ifade karmaşası ya da gizemi yüzünden de şiirin gerçek anlamı anlaşılamıyor. Çünkü bayrağımızda bilindiği gibi beş uçlu yıldız işareti mevcuttur. Şiir sanki anlamını gizlemeye çalışıyor. Şiiri tahlil etmeye devam edelim. Şair o kişiden bahsediyor. O kişinin Türk milletinin değerli bir evladı, hazinesi olduğu anlatılıyor. ‘Parlayacak’ denilerek henüz o kişinin tanınmadığı, Türk halkının ve dünya halklarının onun varlığından geneli itibariyle habersiz olduğu fakat yürüteceği faaliyetlerle ve kimliğiyle ün kazanacağı belirtiliyor. Demek ki o kişi Türk ve Dünya halkları tarafından çok sevilecek kabul görecek. Bu sayede Türk milleti de dünya halkları nezdinde daha çok tanınacak kabul görecek. Kısacası Türk milletinin yıldızı olan ve parlayacak olan maalesef bayraktaki yıldız değil sözü edilen kişidir, sözü edilen kişi henüz parlamamıştır, parlayacaktır yani ün kazanacaktır. Türk milletinin yıldızı olan ve parlayacak olan bayraktaki yıldız değil şiirde sözü edilen kişidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki bildiğim kadarıyla bir rivayete ve yoruma göre Türk bayrağındaki hilal işareti yüce Rab'bimizi, bayraktaki yıldız işareti ise son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’yi sembolize etmektedir. Bayraktaki kırmızı renk ise Türk-İslam şehitleri’ni ve şehitlerin dinleri ve Yurtları için döktükleri kanları, verdikleri canları sembolize etmektedir.

    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Bu mısrada şair yine o kişiden söz ediyor. Bir yandan da Türk Milleti'ni de yüceltiyor. Şair kıskançlık derecesinde bir sahiplenmeyle o kişiye sahipleniyor ona değer veriyor. O kişiye büyük sevgi duyduğunu anlatmaya çalışıyor. ‘milletimindir’ diyerek Türk Milleti'nin o kişiye sahip olmayı hak ettiği buna layık olduğu anlatılıyor. Demek ki o kişi tanındığı, faaliyetine başladığı zaman Türkiye’de bulunacak faaliyetlerini Türkiye merkezli yürütecek. Diğer bazı milletler o kişinin Türk olduğunu görerek Türk milletine imrenecekler, Türk milleti ve tarihi diğer milletlerce takdir görecek. Bu mısrada yine anlaşılıyor ki o kişi Türktür, Türkiye’de belirecek. Türkler ve Anadolu halkı İslam tarihi boyunca İslam’ın bayraktarlığını ve koruyuculuğunu yaptıkları için Allah o kişiye sahip olmayı Türklere layık görmüştür. O kişi anlaşılıyor ki başka bir ülkeye gitmeyecek, Türk Milleti gitmesine rıza göstermeyecek, o kişinin ihtiyaçları, istekleri Türkiye’de karşılanacak, Türk Milleti'nden yardım görecektir. İstiklal Marşı’na yapılan bir eleştiri de İstiklal Marşı’nda Türk kelimesinin geçmediğidir. Oysaki bu mısradaki ‘Millet’ ifadesi ve şiirdeki bazı kelimeler ‘Türk kelimesinin anlamını fazlasıyla karşılamaktadır. Öyleyse ‘Millet = Türk diyebiliriz.

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!

    Bu mısrada şair yine o kişiye sesleniyor. Günlük konuşmalarımızda 'kaş çatmak, surat asmak' gibi anlatım biçimleri kullanırız. Bu ifadeler kızgınlık, öfke, kırgınlık, alınganlık vb. anlamlara da gelebilir. Anlaşılıyor ki o kişi çok öfkelenecek, çok kızacak, bir şeylere çok sinirlenecek ve çehresini çatacak. Şair böyle bir anda bile sevgi ve yakarışla o kişiye ‘kurban olayım’ ifadesiyle sesleniyor yani o kişiden öfkelenmemesini arzu ediyor. Burada ‘çehre’ kelimesi insan suratı, yüzü anlamında kullanılmıştır.'nazlı’ kelimesinden kasıt ise, o kişinin kırılgan yapılı bir kişiliğe sahip olduğu anlamı çıkartılabilir. ‘hilal’ kelimesi eski Türkçede değişik anlamlara gelebiliyor. Buradaki anlamı ise ikincil anlamıyla sevgili ya da Peygamber anlamında kullanılmış olabilir. Böylece o kişi bir kez daha övünç kaynağı bir vasfı ile nitelendiriliyor. Bu yorumlar sadece bir tahmindir. Şiiri okuyanlar, duyanlar buradaki ‘hilal’ kelimesini bayraktaki hilal olarak anlayabilirler. Bu yüzden mısranın gerçek anlamını anlayamazlar, fark edemezler ve fark etmeleri de imkansızdı. Eğer biraz şüpheci bir yorumla şiire yaklaşırsak mısradaki hilal kelimesinin başka anlamlara da gelebileceğini anlarız. Bayraktaki hilal cansızdır, sadece bir semboldür. Eğer şair şiiri tek bir kişi etrafında şekillendiriyorsa benim yorumum daha mantıklı hale gelir. Aksi halde şiirin şifresini çözemeyiz bana göre. Şiirin, mısraların bir mesajı, anlamı olmalıdır. Oysaki incelediğim diğer tahlillerde, böyle şiire oturan bir çözümlemeye rastlayamadım.

    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?

    Bu mısrada ilk önce cümlenin ilk yarısını çözümlemeye çalışalım. ‘kahraman’ ifadesiyle Türk milletinin tarih boyunca yaptığı savaşlar, verdiği mücadeleler akla gelir. Gerçektende Türk milletinin tarihi başarılarla, zaferlerle doludur. Bu nitelemeyle Türk milleti yüceltiliyor, yücelik sıfatıyla sıfatlandırılıyor. Mısradaki ‘Irk’ ifadesi soy, sonra gelen nesil anlamına gelebilir, ya da millet, halk ulus anlamıyla, ikincil anlamıyla kullanılmış olmalıdır. Öyle değilse şair ırkçılık yapıyor olamaz çünkü böyle bir şey şairin İslamcı kişiliğine, inancına ters düşer. ‘ırk’ kelimesi seçilerek şiirde bir ses uyumu, ahenk sağlanmıştır. ‘gül’ ifadesiyle o kişi güle benzetiliyor o kişi yine yüceltiliyor yücelik sıfatıyla sıfatlandırılıyor. Gül çiçeği masumiyeti, doğruluğu, temizliği çağrıştırır, bu anlamlarda da kullanılabilir. Bu mısradan anlıyoruz ki, demek ki o kişi halkının karşısına çıkacak, halkına karşı bazı sözler sarf edecek, bazı fiillerde bulunacak. Fakat bu söz ve fiiller olumlu değil olumsuz olacak. Fakat şair buna rağmen İstiklal Marşı’ndaki olayları iyimser bir bakışla anlatıyor. Bunun sebebi ise M. Akif Ersoy'un iyimser dünya görüşünü İstiklal Marşı’na da yansıtmış olmasıdır. Şair bu mısrada o kişinin olumsuz bir eylemine rağmen o kişiyi eleştirmiyor aksine olumlu yaklaşıyor. O kişi belki de televizyon aracılığıyla ve mucizevi bir şekilde insanlara, Türk milletine karşı bazı sözler sarf edecek. Kıtanın ilk mısrasından yola çıkar ilk mısrayı anlarsak ikici mısrayı daha iyi anlarız. İşte böyle, şiirin şimdiye kadar olan kısımlarını anlarsak şimdi yorumladığımız mısranın ikinci kısmını da anlayabiliriz. Mısranın ikinci kısmında bir şiddet, sertlik, hışım hali anlatılıyor. O kişinin olumsuz eylem ve sözleri demek ki ülke genelinde bir fesat ve karışıklığa, karmaşaya yol açacak. Şair bu mısrada iyimserlik, hayret ve övgü içeren ifadeler kullanıyor. Bu mısrayı anlamak için şiirin beşinci kıtası ikinci mısrasını anlamamız gerekir. Böylece bu mısrayı daha iyi anlayabilir yorumlayabiliriz. Bir kez daha belirtmeliyim ki İstiklal Marşı’na yapılan bir eleştiri marşta Türk kelimesinin geçmediğidir. Oysaki bu mısradaki ‘Kahraman ırk’ ifadesi ‘Türk kelimesinin anlamını fazlasıyla karşılamaktadır. Öyleyse ‘Kahraman ırk = Türk diyebiliriz. Marşta Türk ve İslam kelimesinin anlamını karşılayacak birçok ifade ve konu mevcuttur. Ayrıca M.A. Ersoy'un İstiklal Marşı’nda Türk ve İslam kelimelerini kullanmayışının diğer bir nedeni de İstiklal Marşı’nın bazı çevrelerin tepkisini çekmemesine yönelik olabileceği ve de Türk ve İslam kelimelerinin yerine başka kelimeler seçilerek şiirde bir ses uyumu ve ahenk sağlanmak istendiğidir. Bu şekilde Şair bir taşla iki kuş vurmuş ifadesindeki bir başarıyı yakalamıştır.

    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…

    Şair bu mısrada Kurtuluş Savaşı, Kuva-i Milliye şehitleri adına konuşuyor. Kurtuluş Savaşı ve onun öncesindeki harplerde on binlerce Mehmetçik vatanın bağımsızlığı, refahı ve güvenliği için kan dökmüştür. Şiirde sözü edilen kişi, önceki mısralarda sözü edilen olaylar boyunca olumsuz bir tablo çizmiştir ve bu davranışlar Kuva-i Milliye şehitlerini ve diğer şehitlerimizi üzmektedir. Bu mısraya göre eğer Kurtuluş Savaşı sonucunda kazanılan bağımsızlık kaybedilirse, dökülen şehit kanları o kişiye helal edilmeyecektir. Şehitler o kişiden davranışlarını değiştirmesini istemekte ruhları bunu arzulamakta o kişi uyarılmaktadır. Ama şehitler şair vasıtasıyla konuşmakta, konuşturulmaktadır. Kurtuluş Savaşı ve onun öncesindeki savaşlarda, imkansızlıklar içinde ve fedakarlıklarla muharebeler kazanılmıştır. Ve bu dökülen kanlarının değeri bilinmeli o kişi bunu idrak etmeli, anlamalıdır. Şehitler o kişiden bunları, mücadelelerini anlamasını istemekteler.

    Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

    Bu mısrada bağımsızlığın Türk Milleti'nin hakkı olduğu bunun milletçe kazanıldığı ve korunduğu hatırlatılmaktadır. Yine şehitler adına konuşulmakta, bağımsızlık önemle vurgulanmaktadır. Bilindiği gibi cumhuriyet tarihi boyunca bağımsızlık önemle korunmuş, güneydoğu bölgemizde, Kıbrıs’ta ve dünyanın değişik bölgelerinde Türk askeri görev yapmış, binlerce, on binlerce şehit verilmiştir. Kurtuluş Savaşı ve onun öncesindeki ön harplerde de binlerce on binlerce can şehit verilerek bağımsızlık kazanılabilmiştir. Bu yüzden bağımsızlık Türk Milleti tarafından hak edilmiştir, bağımsızlık Türk milletinin hakkıdır. ‘istiklal’ kelimesi burada bağımsızlık anlamında kullanılmıştır. ‘Hakk’a tapan’ ifadesiyle Türk Milletinin mensup olduğu din İslam dini kastedilmiştir. Gerçektende bin yıldır Anadolu topraklarında İslam dini yaşanmaktadır. Günümüzde de Türk halkının %’de 98’e yakını istatistiksel olarak İslam dinine mensuptur. Fakat ibadet, namaz kılma, farzlar gibi dini yükümlülükler genellikle tam manasıyla yerine getirilememekte fakat Türk Milleti'nin geneli İslam inancını, Allah inancını taşımaktadır. Alevilik, Caferilik, Şiilik gibi değişik mezhepler ülke genelinde söz konusudur fakat buna rağmen mısrada ortak inanç vurgulanmıştır. M. Akif Ersoy bu mısrada Türk Milleti'ne ve devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese de seslenmektedir bana göre. Hakk'a tapmanın bir diğer anlamı da doğruluk, dürüstlük vb. gibi ahlaki hasletlere sahip olmaktır. Bir ateist'in bile bazı iyi meziyetleri, güzel ahlakı ve iyilikleri sayesinde Tanrı'nın rızasını kazanabileceği gerçeği unutulmamalıdır bence. Bu ilk iki kıtada şiiri yazan şairdir fakat belki de o kişiye şehitler adına ve şairin kendisi adına seslenilmekte bazı olaylar dile getirilmekte anlatılmaktadır. Bana göre bu olaylar Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Öyleyse bu şiir şairin bir kerametidir. Bu sadece bir tahmindir. İlk iki kıtada hilal ve yıldız kelimeleri kullanılarak Türk bayrağındaki hilal ve yıldız, dolayısıyla Türk bayrağı çağrıştırılıyor. Aslında şiirde genellikle tek bir kişiden söz edilmesine rağmen sanki Türk bayrağından söz ediliyormuş gibi bir anlam oluşturuluyor ve bu durum şiire ayrı bir güzellik katıyor.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Bu mısrada şair yine o kişi adına konuşuyor. Bu mısradan o kişinin hürriyetine çok düşkün olduğu anlaşılıyor. Anlaşılıyor ki o kişi yine bir şeylere çok kızacak, çok öfkelenecek, tepki gösterecek, hiddetlenecek. Demek ki o kişinin bazı olayların iç yüzünü, nedenini daha sonra anlayacağı, fark edeceği yorumunu çıkartabilir, böyle bir tahminde bulunabiliriz. Muhyiddin Arabi’nin aşağıda yer alan açıklamasından anlaşılacağı gibi şiirde sözü edilen şahıs kendisinin manevi bir şahsiyet olduğunu sonradan fark edecektir.

    ‘İşler ve hadiseler henüz meydana gelmeden, Mehdi Allah tarafından buna muttalidir. Zira önceden olacak olanlara hazır olması gerekiyor.’ (Muhyiddin Arabi)

    Bu mısraya göre o kişi etki altında olduğu düşüncesine kapılacak ve çevresindeki herkese tepki gösterecek. Önceki iki kıtayı dikkate alırsak üçüncü ve sonraki kıtaları daha iyi anlayabilir çözebiliriz. Herkes bu mısra ve üçüncü kıtanın, Türk Milleti ve bağımsızlığı ile ilgili olduğunu sanıyor. Oysaki tek bir kişi üzerinden gidersek, şiiri bütünlüklü ele alırsak, bu kıta ve mısrayı daha iyi tahlil edebilir, başka manalar da çıkartabiliriz. Şiir boyunca farklı kavramlardan, olaylardan söz edilmektedir. Bu durum şiiri akılcı bir bakışla yorumlamamıza engel olmamalıdır. Genel kanaat bu kıtanın Türk Milleti ve bağımsızlığı ile ilgili olduğudur. Ama ben farklı düşünüyorum. Şiir boyunca Türk Milleti ve bağımsızlığından birçok yerde zaten söz edilmektedir. Ben söz edilmiyor demiyorum ama bu mısrada ve kıtada tek bir şahıstan söz ediliyor diye düşünüyorum. Şair bu kıta boyunca o kişi adına konuşmaktadır. Dikkatinizi çekerim, ben Mehmed Akif Ersoy’un Muhyiddin Arabi’den alıntı yaptığını ya da yararlandığını iddia etmedin. Veliler arasında bile fikir ve amel farklılıklarının olduğu bir gerçektir.

    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    Bu mısranın bir önceki mısranın devamı olduğunu düşünmeliyiz. O kişi yine esaret kabul etmez, yönlendirme kabul etmez bir şekilde tepki göstermeye, kendi kendine hiddetlenmeye devam ettiğini görüyoruz. Şair yine bu mısrada o kişi adına konuşuyor. O kişiye eziyet edenler o kişinin düşüncesine göre ‘çılgın’ olarak niteleniyor, şair tarafından niteleniyor. Demek ki o kişi etki altında olduğu düşüncesine, hissine kapılacak. Bu etki ‘zincir’ ‘zincire vurulmak’ ifadesiyle anlatılıyor, tarifleniyor. ‘Şaşarım’ ifadesiyle o kişi çevresine ve herkese meydan okuyor. Demek ki o kişi daha sonra asıl kimliğinin farkına varacak ve buna çok sinirlenecek. Şiirde anlatıldığı gibi Şiirde sözü edilen kişi asıl kimliğinin ve bazı olayların iç yüzünün farkına daha sonra varacak.

    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.

    Yine bu mısrayı önceki mısralarla bütünlüklü, bağlantılı bir şekilde yorumlamaya devam edelim. O kişi yine kendi kendine hiddetlenmeye devam ediyor. Şair yine bu mısrada o kişi adına konuşuyor. O kişinin iradesi ‘kükremiş sel gibiyim’ ifadesiyle tarif ediliyor. Yani o kişi azimli kararlıdır, kendine, yeteneğine güvenmektedir ve önünde, amacının önünde hiçbir engelin duramayacağını düşünmektedir. ‘bent’ ifadesiyle o kişinin asıl kimliğinin farkına varmasına ve bazı şeylerin iç yüzünü anlamasına mani olan şeyler anlamında kullanılıyor olabilir. Diğer anlamıyla ‘bent’ belki de o kişinin dünyevi, nefsani istek ve arzulardır.

    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Bu mısrada şair yine o kişi adına konuşuyor. O kişi yine kararlı bir duruş göstererek, kendi kendine, çevresindekilere ve herkese meydan okumaya devam ediyor. ‘engin’ kelimesi kullanılarak anlatım güçlendiriliyor, zenginleştiriliyor. Yani öyle güçlüdür, kararlıdır, tepkilidir ki mecazi manada dağları yırtacak, ovalar denizler ona dar gelecek, taşacak, kararlığının ve iradesinin önünde hiç bir şey duramayacaktır. Mısrada sözü edilen kişi bu mısraya göre asıl kimliğinin ve bazı olayların iç yüzünün farkına varmak amacındadır. Bu kıta o kişinin kişiliğini yansıtması açısından ve yaşadığı sıra dışı bir olayı anlatması bakımından önemlidir. Belki de o kişinin geçmişi çok ilginç olaylarla doludur. Ve bazı şeyleri o kişi hazmedememekte, kabullenememektedir. Bu kıtada kullanılan kelimeler ve kurulan cümleler ilgisi olmadığı halde Türk bağımsızlığını çağrıştırdığı için bu durum yine şiire farklı bir güzellik katıyor. Aynı zamanda şiirde anlatılan kişinin kişiliği ve Türk milletinin kişiliği arasındaki benzerliğe de dolaylı olarak dikkat çekiliyor.

    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

    Bu mısrada şair yine o kişiye sesleniyor. ‘garb’ kelimesi burada batıyı, Hıristiyan Avrupa, Amerika ve diğer batı kültürünü, bloğunu temsil eden ülkeler anlamında kullanılmıştır. Mısranın bütününde batının askeri, siyasi, ekonomik ve diğer güçleri, bileşenleri anlatılıyor, kastediliyor. Gerçekten de batılı ülkeler medeniyette tartışmasız bir üstünlüğe sahipler. İslam ülkeleri ve Türkiye batının çok gerisindedir. Bu son birkaç asırdır böyledir. Demek ki o kişi batıdan Türkiye’ye doğru yapılan bazı tehditleri görecek, duyacak, batılı ülkeler Türkiye’yi tehdit edecekler. Bu tehditlere o kişi dolaylı olarak sebep olacak ve bu yüzden o kişi ülkesi adına endişelenecek, suçluluk duygusuna girecek. O kişi ayrıca batının üstünlüğünün farkındadır ve dikkati bu üstünlük ve tehditlerde yoğunlaşmıştır. O kişi batının yani temelde AB ve ABD’nin üstün medeniyet vasıtalarının Türkiye’yi tehdit etmesinden endişelenmektedir.

    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.

    Bu mısrada şair yine o kişiye sesleniyor. O kişiden endişelenmemesini istiyor. Çünkü Türk askeri Türk vatanını batının saldırganlığına karşı koruyabilecek güçte, İslam inancında, cesarette ve kudrettedir. Burada ‘ serhad’ kelimesi asker anlamında kullanılmıştır. Şair Türk askerinin cesaret, kahramanlık, fedakarlık vs. gibi özelliklerini iman dolu göğsüne benzetmekte Türk askerini yüceltmekte ve övmektedir. Şair İslam inancına sahiptir ve imanı çok kuvvetli, güçlüdür. Mısrada bu Şairin imanı ve Türk askerinin niteliği arasında bir bağ kurulmaktadır. Türk askeri tarih boyunca kahramanca savaşlarda çarpışmış, İslam’ın bayraktarlığını yapmış, şehitler, gaziler verilmiştir. Bu sayede İslam dini dünyanın birçok yerinde vücut bulabilmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca bu hizmetlerine devam etmiştir.

    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

    Bu mısra ve beşinci kıtanın ikinci mısrası arasında bir bağ olmalıdır. Çünkü anlaşılıyor ki o kişi Türk milletinin dini inançlarına yönelik bir tehdit görmekte, sezmekte ve bu tehdit batı dünyasından gelmektedir. Bu mısrayı anlamak için beşinci kıtanın ikinci mısrasını anlamak gerekir. Eğer bunu yaparsak bu mısrayı ve şiiri daha iyi anlayabilir ve yorumlayabiliriz. ‘ulusun’ denilirken, köpek, it gibi havlasın demek isteniliyor olabilir. Ulumak köpeklere ve köpekgillere ait bir davranış özelliğidir. Bu özellik köpeklerde de görülür. Köpekler aynı zamanda duruma göre bazen saldırgan davranışlar gösterebilecek hayvanlardır. Şair batının saldırganlığını köpeklerin saldırganlığına benzetmektedir. ‘korkma’ diyerek yine o kişiye sesleniliyor. ‘Batı medeniyeti’ köpek gibi havlasın korkma… Mısranın ikinci bölümünde Türk milletinin sahip olduğu İslam inancının kuvveti ve gücü yüceltilmektedir. Ve bu inancın boğulamaz yani sindirilemez, yok edilemez bir nitelikte olduğu da vurgulanmaktadır. Mısrayı özetlersek; ‘Batı medeniyeti’ Türk milletinin dinini değiştiremez’ deniliyor. Bu mısra ile beşinci kıta ikinci mısra ile bir anlam bağı vardır. O mısrada sözü edilen ‘hayasızca akın, saldırı’ bu mısrada sözü edilen kişiyi endişelendiriyor. Şimdi tahlilini yaptığımız mısrada o kişinin bu endişesi dile getiriliyor. Belki de bu mısrada sözünün ettiğimiz anlama ek olarak kısmen diyebiliriz ki bu mısra 2004 yılı sonlarında ülkemizde artan misyonerlik faaliyetleriyle ilgilidir. Bu tahlilde yapılan yorumlar sadece bir tahmindir. Ama ben şiirle ilgili genel kanıları yıkmak yeni bir rasyonel yorum getirmek istiyorum. Ama bu rasyonellik vahyi ve kerameti reddeder nitelikte değildir.

    "Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Bu mısrada ‘medeniyet’ kelimesi tırnak içinde gösterilmiştir. Bu tırnak imla ve dilbilgisi kurallarında başkasına ait bir söz o kişinin diliyle anlatılırken kullanılır. Demek ki o kişi batıya ‘medeniyet’ demekte, sıfatını vermekte ve batı medeniyetine bir hayranlık duymaktadır. Şair o kişinin bu düşüncesini yermektedir. Gerçekten de batı dünyası son birkaç yüzyıldır dünyanın çoğunluğunda sömürgeler kurmuş fakat 20.yüzyıl içinde bu sömürgelerin hemen hepsini kaybetmiştir. Şiirin yazıldığı dönemde emperyalizm dünya çapında halen çok etkilidir ve dişini anadoluya geçirmiştir. Öyleyse şiirin yazıldığı ay ve yılda emperyalizmin tek dişi kaldığı söylenemez. Çünkü emperyalizm şiirin yazıldığı yıl ve ayda dişini Anadoluya geçirmiştir. 20.yüzyıl sonlarına kadar emperyalizm varlığını şiddetle sürdürmüştür. Medeniyet denilen canavar yani batı emperyalizmi için 20.yüzyıl kara yüzyıldır. Çünkü bu yüzyıl sonlarına kadar olan süreçte batılı ülkeler sömürge ülkelerini, kolonilerini kaybetmiştir. Şiirin yazıldığı 17 Şubat 1921’den sonra 50 milyon insanın ölümüne sebep olan ve batı sözde 'medeniyeti'nden gelen Almanya Nazi faşist saldırılarından sonra Kore ve Vietnam emperyalist savaşları ve diğer emperyalist kaynaklı savaşlar devam etmiştir. Öyleyse şiirin yazıldığı 17 Şubat 1921 yılı içinde medeniyet denilen canavarın tek dişinin kaldığını söyleyemeyiz. Çünkü canavarın henüz tek dişi kalmamıştır. 20.yüzyıl sonlarında ve 21.yüzyıl başlarında canavarın tek dişi kalmıştır. 20.yüzyılda emperyalizmin tek dişinin kalmasında SSCB'nin yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çok büyük ve başat katkısı olmuştur. Şair ayrıca şu mesajı veriyor. Batı medeniyeti aslında bir medeniyet değil canavardır ve bu canavarın tek dişi kalmıştır. Böyle düşünürsek şiirin kurtuluş savaşından çok daha sonraki bir durumdan söz ettiğini anlarız. Böylece bu şiirin şairin bir kerameti olduğunu daha kolay kavrayabiliriz. Öyleyse şairimiz bir velidir. Mısrada dikkat edilirse ‘Canavar?’ kelimesinden sonra soru işareti konulmuştur. Mehmed Akif Ersoy bu soru işaretiyle canavarın ne olduğunu, kim olduğunu soruyor. Canavar; kapitalizm ve emperyalizmdir, batı emperyalimi ve batı kapitalizmidir.

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.

    Şair bu mısrada yine o kişiye seslenmektedir. ‘arkadaş’ diyerek samimi, yakın ve mesafesiz bir edayla seslenmektedir. Kurtuluş savaşına ve şiirin yazıldığı 17 Şubat 1921 tarihine baktığımız zaman anayurdumuz, vatanımız işgal altındadır. Yani işgalciler, işgal askerleri şiirin yazıldığı sırada vatanımıza, yurdumuza taarruza devam ediyorlar yani işgalciler yurdumuza uğramışlardır. İşgalciler bu yurda uğradıkları halde işgalcilerin yurda uğramamalarının değil yurdun işgalden kurtarılmasının istenmesi lazım gelirdi. Yurt işgal altındayken ve düşman askerleri çizmeleriyle aziz vatanı ezdikleri halde düşmanın yurda uğramamasını istemek çelişkili bir durum olur. Öyleyse bu mısrada anlatılan durumun Kurtuluş Savaşı sonrası yaşanabilecek bir tehlikeyi yani işgal tehlikesini anlattığı sonucuna varılabilir böyle bir tahminde bulunabiliriz. Şairin ifadesine göre yurdumuzu işgal edecek, edebilecek asker, düşman yönetimi alçaktır. Bu mısrada şair o kişiden bir istekte bulunmaktadır. Önceki kıtalarda anlattığımız gibi o kişi ülkesi aleyhine bazı olumsuz düşünceler taşımakta ve davranışlarda bulunmaktadır ve şair yine bu mısrada o kişiden bu tutumunu değiştirmesini istemektedir. O kişi de zaten şairin istediği yönde tutumunu değiştirmiş batının tehditlerinden endişelenmektedir. Bu mısradan anladığımız kadarıyla eğer dikkatli davranılmazsa işgal durumu gerçekleşebilir. En azından ülkemizin düşman tarafından işgali gerçekleşmese bile Atatürk’ün gençliğe Hitabesi’ndeki uyarılar dikkate alınmazsa [Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş ( siyasi hedef ), bütün tersanelerine girilmiş ( ekonomik hedef ), bütün orduları dağıtılmış ( askeri hedef ) ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.] ülkemiz çok büyük, çok önemli sıkıntılar yaşayabilir. Bu durum dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Nasıl olsa şiirde ülkemizin işgal edilemeyeceği kesin bir şekilde belirtiliyor, öyleyse ülkemizi savunmamıza gerek yoktur düşüncesi çok yanlış olacaktır. Nasıl olsa bu şiire göre işgal görmeyeceğiz, öyleyse elde avuçta ne varsa, ne yoksa özelleştirme, yabancılara mülk satışı, AB’ye uyum adı altında emperyalistlere, düşmanlara teslim edelim demek ve ülkemizi gereksiz yere büyük sıkıntılara sokmak doğru mu olacaktır. Neden biz emperyalistlere ülkemizi teslim edelim ki onlar ülkelerini bize teslim etsinler… Bu mısrada sözü edilen benzer bir işgal tehlikesinden Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde de söz edilmektedir.

    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

    Bu mısrada şair yine o kişiye seslenmektedir. O kişi hayasızca bir akın, saldırı görmekte, bunu durdurmak istemekte, öyle istediği için şair o kişinin bu isteğine katılmakta ve bu davranışını teşvik etmektedir. Bu hayasızca akın, saldırı bir düşman işgalimidir. Ben öyle tahmin ediyorum ki değildir. Belki de televizyon vasıtasıyla, medya vasıtasıyla bir saldırı söz konusudur. Şairin ölümünden çok sonra meydana gelen bir olay anlatıldığı için televizyonun varlığı 1921 yılı için söz konusu olamaz çünkü televizyon yayınları çok daha sonraları başlamıştır. Eğer televizyondan bir saldırı söz konusu ise bu saldırı müstehcen, ahlaksız, İslam ahlakına aykırı ve şiddet içerikli olmalıdır. Ve bu yayın normal yayınlardan daha aşırı olmalıdır. Yani sıra dışı bir yayın söz konusudur. Belki de medya milli bir medya değildir ve düşman ülkelerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Belki de bu hayasızca ve şiddet içerikli televizyon yayını saldırısı şiirin ikinci kıtası, ikinci mısrasında anlatılan şiddet ve fesada neden olmuştur. Bunlar sadece bir tahmindir, katılmayabilirsiniz ama tahlilimi, şiiri dikkatle okursanız beni anlayabilirsiniz.

    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

    Bu mısrayı da şiirde tek bir kişiden ve manevi bir şahsiyetten söz edildiğinden yola çıkarak yorumlayacağız, tahlil edeceğiz. Öyleyse bu mısra bir Kuran ayetiyle ilgili olabilir çünkü Allah bu mısraya göre birisine bir şey vaat etmiştir. Şiiri bütünlüklü ve farklı bir bakış açısıyla yorumlamaya çalıştığımız için bu vaat edilen şeyin ülkenin bağımsızlığı ve kurtuluşu değil başka bir şey de olabileceğini düşünebiliriz. Böyle düşünürsek Türk Milleti ve kurtuluş mücadelesine saygımız sonsuzdur fakat Allah bir ayetle bildirerek ya da haber vererek Türk Milleti'ne bağımsızlık vaat etmemiştir bu saçmalık olur. Böyle düşünmek akılcı bir yorumdan uzaklaşmak, anlamsız, teorik dayanakları çok zayıf bir tahlile neden olur. Daha sıra dışı bir düşünceyle tahlile devam edersek bu mısranın manevi bir şahsiyetle ilgili olabileceğini de anlarız. Öyleyse bu mısra bir kuran ayetiyle ilgilidir. Çünkü o kişi hakkında Kuran'da işaret edilen bazı ayetler araştırmalarıma göre mevcuttur. Yani bu mısra Nur suresi 55.ayetle ilgili olabilir. Bu ayetin meali şöyledir:

    ‘Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Banaibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.’

    Bu ayetin farklı tefsirlerine göre Allah o kişi ve diğer bazı peygamberlerini cihanın hükümdarı yapacak, İslam dini bütün dünyaya yayılacak, ayette sözü edilen manevi şahıslar çok zorlu, çok sıkıntılı bir dönemden sonra normal, daha iyi bir hayata kavuşturulacaklardır. Bu vaat kesinlikle doğacaktır, gerçekleşecektir. Şair bu mısrada önceki kıtalardaki gibi yine o kişiye seslenmektedir. Bu ayetle ilgili şunu belirtmeliyim. Kuran’da müteşabbih yani anlamı Allah ve Peygamber tarafından açıklanmamış ve anlamı nazil olduğu tarihten ileri tarihlerde ortaya çıkacak birçok ayet mevcuttur.

    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bu mısrada şair yine o kişiye seslenmeye devam ediyor, ‘kim bilir, belki yarın’ denilerek önceki mısrada belirtilen vaadin çok yakın olduğunu belirtiyor. ‘belki yarından da yakın’ denilerek anlam kuvvetlendiriliyor, o kişiye umut verilmeye çalışıyor. Belki bu zaman dilimi birkaç yıl veya ondan biraz daha fazlasıdır. Bu mısradan anlaşılıyor ki o kişi çok kötü, sıkıntılı ve sefalet içinde bunalımlı bir hayat geçirecek ve bundan kurtulmasının tek yolu ise Allah’ın yardımı, merhameti ile olacak. Şair bu mısrada o kişiden umudunu korumasını istemekte, o kişiye umut vermeye çalışmaktadır. Bu şiirde yaşanılan olaylar eğer 21.yüzyıl başlarında gerçekleştiyse, İslam dininin bütün dünyaya yayılması zamanı da bu mısraya göre çok yakındır çünkü Nur suresi 55.ayetteki durum söz konusudur. Bu ayetin geniş tefsirini okursak bu son iki mısrayı daha iyi anlayabilir ve çözebiliriz. Nur suresi 55. ayette anlatılan durumu destekler nitelikte Kuran’da başka ayetlerde mevcuttur. 25 Ekim 2008 itibarıyla Allah’ın o kişiye ve bazı elçilerine yaptığı vaadin gerçekleşmesine yaklaşık 2 yıl 2 ay kalmıştır. Şiirin gerçeğe dönüştüğü Kasım-Aralık 2004 itibarıyla Allah’ın vaadinin gerçekleşmesine 6 yıl kalmıştı.

    Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı:

    Şair yine o kişiye sesleniyor. Bu mısrada ‘toprak’ kelimesi tırnak işareti içinde gösterilmiştir. Bu tırnak işareti imla ve dilbilgisi kurallarında başkasına ait bir söz o kişinin diliyle anlatılırken kullanılır. Öyleyse ‘toprak’ ifadesi şiirde sözü edilen kişiye aittir. Bu mısradan anlıyoruz ki o kişinin milli ve dini duyguları zayıftır. Belki de o kişi, geçmiş hayatı, yaşadığı zorluklar yüzünden isyankar bir kişiliğe, düşünceye bürünmüş, vatan, millet sevgisini yitirmiş dini inancını da kısmen ya da tamamen kaybetmiştir. Tekrar belirtmeliyim ki ‘toprak’ kelimesi mısrada tırnak içinde geçmektedir. Bu da gösteriyor ki o kişi bastığı yerlere toprak demekte vatan toprağına dini, milli, manevi bir anlam yüklememektedir. En azından bu duyguları çok zayıflamış, çok zayıftır. Ama şair o kişide bir heyecan uyandırmaya çalışmaktadır. Geçmiş mısralardaki tahlillere bakarsak ve tahlilleri anlarsak, o kişide bir anlık kıpırdanma olduğunu, inançlarını, değerlerini tümüyle yitirmediğini de anlarız. Hala o kişide bir öz mevcuttur ve şair bu özü çıkartmak istemektedir ve bu yüzden ona ‘tanı’ diyerek onu bu amaca sevk etmeye çalışmaktadır. O kişinin bastığı yerler, topraklar yani doğduğu yaşadığı ülke kesinlikle Türkiye toprakları olmalıdır. Çünkü şiirden, yapılan tahlilden bu sonuç çıkar.

    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    Şair o kişiye seslenmeye devam ediyor. ‘düşün’ diye seslenerek o kişiyi tefekkür etmeye çağırmakta, o kişinin kendisine gelmesini istemektedir. Mısra, Türk vatanının bağımsızlığı, Türk Milleti'nin huzuru, güvenliği için şehit düşen Mehmetçiklere değinmekte o kişiye bunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma çok vurgulu bir şekilde yapılmaktadır. O bazı şehitler kefensiz defnedilmiş, kefenle defnedilmek bile onlara nasip olmamıştır. Şehitlerin kefensiz yatmaları yürek burkucudur. Türk tarihine baktığımız zaman, gerçekten de sayısız fedakarlık örnekleri buluruz. Kurtuluş Savaşına baktığımızda da imkansızlıklar içinde olunmasına rağmen Mehmetçiğin fedakarlığı, azmi ve kahramanlığı sayesinde anayurdun her yanından düşman sökülüp atılmış, vatan savunması yerine getirilmiştir. Bu sayede bugün özgür ve saygın bir hayat sürdürüyoruz. Aksi halde bir sömürge ülkesi olur ya da anayurt parçalara ayrılır, bağımsız TC’den söz edemezdik. Bugün kefensiz yatan şehitler sayesinde bağımsız bir ulusuz. Kurtuluş Savaşından sonra da Türkiye’nin güneydoğusunda ve Kıbrıs’ta binlerce şehit verilmiştir.

    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:

    Eğer şiirde yine bir tek kişinin anlatıldığından hareket edersek -ki şiirde başka birçok şeyden de söz edilmektedir- bu mısrayı şiirin akışına göre ve bu bilgiyle çözebilir, anlayabiliriz. Şair yine o kişiye seslenmektedir. Acaba ‘şehit’ ifadesinden kasıt Türk tarihinde savaşlarda şehit düşen askerlermidir yani o kişinin manevi dedelerimidir, değilse o kişinin gerçek babasımı şehittir. Ben ikinci ihtimal üzerinde durmak istiyorum. Böylece şiirin gizemini çözebilir, şifresini kırabiliriz. Eğer o kişinin babası şehit olarak nitelendiriliyorsa ve bunu doğru olarak kabul edersek; o kişinin babası ya şehit olup ölmüştür ya da şiirde sözü edilen olaylar dizisinden sonraki bir tarihte belki de bir saldırıya uğrayıp şehit edilecektir ya da o kişinin babası şehitlik mertebesinde birisidir. Şiirde sözü edilen kişi de bu durumdan bir şeref kazanmış şair tarafından şehit oğlu sıfatıyla sıfatlandırılmıştır. Bu mısrada ‘Şehit’ ifadesiyle sözü edilen kişi Hz. Mehdi (a.s)’nin gerçek, öz babasıdır. Hz. Mehdi (a.s)’nin babasının gerçek ismi Hasan ya da Abdullah’tır. Hz. Mehdi (a.s)’nin babası ise şehit edilen Hz. Hasan’dır. Hz. Hasan yeniden hayata gelmiş ve şu an yaşamaktadır. Hz. Hasan’ın şehit edilişi ise şöyle gerçekleşmiştir;

    Muaviye hilafetinin onuncu yılında, Hz. Hasan’ın varlığından iyice rahatsız olmuş ve Hz. Hasan’ı öldürme fikirlerine kapılmıştır, diğer yandan da hilafeti oğlu Yezit’e bırakmanın yollarını aramaktadır ve gizliden oğlu için biat almaya başlamıştır. İslam tarihinde Makyavel’in bir karşılığı varsa o da Muaviye’dir ki, Muaviye bir yandan da, Hz. Hasan’ın karısı olan Eş’as bin Kays kızı Cude’ye, kocasını zehirlediği takdirde onu yakında halife olacak oğlu Yezit’le evlendireceğini söylemiş ve bu haberle birlikte yüz bin dirhem göndermiştir. Cude, babası Eşas’ın da kendisini yönlendirmesiyle, Hz. Hasan’ı zehirlemiştir. Hz. Hasan bu zehirlemenin karşısında kırk gün ağır bir şekilde hasta yattı. Hz. Hasan, hicretten elli yıl sonra sefer ayı’nda, kendisine verilen kuvvetli zehir karşısında ciğerleri parçalanmış ve şehit olmuştur.

    Mısranın ikinci bölümünde ‘Ata’ ifadesi yer alıyor. Acaba bu ifadede belirtilen Ata, Türk milletinin dedelerimidir, değilse o kişinin öz ya da manevi dedelerimidir, bu da değilse Türkiye cumhuriyetinin kurtarıcı, kurucu liderimidir. Ben daha uç bir yorumla üçüncü ihtimal üzerinde durmak istiyorum. M. Kemal Atatürk Türk milleti tarafından ata unvanıyla anılmaktadır. TBMM. Tarafından da Mustafa Kemal’e, 'Atatürk soyadı layık görülmüş ve bu soyadı ona verilmiştir. Atatürk soyadı Türkün Ata’sı yani Türkün önderi, kurtarıcısı anlamına gelmektedir. Aslında diğer bir yoruma göre Atatürk soyadı Türkün Ata’sı yani hakikatte Hz. Mehdi (a.s)’nin Ata’sı anlamına gelmektedir. Ve mısrayla Atatürk arasında bir bağ kurarsak; bu şafaklarda yüzen al sancak sönerse, yani bağımsızlık kaybedilirse ruhu incinecek olan M. Kemal Atatürk’tür çünkü Atatürk hayatını Türk milletinin bağımsızlığı ve refahına adamıştır. Eğer Atatürk’ün ismi bu marşta geçiyorsa acaba Atatürk manevi bir şahsiyet olabilir mi, yani Allah tarafından Türk milletine bir kurtarıcı, önder olarak gönderilmiş olabilir mi. Allah her 100 yılda bir, İslam ümmetine bir lider yani alim yani ‘müceddid’ göndermektedir. Konuyla ilgili bir hadis-i şerif şöyledir:

    ‘Gerçekten Aziz ve Celil olan Allah her yüz sene başında şu ümmetin dinini bidatten ayıracak, yenileyecek (ilim sahibi) bir zatı gönderir.’

    Evet yanlış okumadınız, Atatürk 12. imamdır. Ama Atatürk bana göre askeri, siyasi, ekonomik alanda görev yapmış bir müceddiddir. Diyanet müceddidi değildir, istisnai bir durum olarak farklı alanlarda hizmet yürütmüş, Müslüman bir ülkeyi, toplumu haçlı işgalinden kurtarmıştır. Şiirde sözünü ettiğimiz manevi şahsiyetin doğum tarihi hicri 1400 yani miladi 1980 ise ki İslam kaynaklarında genel kabul böyledir, bundan güneş yılına göre bir yüzyıl geriye gittiğimizde miladi 1880 tarihine ulaşırız. Araştırmalarıma göre Atatürk’ün gerçek doğum tarihi aslında 1881 değil 1880’dir yani bu ihtimal kuvvetle muhtemeldir. Eğer müceddidler güneş asrına yani miladi asra göre gönderiliyorlarsa şiirde sözü edilen manevi şahıs aynı zamanda bir müceddid ise kendisinden bir önceki müceddidin 1880 yılında doğmuş olması gerekir ki bu da Atatürk’ün doğum tarihine denk düşmekte, bende Atatürk’ün bir müceddid olabileceği fikri uyandırmaktadır. Bu yorumu doğru kabul edersek ve Atatürk’ün isminin istiklal Marşı’nda dolaylı olarak geçtiğini kabul edersek müthiş bir sırrı daha ortaya çıkarmış oluruz. Müceddidler aynı zamanda Seyyid ya da Şerif’tirler yani peygamber torunlarıdırlar. Öyleyse Atatürk Hz. Muhammed (s.a.v)’nin soyundandır ve hicri 14.asrın müceddididir ( Yani Atatürk aslında Allah tarafından seçilmiş, yüceltilmiş bir kişidir). Bazı çevreler Bediüzaman Sait Nursi’nin hicri 14.asrın müceddidi olduğunu ileri sürmekteler. Eğer Sait Nursi bir müceddid ise onun doğum tarihinin 1880 ve sonrası olması gerekir. Bediüzaman Sait Nursi’nin verdiği bilgiye göre hicri 13.asrın müceddidi Mevlana Halid Cüneydi Bağdadi’dir. Onun doğum tarihi de miladi 1778 yılı olarak bilinmektedir. Ama resmi kayıtlarda ve bilinen tarihte bir hata olabileceğini göz önünde bulundurursak Mevlana Halid’in doğum tarihinin 1780 yılı olabileceğini de düşünebiliriz. Bütün bu yorumlar sadece bir tahmin, yorumdur. Kesinlik arz etmemektedir, çünkü kesin delillere sahip değilim. Fakat bazı ipuçlarından yola çıkarak tahmin yapıyorum. Gönderilen bütün müceddidleri 100’er yıl arayla, bilinen resmi doğum tarihleriyle ve olması gereken doğum tarihleriyle tahmini olarak sıralarsak:

    01 ) 15 Mayıs 0780 m.(d.0780 ö.0855): İmam-ı Ahmet Bin Hambel
    02 ) 15 Mayıs 0880 m.(d.0879 ö.0941): Ebül-Hasen-i Eşari
    03 ) 15 Mayıs 0980 m.(d. ----- ö.1062): Muhammed Bin Selame El-Mısri
    04 ) 15 Mayıs 1080 m.(d.1077 ö.1166): Seyyid Abdülkadir-i Geylani
    05 ) 15 Mayıs 1180 m.(d.1182 ö.1262): İzzettin Bin Abdüsselam
    06 ) 15 Mayıs 1280 m.(d.1281 ö.1338): Hacı Bektaş-ı Veli
    07 ) 15 Mayıs 1380 m.(d.1381 ö.1455): Ebul Hasen Suyuti
    08 ) 15 Mayıs 1480 m.(d.1483 ö.1567): Ali Mütteki El-Hindi
    09 ) 15 Mayıs 1580 m.(d.1583 ö.1661): Seyyid Ahmed Bin Muhammed
    10 ) 15 Mayıs 1780 m.(d. ----- ö.1722): Seyyid Nur Muhammed Bedevani
    11 ) 15 Mayıs 1780 m.(d.1778 ö.1826): Mevlana Halid-i Bağdadi
    12 ) 13 Mayıs 1880 m.(d.1881 ö.1938): Mustafa Kemal Atatürk (Amelinde masum değil)

    13 ) 15 Mayıs 1980 m.(d.1980 ö. -----): Hz. Mehdi (a.s) [Amelinde masum değil]

    Müceddidlerin doğum günü olarak verdiğimiz 15 Mayıs tarihi Hz. Mehdi (a.s)’nin doğum günü esas alınarak hesaplanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ten önceki imamların doğum günlerini araştırma yapamadığım için hesaplayamadım. Hz. Mehdi (a.s) Allah’ın elçisidir. Sadece bir imam, müceddid değildir. Bu yüzden Hz. Mehdi (a.s) 12 imam arasında gösterilemez. 12. imam Hz. Mehdi (a.s) değil Atatürk’tür. 12.imam Atatürk’tür ve Hz. Mehdi (a.s) ise 13. imamdır. İslam’daki bazı mezhep ve görüşlere göre imamlar aslında 12 tane değil 13 tanedir.

    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Bu mısrada şair yine o kişiye seslenmektedir. Şiirin geneline baktığımızda, o kişinin milli-manevi duyguları zayıftır, zayıflamıştır. Ama yinede içinde bazı değerli kırıntılar barındırmaktadır. Büsbütün milli manevi duygularını yitirmemiştir. Şair ‘verme’ diyerek o kişiye seslenmekte, o kişiyi uyarmakta, o kişinin aslına dönmesini istemektedir. ‘dünyaları alsan da’ derken, dünyalardan kasıt yaşadığımız dünya ve cennettir. Bunu açarsak; o kişi hadis-i şeriflerde cennetle müjdelenmiştir ve bütün yeryüzünün meliki, idarecisi, başkanı olacaktır ve sıkıntılı bir yaşamdan sonra huzurlu bir yaşama erecektir. Bu gerçekler hadis-i şeriflerde müjdelenmiştir. Şair bu gerçeklere şifreli olarak değinmektedir. Şair o kişiden ülkesine karşı taşıdığı olumsuz düşüncelerden vazgeçmesini istemekte, hiçbir nedenin bu olumsuz düşüncelerin haklı bir gerekçesi olamayacağını hatırlatmaktadır. Şair, Türkiye topraklarından cennet diyerek söz etmekte ülkemizin güzelliğine dikkat çekmektedir. Bu vatan öyle güzel ve kutsaldır ki bu vatana ihanet o kişiye asla yakışmaz, böyle bir ihanet o kişinin aslına, soyuna, misyonuna da yakışmaz. Çünkü bu vatan bağımsızlığını şehit kanlarıyla elde etmiştir. O kişinin görevi de vatanın bağımsızlığı ve birliğini yaşadığı süre içinde korumaktır. Yoksa her değere, paraya vs.ye vatanı, milleti değişmek değildir. Mısrayı düzyazıyla ifade edersek ‘Dünyayı da cenneti de alsan bu cennet vatanı hiçbir şeye değişme.’ cümlesi ortaya çıkar.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

    Bu mısrada şair bu defa Türk halkına, milletine seslenmektedir. Yine Türk vatanından ‘cennet’ ifadesiyle söz edilmekte vatanımız yüceltilmektedir. Mısranın geneline baktığımız zaman şu yoruma varabiliriz. Öyle güzel, kutsal bir vatanımız, öyle güzel, fedakar bir milletimiz vardır ki sağcısından, solcusuna, İslamcısından, milliyetçisine, kürdünden, lazına kadar herkes bu vatan için canını feda eder, edebilir, etmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da Türk halkı güneydoğuda, Kıbrıs’ta ve ülkenin her yerinde vazifesini sivil ve asker olarak yerine getirmiştir. Mısradan anlıyoruz ki önceki kıtalarda yaşanılan hadiseler sonucunda, Türk halkı, milleti, batıdan gelen tehditkar açıklamalar ve ABD’nin Irak, Afganistan işgalleri Türk halkının şiddetli tepkisini çekecek, ülke çapında gösteriler düzenlenecek, değişik partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından mitingler ve toplantılar düzenlenecektir. Bana göre bu mısradaki durum, olaylar 2004 Kasım ayı sonları ve Aralık ayı başlarında gerçekleşmiştir. Eğer 2004 Kasım ayı sonları, aralık ayı başları gazete arşivleri ve televizyon haber arşivleri incelenirse, ayrıca hafızanızda o günlere dönerseniz olağanüstü, sıra dışı, normal olmayan olayların ülkemizde ve dünyada cereyan etmiş olduğunu görürsünüz. Bu mısranın yorumu ve 2004 yılıyla mısra ve şiiri ilişkilendirmem sadece bir tahmindir, şiiri ve herkesi bağlamaz. Şiiri yazan şair şiirin tevilini vermemiştir, şiirin herkes tarafından genel kabul gören bir tahlili de yoktur. Şiir hakkında çok farklı tahliller yapılmış, benim yaptığım tahlil de bunlardan birisidir. Tahlilime katılmayabilir, delice bulabilirsiniz, ama düşüncelerinize sınır koymaz, yaptığım tahlile önyargısız bakarsanız, tahlilimin doğru olabileceği fikrine de yabancı durmazsınız bana göre.

    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

    Bu mısrada şair yine o kişiye seslenmektedir. Bu mısrada sözü edilen konu, şiirin altıncı kıtası ikinci mısrasında da yer almakta, bu kıta ve mısrada da tekrarlanmaktadır. Mısraya göre vatanın her köşesinde, vatanın ve milletin bağımsızlığı için şehit kanı dökülmüştür. Şair o kişiye yine canını milletinin bağımsızlığı ve refahı için feda eden eden Mehmetçikleri hatırlatmakta, bu vatanın sonsuza kadar savunulması görevi, şehitlerin kahramanlığı ve fedakarlığı sebebiyle daha büyük önem arz etmektedir. Şehit kanıyla kazanılmış bu topraklar elbette korunacaktır, şehitlerin kemikleri sızlatılmayacaktır, vatanın bağımsızlığının korunması görevi başta Türk halkına, askerine aynı zamanda şiirde sözü edilen kişiye düşmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca bu görev Türk Milleti ve askeri tarafından başarıyla yerine getirilmiş, vatan iç ve dış düşmanlara karşı müdafaa edilmiştir.

    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,

    Şair bu mısrada o kişi adına konuşmaktadır. Eğer şiirin bir tek kişi etrafında döndüğünden hareket ederek şiiri tekrar yorumlarsak, bu Mısranın da o kişi hakkında olabileceği sonucuna varabiliriz. Aksi halde şiirin sırrını açığa çıkartmamız olanaksız hale gelir. Bu yorum sadece benim bazı ipuçlarından yola çıkarak yaptığım bir tahmindir. Şiir boyunca yapmaya çalıştığım tahlillerde yine bazı ipuçlarından yola çıkıyor sonuca varmaya çalışıyorum. Bu mısrada şair o kişi adına konuştuğuna göre Mısranın başında ‘can ve canan’ kelimeleri yer almaktadır. ‘can’ kelimesi o kişinin kendisini ifade etmekte ‘canan’ kelimesi ise belki o kişinin eşini ya da müstakbel eşini ifade etmektedir. Belki o kişi sevgilisinden, sevdiği kızdan ayrı düşmüş, belki bir kızla arasına bazı engeller girmiş, belki hiç görmediği tanımadığı bir kıza tutulmuş, ona ulaşamamakta, şiire göre bu kız o kişinin kaderine yazılmış fakat henüz bir araya gelmemişler, gelememişlerdir. Mısrada sözü edilen kızla o kişi kesinlikle hayatlarını birleştireceklerdir. Öyle olmasa o kızın adı dolaylı olarak bu mısrada geçmezdi. Şiirde sözü edilen kişi şiirde yaşanılan olaylarla aynı anda bir gönül sorunu yaşamaktadır ve bu gönül sorunu şiirde sözü edilen kişiyi çok üzmektedir. Şair bu kızın ismini bu mısraya dolaylı olarak yerleştirerek şiirde sözü edilen kişiyi teselli etmekte, müjdelemektedir. Bunlar birer tahmin, fikirdir, katılmayabilirsiniz. Mısrayı düzyazıyla ifade edersek: ‘Canımı, sevgilimi, her şeyimi alsın da Allah.’ Şeklinde ifade edebiliriz. Hz. Mehdi (a.s)’nin [Hz. Muhammed (s.a.v)’nin] müstakbel eşi, reenkarnasyonla hayata yeniden dönen Hz. Ebu Bekir (r.a)’nın kızı ve Hz. Muhammed (s.a.v)’nin eşi Hz. Ayşe (r.a)’dan başkası değildir. Hz. Mehdi (a.s)’nin müstakbel eşinin babası ise reenkarnasyonla hayata yeniden dönen Hz. Ebu Bekir (r.a)’dan başkası değildir. Bu mısradan ve aşağıdaki rivayetlerden anlaşılan Hz. Mehdi (a.s) hayatı boyunca sadece tek bir kişi ile birlikte olacaktır. Hz. Mehdi (a.s)’nin müstakbel eşinden İslam kaynaklarında da şöyle söz edilir.

    “Mehdi evlenir, bir oğlu olur. Bu son doğan çocuk olur, ondan sonra kısırlık yayılır, doğum olmaz. Böylece halk tükenir.” (Kurtubi)

    Mesih namıyla Hz. Mehdi (a.s)’nin müstakbel eşinden İncil'de ya da Tevrat'ta da söz edilmektedir. İşte kutsal kitaptaki tahrif edilmiş ve düzenlenmiş haliyle o bölüm aşağıdadır.

    Tevrat’ta Hz. Mehdi (a.s)’nin evliliği:

    Mehdi müstakbel eşini açıklıyor... Mehdi düşündü, taşındı kararını verdi… Kadınların kurtuluşunun onların hemcinslerinin kurtuluşuyla sağlanacağını tespit etti... Onunla evlenmeye karar verdi...

    Onunla üç gün üç gece düğünleri olacak... Tüm halk davetli iken kendi sülalesinden tek kişi düğününe katılmayacak... Onlar muradına erdiği geceden sonra kadınlar artık cin ve insan Şeytanlarına değil öz kocalarına karılık yapacaklar...

    İşte büyük güne doğru adım adım gidiyoruz... İsa’nın sünneti tamamlanacak... İffetli (namuslu) kız ile evlenilecek, ondan bir oğlan doğacak. Ondan sonra halk kısırlaşacak... Emzikli kadın çocuğunu bırakacak, hamile kadın çocuğunu düşürecek...

    Düzenleme: Kurtuluş Devrim

    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Şair mısrada yine o kişi adına konuşmaktadır. Mısranın düzden bir açılımını yaparsak ‘Etmesin dünyada tek vatanımdan beni ayrı’ şeklinde bir mısra ortaya çıkar. Bir önceki mısra ve bu mısranın birleşik bir açılımını yaparsak; ‘Canımı, sevgilimi, her şeyimi alsın da, Allah dünyada tek vatanımdan beni ayrı etmesin’ şeklinde bir birleşik cümle ortaya çıkar. Tahlilini yapacağım mısraya göre ve şiirin geneline göre o kişi Türktür, Türkiye’de doğmuş, büyümüştür. Vatanı, tek vatanı Türkiye’dir. Başka gidecek, yaşayacak bir ülkesi mısraya göre yoktur. Demek ki mısraya ve şiirin genel havasına bakarsak o kişi kendi öz vatanında dışlanacak, eziyet görecek, ülkesinin rejimi laik ve kısmen din karşıtı bir rejim olduğu için ve kendisi manevi bir şahsiyet olduğu için istenmeyecek, belki de sürgün edilme tehlikesi altında olacaktır. Şair o kişi adına Tanrı’ya seslenmekte, yalvarışta, serzenişte bulunmaktadır. Şiirin geneline ve bu mısraya baktığımızda o kişinin geçmişinin çok zor geçtiğini birçok haksızlığa maruz kaldığını sezinleyebiliriz. Belki şiirin ve bu mısranın genel havasına bakarsak o kişi kendisine yapılan haksızlıklardan dolayı ülkesine, milletine ve çevresindekilere bir küskünlük, dargınlık içerisindedir. Demek ki o kişinin kendisine yapılan kötülükler tahammül edilemez, affedilemez bir nitelikte olacak, hiç kimsenin yardımını, desteğini görmeyecek, göremeyecek, aksine horlanacak, aşağılanacaktır. Bu tahliller sadece bir yorumdur fakat bu tahlillerde bazı ipuçlarından ve o kişi hakkında yazılan İslam kaynaklarından yararlandığımı da belirtmeliyim. Yedinci kıtaya kadar tahlillerle anlattığımız olaylar, Kasım-Aralık 2004 tarihlerinde Türkiye’de gerçekleşmiştir.

    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:

    Şair bu mısrada yine o kişiye seslenmektedir. Şair o kişiye kabrinden seslenmektedir. Şiirde anlatılan olaylar sırasında şair hayatta değildir, vefat etmiştir. Şairin vefatının çok sonrasında gerçekleşen olaylar şiir boyunca anlatılmaktadır. Şiir boyunca ve bu mısrada dikkat edilirse görülecektir ki genellikle 2.tekil şahısa seslenilmekte ve 1.tekil şahıs adına konuşulmaktadır. Bu da gösteriyor ki şiir tek bir kişi etrafında dönmekte, bende bu kanaati güçlendirmekte, bana bu ipucunu vermektedir. Şair ‘ruhumun’ derken kabrinden seslenmektedir. Öyle olmasaydı ‘Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:’ demez, ‘Benim senden, ilahi, şudur ancak emeli:’ derdi. Neden ‘Benim’ ifadesi kullanmıyor da, ‘Ruhumun’ ifadesini kullanıyor bu beni düşündürüyor. ‘ruhumun’ kelimesi amaçlı olarak bu mısraya konulmuştur. Ek olarak bu mısra ve kıtadan sonra bir dirilişten söz edilmesi de bu mısrada kullanılan 'ruhumun' kelimesinin kullanılış amacını hakkında da bize bir ipucu vermektedir. Çünkü İstiklal Marşı’na da bir anlam bütünlüğü olmalıdır. Şiir, TBMM. tarafından milli marş olarak kabul edildiğinde şair halen hayattaydı. Hatta şairimiz 1936 yılında vefat etmiştir. Öyleyse hayatta olan birinin ‘Ruhumun’ diyerek seslenmesinin bir nedeni olmalıdır. Zaten tahlilin başında ve şiir boyunca bu nedeni belirtmiş, şiirde anlatılan olayların ve şiir boyunca konu edilen kişinin, şiirin yazılışından çok sonra, on yıllar sonrasına ait bir durumu anlattığını ifade etmeye çalışmıştık. Şair bu mısrada o kişiye seslenmektedir. O kişiden bir isteği vardır. Bu istek mısrada ‘ilahi’ nitelemesiyle nitelenmekte isteğin, arzunun önemi, niteliği vurgulanmaktadır.

    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.

    Bu mısrada kıtanın ilk mısrasındaki isteğin ne olduğu o kişiye açıklanmaktadır. Bu mısrada ‘mabet’ mezar, kabir anlamında kullanılmıştır. ‘mabedimin göğsü’ ifadesiyle, gerçek anlamıyla mezar taşı, şiirdeki anlamıyla vatanın ve milletin bağımsızlığı, bütünlüğü, vatan toprakları kastedilmiştir. Şimdiye kadar şiir boyunca yapılan tahlilden bu sonuca gidebiliriz. Şair, kabrine namahrem eli değmemesini isteyerek aslında Türk yurduna namahrem elinin değmemesini istemekte, dolaylı bir ifadeyle anlatımı güçlendirmektedir. Şiir boyunca belirtilen Türk vatanının işgal edilmesi, bağımsızlığının kaybedilmesi tehlikesi bu mısrada yine belirtilmektedir. Muhtemel işgal askerleri ve işgal yönetimi, mısrada namahrem eller şeklinde anlatılmaktadır. Eğer Türk vatanı işgal edilirse, namahrem eller şairin kabrine değmiş olur, yani bağımsızlık kaybedilmiş olur ki şair bunun engellenmesini o kişiden istemektedir. Demek ki o kişinin ülkesinin bağımsızlığı ve Türk yurdunun işgale uğrama tehlikesinin bertaraf edilmesi için yapabileceği bir şeyler vardır. Şair o kişiden elinden geleni yapmasını istemekte o kişiden ülkesi hakkında beslediği olumsuz duygu ve düşüncelerinden vazgeçmesini istemektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu kıtanın başından itibaren, o kişi İstiklal Marşı’mızın şairin o kişiye yazmış olduğu anlamı gizli tutulmuş bir mektup olduğunu anlamış, bu kıtanın başından itibaren o kişi şiire kulak vermekte şairi dinlemektedir. Bu mektup ulusal bir marş olabilecek kadar güzel ve kalitelidir. Şiirde yaşanılan olaylar ve şiirin gerçek anlamı şiirde anlatılan kişi tarafından önceden bilinseydi bu olaylar yaşanamazdı. Çünkü şiirin anlamı önceden o kişi tarafından bilinseydi yapay bir şekilde şiirde anlatılan olaylar o kişi tarafından planlanamazdı. Çünkü şiirde anlatılan olay ve durumlar o kişinin kontrolünde değildir. Doğal seyir içinde olaylar olmuş, bitmiştir. Şiirde yaşanılacak olan olaylardan o kişinin önceden bir haberi yoktur. Şiirde anlatılan kişi, kendisinin manevi bir şahsiyet olduğunu, bazı ipuçları ve bu marş sayesinde sonradan anlamış, fark etmiştir. Zaten o kişi hakkında yaptığım araştırmalarım bu düşüncemi doğrular niteliktedir. Kendisi bile uzun bir süre kendisinin manevi bir şahsiyet olduğunu şiirde konu edilen kişi bilmeyecek sonra fark edecektir. Marşta anlatılan olayları şiirde konu edilen kişi yaşamıştır. Bu şiir o kişinin yaşamından sıra dışı bir kesiti anlatmaktadır. Bu mısra, kıta ve şiir hakkında yapmış olduğum tahlil sadece bir yorumdur, şiiri bağlamaz, yorumuma katılmayabilirsiniz. Ama beni anlamaya çalışmanızı da isterim.

    Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-

    Şair bu mısrada ‘Bu ezanlar’ diyerek dinsel bir mesaj vermekte, ibadete, namaza, İslam dininin sembolleşmiş geleneklerine vurgu yapılmaktadır. Bağımsızlık mücadelemiz öncesinde, Osmanlı devleti 1.cihan harbinde yenik düşmüş, ağır şartlar içeren Mondros ve Sevr anlaşmaları Osmanlı hükümeti tarafından kabul edilmiş, Misak-ı milli sınırları Avrupalı devletlerce işgale başlanmıştı.15 Mayıs 1919’da da İzmir yunanlılar tarafından işgale başlanmıştı. Bunun üzerine M. Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919’da samsuna çıkarak Kurtuluş Savaşı'nı başlatmış, Sevr ve Mondros anlaşmaları yırtıp atılmış, düşman anayurttan sökülüp atılmış, ülkemiz Hıristiyan-Haçlı ülkelerinin işgalinden kurtulmuş, bu sayede ezanlar ülkemizin her yanında okunabilmiş yani dinimiz özgürce yaşanabilmiştir. Eğer bağımsızlık kaybedilirse bu özgürlük ortadan kalkar ve ezanlar camilerden özgürce okunamaz, dini özgürlüğümüzü kısmen de olsa böyle bir durumda yitiririz. Bu tehlike günümüzde de mevcuttur. Şair bu tehlikeye dikkat çekmektedir. Yanı başımızdaki 2003’de ABD’nin Irak işgali bu duruma güzel bir örnektir. Mısra bu gerçeğe değinmiştir. Gerçekten de günümüzde ve geçmişte Müslümanlar dünyanın değişik yerlerinde zulme maruz kalmıştır. Batı Trakya Türkleri buna güzel bir örnektir. Mısrayı özetlersek; 'Din bağımsızlık sayesinde yaşanabilmektedir, bağımsızlığımız, dinin temelidir.’ Ülkemiz için bu gerçek söz konusudur. Şair o kişiye bu gerçeği anlatmakta, hatırlatmaktadır. Mısranın derin manaları vardır. İstiklal Marşı’na yapılan bir eleştiri de marşta ‘İslam’ kelimesinin geçmediğidir oysaki bu mısradaki ‘Din’ kelimesi, ifadesi ‘İslam’ kelimesinin anlamını fazlasıyla karşılamaktadır. Öyleyse ‘Din = İslam’ diyebiliriz.

    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Bu mısrayı düzden okursak; ‘Benim ebedi yurdumun üstünde inlemeli.’ Şeklinde çevirebiliriz. Yani mısrada ‘benim’ kelimesiyle şaire ait olan yurt yani Türkiye ifade edilmiş, nitelenmiş, fakat şiire bir estetik kazandırmak için ‘benim’ kelimesinin yeri değiştirilmiş yüklemden önceye konulmuştur. Türk yurdu yani Türkiye ebedi yurt olarak sıfatlandırılmış, Türkiye cumhuriyetinin ebediyete, kıyamete kadar yaşayacağı, bağımsız kalacağı şifreli bir şekilde mısrada belirtilmiştir. Fakat bu durum, vatanın müdafaası, o kişinin gayreti şartına bağlanmıştır. Eğer o kişi elinden geleni yaparsa ve vatanına ihanet etmezse şairin isteği gerçekleşmiş olacaktır. Yani bağımsızlık korunacak, Türkiye cumhuriyeti ebediyen, kıyamete kadar bağımsız ve Müslüman olarak yaşayacaktır. Şair bu gerçeği mısrada müjdelemiştir. Eğer bu müjde doğruysa, şairimiz velilik derecesine yükselmiş manevi bir şahsiyettir ve bu verilen haber bir keramettir. Çünkü şair gelecekten haber vermektedir. Aksi halde yani bağımsızlığın kaybedilmesi halinde şair yalanlanmış olur. Mısrada Türk yurdu, ebedi yurt olarak nitelenmiştir. Atatürk’ün konuyla ilgili veciz bir sözü de bildiğiniz gibi şöyledir:

    ‘Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’ (M. K. Atatürk)

    Bu vecize, mısrada verilen haberi ve yaptığım tahlili destekler niteliktedir. Atatürk de aynı fikri beslemekte, Türkiye cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayacağından emindir.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,

    Bu mısrada şair kendini anlatıyor. Eğer uç, farklı bir bakış açısıyla bakarsak bu mısra ve kıtayı yorumlayabiliriz. Şair önceki kıtalarda Türk milleti ve devletinin bağımsızlığını kaybetmesi, işgale uğraması tehlikesinden sıkça söz ediyor. Bu tehlikeye şiir boyunca değiniliyor. O kişiye uyarılar, hatırlatmalar yapılıyor o kişiye sesleniliyor. Şair sekizinci kıtada o kişiden bir istekte, dilekte bulunuyordu. Mısranın başında ‘O zaman’ ifadesi kullanılıyor, bu ifadeyle, şairin sekizinci kıtadaki dileği, isteği gerçekleşince yani bağımsızlık korununca demek isteniliyor. Demek ki şairin isteği o kişi tarafından yerine getirilecek, şairin dileği karşılık bulacak. Mısranın devamında ilahi aşk, şiddetli dini heyecanla secde eden bir nesneden ya da nesnelerden söz ediliyor. Belki de bu mısrada belirtilen anlam: şair vefat etmiş olmasına rağmen şairin amel defteri kapanmamış, şairin ruhu ibadete, Allaha yakarışa devam ediyor, ya da şairin mezar taşı şair adına Allah’a secde ediyor, ya da ülkemizde yaşayan, Hakk’a tapan halkımız, milletimiz bu mısrada dile getiriliyor, mısranın genelinde belki de şairin o an yaşadığı ilahi aşk, heyecan anlatılmaya çalışılıyor. Şair bu mısrada kabirdeki halinden, ölümünden sonraki bir zamandan söz ediyor. Mısranın düzyazıyla açılımını yaparsak ‘Eğer benim, senden istediğim, dileğim gerçekleşirse, gerçekleştiği zaman’ şeklinde özetleyebiliriz.

    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

    Şair, şiir boyunca ikazlarda bulunmuş, değişik konulardan söz etmiş, o kişiye seslenmişti. Şair bu mısrada kendi adına konuşuyor, kendisinden söz ediyor, bu mısrada şair yine ölümünden sonraki bir olaya değiniyor, kabirdeki hayatından bahsediyor. Önceki mısradan ve bu mısradan anladığımız kadarıyla şairin sekizinci kıtadaki dileği yerine geliyor, bağımsızlık korunuyor. Şair, bağımsızlığın korunmasından büyük mutluluk duyuyor ve kabirde yatarken her yanından, gözlerinden ilahi bir duyguyla yaşlar akıyor, sevinç gözyaşları döküyor, terliyor bu yaşlar kanlı olarak niteleniyor yani bu dökülen gözyaşları kutsanıyor, dökülen gözyaşlarının sıradan gözyaşı olmadığı belirtiliyor. ‘Her cerihamdan’ ifadesiyle kanımca, her yanımdan anlamı veriliyor. Dökülen gözyaşları ve akan terler ‘ilahi, kanlı’ olarak sıfatlandırılıyor. Mısrayı düzyazıya çevirirsek ‘Vücudumun her yerinden, gözlerimden, derilerimden, kanlı, ilahi yaşlar boşanacak, akacak’ şeklinde bu mısrayı düzyazıyla açabilir, bu mısranın açılımını yapabiliriz. Demek ki şairin o kişiden isteği, dileği çok önemli ki bu dilek gerçekleşince, şair kabrinde gözyaşı döküyor. Bu vatanın bağımsızlığı kolay kazanılmamış, vatanın bağımsızlığı için, binlerce on binlerce şehit kanı dökülmüş, can verilmiştir. Vatanın bağımsızlığının korunması bu yüzden, şaire göre çok önemlidir, bağımsızlık için ağır bedeller ödenmiştir. Şair bu mısrada, kendisinin diriliş anına ve dirilişin şekline değiniyor.

    Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden na’şım;

    Bu mısra önceki iki mısranın devamıdır. Olaylar dizisi bu mısrayla devam etmektedir. Şair bu mısrada yine kendi adına konuşuyor. Bu kıta ve mısrayı genel kabulün aksi yönünde tahlil edeceğim. Şair bu mısrada bana göre gerçek anlamda bir dirilişten. Kabirden kalkıştan söz ediyor. Dirilişin şekli fışkırmak, ruh-i mücerret gibi fışkırmak şeklinde ifade ediliyor. ‘ruh-i mücerret’ den kasıt ise, hapsedilmiş bir kişinin özgürlüğüne kavuşması gibi ya da şiirde sözü edilen kişinin asıl kimliğini keşfetmesiyle kabuğunu kırması gibi anlamları verilebilir. Mısrada açık açık ‘naaş’ kelimesi kullanılmış, mısrada geçmiştir. Mısrada ‘fışkırmak’ ifadesiyle anlatım güçlendirilmiş, dirilmek kelimesinin yerine ‘fışkırmak’ kelimesi kullanılmış hem mısranın gerçek anlamı gizlenmiş, hem de anlatım renklendirilmiştir. Mısrayı düzyazıya çevirir açılımını yaparsak ‘Dirilir hapsedilmiş ruh gibi kabirden cesedim, ya da dirilir büyük ruh gibi mezardan cesedim’ şeklinde açılımını yapabiliriz. Şairin dileği yerine gelmiş ve şair dirilmiştir. Bu mısranın ve kıtanın anlamını destekleyecek bilgileri şiirin tüm tahlilinin sonunda vermeye çalışacağım.

    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Şair bu mısrada yine kendi adına konuşuyor. Şiir boyunca şair, vatanın ve milletin bağımsızlığından ve bağımsızlığın tehlikeye girebileceğinden, ülkenin işgal edilebileceği ihtimalinden söz ediyor, şiirde sözü edilen kişiye bazı uyarılarda bulunuyordu. Sekizinci kıtada şair o kişiden bir dilekte bulunuyordu. Şairin bu dileği bu kıtaya göre gerçekleşiyor. Şairin sözünü ettiği tehlikeler gerçekleşmemiş, bu kıtada ve mısrada bu durum vurgulanıyor. Bu mısrada şair memnuniyetini ifade ediyor, öyle bir memnuniyet öyle bir mutluluk ki mecazi ifadeyle şairin başı arşa (*) yani göğün en yüksek katına değiyor. Yani bu mutluluğun, ve memnuniyetin nedeni, Türk vatanı bir işgale uğramamıştır diğer nedeni de şair kabrinden diriltilerek hayata dönüyor ve şairin manevi yönden yüksek bir makamda olduğunu maddi manevi alem görüyor, şair bu şerefle şereflendiğini bu dereceyi kazandığını bizzat kendisi görüyor, bunu yaşıyor.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

    Şair bu mısrada kuva-i milliye şehitleri, vatanımızın, milletimizin bağımsızlığı, özgürlüğü için kan dökmüş, canını feda etmiş bütün şehitler adına konuşuyor. Şehitler burada bağımsızlığımızın sembolü bayrağa sesleniyorlar. Dikkat edilirse şiirin ikinci kıtası birinci mısrasında ‘nazlı hilal’ ifadesi kullanılırken, bu mısrada ‘şanlı hilal’ ifadesi kullanılıyor. Bu da bize gösteriyor ki ‘hilal’ kelimeleri şiirin ikinci kıtası birinci mısrasında ve son kıta birinci mısrasında farklı anlamlarda kullanılmışlardır. Benim görüşüm tahminim bu doğrultudadır. Şiir boyunca, baştan sona yaptığım tahlil de bu görüşümü doğrular, destekler niteliktedir. Ayrıca bayrağımızda hilal ay sembolü mevcuttur, bu da gösteriyor ki mısrada ki ‘hilal’ kelimesinden kasıt bayrağımızdır, bayrağın bir parçasından hilalden söz edilerek bayrak vurgulanıyor, kastediliyor. Bu mısrada bağımsızlığımızın sembolü bayrağımızın gökte, rüzgarlı bir havada dalgalanışı şafakların dalgalanışına benzetilmektedir. Şafakların dalgalanışından kasıt ise belki de esen rüzgar kastedilmekte belki her gün sürekli gerçekleşen şafak vakti kastedilmekte, bayrağın gökte özgürce dalgalanışının sürekliliği ve güzelliği bu durumlarla ilişkilendirilmektedir. Şafak vakti günün en güzel vakitlerindendir ve her gün tekrarlanır, süreklilik arz eder. Bayrağımızın dalgalanışının sürekliliği yani bağımsızlığımızın sürekliliği şafak vaktinin sürekliliğine, güzelliğine benzetilmektedir. Mısraya göre bağımsızlığımızın korunması şehitlerimizi memnun, mutlu etmiştir. Tıpkı dokuzuncu kıtada belirtilen gerçek anlamıyla diriliş bu mısra ve kıtada şehitler için de söz konusudur.

    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

    Şair bu mısrada yine kuva-i milliye şehitleri adına konuşuyor. Şiir boyunca vatanın bağımsızlığına vurgu yapılıyordu. Şiirin İkinci kıtası üçüncü mısrasında ise: ‘Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…’ denilerek, şiirde sözü edilen kişiye kuva-i milliye şehitleri adına sesleniliyor eğer bağımsızlık kaybedilirse dökülen kanların o kişiye helal edilmeyeceği vurgulanıyordu. Bağımsızlık korunduğu için ve şiirde sözü edilen kişi bağımsızlığın korunması yönünde çaba sarf ettiği için dökülen şehit kanları şehitler tarafından şiirde sözü edilen şahsa bu son kıta ikinci mısrada helal ediliyor. Son kıta ikinci mısrada ifade edilen şehitlerin memnuniyeti, şairin yazdığı bu şiir aracılığıyla dile getiriliyor. Şiirde sözü edilen şahsa dökülen kanlar helal edilirken aynı zamanda bağımsızlığın korunması yönünde çaba sarf etmiş Türk halkı ve Türk askerine de dökülen kanlar helal ediliyor, aslında bu mısra Türk milletine de şiirde sözü edilen şahsa da iki özneye birden sesleniyor. Şiirin ikinci kıta üçüncü mısrasında dökülen kanların o kişiye helal edilmesi bağımsızlığın korunması şartına bağlanırken diğer taraftan dökülen kanlar bağımsızlık hakkıyla korunduğu için şiirin son kıtası ikinci mısrasında Türk milletine ve o kişiye helal ediliyor. Şehitler diriliş anında bağımsız bir ülkeyi, düşman işgaline uğramamış bir ülkeyi karşılarında buluyorlar bu durumdan mutluluk duyuyorlar. Dökülen şehit kanları verilen canlar boşa gitmemiş amacına ulaşmıştır. Amaç bağımsız, özgür ve kıyamete kadar yaşayacak Türkiye cumhuriyetiydi ve bu amaç son kıta birinci ve ikinci mısraya bakarsak gerçekleşmiş oldu.

    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

    Şair kuva-i milliye şehitleri adına konuşmaya, seslenmeye devam ediyor. Şehitler Türkiye cumhuriyeti bağımsızlığının işareti, sembolü olan bayrağa sesleniyor hitap ediyorlar. Bayrağa hitap ederlerken aslında Türk milletine hitap ediyorlar. ‘Ebediyen’ ifadesiyle sonsuza kadar, ilelebet, kıyamete kadar demek isteniliyor. Mısranın birinci kısmında ebediyen Türk bayrağının sönmeyeceği, gönderlerden inmeyeceği, ‘Ebediyen sana yok izmihlal’ ifadesiyle vurgulanıyor. Kıtanın ilk mısrasında bayrağımızdan söz edildiğini ve mısraların bir anlam bütünlüğü ve akışı sergilemesi gerektiğini düşünürsek son kıta üçüncü mısrada yani bu mısrada da bayraktan söz edildiğini anlarız. Şiirin tüm tahlilinden ve şiirin bütününden hareket edersek bu sonuca varabiliriz. Türkiye cumhuriyetinin ilelebet, kıyamete kadar bağımsız olarak yaşayacağını, kalacağını şair son kıta ve bu mısrada bize müjdeliyor. Aslında şiirin ilk mısrasında ve sonraki kimi kıta ve mısralarda da bu gerçek belirtiliyor. Mısranın ikinci bölümünde de ‘Ebediyen ırkıma yok izmihlal’ ifadesiyle Türk milleti ve devletinin ilelebet, kıyamete kadar, yıkılış yok oluş görmeyeceği, bağımsız olarak kalacağı, yaşayacağı, işgal görmeyeceği vurgulanıyor. Bu mısradaki ‘ırk’ kelimesinden kasıt şiirin ikinci kıta ikinci mısrasının tahlilinde belirttiğimiz gibi millet, halk, ulus kelimelerinin anlamlarıdır. Ayrıca belirtmeliyiz ki M.A. Ersoy’un, ‘Sosyalist (Bizci)’ ideolojideki ‘Sınıf’ kavramından elbette ki haberdardır. Bunu İstiklal Marşı’nın, dördüncü kıtası, dördüncü mısrasının tahlilinden de anlayabiliriz. M.A. Ersoy’un, ‘kapitalizm ve emperyalizm’ yanlısı olduğunu söyleyemeyiz. M.A. Ersoy’un, ‘sömürücü burjuva sınıfı’nın yanında, ‘sömürülen proletarya sınıfı’nın karşısında olduğunu da söyleyemeyiz. M.A. Ersoy’un, ‘sömüren burjuva sınıfını ‘Millet’ kavramı ve olgusunun bir bir parçası olarak kabul ettiğini de söyleyemeyiz. M.A. Ersoy’un, ‘Sosyal Adalet, Sosyal Eşitlik, Sosyal Özgürlük’ kavramlarını ve olgularını benimsemediğini de söyleyemeyiz. M.A. Ersoy’un, diğer bazı Sosyalist (Bizci)’lerden farkı olsa olsa Tanrı’ya inanmasıdır. M.A. Ersoy İslam’cı olduğunu açıklamıştır fakat çağdaş manada hangi ideolojiye daha yakın olduğunu hayatı boyunca açıklamamıştır. M.A. Ersoy, İstiklal Marşı’na, bu mısraya ve diğer bazı mısralara bakılarak Kapitalist (Benci) ya da faşist olarak asla tanımlanamaz. Ek olarak belirtmek gerekir ki Ateist olmak Sosyalist (Bizci) olmanın ön şartı da olamaz. Mısrayı düzyazıya çevirir açılımını yaparsak ‘Sonsuza kadar bayrağımız sönmeyecek, ülkemiz işgal görmeyecek’, ‘Ebediyen bayrağıma yok, milletime yok yok oluş’ şeklinde mısrayı özetleyebiliriz.

    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

    Şair bu mısrada yine kuva-i milliye şehitleri adına konuşuyor, şehitlere sözcülük yapıyor. Bu mısrada Türkiye cumhuriyeti bağımsızlığının sembolü olan bayrak dile getirilmektedir. Mısranın bütününe baktığımızda, bayrağın cumhuriyet tarihi boyunca hür yaşadığı yani Türk milletinin hür yaşadığı vurgulanmaktadır. Gerçekten de mısrada belirtildiği gibi ülkemiz cumhuriyet tarihi boyunca işgal edilmemiş, edilememiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca, kimi zaman, kimi komşu devletler ve kimi batılı devletlerin doğrudan ya da dolaylı tehditlerine maruz kalındıysa da 80 küsur yıldır bağımsızlık ve barış korunmuş, ikinci cihan harbinde bile bu korkunç savaştan uzak durularak ülkemiz bağımsızlığını ve barış halini muhafaza etmeyi başarmıştır. Mısrada aslında derin manalar bulmak mümkündür. Kurtuluş harbi öncesinde bağımsızlık yitirilmiş, ağır esaret anlaşmaları Osmanlı hükümeti tarafından kabul edilmiştir. Anayurdumuz düşman kuvvetleri tarafından tamamen olmasa da büyük oranda işgal edilmiştir. Bu işgal bağımsızlık harbi sayesinde durdurulabilmiş, bayrağımız bağımsızlık harbi sayesinde hürriyetini kazanabilmiş, özgürlük harbinden 21.yüzyıl başlarına kadar bayrağımız hür yaşamıştır, yani milletimiz, ülkemiz hür yaşamıştır. Bu özgürlük kan dökülerek, can verilerek kazanılabilmiş, bu özgürlük hak edilmiştir. Mısrayı düz yazıya çevirir, açılımını yaparsak ‘Bayrağım özgür yaşamıştır, özgürlük bayrağımın hakkıdır’ şeklinde düzyazıyla ifade edebilir açılımını yapabiliriz.

    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!

    Bu son mısra şiirin ikinci kıtası son mısrasıyla tıpatıp aynıdır, benzer bir anlam içermektedir. Fakat bu mısra şiirde iki kez tekrarlandığı için verdiği, vermeye çalıştığı mesaj daha çok vurgulanarak dikkatler mısranın içerdiği anlama daha çok çekilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bu mısra, son kıta son mısrada kullanılarak şiirle, şiirin ikinci kıtasıyla ve bu son kıtayla bir anlam bütünlüğü sağlanmıştır. Bu mısra farklı kıtalarda benzer anlamla benzer mesajı vermiştir. Bu son kıta son mısranın tahlilinde şiirin ikinci kıtası son mısrasında yapılan tahlilden faydalanacağım, o tahlili bu son kıtanın son mısrasında benzer şekliyle tekrarlayacağım çünkü mısra aynı mısra anlam benzerdir.

    Bu mısrada bağımsızlığın Türk milletinin hakkı olduğu bunun milletçe kazanıldığı ve korunduğu tekrar hatırlatılmaktadır. Yine şehitler adına konuşulmakta bağımsızlık önemle vurgulanmaktadır. Bilindiği gibi cumhuriyet tarihi boyunca bağımsızlık önemle korunmuş güneydoğu bölgemizde, Kıbrıs’ta ve dünyanın değişik bölgelerinde Türk askeri görev yapmış, binlerce on binlerce şehit verilmiştir. Kurtuluş harbi ve onun öncesindeki ön harplerde de binlerce on binlerce can, şehit verilerek bağımsızlık kazanılabilmiştir. Bu yüzden bağımsızlık Türk milleti tarafından hak edilmiştir, bağımsızlık Türk milletinin hakkıdır. ‘istiklal’ kelimesi burada bağımsızlık anlamında kullanılmıştır. ‘Hakk’a tapan’ ifadesiyle Türk milletinin mensup olduğu din İslam dini kastedilmiştir. Gerçektende yaklaşık bin yıldır Anadolu topraklarında İslam dini yaşanmaktadır. Günümüzde Türk halkının %’de 98’e yakını İslam’a mensuptur. Fakat ibadet ve dini yükümlülükler, namaz kılma gibi genellikle tam manasıyla yerine getirilememekte fakat Türk milletinin geneli İslam inancını, Allah inancını taşımaktadır. Değişik mezhepler ülke genelinde söz konusudur fakat buna rağmen mısrada ortak inanç vurgulanmıştır. Şiirin finali bu son kıta ve son mısrayla bana göre en güzel şekilde yapılmıştır. Şiir boyunca dile getirilen bağımsızlığın kaybedilmesi tehlikesi gerçekleşmemiş ve mutlu sona ulaşılmıştır.

    (*) Arş, bir insan bilincinin ulaştığı o anki son boyuttur. Her insan dünya ile kendi bilinç katmanı arasında oluşturduğu tesir sahasına girdiği zaman, onun bilinç bütünlüğünün ulaştığı son sınıra ARŞ denir. (Bilgi Kitabı - Ek.2-Sh.838)

    Hazırlayan ve yazan: Kurtuluş Devrim

    * Son İki Kıtanın Tahlilleri Hakkında:

    Dokuzuncu kıtanın tahlilinde, tahlilimi destekleyecek bilgileri tüm tahlilin sonunda vereceğimi belirtmiştim. Genel kanının ve kabulün aksine şiirin son iki kıtasınında gerçek anlamda bir dirilişten söz edildiği kanısındayım. Ama diyeceksiniz ki ‘Bu imkansız bir şey, böyle bir şey olamaz, böyle bir diriliş ancak kıyamet günü olabilir.’ Bu inanışı, kanıyı şimdi vereceğim bilgilerle, örneklerle yıkmaya çalışacağım.

    TAHLİLİMİ DESTEKLEYECEK BİLGİLER

    YÜZYIL SONRA DİRİLTİLEN ADAM

    Bu örneklerden biri, Bakara Suresi'nde anlatılan "yüz yıl ölü kaldığı" belirtilen bir kimsenin hayatına ilişkindir:

    Ya da altı üstüne gelmiş ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona) "Hayır yüz yıl kaldın böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah her şeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 259)

    Yukarıda verdiğimiz ayette tam bir ölüm (mevt) söz konusudur. Dolayısıyla kesin olarak ölen bir insanın bile Allah'ın dilemesiyle bu dünyada tekrar diriltildiği Kuran'da bildirilen bir gerçektir. Kuran'da buna benzer başka olaylardan da örnekler verilmektedir.

    KEHF EHLİ'NİN YILLAR SONRA UYANDIRILMALARI

    Konuya işaret eden diğer bir örnek ise Kehf Suresi'ndeki "Ashab-ı Kehf" kıssasındadır.
    Allah'ın, yaşadıkları dönemin din karşıtı hükümdarının zulmünden korunmak için mağaraya sığınan bir grup gençten bahsettiği bu kıssada, onların uzun yıllar uyuduktan sonra tekrar uyandırıldıkları anlatılmaktadır.

    Ayetler şöyledir: O gençler mağaraya sığındıkları zaman demişlerdi ki: "Rabbimiz katından bize bir rahmet ver ve işimizden bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl.) Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik.) (Kehf Suresi, 10–11)

    Sen onları uyanık sanırsın oysa onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış yatıyordu. Onları görmüş olsaydın geri dönüp onlardan kaçardın onlardan içini korku kaplardı. Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık.) İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin." (Kehf Suresi, 18–19)

    Kuran'da gençlerin mağarada kaç yıl kaldıkları tam olarak bildirilmez. Bunun için yıllar yılı tabiri kullanılır ki sürenin çok kısa olmadığı buradan anlaşılmaktadır. Ayrıca kalış süresiyle ilgili insanların tahmini de oldukça uzun bir süre olan 309 yıldır: Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O'nun dışında onların bir velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz." (Kehf Suresi, 25–26)

    Elbette burada önemli olan sürenin kısa veya uzun olması değildir. Üzerinde durduğumuz konu Allah'ın bazı insanları dünyadaki bildiğimiz hayattan, uyutmak veya canlarını almak suretiyle uzaklaştırdıktan sonra onları tekrar canlandırmasıdır. Tıpkı uykudan uyanan insanlar gibi kişileri tekrar hayata döndürmesidir. Hz. İsa (a.s)’de bu insanlardan biridir ve zamanı geldiğinde tekrar dünya üzerinde yaşayacak, görevini yaptıktan sonra "Dedi ki: "Orada (dünyada) yaşayacak, orada ölecek ve oradan çıkarılacaksınız." (Araf Suresi, 25) ayetinin hükmü gereği her insan gibi dünyada ölecektir.’

    İstiklal Marşı’nın tahlilinde şiirde sözü edilen kişinin kim olduğunu açıklayacaktık. Şiirde sözü edilen kişi Hz. Mehdi (a.s)’dir. Aşağıdaki konu yazılarında Hz. Mehdi (a.s) ve ahir zaman konusuna geniş bir şekilde yer verdik.

    HZ. MEHDİ (A.S)

    Hz. Peygamberimiz (s.a.v) Müslümanlara ahir zamanda, zulüm içindeki dünyayı, sevgi ve barış ortamına kavuşturacak olan Hz. Mehdi (a.s)'nin zuhurunu müjdelemiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu müjdeyi Müslümanlara verirken şöyle buyurmuştur:

    "Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile, Allah benim Ehl-i Beytimden bir adam gönderecektir. O dünyayı (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır." (Sünen Ebu Davud, Cilt 14 s. 402)

    Bu haber iman edenlerin şevk ve heyecanını arttıran çok büyük bir müjdedir. Bu konuda İslam alimleri yüzyıllardır Hz. Mehdi (a.s)'nin zuhuru heyecanı ile yaşamış kendi zamanındaki olayları onun zuhurunun öncü alametleri saymış ve gelecek nesillere de bunları aktarmış ve müjdelemişlerdir.

    Kütüphanelerimiz, birçok İslam aliminin kaleme aldığı, Hz. Mehdi (a.s) ile ilgili yüzlerce yazma eserle doludur. Bu şekilde, o zamandan bugüne, bu büyük müjdenin şevk ve heyecanını İslam alimleri günümüze taşımışlar ve İslam ümmeti içinde bu konunun canlı tutulmasına ve takibine vesile olmuşlardır. Her alim bir sonraki kuşağı Hz. Mehdi (a.s) ile müjdelemiş, onun araştırılması ve tanınmasını tavsiye etmişlerdir.

    İslam alimlerinin eserleri vasıtasıyla günümüze kadar ulaşan bu müjdenin alametleri o günden bu güne görülmeye devam etmektedir. Nitekim bu alametler bize, Hz. Mehdi (a.s)'nin faaliyetlerini günümüz yıllarında gerçekleştirdiğini göstermektedir. Bu da Müslümanları büyük bir şevke, heyecana sevk etmektedir.

    Nitekim yaşadığımız yıllarda yeryüzünde meydana gelen zulüm, kargaşa, terör ve savaş ortamı, fitneler, kıtlıklar, depremler Hz. Mehdi (a.s)'nin zuhurunun alametlerindendir. Bu bilgiye sahip olmak da Müslümanları, Hz. Mehdi (a.s)'nin zuhurunun alametleri ve Hz. Mehdi (a.s)'nin sıfatları hakkında daha detaylı bilgi edinmeye sevk etmektedir. Bu konuda öğrenilecek her yeni bilgi Müslümanların heyecanını arttırır.

    Şüphesiz ki, içinde yaşadığımız bu dönemde Hz. Mehdi (a.s)'nin zuhurunun alametlerini takip etmek, onu tanımak için çaba harcamak, onun ordusundan olmak gerekmektedir.

    Bize ulaşan hadislerden de anlaşıldığı gibi Hz. Mehdi (a.s) zaten kendi icraatını yapmaktadır. Bize düşen onu araştırmak ve ona tabi olmaktır.

    Hz. Mehdi (a.s), ahir zamanda gönderileceği Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından müjdelenmiş, Müslümanları zulüm ve sıkıntı ortamından kurtaracak, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek kutlu bir şahıstır. Peygamberimiz (s.a.v)'den aktarılan sahih rivayetlere göre Hz. Mehdi (a.s), çeşitli hurafelerle, batıl inanç ve uygulamalarla aslından uzaklaştırılmış olan dini özüne döndürecek, Hz. İsa (a.s) ile buluşacak, Allah'ın izniyle yegane hak din olan İslam ahlakının yeryüzüne hakim olmasına vesile olacaktır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v)'nin hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimiz (s.a.v)'nin verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma ve karmaşa hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır.

    Kaynak: www.mehdininozellikleri.com

    İstiklal Marşı'nın tahlilinde şiirde kimden söz edildiğini açıklayacağımızı söylemiştik. İstiklal Marşı'nda İstiklal Savaşı'yla birlikte sözü edilen kişi Hz. Mehdi'dir. Hz. Mehdi (a.s) konusuyla ilgili Arif Bilgin’in ilginç yazısına bir göz atalım.

    MEĞER MEHDİ ARAMIZDAYMIŞ VEYA “5,5 YIL SONRA ŞERİAT DEVLETİ” Mİ?

    31.05.2005

    İnanınız, şaşırıp kaldım. Meğer ‘ikinci Mehdi’ ile çağdaşmışız, aramızda yaşıyormuş. ‘Altın Çağ’ denilecek kadar güzel bir devir, barışın, bolluğun bereketin; rahatın ve huzurun hakim olduğu bir devir önümüzdeki 15–20 yıl içinde yeryüzünü kaplayacakmış. Üstelik ‘tüm alem-i İslam’ı birleştirecek şeriat devleti’ de –sadece- 5,5 yıl sonra kurulacakmış…

    Tabi, bunların başka anlamları da var: Hz. İsa (a.s)’yi birçoğumuz göreceğiz
    demektir. Göreceğiz, ama fazla da onunla birlikte olma fırsatını yakalayamayacağız; zira Hz. İsa (a.s)’nin gelişi demek, yaklaşık 40 sene sonra kesinlikle kıyametin kopması demektir…

    Hem de kimler söylüyor, bir bilseniz kimler!

    Tüm bunları nereden mi çıkarıyorum; okuyalım da görelim. Önce Sabah İnternet’e bir göz atalım:

    “Fransız kahin (Nostradamus) "Mehdi 2016 ile 2020 arasında Asya'da çıkacak" diyor.
    Nostradamus, Ortadoğu kökenli bir Mehdi'nin Asya'da belireceğini ve onun gelişiyle, Dünya'nın 2016–2020 yılları arasında Altın Çağ'a gireceğini söylüyor.

    “Bu nedenle Velch ve diğer şifreciler de bu satırı "Ortadoğu kökenli Mehdi, Asya'da belirecek" diye özetliyor. Peki, Mehdi ne zaman gelecek? Şifre çözücüler, bu tarihi "Altın Çağ" olarak yorumluyor. Peter Lorie, savaşların ardından insanoğlunun güzellik ve barışla tanışacağı bu çağın başlangıç tarihini dahi veriyor: 2016–2020.”

    (Nostradamus’a göre Mehdi’nin zuhurunun tarihi ne zamanmış; 2016 ile 2020 arası.)

    Yine Sabah’ın ”Maya Kehanetleri”nde Mayaların kriptoyu andıran tabletlerine dayanılarak, “ 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. “ vurgusu yapılmış ve “2012 yılı insanlığın yükselişinin başlangıcı olacak, bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak.” denmiş.

    (Mayaların tabletlerindeki tarihi de tekrarlayalım: 2012)

    İlgimi çok çeken ve hatta beni bu yazıyı yazmaya zorlayan birbirlerine çok yakın iki tarihi, Vakit’te son birkaç yazısını Mehdi’ye ve Mehdi’lerin ne zaman geleceğine tahsis eden Mustafa Kaplan’ın (2011–2012) da hesapladığını görmem ve niye yalan söyleyeyim; Dünyanın üç ayrı noktasında ve üç ayrı devirde yaşayan insanların aynı olay için aynı zamanlamayı yapmaları bana “Acaba doğruda isabet mi ettiler” diye düşündürmedi değil…

    Şimdi de Sayın Kaplan’ın “Üç Ayrı Mehdi” yazısından yaptığım alıntıları birlikte okuyalım:
    “… Birinci Mehdi, benim inancıma göre güneş gibi bellidir ve geçen asrın müceddidi olan Bediüzaman Sait Nursi Hazretleri'dir.” (…) “Birinci Mehdi'nin yüz senelik manevi vazifesi herhalde tamamlanmış olmalıdır." / “Nitekim "Birinci Mehdi" olan Bediüzaman Hazretleri, geçen asrın başında yazdığı "Münazarat" isimli eserinde, şer’i sisteme göre kurulacak ve bütün İslam coğrafyasını birleştirecek olan devletin 2010–11 yıllarında ortaya çıkacağını haber veriyor.”

    (İkinci Mehdi’nin ortaya çıkacağı tarihi, birinci Mehdi ne zaman olarak vermiş, hatırlayalım: 2010–11)

    “İkinci Mehdi ise; Alem-i İslam’ı zulümattan nura çıkaracak ve Alem-i İslam'ın ittihadını temin edecek, şeair-i İslam’iyeyi ve ahkam-ı Kuran’iyeyi bütün Alem-i İslam'da tatbik edecek olan zattır. Hz. İsa (a.s) bu ikinci Mehdi'nin hakimiyetinin son zamanlarında nüzul edecektir. Bu Mehdi'nin hakimiyeti ise takriben 45 senedir.”

    “Üçüncü Mehdi ise Hz. İsa (a.s) ile birleşerek Alem-i Nasraniyeti de arkasına alarak, ahkam-ı Kuran’iyeyi ve şeair-i İslam’iyeyi bütün dünyaya hakim edecektir. Bu zatın hakimiyeti de takriben 40 senedir.’’

    Sayın Kaplan, yazısını şöyle bitirmiş: “Kainat patlasa, ben bunu bilir bunu söylerim. Zuhur vakti her geçen gün biraz daha yaklaşmaktadır. Hicri 1432 senesinde (Miladi, 2011-12’ye denk düşüyor. A.B.) Allah'ın izniyle Kudüs merkezli şer'i devlet kurulacak, 1400 senedir beklenen Hz. Mehdi (a.s) o zaman zuhur ederek, hilafetin başına geçecektir…”

    Bir de buraya Sayın Kaplan’ın bir gün önce yazdığı “Mostra Domuz” başlıklı yazısını bitiriş cümlesini alalım: “Lorie, (Mehdi’nin) zuhur tarihini 2016'ya almakta yanılmış. Bizim on bir sene daha beklemeye tahammülümüz kalmadı arkadaş! Bu tahminin beş senesini bendeniz ıskartaya çıkarıyorum.”

    (Biz de çıkaralım; 2016 – 5= 2011)

    Çıkaralım ve bekleyelim 5,5 seneyi… Allah ömür verirse göz açıp kapayıncaya kadar geçecektir. Geçecektir de Sayın Kaplan, kendisiyle beraber tüm dünyanın, ya 5,5 yıl sonrasında, hadi 6,5; 7,5 veya 10 yılın sonrasında kimsecikler kapısını çalmazsa, o zaman ne yapacak? Sadece yanılmışım (ve tüm okuyucularımı yanıltmışım) mı diyecek; yoksa tüm okuduklarından, güvendiklerinden şüpheye mi düşecek?

    Sayın Kaplan okursa bu yazıyı, “Ya dediğim gibi çıkarsa, o zaman sizler ne yapacaksınız” diye düşüneceğini zannediyorum; ama ne desem ki!..

    Kaynak: Arif Bilgin

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    18-07-2007
    Mesajlar
    41
    Karizma Gücü
    0
    mehdi mesih deildir...mesih isa dır...yanlış bilgiler veriyorsun

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. İstiklal Marşı Hakkında yardım edebilirmisiniz
    Soru Sor, Cevap Ver - Ne? Nasıl? Niçin? Nerde? Ne Zaman? Kim? bölümünde ufuk_1267 tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 14.10.08, 19:28
  2. İstiklal Marşı Ayakta Okunur...
    2006 Konuları bölümünde YoldanGeçenAdam tarafından açılmış
    Yanıt: 10
    Son Mesaj: 05.01.06, 22:52
  3. İstiklal Marşı krizi
    2005 Konuları bölümünde kartals tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 27.12.05, 20:16
  4. :) İstiklal Marşı Mutlaka İzleyin :)
    2005 Konuları bölümünde necromancer tarafından açılmış
    Yanıt: 8
    Son Mesaj: 17.04.05, 21:38

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •