ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 1947 yılında Avrupa ekonomilerini kalkındırmak için bir program önerdi. Sonraları bu program gereği birçok ülkeye yapılan yardımlar Marshall (Marşal) yardımları adıyla tarih babanın sayfalarında yerini aldı.
Bu programı uygulamak için, ABD 3.Nisan.1948 tarihinde Dış Yardım Yasası çıkardı. O gün yardım ettiği ülkeler arasında Türkiye’de bulunuyordu. Bu suretle emperyalist emellerini gerçekleştirmek için içimize giren ABD o günden bu güne kadar ahtapot kolları gibi ülkemizi sardı.
Bununla kalmayan ABD, soğuk savaş yıllarında rakibi gördüğü SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği-Rusya) karşısında bir savunma örgütü kurmak amacıyla, 3 Nisan 1949 tarihinde Washington antlaşması ile NATO’yu (Kuzey Atlantik Antlaşma Örgütü) kurdu. Türkiye, Demokrat Parti (DP) hükümeti döneminde 18.Şubat.1952 tarihinde resmen NATO’ya üye oldu.
O tarihlerde, Atatürk ilke ve devrimlerini gerçekleştiren ve ödünsüz savunuculuğunu yapan ulusalcı CHP’nin, Amerikan çıkarları için gözden düşürülmesi, din düşmanı olarak gösterilmesi ve Komünist olarak damgalanması gerekiyordu. ABD’nin yoğun propagandası ve iktidar partisinin çanak tutması sonucunda bu propaganda tuttu ve CHP, devrim karşıtlarınca hep din düşmanı olarak gösterildi, halen gösterilmeye devam edilmektedir.
Soğuk savaş döneminde diğer yandan yoğun bir şekilde, önlem alınmadığı takdirde komünizmin ülke rejimini ele geçireceği propagandası yapılıyordu. Bu propaganda sonucunda birçok sosyal demokrat aydın, komünizm damgası yemekten kurtulamayarak mağdur edildi.
1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla, ABD artık büyük düşmanı ve rakibinden kurtulmuş ve bir noktada NATO’nun işlevi kalmamıştı.
Bu ortamda, artık Türkiye’de komünizm propagandasını cezalandıran ve yıllarca aydınların mağdur olmasını sağlayan, Türk Ceza yasasının (TCY-eski) 141 ve 142’nci maddelerinin kaldırılmasına sıra gelmişti. Her fırsatı değerlendiren sağ iktidarlar bunu da bir fırsat bilerek, Nakşibendî tarikatına mensup Turgut Özal’ın özel gayretleri ile bu maddelerin yanına laikliğe aykırı davrananları cezalandıran 163’ncü madde de eklemişti. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 12.4.1991 tarihinde yürürlüğe girmesiyle bu maddeler yürürlükten kaldırılmış oldu.
2001 tarihinde Türkiye Komünist patisinin (TKP) kurularak seçimleri girmesiyle, yıllarca bir öcü gibi gösterilen ve aydınların mağdur olmalarına neden olan komünizm’in ülkemiz için belirtildiği kadar tehlikeli olmadığı, gerçeği ortaya çıktı.
Bunun belgeli kanıtları 3 Kasın 2002 ve 22 Temmuz 2007 genel seçimleridir. 3 Kasım 2002 seçiminde TKP’nin Türkiye genelinde aldığı oy sayısı 59.180, oy oranı %0,19 dur. 22 Temmuz 2007 seçiminde ise aldığı oy sayısı 80.092, oy oranı %0,23 tür.
Bunun yanında, 1946 da başlayan karşıdevrim, 1950 de DP’nin iktidar olmasıyla ivme kazanmış, TCY’nın 163’ncü maddesinin kaldırılmasıyla önü açılan ve Anayasa Mahkemesinin 1’e karşı 10 oyla aldığı kararla “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu” tescillenen parti, 3 Kasım 2002’den bu güne kadar tek başına iktidardadır.
Buda gösteriyor ki ülkemiz, pompalandığı gibi bir komünizm tehlikesi altında olmayıp, aksine radikal sağın arzuladığı şeriat rejiminin tehlikesi altındadır.
Geçmişte kalan bu olaylar kronolojisini yazmanın anlamı ne? Diyenleri duyar gibiyim.
Bu günde geçmişte olduğu gibi, bir korku ve iftira imparatorluğu yaratılarak, insanlar karalanmakta, suçlanmakta, hakaret edilmekte ve yurttaşlar buna inandırılmaya çalışılarak oy avcılığı yapılmaktadır.
AKP’nin “Tüm Türkiye Belediye Başkan Adayları Tanıtım Toplantısı”nda adaylara dağıttığı kitapçığın içeriğinde, geçmişi anımsatan birçok gerçek dışı bilgi ve savlar bulunduğu için yazmak gereğini duydum.
Bu kitapçıkta, basına yansıyan savlardan; insanı güldüren, kamu görevlilerine hakaret içeren, insaftan uzak bazıları şöyledir.
*AKP’nin kapatılmasını kim istiyor? Başlığı altında “Hukuku eğip bükerek, Türkiye’yi kaotik ve kargaşa dolu bir sürece sokmaya çalışan, kendi kişisel menfaatlerini korumak uğruna, hukuksuzluğu ve gayri meşruluğu devlet hayatına bulaştırarak devletin devlet olma vasfını zaafa uğratmaya çalışan vatan hainleri” denilerek, Ergenekon soruşturması nedeniyle bağrını bastıkları yargı mensuplarını, AKP kapatma davasında hainlikle suçlamakta sakınca görmemişlerdir.
Deniz Baykal’ın Başbakan olması halinde;
*Arapça olmaları gerekçesiyle, Recep, Tayip, Abdullah, Emine, Hayrünnisa adlarının yasaklayacağı belirtilerek, inanılması güç ve gülünç bir savda bulunmuşlardır.
*Ezanın Türkçe okunacağı belirtilmektedir. (Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk döneminde ezan 18 yıl Türkçe okunmuştur. Hiçbir zararı görülmediği gibi, dinimizin ibadetini öz dilimizle yapılması, ne okuduğumuzu, ne dediğimizi anlamamızı sağlamıştır. Keşke biri çıksa da aynı uygulamayı tekrar başlatabilse)
*CHP’ye oy verenleri “vatandaş”, vermeyenlerin “Ahali” olarak fişleneceği söylenerek, Deniz Baykal’a büyük bir iftirada bulundukları gibi, hocaları Erbakan’ın kulakları çınlatmışlardır. Hazret geçmişte “Biz oy vermeyenler Patates dinindendir” demişti.
*Erdoğan’ın Başbakan olduğu Siirt ilinin Misak-ı Milli sınırları dışına çıkarılacağını söylenerek, zamanında sağ iktidarların yaptıklarını, Deniz Baykal’a yakıştırmaya çalışmışlardır. DP oy vermeyen Kırşehir İlinin ilçe yapıldığını unutarak.
Bu gerçek dışı, gülünç ve bir bölümü suç oluşturan söylemlerin, ülkemi yöneten iktidar partisine yakışıp yakışmadığı yorumunu, yüce Türk ulusunun sağduyusuna bırakıyorum.
Güzel ülkem bu zihniyet tarafından yönetilmeyi hak etmemektedir.
Gündüz AKGÜL
kaynak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla