İslam tarihinde meydana gelen çok önemli bir olaydan söz edeceğiz bugün... Bu olayı, Alevi ve Sünni kaynaklar, ittifakla naklederler.
Anlatacağımız, son derece önemli olan bu olay, İslam tarihinde Alevi-Sünni ayrılığının doğuşunun da temel sebepleri arasında yer almaktadır.
O nedenle nakledeceğimiz bu olayı lütfen dikkatle, vicdanla, insafla ve de adalet duygusu ile okuyalım ve düşünelim.
Eğer akıl ve mantığınızı düzgün işletirseniz, insaf ve vicdanınızı baskı altına almazsanız, adalet ve hakkaniyet duygunuzu köreltmezseniz, o zaman Alevi-Sünni sorununu kolaylık çözmüş olursunuz, kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğunu kavramış olursunuz, ondan sonra da Şiilere, Alevilere karşı aykırı gözle bakmaz, aksine saygı duyarsınız. Şimdi konuyu ibretle okuyalım:
Hz. Peygamber vefat etti
Yüce Allah Kur'an'da "Her nefis ölümün tadını tadacaktır" diye buyurmuştur. O nedenle kişi peygamber de olsa, madem ki insandır, mutlaka ölümün tadını tadacak ve bu dünyadan bir gün göçecektir...
İşte bu ilahi fermana uyarak sevgili peygamberimiz de, hicretin 11. yılında Rebiülevvel'in 12'sinde pazartesi günü, miladi takvime göre 8 Haziran 632 tarihinde akşamüzeri vefat ettiler, ilahi emre uyarak temiz ruhu ile yüce rabbinin huzuruna uçtular.
Başta ehlibeyt olmak üzere bütün Müslümanlar sonsuz bir acıya boğuldular. Kafirler ile gizli kafir münafıklar ise büyük bir sevince kavuştular.
Bir süre ciddi bir heyecan ve panik havası oluştu, üzüntüden kim ne yapacağını bilmiyordu. Bir kısmı da Hz. Peygamber'in ölümüne bir türlü inanamıyordu. Hatta Ömer kılıcını çekerek "Kim Muhammed öldü derse başını vururum" diye haykırıyordu. Sonra sinirler yatıştı. Ebubekir, bir konuşma yaptı, "Her kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah'a tapınıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu kabul edelim ve sakin olalım" anlamında bir konuşma yaptı. Böylece heyecanlar dindi, insanlar sakinleşti ve panik havası dağıldı.
Cenazeyi terk ettiler
Hz. Peygamber'in naaşı, vefat esnasında bulunduğu Aişe'nin odasındaydı. Üstüne bir örtü örttüler ve sakinleşen sahabeler ve ehlibeyt, cenazenin yıkanması ve defin işini düşünmeye başladılar. Tabii hanımlar yine ağlaşıyorlardı. Fakat erkekler ve bilhassa başta Hz. Ali olmak üzere ileri gelenler, cenazenin normal işlerini nasıl yapacaklarını planlıyorlardı.
İşte tam bu sırada bir haber geldi. Medineli Müslümanların yani Ensar'ın ileri gelenleri, Beni Saide gölgeliği denilen yerde toplanmışlar ve Hz. Peygamber'in yerine kimin halife seçileceğini tartışıyorlardı.
Bu haberi duyan sahabelerden Ebubekir, Ömer, Osman ve Haşimilerin yani peygamberimizin ehlibeyti ile diğer akrabalarının dışında herkes cenazeyi terk etti ve halifelik tartışmasının yapıldığı yere gittiler. Böylece Hz. Peygamber'in cenazesi bir bakıma ortada kalmıştı. Hz. Ali, aile fertleri ve yakın akrabalarının dışında cenazenin çevresinde kimse kalmamıştı. Ebubekir, Ömer, Osman ve diğer ileri gelenlerin hepsi halifelik tartışması yapılan Beni Saide gölgeliğine gitmişlerdi.
Hz. Ali, ehlibeyt ve Haşimilerden başka kimse yoktu peygamberimizin cenazesi çevresinde...
Herkes üzgündü. Bir taraftan Hz. Peygamberimizin vefatına üzülüyorlar, bir taraftan da sahabenin başta ileri gelenleri olmak üzere büyük çoğunluğunun cenzeyi terk edip, hilafet tartışmalarına gitmelerine üzülüyorlardı.
Kimler defnettiler
İkinci gün yani 9 Haziran 632 Salı günü cenazenin yıkanma ve defin işi ile uğraşıldı. Cenazeyi Hz. Ali yıkadı, Fadl bin Abbas, Usame bin Zeyd ve kölesi Şükran, yıkama işinde Hz. Ali'ye yardımcı oldular.
Cenaze namazı uzun sürdü, önce erkekler sonra kadınlar ve çocuklar gruplar halinde odaya girip imamsız olarak cenaze namazlarını kıldılar.
Vefat ettiği Aişe'nin odasında bir mezar kazıldı ve ancak bir gün sonra, çarşamba günü seher vakti defin yapılabildi.
Hz. Ali, ehlibeyt ve diğer Haşimiler, cenazenin yıkanması, namazının kılınması ve defin edilmesi hizmetleri ile meşgul olurlarken, diğer sahabeler halife seçimi için tartışıyorlardı.
Ebubekir, Ömer, Osman ve diğer birçok ileri gelen sahabe, Hz. Peygamber'in cenaze törenine, cenaze namazına ve cenazenin gömülme işlerine katılmamışlardı.
Bu durum; başta Hz. Ali olmak üzere, ehlibeyt mensuplarını, yani peygamberimizin akrabalarını derinden yaralamış ve fazlasıyla üzmüştü... Gerçekten çok acı bir durumdu bu...
Ebubekir Halife
Hz. Peygamber'in cenaze törenine katılmayan ve Beni Saide gölgeliğinde hilafet tartışması yapan Mekkeli ve Medineli sahabiler, uzun tartışma ve çekişmelerden sonra Ebubekir'i halife seçmişlerdi. Bu sırada Hz. Peygamber'in cenaze töreni sona ermişti. Ebubekir, mescide toplanan halka bir hitabede bulunarak, nasıl adaletle muamele yapacağına dair bilgiler vermişti...
Tabii, halife seçimi işine Hz. Ali ve Haşimiler katılamamıştı. Daha doğrusu, Hz. Ali ve Haşimiler, Hz Peygamber'in cenaze işleriyle meşgul olurlarken, diğerleri cenaze törenini terk ederek seçim yapmışlardı. O nedenle de Hz. Ali, seçilen Halife'ye biat etmediler, yani seçimi kabul ettiklerini, onun emrine girdiklerini açıklamadılar. Kısacası kabul etmemişlerdi... Hz. Ali, ancak aradan 6 ay gibi bir zaman geçtikten sonra kerhen biat etmişlerdir.
İnsafla düşünelim
İşte sevgili okuyucularım Alevi-Sünni ihtilafının temel olaylarından birini yukarıda aktarmış bulunuyoruz. Şimdi biraz insaf ve vicdan ölçüleri, adalet ve hakkaniyet kuralları içinde düşünelim, bu yapılan halife seçimi doğru mu?
Diyelim ki devlet başkanını öncelikle seçmek lazımdır, o nedenle cenazeyi kaldırmadan bu seçim yapılmalı idi. Tamam, olabilir. Çünkü 'belki bir karışıklık çıkar' korkusu ile böyle bir aceleye gerek duyulabilirdi.
O zaman yapılacak iş şuydu: Hz. Ali ve Haşimiler de seçim olayının içine alınırlardı. Gelip, "Ya Ali, ey Haşim oğulları siz de gelin, önce bir halife seçelim, sonra peygamberimizin cenaze törenini yapalım" diyebilirlerdi... Ama böyle yapılmıyor, Hz. Ali ve Haşimiler dışlanıyor, Hz. Ali'nin halife adayı olması önleniyor, Haşimilerin ise seçime katılıp oy kullanmalarına fırsat verilmiyor... Yani Hz. Ali ve Haşimiler bilinçli olarak dışlanıyorlar. Hem de onlar peygamber cenazesinin işleri ile meşgul olurken yapıyorlar bunu.
Peki bu seçimde adalet var mı? Böyle bir seçim hakkaniyete sığar mı? İnsaf ve vicdan böyle bir seçime onay verir mi?
İşte Alevi-Sünni ayrımının temel olaylarından birisi bu seçimdir. Eğer biz akıl ve mantığımızı, insaf ve vicdanımızı, adalet ve hakkaniyet duygumuzu köreltmeden bu seçimi düşünürsek o zaman Alevi-Sünni ihtilafını kolayca çözeriz. Ve de kucaklaşırız... O halde bu seçimi özellikle ve de öncelikle Sünni kardeşlerimiz akıl ve mantıklarıyla insaf ve vicdanlarıyla, adalet ve hakkaniyet duygularıyla iyice düşünmelidirler...
Ehlibeyt dışlanıyor
Hz. Peygamber'den sonra gelişen olayları şöyle bir gözden geçirdiğimiz zaman, Hz. Ali ve ehlibeytin sürekli dışlandığını görüyoruz. Yukarıda anlattığımız Halife seçiminden tutun, Kerbela faciasına kadar gelişen olayları şöyle bir düşünelim; hep aynı şeyi görürüz, Hz. Ali ve ehlibeytin dışlanması olayı ile karşılaşırız...
Burada işleyen sosyolojik ve psikolojik arka planı anlamak zordur, ama mümkündür.
KAYNAK.ZEKERİYA BEYAZ
Hz. Fatima’tüz-Zehra, Hz. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.)’ın mümtaz eşleri ve müminlerin anası Hz. Hatice’den (M.606) yılının 18 Ocak ayında Mekke’de dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamberimizin, Hz. Hatice-i Kübra’dan 2 Erkek 4 Kız çocuğu olmuştur. Erkek evlatları Kasım ve Abdullah, kızlar ise Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatımatüz-Zehra'dır. Hz. Hatice’nin vefatından sonra, evlendiği Mariye-i Kıptî’den İbrahim isminde bir erkek evladı dünyaya gelmiş fakat o da diğer evlatları gibi masum yaşlarda Hakkın rahmetine kavuşup vefat etmişlerdir.
Hz. Peygamberimiz’in hayatta kalan tek evladı Hz. Fatıma, Hz. Muhammed’e Peygamberlik tebliğ edildiği yıllarda dünyaya geldi ki, Mekke’li müşrikler Hz. Muhammed’e ve ona inananlara ağır baskı ve zulüm ettikleri yıllardı. Bu baskı ve zulümün hüznüne bir de Hz. Peygamber Efendimizin en önde iki destekçisi olan, amcası Ebutalip ve mümtaz eşi Hz. Hatice’nin vefat hüzünleri eklenmişti.
Hz. Fatima’nın çocukluk yılları, işte bu gibi sıkıntı ve kederli bir yaşamla geçtiğini görüyoruz.
Kur’an’ı kerimde ilâhî övgü ile kutsanan, Hz. Peygamberimizin “Ehl-i Beyt”ine ana olma şerefine erişmiş olan Hz. Fatima; atası Hz. Muhammed’in Mekkeli müşriklerden çektiği zulümden payını almış ve çocuk yaştan beri, “inkâr” savaşıp karanlık çağın zulmünü yıkmakla savaşan bir babanın ve de o babanın sağ kolu olan bir kocanın hizmetinde bulunup yaralarını sarmıştır.
Gene çocuk yaşta anası Hatice-i Kübra’yı ve masum kardeşlerini kaybetmenin acısını da tadan Hz. Fatıma, hüzünlü yılların ardından rahata kavuştuğu bir sırada, müminlerin şefaat kânisi olan atası Hz. Muhammed’i de kaybedince, yeniden dünyası kararmış ve hüzünlü günler gene gelip çatmıştı.
Savaşlarda Hakk’ın batıla üstün gelmesiyle, İslam’ı (kerhen) kabul eden riyakarlar, Hz. Peygamber’in vefatının hemen ardından irtica düzenlerini hortlatıp “halifelik” makamı ihdas ettiler... Hz. Peygamber’in vasiyetini hiçe sayıp dinlemeyen riyakâr güruh, Hz. Peygamber’in cenaze hizmetinde dâhi bulunmadılar. Hz. Peygamber’in çevresinden eksilmeyen bu ikiyüzlü kişiler, O’nun Ehlibeytine karşı âdeta intikam savaşı başlatmış oldular. Hz. Peygamber’den, hayatta kalan tek kızı Fatıma’ya kalan miras, Fedek Hurmalığı idi... Ömer Hattab’ın zorbalığı ile halifeliğe getirilen Ebû Bekir, Hz. Fatıma’ya intikal eden bu mirasa el koyup Beytül-Mal (hazine malı) ilan etti. Hz Fatıma bu karara karşı koyduysa da para etmedi.
Ebu Bekir haber aldı ki, Hz. Ali evinde dostlarıyla bu konularda istişare etmektedir. Ömer Hattab’a : “Git Ali’yi ve evde bulunanları bîata davet et direnirlerse, evi yak.” emri verdi. Ömer yanına aldığı adamlarla Hz. Ali’nin evine gitti. Kendisine kapı açılmayınca, kapıyı tekmeleyip açtı. Kapının arkasında bulanan Hz. Fatıma’nın iki kaburga kemiği kırılıp çocuk zayi etmesi meydana geldi. (*)
...
Hz. Peygamber’in ehlibeytine karşı başlatılan baskı ve zulümden derin üzüntü duyan Hz. Fatima Mescidi Nebevî’ye giderek, cemaatin önünde halife Ebu Bekir’e “FEDEK HURMALIĞI” mirasının kendisinden gasp edilmesi hususunda bir konuşma yaptı. (Birçok kaynaktan faydalandığını söyleyen ve bu kaynakların verdiği bilgilerin ışığında konuyu özet halinde “Hazreti Fatıma” adlı eserin 160 sf.da anlatan Yaşar Nuri ÖZTÜRK hocanın anlatmasını biz de kısaca buraya aktaralım:
Hz. Fatima Mescidi Nebevî’de kendisini tanıtıp Allah’a Hamd-u senâ ettikten sonra, halife Ebu Bekir’e hitaben: “Ey Ebu Kuhâfe oğlu Ebu Bekir! Allah’ın kitabında senin için “babasına varis olur” yazılı iken, benim için “varis olamaz”mı yazılı? Çok çirkin bir iş yapıyorsun...Kur’an’daki Allah’ın emirlerini göz göre göre inkâr mı ediyorsun?
Yoksa Kur’an’daki mirasla ilgili ayetler size mi özgü? Babam ve ben bu ilahî emrin dışında mı kalıyoruz? Yoksa Kur’an’ın inceliklerini siz babamdan ve onun amca oğlu Hz. Ali’den daha iyi mi biliyorsunuz? ve siz ey Ensâr! Allah’ın Resulü babam: “Kişinin varlığı evladında korunur” dediğini ne çabuk unuttunuz ve yeni âdetler icat ettiniz... yapın yapacağınızı ama yaptığınız yanlışların sonucuna da katlanınız.”
Konuşması biten Hz. Fatıma Mecsidi Nebevî’yi terk edip evine döndü. Bu acılı konuşmadan etkilenen vicdan sahibi insanlar da gözyaşlarını tutamayıp ağlaştılar. Hz. Peygamber’in “Fatıma benim parçamdır.” dediği Hz. Fatıma, ilk darbeyi atasının yakınında görünüp “Peygamber’in çaryarı” olarak kendilerini İslam âlemine tanıtan vefasızlardan yemişti.
“Düşmanın en tehlikelisi, dost görünümünde olanıdır.” Sözü bir kere daha doğrulanmıştı. Bu riyakâr dostların başlattıkları vefasızlık ve kurdukları “irtica düzeni” Hz. Fatıma’nın genç yaşta ölümüne sebep olduğu gibi, asırlar boyu sürdürülen Ehlibeyt düşmanlığının temel nedeni olmuştur.Hz. Fatıma, bu başlatılan vefasızca haksızlığın sonucunu görmüş ve evine kapanarak, derin bir hüzün İçerisinde yaşamını sürdürmeğe çalışmıştır.
Hz. Peygamberin vefatından sonra 3-5 ay ancak zalimin zulmüne tahammül edebilmiştir. Gerek küçük yaştan beri müşrikler elinden gördüğü cevr-i cefalar gerekse son gördüğü baskı ve zulümler onu bitkin bırakıp hastalandırmıştı...
Hasta yatağında kendinden geçen Hz. Fatıma, ayıldığında Hz. Ali’nin ağladığını gördü. Ona: “Ağlama ya Ali, taziyet zamanı değil, vasiyet zamanıdır. Sana dört vasiyetim var: İlk vasiyetim sana karşı uygunsuz, kırıcı bir davranışım olduysa beni bağışla.” Hz. Ali şu cevabı verdi. “Haşa ya Fatıma! Senden böyle bir hareket zuhur etmemiştir. Sen benim sürekli dert ortağım, gam yoldaşım oldun.” Hz. Fatıma devam etti: “ikinci vasiyetim şudur ki, yavrularımızı muhterem tutup bir hataları olursa hoş göresin. Üçüncü ricam şudur ki, beni gece defnet ki ölümümde de yabancı gözler vücuduma değmesin. Dördüncü ricam şudur: Mezarımı ziyaretten ayağın çekme ve bana dua etmeyi unutma.”
Cenabı Fatıma bu vasiyetleri sıralarken, Hz. Ali de inlemeli bir hâl ile onun vasiyetlerini kabul ederek ona şu vasiyette bulundu: “Birincisi, benim de sana karşı bir hatam ve kırıcılığım olmuşsa bağışla ve ikincisi : Allah’ın Resulü’ne benim minnet ve şükranlarımı arz et.”
Bu iki çilekeş vefakar sadık yâr arasında helallaşma konuşması sürerken; oyalanmak için Resulallah’ın kabrine gönderdikleri Hasan ile Hüseyin, ağlamaklı bir telaşla içeri girdiler. Bu hallerinin sebebi sorulduğunda : “Ey ilim şehrinin kapısı babanız! Dedemizin kabrini ziyaret ederken şöyle bir ses bize : “Fatıma’nın yetimleri geldi” diye seslendi. Dedemiz Peygamberler sultanının kabrinden de yükselen ses: “Ey göz nurum yavrular! Anneniz ahrete intikal etmek üzeredir. Koşup onu dünya gözü ile bir daha görünüz.” dedi. “Ey anne ne olur bizimle konuş!” Hz. Fatıma onları kucağına çekerek, yaşlı gözler ile cennet güllerine son bir kere bakıp şöyle söyledi: “ Yavrularım benden sonra sizlerin hali nice olur.” (**) ...
Cenabı Fatıma’nın cenaze hizmetinden sonra. Hz. Ali (k.v.) ve (cennet gülleri) yavruları boyunları bükük olarak, Hz. Peygamber’in mübarek kabri başında durdular ve Haydar-ı Kerrâr şu konuşmayı yaptı:
“Selam sana ey Allah’ın Resulü! Bizden komşuluğuna gelen kızından selam sana... Hasretine fazla dayanamayıp yanına koşan kızından selam...”
“Senden sonra o nezih yavrundan da ayrılmak bizleri büsbütün perişan bıraktı... Gücüm azaldı, sabrım tükendi... Hüznüm sonsuz, gecelerim uykusuz... Ümmetin, bizlere zulümde nasıl yardımlaştıklarını ciğerparenden öğreneceksin... Haklardan vazgeçersem, korkup usandığımdan değildir. Sabredenlerden ayrılmış olmayayım diyedir... Şunu gördüm ki, hiçbir sevgili ebedî değilmiş...”
(*) S.A. İSLAM TARİHİ, Abdulbaki Gölpınarlı Der YayınlarıS.282-283
(**) Geniş bilgi için; Y. Nuri ÖZTÜRK’ün HZ. FATIMA ve
A. Ali Atalay’ın HZ. BETÜL FATIMA ANAMIZ Kitabına bakınız
Müslümanlığın en güzel tarafı olumlu veya olumsuz,leyhte veya aleyhte her şeyin kaydedilmiş olması.İşte bu anlatılanlardan doğruyu bulmak ,düşünceleri rafine etmek ,din ilimine değil,Allah ilimine inananların işi.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla





