Türküler ve Dağlar

Nihal İlimen
Tur dağında Musa’yı, Hira’da Hz. Muhammed’i anmadan geçemeyiz. Ashab-ı Kehf’i koynunda uyutan dağı ve mağarayı nasıl göz ardı edebiliriz. Bizler, dağları koynunda peygamber besleyen bir misyonun varisleriyiz. Yükümüz ve sorumluluğumuz büyük. Onun için, insan bazen dertlerini / sorumluluklarını dağlar kadar büyük ve ağır hisseder. Altından kalkılmayacak gibi görünür işler. Dağlar da büyük ve yüksek görünür ama, üzerine doğru gidilince, kucak açar gelenlere; yol verir, yol vermez gözükse de…
Hani, türküdeki gibi, bir kenarı yol olur ya, işte öyle…
Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Eğer türkü seviyor ve dinliyor iseniz, türkülerin içinde ne kadar çok dağlardan bahsedildiğini fark etmiş olmalısınız.
Hem, bu toprağın insanı olup da türkü sevmemek mümkün müdür?
Bir uzun havaya kendini kaptırıp da duygulanmayan, gözleri yaşarmayan yurdum insanı var mıdır acaba?
Bu konu ayrıca irdelenmeye değer…
Türkülerde de sıkça konusu edilen şu heybetli, görkemli dağlar sizde nasıl bir his uyandırıyor? Daha doğrusu böyle bir tecrübeniz var mı?
Bir dağ manzarasını uzun uzun seyre dalıp gitmişliğiniz var mı?
Veya ne kadar zaman geçti böyle bir tecrübenin ardından?
İnsanların çoğu tabiatla iç içe olmaktan uzak kalalı, böylesi anlar yaşanmıyor sanki…
Çocuklarımız çiçeklerin açmasına, toprağın uyanmasına şahitlik edemiyorlar. Ve tabii, modern dünyanın ‘şehirli’ insanı da…
Ağaçlar çiçeklenirken baharda, kaysı bahçelerine yolunuz düştü mü hiç?
Ya bir bahar sabahında, hâlâ tepeleri karlarla kaplı iken dağlara biraz olsun yakınlaşabildiniz mi?
Derelerin şırıltısına, kuşların cıvıltısına kusursuz bir orkestra dinler gibi kulak verip kendinizden geçtiniz mi?
Ya baharın kokusunu? Ki; baharda yeni uyanan toprağın kokusu bambaşkadır ve tarifi mümkün değildir, ancak onu yaşayanlar bilebilir.
Baharın kokusunu ta içinizin derinliklerine çekip, sonsuz yaşama sevinciyle dolup taştınız mı hiç?
Bizler doğa ile iç içe yaşamasak da, şimdilerde, hiç olmazsa çocukluğumuzda tattığımız/yaşadığımız bazı güzellikleri hatırlayabiliyor, onların özlemini duyabiliyoruz. Bir yaşamışlığımız var en azından…
Ya hepten bunlardan habersiz yaşayanların durumu ne olacak diye düşünürken; sanırım onların imdadına da türküler yetişiyor.
Buram buram toprak kokan, hasret kokan, nazlı nazlı akan dereler gibi insanı serinleten, içine yaşama sevinci dolduran, umut dolu, özlem dolu türküler…
Tabii ki hayal kurmayı henüz unutmamışsa insanoğlu…
“Başı pare pare dumanlı dağlar”
“Dağlar ağardı kardan, haber gelmiyor yardan”
“Şu yüce dağları duman kaplamış, yine mi gurbetten kara haber var”
“Dağlar seni delik delik deleyim, kalbur alıp toprağını eleyim”
“Dağlar dağımdır benim, gam ortağımdır benim”
“Bir dağ ne kadar ulu olsa, bir kenarı yol olur”
“Aşan bilir karlı dağın ardını, çeken bilir ayrılığın derdini”
“Erzurum dağları da kar ile boran, aldı yüreğimi de dert ile verem”
“Şu dağların yükseğine erseler, lale, sümbül, mor menevşe derseler”.. gibi
içinde dağ adı geçen onlarca türkülerimiz var en azından…
Dağlar Ah Dağlar
Gurbetin, ayrılığın, hasretin simgesi dağlar…
Yare kavuşmanın, sılaya varmanın önündeki görünen engeldir dağlar…
Aslında dağ, engelin büyüklüğünü simgelemek için kullanılır.
Yoksa güçlü bir sevginin, sağlam bir iradenin karşısında dağ dediğiniz, mesafe dediğiniz nedir ki?
Bazen de dertlerimizin büyüklüğü ile dağları özdeşleştiririz.
Bazen de dert ortağımızdır dağlar. Derdimizi ona dökeriz.
Bazen sırtımızı yaslar, bazen üzerinden aşarız.
Bazen uzaktan bakar, hayallerimizi canlı tutarak ah çekeriz.
Onlarla birlikte engelleri aşmayı düşleriz.
Kışın karlarla kaplanıp soğuğu ve heybetiyle geçit vermeyen ancak; bahar geldiğinde, çiçeklerle bezenip, türlü türlü canlının yurdu, yuvası olabilen dağlar…
Dağlar aynı zamanda sağlamlığın, kararlılığın da simgesi.
Dağ gibi ulaşılmaz sandığımız şeyler karşısında, yine dağ gibi dimdik durabilir isek; baharla birlikte eriyen karlar misali engellerin de eridiğini, yolların açıldığını hayretle görürüz.
Ya biz… Bizler de bazen dağ gibi ulaşılmaz olmuyor muyuz sevdiklerimiz nezdinde.
Veya aramızda dağ gibi duvarlar örmüyor muyuz?
Bilir misiniz bu dağların bağrında ne madenler ne cevherler saklıdır.
Önemli olan bu güzellikleri ortaya çıkarabilmek değil midir?
Dağların bağrından maden çıkarmak ne kadar ustalık gerektiriyorsa, insanların içindeki gizli hazineleri çıkarmak da ustalık gerektirir. Hatta daha fazla hassasiyet, daha çok uğraşta bulunmak gerekir bazen. Çünkü; insan narindir, incedir. Ama bir o kadar da güçlüdür. Bir inanmaya görsün, sevdalanmaya görsün; dağları deler, engelleri aşar gözünü kırpmadan…
Türkülerle Dile Gelir Dağlar
Yalnızlığın abidesi…
Yalnızların mekânı…
Ruhunu, benliğini arayanların, arınmak isteyenlerin uğrak yeri…
Aslında cansız gibi duran, bir şey söylemediği sanılan dağlara, taşlara ruh verir türküler…
Türkülerle dile gelir dağlar, taşlar…
Bin yıllık kültürümüzün canlı şahidi, taşıyıcısı olan türküler, bağrı yanık Anadolu insanının da dili, sözü olmuş.
Haksızlık karşısında susmamış, zalime boyun eğmemiş asla.
Sazının teline dokunmuş dertli dertli…
Yanık yanık türküler yakmış…
Böyle dillendirmiş ahvalini…
Yine de susmamış; diline kilit vurmak isteyenlere inat…
Bilelim ki; bu milletin ürettiği değerler sahiplenilmeyi hak ediyor.
Onların hangi kahırla, çileyle yoğrulduğunu bilmeyenler, bugünlerin kıymetini bilemezler/takdir edemezler.
Kültür mirasımızı devredeceğimiz çocuklarımızı, gençlerimizi bu mirasa lâyık olacak şekilde duyarlı yetiştirmek önceliklerimizden biri olmalı.
Yoksa geleceğe dair umutlarımızı nasıl yeşerteceğiz?
Tabii bu kültürü besleyen ana damarları unutmamak gerekir.
Tur dağında Musa’yı, Hira’da Hz. Muhammed’i anmadan geçemeyiz.
Ashab-ı Kehf’i koynunda uyutan dağı ve mağarayı nasıl göz ardı edebiliriz.
Bizler, dağları koynunda peygamber besleyen bir misyonun varisleriyiz.
Yükümüz ve sorumluluğumuz büyük. Onun için, insan bazen dertlerini/sorumluluklarını dağlar kadar büyük ve ağır hisseder. Altından kalkılmayacak gibi görünür işler.
Dağlar da büyük ve yüksek görünür ama, üzerine doğru gidilince kucak açar gelenlere; yol verir, yol vermez gözükse de…
Hani, türküdeki gibi, bir kenarı yol olur ya, işte öyle…
Aşılamayacak gibi kasvetli görünen dağlar azimle, sabırla aşılır.
Ferhat nasıl deldi dağları…
Yılmadan, usanmadan sonuca ulaşana kadar çalıştı, ter döktü.
Çünkü bir hedefi vardı, hedefe kilitlenmişti. Etraftan gelen seslere kulaklarını tıkamıştı.
İştiyakla deldi dağları…
Üzerinden aşamayanlar, bağrını deler dağların…
Dağlar kızmaz bağrını delenlere, kendisini geçit yapanlara…
Kendisine sığınanlara ihanet etmez.
Ana kucağı gibidir dağlar…
Kurda kuşa yuvadır. Kartallara, şahinlere ev sahipliği yapar. Ceylanlara kekliklere olduğu gibi…
Özgürlüğünü hiçbir pahaya değişmek istemeyen küheylanların evidir dağlar…
Ekmektir, aştır kimilerine…
Yardır, sırdaştır, dosttur kadrini bilenlere…
Sizler de dağ gibi durabildiniz mi dostlarınızın yanında?
Size sırtını dayayanlara dağ gibi sağlam, kararlı olabildiniz mi?
En önemlisi böyle dostlarınız var mı?
Size ihanet etmeyeceklerinden ne kadar eminsiniz?
Dağlar Kadar Yüce Gönüllü Olabilmek
Fatih Kısaparmak, ‘Bu adam benim babam’ adlı o türküsünde, ‘Dağ gibiydi benim babam’ derken ne söylemeye çalışmıştı bizlere.
Bizim gibi babalarının kıymetini bilmeyen bahtsızlara…
Dağ deyip geçemeyiz. Yüce yaratıcının büyüklüğünün, haşmetinin, kudretinin timsalidir dağlar…
Dağların azameti karşısında huşu ile ürpermeyeniniz var mı?
Ayrılığın acısını, içindeki hüznünü dağlarla paylaşmayan var mıdır?
Dağlara bakıp da bir ah çekmeyenimiz var mıdır?
Altından kalkamadığı dertlerini anlatacak, paylaşacak bir insan teki bulamadığı zamanlarda dağlara çıkmaz mı yiğitler?
Sığınmaz mı ana kucağı gibi her zaman açık sinesine…
Sorgulanmayacağını, yargılanmayacağını bilmenin rahatlığı ile…
Dağlardan, taşlardan bile daha duyarsız olabilir mi insan?
Köroğlu’na seda veren dağlar kadar da mı olamıyoruz ki; dostlarımız bize içlerini dökemiyorlar.
Kendisine teklif edilen emanetin sorumluluğunu taşıyamayacağı endişesi ile emaneti yüklenmekten çekinen dağlar kadar duyarlı olamayan, kendisine yabancılaşan insanların varlığını düşününce, insanın, insanlığından utanası geliyor.
Dağ, taş olası geliyor.
Öyle ya, kimi taşlar var, içlerinden sular fışkırıyor. Kimileri dağlardan aşağı yuvarlanıyor, Allah korkusundan.
Dağdan, taştan daha katı yürekleri olanların, yürek telini titretir mi türküler?
Sözün en mucizevi olanını duymayan, yüreği titremeyen katı kalplilere yapabileceğimiz bir şey yok sanırım.
Sözümüz yüreği ve kulağı, sözü duymaya ayarlanmış insanlara…
Ne mutlu sözü dinleyip de en güzeline uyanlara…