MURAT SABUNCU-GAZETEPORT
Nasıl başlasam bilmiyorum. Mektuba, konuşmaya, selam verilerek başlanır ya. Hani “Allah’ın selamıdır” verilir. Ama benim size selam veresim yok. Dün sizin gazetede bir “okuyucu yorumu” adı altında çıkan yazıyı ve yanında kullandığınız resmi gördüğümden beri kendimi iyi hissetmiyorum. Hani Türkan Saylan’ın gördüğü kanser tedavisi yüzünden dökülen saçları yerine taktığı örtüyle fotoğrafını basıp altına şunları yazdınız ya: Hayatını örtü düşmanlığına adadı. Ömrünün son döneminde başörtü takmaya mecbur kaldı. Allah’ım sen her şeye kadirsin. Bir okuyucu yorumu.
Resme ve yazıya dakikalarca baktım. Öylece kalakaldım. Önce bu ne acımasızlık diye düşündüm. Sonra bir okuyucu adı altında cinlik yaptığınızı yazıyı kendinizin yazdığını ama korkunuzdan bunu “olmayan bir okura” yıktığınızı aklımdan geçirdim. Bir ara bu ülkede 1999 depreminde ölenlerin acısı yaşanırken “7.4 yetmedi mi?” yazılı pankart taşıyanları hatırladım. Vardır belki de böyle bir okur dedim.
Ama bu resim, altındaki yazı bana en çok geçen sene yaşadığım derin acıyı anımsattı. “Allah kimseye yaşatmasın” derler ya. O cinsten bir acı. Geçen yılın ocak ayında babamın kanser olduğunu öğrendik. Bir hafta içinde ameliyat oldu. Ancak ameliyat yeterli olmamıştı. Radyoterapi alması gerekiyordu. Kızkardeşim ve ben babamızı sırayla Acıbadem’in Kozyatağı’ndaki merkezine götürüyorduk. İlk gittiğimiz gün dün gibi aklımda. Tekerlekli sandalye ile onu eksi üçüncü kattaki merkeze indirdik. İçeride sıra bekleyen onlarca hasta vardı. Ne ilginç tesadüftür ki Türkan Hanım’ın başındaki örtü ile başını örtmüş ilerleyen günlerde yaptığımız konuşmalardan sosyal demokrat olduğunu öğrendiğimiz doktor bir hanım da, annesi olduğunu tahmin ettiğim çarşaflı bir yaşlı teyzeyle terapiye gelen türbanlı hanım da hepsi aynı yerdeydi.
O günlerde bu ülkenin hiç bitmeyen sorunu türban yine gündemdeydi. Her türlü özgürlüğün sonuna kadar yaşanmasını savunan bir insanım. Buna türban da dahil. O tartışma dolu günlerde eğer bir köşem olsaydı; “hastaların kendi aralarında bu sorunu çoktan aştığını” yazmak isterdim. Öyle bir moral dayanışması vardı ki aralarında. Birbirlerine hastalar için hazırlanmış çay, kahve kurabiyeden ikram ediyor, her gün “yeni gün” için şükrediyorlardı. Sırası geleni ikişer ya da üçer kişi olarak makinelerin olduğu bölüme alıyorlardı. Yanında tek bir refakatçiyle geçilen bir alandı orası. Önce soyunma odasında üzerlerine tek bir parça önlük geçiriyorlar, diğer tüm eşyalarını çıkarıyorlar ve kapının önünde sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. O an orada, ne cinsiyetin ne ideolojini önemi kalıyordu. Ağızlarda dua içeri giriliyordu. Bir masanın üzerine yatırılıyorlar ve sonra üzerlerine dev bir kapı sinyaller vererek kapatılıyordu. İçeride olan için de dışarıdaki için de zor anlardı.
Dışarı çıktıklarında ya da günün ilerleyen saatlerinde o terapinin yan etkileri yaşanıyordu. Ama ertesi sabah, daha ertesi sabah ve uzayıp giden sabahlar yeniden sağlık umuduyla o odadan tek başlarına içeri giriyorlardı. Artık hepsi birbiriyle aile gibi olmuşlardı. Daha önce kemoterapi almış bir hanım babamın tekerlekli sandalyedeki mutsuz halini görüp ona hep espriler yapıyordu. Babamın çok somurttuğu bir gün kafasındaki örtüyü açıp ‘senin hiç olmazsa sadece radyoterapi aldın saçın var bak ben kemoterapiyiciyim onlar da gitti” diye gösterdi. Ardından babamı “ellerinden öptü”. Babamın önce utandığını sonra hafifçe gülümsediğini hatırlıyorum. O gülümseme hayatımda babamla ilgili hatırladığım son karedir. Babamı kısa bir süre sonra kaybettim.Onunla birlikte terapiye gelenler ne durumdalar bilmiyorum. Ama ben o hastaneyi, o hastaları, oradaki dayanışmayı hiç unutmadım.
Türkan Saylan’la hiç yüzyüze gelmedim. Ama O’nun bu ülkenin evlatları için yaptıklarını biliyorum. O’nun aşkını biliyorum. Eğitime, çağdaşlığa aşkını. Polis baskınında en çok peşine düştüğü şeyin aşk mektupları olduğunu okuduğumda “tam ona yakışan” diye düşündüm. Bu arada aklıma geldi. Sizin hiç aşk mektubunuz oldu mu? Soruyorum size. Hiç kimseye aşk mektubu yazdınız mı? Ya da kimseden aldınız mı? Aşkın sadece insana karşı bir duygu olmadığını “aşkların en büyüğünün” ne olduğunu bilecek kadar kalbimin açık olduğunu da düşünüyorum. Ama benim “yandığım” aşk o kadar büyük ki “hasta bir insan üzerinde öc” almaya kalkanlara hoşgörüyle bakmaz. Hani “mühürlü kalplerden” bahseder ya inandığımız kitap. Bir ara kalbinizi bir test edin bakalım. Sakın sizin ki….
MURAT SABUNCU-GAZETEPORT
helal olsun.........


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla