Dil konusundaki hassasiyet sadece dilde Türkçülerin ortaya koyduğu ve savunduğu “dil ırkçılığı” değil.. Küresel işgale karşı, milli direncin omurgası...
İngiliz seyahat acentesi Thomas Cook, Haziran 2007’de Galler bölgesinin kuzeyinde yer alan ve Galce'nin en çok konuşulduğu kentlerden biri olan Bangor'daki çalışanlarına, işle ilgili konuşmalarını İngilizce yapmaları gerektiğini belirttikten sonra, Galler bölgesinde çalışanlarının iş yerinde “İngilizce hariç diğer tüm dillerde” konuşmasını yasakladı. Bu ifade, Galler’de Galce konuşmanın yasaklanması anlamına geliyordu.
Yasağı "utanç verici" olarak nitelendiren Galler Dili Derneği, bu yasağın yeni bir Galler Dili Kanunu'na ihtiyaç duyulduğunu gösterdiğini belirtmişti. Galler Bölgesi hükümeti de acentenin yasağı için "kesinlikle kabul edilemez" ifadesini kullanmıştı.
Thomas Cook'un sözcüsü, uygulamalarının sadece Galce değil, İngilizce hariç tüm diller için söz konusu olduğunu; uygulamanın sadece "işle ilgili" konuşmaları kapsadığı savunmasını yapmıştı.
Irk Eşitliği Komisyonu yasağı "aptalca" olarak nitelendirirken, Galler Bölgesinin birinci partisi Plaid Cymru'nun parlamento grup başkanı, Thomas Cook'un "büyük bir duyarsızlık gösterdiğini" söyleyerek, "eğer uygulamasını değiştirmezse ekonomik olarak ezilmesi gerektiğini" belirtmişti. Grup başkanı ayrıca, milyonlarca sterlin tutarındaki milletvekili seyahatleri için neden bu firmanın tercih edildiğini de tartışmaya açtı.
Bir grup Fransız ve Alman akademisyen, bir proje hakkında uzun uzun konuştuktan sonra sıra sohbete gelmiş. Alman bilimcilerden biri, Fransız ama siyah tenli olana komplimanda bulunmak istemiş ve "Ne kadar güzel bir Fransızca konuşuyorsunuz" demiş.
Kadın, "Ama ben Fransızım" diye yanıt verince, Alman dayanamamış sormuş;
"Und Ihre Eltern? - Eeee, ya anne ve babanız?"
Bu hikaye, Almanya’da yaşayan Türkler arasında hayli revaçta. Çünkü, Türkler Almancayı aksansız konuşmayı başarsalar da, Almanya’da doğup büyüseler de, asıl olan Almanlar tarafından nasıl göründükleri...
Almancayı aksanlı konuşan genç göçmenlerin başı dertte. Yabancıların yoğun olduğu okullarda, teneffüslerde Almanca konuşma zorunluluğu adım adım yayılıyor.
Alman vatandaşlığına geçmek isteyen Müslümanlara uygulanan “vicdan testi”, Hollandalı bir bakanın yabancılardan sokakta kendi dillerini konuşmamalarını istemesi, göçmenlerden ülkesine göre Fransızca, Almanca veya İngilizce bilme şartı aranması “dil”le ilgili tartışmaları sürekli canlı tutuyor.
Bu tartışmalarda görüşler üçe ayrılıyor. Bir kısmı; "Ana dil bu, yasaklanır mı, bu insan haklarına aykırı" derken, bir kısmı "yaşanılan ülkenin dilini öğrenmek çocukların geleceği için çok önemli, bu da iyi bir yöntem olabilir" görüşünü savunuyorlar..
Diğerleri ise, son derece sert.. Üçüncü grubu temsil edenler maalesef çoğunluktalar!. "Hangi ülkede yaşıyorsanız, o ülkenin dili konuşulacak” diyorlar. Almanya'da yaşıyorsanız, tabiki Almanca konuşulacak!
Siyaset adamlarından da ciddi destek gören bu gruba göre, örneğin teneffüste yere düşen bir çocuk, Almanlar gibi "Awa" demek yerine "Anneciğim" derse, o çocuğa okul bahçesini süpürmek gibi cezalar verilmeli!
Avrupa’da son yıllarda en fazla ayrımcılığa maruz kalan Türkler şöyle diyorlar: “Haydi bakalım, bir Yahudi okuluna böyle bir zorunluluk getirsinler. Getirebilirler mi? Hayır.”
Almanlar Yahudilere “Und Ihre Eltern? -Eeeeeee ya anne ve babanız?” sorusunu sorabilecekler mi?
Nicolas Sarkozy'nin İçişleri Bakanıyken hazırladığı ve Mayıs 2006’da Parlamentoda 367'ye 164 gibi büyük bir oy farkıyla kabul edilen Göçmenlik Yasa Tasarısı'nda “göçmenler Fransa'nın cumhuriyet değerlerine bağlı olacaklarına ve Fransızca öğreneceklerine dair sözleşme imzalayacak” şeklinde bir madde var.
Fransızca bir dönem Avrupa'da iş dünyasının en fazla rağbet ettiği dildi. Özellikle AB'nin üye sayısının 25'e çıkmasının ardından İngilizcenin hakimiyeti arttı. İngilizce, internetin yanında iş dünyasında da uluslararası bir ortak dil konumuna yükselmeye başladı.
Fransızca'nın savunucularından olan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Mart 2006’daki bir AB zirvesinde Fransız İşverenler Birliği UNICE'nin başkanı Ernest-Antoine Seilliere'in, İngilizce konuşmaya başlaması üzerine Seilliere'in konuşmasını kesti. Seilliere’ye son derece sinirli bir şekilde Fransızca hitap ederek, neden İngilizce konuştuğunu sordu.
Fransız İşverenler Birliği UNICE'nin başkanı Ernest-Antoine Seilliere'in, “hem oturumun çalışma dili İngilizce, hem de İngilizce bugünün Avrupa'sında iş dünyasında geçerli kabul edilen dil” şeklinde cevapladı. Konuşmasına İngilizce devam edince, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Dışişleri Bakanı Philippe Douste-Blazy ve Maliye Bakanı Thierry Breton toplantıyı terk ettiler. Daha sonra kendisi de Fransız olan Avrupa Merkez Bankası Başkanı'nın Fransızca yaptığı konuşmayı dinlemek için toplantı salonuna geri döndüler.
Fransa'da bazı işçi sendikaları ve dil haklarını savunan baskı grupları, Şubat 2007’de parlamentoda “Fransız iş dünyasının Anglosaksonlaşmasına son verilmesi” yolundaki taleplerini ilettiler. Dil haklarını savunan baskı gruplarıyla güçlerini birleştiren Fransız işçi sendikaları, İngilizce'nin işyerlerinde konuşulmaması; bir sendikacının ifadesiyle "İngilizcenin işgalini" durdurabilmek için bir "Direniş" başlattılar.
Bu gruplar genel olarak şu görüşleri savunuyorlardı:
“Fransa'da yapılan bir ankete göre, Fransız şirketlerin yüzde 7'si İngilizceyi ana iletişim dili olarak kullanmayı tercih ediyor. Buna ilaveten, farklı ülkelerdeki iş ortakları da, Fransız muhataplarının anlayıp anlamadığını önemsemeden yazışmalarını sıklıkla İngilizce yapıyorlar. İngilizce, Fransız iş ortamına büyük ölçüde yerleşti ve gündelik kullanım kazandı. İngilizce konuşamayan kişiler, patronlarından sıklıkla İngilizce yazılmış elektronik postalar alır hale geldiklerinden dezavantajlı konumdalar. Sadece Fransız dilinde iş yapmak istiyoruz…”
Chirac, Fransa'nın kültürünü, değerlerini ve küresel nüfuzunu koruması için dilini de savunması gerektiğine inanıyordu. Ancak, ilk kez 80'li yıllarda başbakanken hayalini kurduğu, 2002'de seçim vaatlerinden biri olan "Fransız gözüyle" dünya haberlerini ele alacak ve 24 saat yayın yapacak televizyon kanalı France 24, Chirac’ın cumhurbaşkanlığı döneminde yayın hayatına hem Fransızca hem de İngilizce olarak iki ayrı kanaldan başlamıştı.
Buna rağmen, Fransa tarafından desteklenen bazı Avrupalı politikacılar, Brüksel'de Fransızca'nın etkisinin azalmakta oluşuna karşı harekete geçtiler.
Bulgaristan ve Romanya'nın eski başbakanları, bazı Fransız, Belçikalı, Polonyalı ve İtalyan bakanlar, Avrupa Birliği milletvekilleri ve akademisyenler, Fransızcanın yasal metinlerin anlaşılmasında en açık ve analitik dil olduğunu savunarak bir kampanya başlattılar. Bu grup, Brüksel'de kullanılan yasal metinlerin AB'nin resmi kabul edilen 22 diline çevrilirken referans alınacak dilin Fransızca olması gerektiğini savunmaya başladı. Fransızca'nın referans dili olması yolunda herhangi bir resmi girişimde bulunulmamıştı. Amaç, Avrupa Birliği kamuoyunu hazırlamaktı. Fransa'nın eski Kültür Bakanlarından Maurice Druon, Avrupa Birliği'nin 23 resmi diliyle Babil Kulesi'ni andırdığını, metin çevirileri için temel bir dil belirlenmesi gerektiğini savunuyordu. Maurice Druon, gazetecilere açıklama yaptığı sırada, "Dilimiz için lobi yapmaya geldik" derken, İngilizce "lobi" sözcüğünü kullanınca, Fransa’da çok sert bir biçimde eleştirilmişti.
Fransızca ile İngilizce arasında bin yıllık bir çekişmenin son halkasında Fransızlar, bu son mücadeleyi kaybediyor olmaktan korkuyorlar. Ancak, böylesine bir mücadelede, bazen bize hiç de yabancı gelmeyen bazı şeylere imza atıyorlar!
Fransa, 24 Mayıs 2008’de Sırbistan'ın başkenti Belgrad'da yapılacak Eurovision Şarkı Yarışması'na İngilizce bir şarkıyla katılma kararı aldı. Bu karar, Anglo-Sakson kültürünün dillerine ve sanatlarına zarar verdiği konusunda çok hassas olan Fransızları oldukça öfkelendirdi.
Fransa 1977'den beri Eurovision Şarkı Yarışması'nı kazanamıyordu. 2006'daki yarışmadaysa puan alamamıştı.
Times, Fransa'nın kararını “İngilizcenin zaferi” olarak yorumladığı yazısına hem Eurovision'da Abba'ya zafer getiren şarkıya hem de Fransa'yla tarihi bir savaşa atfen, “Waterloo” başlığını koymuştu. Times, alaylı bir dille, Fransa’ya İngilizce bir şarkı önermişti. Şarkının sözleri şöyle bitiyordu:
“…
Kadehimizi kahramanların diline
ve insanı sağır eden
şu şarkı yarışmasına kaldırırız.
İngilizce söyleyerek sıfırdan fazla puan alırız.
Sonra da gece boyunca şampanya içeriz.”
İsveç'te 1 Temmuz 2009'de yeni dil yasası yürürlüğe girecek. Bu yasaya göre, “İsveç'te yaşayan herkes İsveççe öğrenme şansına sahip olacak ve İsveççe'nin devlet nezdinde öncelikli dil olduğu kanunda belirtilecek.”
İsveç'te dil yasasının yıllara göre değişimini ve İsveç dilinin gelişimi üzerine bir araştırma yapan dil uzmanı Bengt-Nilsson, “İsveççe yüksek öğrenimde ve araştırma alanında her geçen gün nüfuzunu yitiriyor, özelikle doğa bilimleri, (fizik, kimya, biyoloji), tıbbi bilimler ve teknik bölümlerde durum çok vahim. İsveççenin bilim dünyasındaki ağırlığını korumasını istiyorsak, bilimsel terminolojiyi İsveççeleştirmemiz gerekiyor. Yoksa, aynı şeyleri tanımlamak için yabancı dillerden birçok terim İsveççeye geçiyor. Bu da, İsveççenin bilimsel dünyada ve yüksek öğrenimde etkisini yitirmesine sebep oluyor” diyor.
Nilsson bize göre biraz daha esnek.. "Birey olarak herkes konuşmalarında ve sunumlarında İngilizce ya da başka bir yabancı dilden kelimeler kullanarak hitabetini güzelleştirebilir, fakat kamu kurumlarından yapılan açıklamalarda ve kamu çalışanları konuşmalarında İsveççe kullanmaya gayret etmeliler” diyen Nilsson, dil'in basit, sade ve detaylara dikkat çekecek şekilde kullanılmasının gerektiğini kaydediyor.
Nilsson’un raporunda, yurtdışında görevli devlet memurlarının eğer tercüman varsa mutlaka İsveççe konuşmaları gerektiğini, ayrıca başka ülkelerle gerçekleştirilen yazışmaların da İsveççe yapılması gerektiğine vurgu yapılmıştı.
Bu örnekler bize neyi anlatıyor?
Küresel manada dilde Anglosaksonlaşma eğilimi hızla sürüyor. Bu eğilim, zaman zaman küresel firmalarca hızlandırılmaya çalışılıyor. Hatta, Ikea örneğinde olduğu gibi, bazı küresel firmalar, küresel ticaretin yanında milli kültürün küresel ihracını da ana ilke edinmiş durumdalar.
Anglosaksonlaşmaya karşı en ciddi direnişin olduğu Fransa’nın Eurovision Şarkı Yarışması’na uzunca seneler birinci olamaması hatta puan bile alamaması gibi gerekçelerle İngilizce bir şarkıyla katılması, Türkiye örneğine bire bir uyuyor.
Demek ki, dil konusundaki hassasiyet sadece dilde Türkçülerin ortaya koyduğu bir “dil ırkçılığı” değil.. Küresel işgale karşı, milli direncin omurgası...
Bunu anlamak gerek...
Kaynak: http://www.ulkucu.org/ - M. İdikut Kadıoğlu


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla