Diyarbakırlı Hacı Adil’in kulakları çınlasın.
1991 Genel Seçimleri öncesinde Cizre’den Mardin’e giderken, 91 model mersedes otomobilinde demişti ki:
-Madem ki kardeşiz, ne olur 5 kanallı televizyonunuzun bir kanalını da bize verseniz? Ben bu zenginlikle babamın bir kelime anlamasını sağlayamıyorum. Ne yapayım bu zenginliğimi?
O zamanlar özel televizyon kanalları henüz yayına başlamamıştı.
Konuşmamız TRT üzerinden yürüyordu.
Söyledikleri güzeldi ama hayali bile zordu.
Sonra özel radyolar, televizyonlar uzaya çıktılar, yeryüzüne Kürtçe türkülerle dönenler anında kapatıldı.
Kürtçe televizyon yayını ise sadece PKK yayın organı olarak bilinen ROJ TV’nin tekelinde kaldı. Devlet, Kürtlere Kürtçe haberler, türküler, açık oturumlar sunan bu televizyon kanalını susturmak için diplomasiye takla attıran girişimlerde bulundu.
Olmayınca, Türkiye’nin Kürtlerine dönüldü:
-Çanak antenler yasaklanmıştır!
-Hani kardeştik?
-Ama o yasadışı bir örgütün yayını…
-O zaman siz yasa içi bir televizyon kurup bize Kürtçe seslenin!
Bu istek, Süleyman Demirel’in cilalı demeçlerine takıldı kaldı. Kendisini demokrasi babası ilan eden üstat, demokrasinin altından girip üstünden çıktı:
-Kürt realitesini tanıyoruz! -bile- dedi.
Ama Kürtçe televizyonu hayata geçiremedi.
Mesut Yılmaz da Kürtlerle ilgilendi. Acayip derecede şık konuşmalar, gerçekçi tespitler yaptı:
-AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer!
Kürtler “hah” dedi, Kürtçe TV başlayacak. Devletin sahipleriyse “nah” dediler:
-Daha zamanı değil, vallahi ülke paramparça olur!
Tayyip Erdoğan da bu çizginin yanından gelip geçti:
-Kürt meselesi benim meselemdir!
Kasımpaşalı lisanıyla ifade edersek, “Kürt meselesi bu” dedik:
-Ayakkabı köselesi değil!
Sonra Kürtlerin seçimli temsilcilerine döndü en içten duygularını ifade etti:
-Pislikler!
Şimdi bir bakıyoruz, TRT-6 adlı Kürtçe bir TV yayına başlamış.
DTP’liler tam üzerine basarak “bu bir seçim yatırımı” demişler.
Doğru… Ama demokrasinin de ince noktası burada saklı:
-Sizden oy istiyorum!
-Ne verdin ki, ne istiyorsun?
Sandık basındaki bu “sessiz diyalog” seçim sonuçlarında etkili oluyor.
Ama gelinen nokta Hacı Adil’in imkânsız rüyası gibi…
Kürt sanatçılar, Rojin ve Nilüfer Akbal geçiyorlar kameraların karşısına diyor ki:
-Bi xêr û xwerÔ hatın! (Hoş geldiniz.)
Sonra bir siyasetçi için ekran anonsu yapıyorlar:
-Serok wezir Recep Tayyip Erdoğan!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü “Serokomar” diye takdim ediyorlar.
Düşünsenize daha birkaç yıl öncesine kadar Rojin’e davalar açılıyordu:
-Kürtçe türkü söyledin!
Şimdiye kadar döviz ve pankartlarda görüp okuduğumuz ve sadece Abdullah Öcalan için kullanılan “Serok” kelimesi, İmralı’dan firar edip Çankaya’ya gelmiş, bir başka Abdullah’ın sıfatı olmuş:
Serokomar Abdullah Gül!
Ayrıca Diyarbakırlı savcıların hesabını tutamayacakları kadar çok sayıda W, X, Ê, Û, Ô gibi Türkçe alfabede bulunmayan “zararlı harf” TRT-6’da gün boyu yayımlanıyor.
Osman Baydemir’e devamlı olarak “Kürtçe konuşma yazma davaları” açan savcılar açısından şaşırtıcı bir durum var:
-Televizyondan Kürtçe yayın yapıldığı için ülke parçalanmıyor!
Hacı Adil’in rüyası gerçekleşirken hep birlikte durup geriye bakmanın zamanıdır:
-Bu kadar abuk-sabukluk neden yapıldı, bu acılar neden çektirildi?
http://www.birgun.net/writer_index.p...onth=01&day=03


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla