Uzun zamandır aklımda olan ama dün gece (28'i sabahı yani) 2'de yazıp bitirdiğim bir yazı. Redaksiyonu sadece kendim yaptım. Hataları yüzüme vurmaktan çekinmeyin.Beğenlir umarım.
Bahçe. Dört bir yanı binaların arka cepheleriyle örtülmüştü. Şehrin en sakin yeriydi burası; dışarıya ait araba ve korna gürültülerinden şimdi eser yoktu. Etrafa serpilmiş birkaç ağacın, rüzgârın her esişinde çıkardığı melodinin bir benzeri yoktu. Toprak belki de buradaki en saf halindeydi. Şehrin tabiatına aykırı bir doğallık vardı.
Sağanak yağmur her yeri dövüyordu: Camları, duvarları, bahçedeki otları, ağaçları. Yumuşak bir gürültü birçok sesi bastırıyordu. Toprak bereketi aç bir kurt gibi tüketiyordu.
Bahçeye bakan binalardan biri boştu. Yıllar önce yıkılacağı gerekçesiyle boşaltılmış, ancak yıkılmamıştı. Şimdi bazen evsizlerin, bazen sokakta yaşayan hayvanların, bazen de yalnızlığın yuvası haline gelmişti. Dışarıdan görünüşü bir savaş şehrine ait yıkıntıya benziyordu.
Bir adam, boş binanın en üst katındaydı. Bir tabureye oturmuş, ellerini öndeki pencerenin kenarına koymuş, ağırlığını önüne vermişti. Ne yağmur damlalarının her bir defada çıkardığı sesler, ne rüzgârın serinliği, ne de gecenin sakinliği dikkatini çekmeyi başarmıştı. Adam ileriye, karşısındaki binalardan birine bakıyordu; en üst katındaki karanlık odaya.
Uzun bir süredir sessizdi.
Bakışlarındaki ifadeyse yaşlanmış, yıpranmış yüzünde melankolik bir anlam oluşturuyordu.
Arkada karanlık, kasvetli bir siluet göründü. Oturmakta olan siyahlara bürünmüş adama yaklaştı. Belli bir mesafede durdu. Yarı ifadesiz yarı sabırlı yüzü arkadan adama odaklanmıştı. Bir süre konuşmadan, bir heykel gibi durdu. Öylece. Sonra duvara doğru yürüdü ve yürürken, “Onca zamandır buradaydın,” dedi. Kendi kendine konuşmuştu. Titrek sesi bir an yağmurun şarkısını bastırdı. Sırtı adama dönüktü; sonra geri döndü ve duvara yaslandı. Bakışlarındaki sabır aynıydı; yanına biraz şefkat, anlayış da eklenmişti. Daha fazla konuşmadı.
Taburede oturan adam doğruldu. Oturduğu yerden yanındaki adama döndü. Onun da yüzü yıpranmış, cildi çökmüştü. Kendisinden daha yaşlıydı. Bakışlarıysa, gençliğini aratmıyorcasına diri, canlıydı.
Bir an bakıştılar. Gözlerinde bir temas oldu. Tanımsız bir elektriklenme.
Sonra taburede oturan tekrar önüne döndü. Birden omuzları düştü. Yılmıştı sanki.
Ayaktaki, yaşlı adam kayıtsızdı. Şimdi dalgınca o yöne bakmaktaydı.
Genç adam içini çekti. “Üzgünüm,” dedi. Sesinden gerçekten üzgün olduğu anlaşılıyordu. “Ama keşke bunlar hiç başıma gelmeseydi.”
Yaşlı adamın bakışlarındaki dalgınlık kayboldu. Gözlerini dikkatle kısmıştı.
Genç adam “Dediklerini biliyordum,” dedi. “Belki de… Onlarca kez…” Omzunu silkti. Önemsemiyordu. Sonra birden oturduğu yerde dikleşti ve tekrar yaşlı adama döndü. “Ama bu son olacak. Bunu söylememe gerek yok.”
Yaşlı adam cevap vermedi. Genç adam tekrar önüne döndü ve karanlık odaya baktı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra genç adam dalgınca “Bütün bunları hatırlasaydım ve bana ikinci kez sorsaydın,” dedi. “Hemen ‘evet’ demezdim.” Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, tekrar etti. “Keşke bunlar hiç başıma gelmeseydi.”
Yaşlı adam kollarını göğsünde birleştirmiş, genç adama bakıyordu. “Ah,” dedi; yağmurun sesi hafifler gibi oldu. “Bak. Hayatta kontrol edemeyeceğin güçler vardır. Benim bile. Bazen olaylar benim de istediğim gibi gelişmez. İnsanların kaderleri, onları birbirine bağlayan talihler, şanslar, bunların toplamı olaylar, olasılıklar koca bir okyanustur. İçinde sayısız evren, canlı, kıta barındıran dev bir okyanus. O okyanusu yönlendiren rüzgârları, titreşimleri, çekimleri kontrol edemeyiz. Biz bile bunu yapamayız; amacımız bu değildir. Sadece yelkenimizi ona göre açarız, o kadar.” Kısaca güldü. “Bazense hiç denize açılmayız, olur biter.” Omzunu silkti.
Genç adam ise onu dinlemiyormuş gibi karşıdaki binaya bakıyordu. Bir ressama poz veriyordu sanki. Oysa yaşlı adam kendisini pekâlâ dinlediğini biliyordu.
“Evren sağlam dengeler üstüne kurulmuştur,” diye yaşlı adam konuşmasına devam etti. “O dengeler bozulamaz. Hiçbir güç yetmez. O zaman bir kısırdöngüde yaşar, dururduk. Bizim yapabileceğimiz yegâne şey, tüm kaderler ve döngüler arasında kendimize bir yer açmaktır. Ve orada kalmaktır. Yolun bize verdiği kudret bunda gizlidir. Aydınlığa giden yolun engelleri göreceli ama zordur. O yüzden, keşke başıma gelmeseydi demen, üzgünüm ama boşuna. Onun yerine, kendince en iyi çözümü bulman gerek. Ama sana hak veriyorum.” Yaşlı adam odada dolanmaya başladı. “Seni engelleyemezdim. Engellemem.”
“Hayır.” Boğazı kurumuş gibi, genç adamın sesi detone çıkmıştı. Yaşlı adama döndü. “Dediğini yapmalıydım. Ama sana demiştim.” Tereddüt eder gibi gözlerini kırptı. “Bu son olacak.” Sonra ayağa kalktı, hiçbir şey yapmadan öylece durdu. Odaya bakmaya devam ediyordu.
Yaşlı adam duraksadı ve ona baktı. Tatmin olmuştu. “Kendini hazır hissettiğin zaman gel,” dedi. Cevap beklemeden uzaklaştı.
Genç adam ayakta durmaya devam etti. Yarım saat geçti. Sağanak yağmur dinmemişti. O yine bu tip şeyleri önemsemiyor, sadece karşı binadaki odaya bakıyordu. Yüzündeki melankoli ifadesi yine iyice yayılmıştı. İçinde bir hançerin dokunuşu, bir sızıntı vardı. Kapanmayı beceremeyen bir yara.
Karşı binadaki odanın ışığı yandı. Sonunda. Pencerenin önünde bir adam gözüktü. Sonra bir kadın ona sokuldu. Adam elinde bir şey gösteriyordu. Kadın ellerini yüzüne götürmüştü; şaşırmıştı. Ve de sevinmişti. Ardından kadın adama sokuldu; birbirlerine sarıldılar. Sıkı sıkı. Bir daha bırakmak istemiyorcasına. Ve çift el ele odadan çıktı.
Oda eski karanlığa büründü. Aradığı yalnızlığı sonunda bulan kendisi gibi.
Genç adam ellerini birleştirdi. Göğsüne götürdü. Uzun nefesler alıp veriyordu. İçindeki sızıntı şimdi akıntıya dönüşmüştü; önlenemeyen, giderek artan. Her kalp atışında bir acı dalgası içinde kopuyor, yayılıyordu. Bir depremin verdiği sarsıntı gibi genç adam bütün bedeniyle bunu hissediyordu. Zayıf atan yaşlı kalbi can çekişiyordu. Sonra gözleri kapandı. Yutkundu. Karanlık odayı pembe bir ışık sardı. Ölümsüz ışığın tek kaynağı kendisiydi. Işık birkaç saniye öylece kaldı. Genç adam iliklerine kadar hissediyordu o duyguyu; o boşalmayı, o hafiflemeyi. Ve ne trajiktir ki, o canlanmayı. Sonra ışık sönmeye başladı. Henüz bir dakika dolmadan, oda karşıdaki oda gibi karanlığa yenildi ve ona boyun eğdi. Tekrar karanlıkların arasındaydı. Gözlerini açtı. Avuçlarında kalan son pembe ışık huzmesini de özgür bıraktı; aralı parmaklarından kayan ışık yere düştü. Yağmuru yutan aç toprak gibi karanlık onu da yuttu. Yaşlı kalbi boşalmış, atışları yavaşlamıştı. Ruhu gibi. Ama yakında canlanacaktı. Şimdiden hissediyordu bunu.
O an karanlıktan, onun kötü gölgesinden, karanlığın kapladığı ruhlardan ve sezgilerden dolayı fark edilmedi ama çok geçmeden bahçedeki çiçekler tomurcuk açacak, otlar canlanacak, ağaçlar uzun yıllar daha kara bulutlara ve dumanlara meydan okuyacaklardı. Bahçeyi gören insanlar ferahlayacaktı; buranın eşsiz bir huzura sahip olduğu söylenecekti. Ve bina kısa süre sonra yenilenecek, normalde pek eşi görülmeyen bir mutluluğa kucak açacaktı. O binada mutlu aileler, sevgililer yaşayacak, ileride harika anılar anımsanacaktı.
Genç adam binayı, zaten hükümlü olduğu yalnızlığa terk etti. Ve kaderine boyun eğdi.
İçinden son kez tekrarladı; bir daha buna ihtiyaç duymayacağını bilerek: Keşke bunlar hiç başıma gelmeseydi.


LinkBack URL
About LinkBacks
Beğenlir umarım.
Alıntı Yaparak Cevapla

madığım gibi.
