• Reklam
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0

    Doğru yoldan ayrılmamak

    DOĞRU YOLDAN AYRILMAMAK



    Doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, kralına çıkıp, dü*rüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi.

    Kral adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi. Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, yoksa boynunun vurulacağını söyle*di. Yanına da iki gözcü verdi.

    Adam fıçıyı kralın buyruğuna uy*gun şekilde, bir damla bile dökme*den şehrin bir başından öbürüne gö*türdü. Sonra geri dönüp kralın huzu*runa yeniden çıktı.

    "Şehirde ne gördün, neye şahit ol*dun?"

    "Efendimiz, fıçıdaki yağı dökmemek için, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp bakamadım. Ne kimseyi gör*düm, ne de bir olaya şahit oldum."

    "İşte yüce Allah'ın her an seni kontrol ettiğini aklından çıkarmazsan doğru yoldan ayrılmazsın."

    (SEMERKAND TAKVİMİ, 27 Mayıs 2009)

    +

    İnsan Allah korkusuyla doğru dürüst yaşıyorsa bunun takdire değer bir yanı yoktur. Allah korkusu ile olan doğruluk, dürüstlük ve erdem terbiyeye dayanır. Terbiyeye dayanan doğruluk, dürüstlük bir şey ifade etmez. Oysa doğruluk dürüstlük Allah korkusu ile değil insanın tekâmülü gereği olmalıdır. İnsan, Allah’tan korktuğu için değil; insan olduğu için doğru dürüst ve erdemli olmalıdır.

    Adamın biri kedisini terbiye etmiş. Kedi adamın konuklarına ön ayakları ile tuttuğu tepside kahve ikram edermiş. Kedinin sahibi de bununla övünürmüş.

    Konuklardan Arif olan biri terbiyenin bir işe yaramayacağını kanıtlamak için bir gün yanında kibrit kutusunun içine koyduğu fındık faresiyle gelmiş. Kedi, konuklara tepsi içinde kahve ikram ederken kibrit kutusunu açarak fındık faresini ortaya bırakmış. Fındık faresini gören kedi tepsiyi tuttuğu gibi bir yana fırlatmış ve fındık faresinin arkasından koşmaya başlamış

    Arif kişi kedinin sahibine: “Gördün mü, demiş, terbiyenin bir sınırı vardır. Terbiye kedinin özünü değiştirmemiştir…” demiş.

    Bunun gibi insan özünü bulmayınca korku ile yaptığı doğruluk, dürüstlük, erdem bir işe yaramaz. Terbiye ile doğru yolu bulan insan çıkarı söz konusu olunca gözüne Allah korkusu görünmez.

    Gelelim asıl konuya. Allah korkusu ile doğru, dürüst, erdemli yaşayan kişi, kim olursa olsun, ikilik içindedir. Bir kendisi vardır, bir de Allah. Bu ise tevhit ilkesine aykırıdır.

    Türk tasavvufu dinde ikiliği kaldırmıştır. Doğruluğu, dürüstlüğü, erdemi özüne indirgeyerek Tanrısal özellikleri özüne indirmiştir. Böyle Allah ve kişi ikiliği bire inmiştir. Yalnızca kendisini Allah adayan ve Allah’a vasıl olan bir kişi kalmıştır. İkilik ortadan kalkmıştır. Böyle bir insanın özü de sözü de birdir.

    Hem yaptığımız yanlışlar ve bilmeden işlediğimiz kötü davranışlar ki, buna dinde günah denir, bizi tekâmüle erdiren basamaklardır. Yanlışlarımız, günahlarımız olmasa biz doğruyu, güzeli, iyi, erdemi nasıl bulabiliriz. Bu konuyu da başka bir yazımızda inceleyelim izniniz olursa…

    Eren Bilge Balta, 28.5.2009

    Barristor dan sahadet dolu mesajlara devam..



    saygilar

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Siz onu gerçekten anlayabilecek yapıya geldiğinizde ,Allah sizin dostunuzdur ,arkadaşınızdır.Ondan kormanıza gerek yoktur.Çünkü o müthiş gücüne rağmen çokta duygusaldır,şefkatlidir.İşte onun için ona aşığız ,onu severiz.

    EL-TURUK




    Buda benden..

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    23) TEVHİD KÜLLİYATI BABI

    l-(343) Muhammed b. Ebu Abdullah ve Muhammed b. Yahya merfu olarak Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmişlerdir:

    «Emir'ül-Mü-minin (Ali aleyhisselâm), ikinci kez Muaviye ile savaşmak üzere halkı davet etti. İn_sanlar toplandığı zaman onlara hitab etmek üzere ayağa kalktı ve şöyle dedi:

    «Allah'a hamd olsun. O, birdir, tektir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Tersine her şey O'na muhtaçtır. Birdir. O, hiçbir şeyden olmadı. Yarattıklarını da bir şeyden meydana getirmedi. O, kudretiyle varlıklardan ayrıdır ve varlıklar da O'ndan ayrıdır. O'nun elde edilmesini sağlayacak bir sıfatı, benzerini ortaya koymaya imkân vere_cek bir sınırı yoktur. O'nun sıfatlarını yazmada lügatler yorgun düştü, türlü niteleme_ler hep bu zeminde yitip gittiler. Düşünce ekollerinin derin araştırmaları, O'nun melekûtu içinde şaşkına döndüler. Tefsir külliyatları O'nun ilminde derinlik kazanma_dan güdük kaldılar. O'nun gaybının önündeki görünmez perdeler, bilinmesini engel_ledi. Kılı kırk yaran akıllar, O'nun katındaki lâtîf olguları kavrama hususunda bir so_nuca ulaşamadan şaşkına döndüler. Allah yücedir, münezzehtir ki ilgilerin uzak bo_yutluluğu O'na ulaşamaz. Derinlere dalan kıvrak zekâlar, O'nu kavrayamaz. Sayılı bir vakti, uzun bir eceli ve sınırlı bir özelliği bulunmayan Allah yücedir. Başlangıç noktası konumundaki bir evveliyatı ve bitiş noktası konumundaki bir sonu, tükenip gideceği bir nihayeti bulunmayan Allah'ı tenzih ederim. O, yücedir ve kendisini vasfettiği gibidir. Başka vasfediciler O'nun özelliklerini kavrayamazlar. Bütün varlıkları yaratırken onlar için belirli bir sınır tayin etmiştir ki, kendisine benzemekten uzak olsunlar ve kendisi de onlara benzemekten uzak olsun. Varlıklara hulul etmemiştir (içine girmemiştir): ta ki "onların içindedir" denebilsin. Varlıklardan uzak değildir ki,
    "onlardan ayrıdır" denebilsin. Onları boşaltmamıştır ki, "nerededir?" denebilsin. Fa_kat Allah onları ilmiyle kuşatmış, yaratması onları sağlam kılmış, koruması onları sayılır kılmıştır. Havadaki görünmez gizlilikler, gece karanlığının fark edilmez örtülülükleri, yüksek göklerde ve aşağı yerlerde bulunan hiçbir şey O'na saklı kalmaz. Her şeyin bir koruyucusu, bir denetleyicisi vardır. Her bir şey bir başka şeyle kuşatıl_mıştır ve Allah her şeyi kuşatmıştır.

    O, birdir, tektir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Zaman aşımından dolayı değişi_me uğramaz. Bir şeyi yapmaktan yorgun düşmez. Dilediği şeye sadece "ol" der, o da hemen oluverir. Yarattıklarını, önceden var olan bir örnek, bir model olmaksızın var etmiştir. Yorgun düşmemiş, bitap kalmamıştır. Bir şeyi yapan, mutlaka onu bir başka şeyden yapar; ama Allah yarattıklarını bir şeyden yapmış değildir. Her bilen, ceha_letten sonra öğrenip bilgi sahibi olmuştur; ama Allah hiç cahil olmadı, hiç öğrenme_di. O, varlıkları olmalarından önce ilmiyle kuşatmıştır. Varlıkların olması ilmini artır_mış değildir. Onları yaratmadan önce, onlara ilişkin ilmi, onları yarattıktan sonra on_lara ilişkin bilgisinin aynısıdır. İktidarını sağlamlaştırmak veya yok olmaktan kork_tuğu ya da bir eksiklik hissettiği veya iktidarım ele geçirmek için fırsat kollayan bir tevhid karşıtı bir güce karşı yardımcı olmaları için ya da çok sayıdaki benzerlerden kurtulmak için büyüklenen bir ortağa karşı yardımlarını almak için varlıkları yaratmış değildir. Bilâkis onlar kulluk sunmak, önünde boyun eğmek üzere yaratılmışlardır.

    Meydana getirdiklerini yaratmanın ve yarattıklarını yönetmenin ağır gelmedi_ği Allah münezzehtir, yücedir. Yarattıklarının bu kadarıyla yetinmesi bir acizlikten veya yorgunluktan kaynaklanmamaktadır. Ne yarattığını bildi ve bildiklerini yarattı. Düşünüp bunun sonucunda elde ettiği sonradan olma bilgiyle yarattıklarını tespit et_miş değildir. Yaratmadıkları ile ilgili olarak da içine bir kuşku girdiği için onları ya_ratmamış değildir. Aksine kesinleşmiş bir hüküm, sağlam bir bilgi ve muhkem bir emir belirleyici olmuştur. Rubûbiyet makamı itibariyle birdir. Sırf kendisi birlik ni_teliğine sahiptir. Ululuk ve övgüde tektir. Birlenme, ululanma ve yüceltilme husu_sunda birdir. Hamd ile birlenir. Ululanarak yüceliği vurgulanır. Oğullar edinmekten yücedir. Kadınlara dokunmaktan arıdır, paktır, uzaktır. Ortaklarla beraber olmaktan münezzehtir. Yarattıkları arasında O'na karşıt biri yoktur. Sahip oldukları arasında O'na eş olacak biri yoktur. Mülkünün üzerinde egemen olmada hiç kimse O'na ortak değildir. Birdir, tektir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Ebediliğin yok edicisi, son olu_şun mirasçısıdır. Her zaman vardır, hiçbir zaman yok olmayacaktır, bir ve ezelîdir, öncesizdir. Zamanın başlamasından önce vardı. Olayların gelip geçmesinden sonra var olacaktır. Yok olmaz ve tükenmez. Rabbimi böyle vasfediyorum. O'ndan başka ilâh yoktur. Büyüktür ki ne büyüklük? Uludur ki ne ululuk? Üstündür ki ne üstün_lük? O, zâlimlerin söylediklerinden yücedir, büyüktür.» :

    Bu, Ali (aleyhisselâm)'ın. ünlü hutbelerinden biridir. Halk arasında o kadar ya_yılmıştır ki önemi pek fark edilmediği de söylenebilir. Aslında bu hutbe, tevhid bilgi_sini öğrenmek isteyenler için yeterli bir kaynaktır. Bunu iyice inceleyip anlamaları kâfidir. Eğer cinlerin ve insanların dilleri bir araya gelseler -Arada bir Nebi'nin dili olmaması koşuluyla- tevhidi açıklasalar, yine de onun gibi -Anam babam ona kur_ban olsun- açıklayamazlar. Böyle bir açıklama yapmaya güç yetiremezler.

    Eğer onun (aleyhisselâm) açıklaması olmasaydı insanlar, tevhid yolunu nasıl izleyeceklerim bilemezlerdi. Şu sözüne bakmaz mısınız: "O, hiçbir şeyden olmadı. Yarattıklarını da bir şeyden meydana getirmedi." Burada: "O, hiçbir şeyden olmadı." diyerek sonradan olma anlamını olumsuzluyor. Meydana getirdiği varlıkların üzeri_ne bir asıl ve örnek olmaksızın nasıl yaratılma ve ortaya çıkarma niteliklerinin vaki olduğunu açıklıyor. Bunu yapmakla: "Bütün varlıklar birbirlerinden meydana gel_mişlerdir." diyenlerin görüşlerini çürüttüğü gibi.

    "Bir şey ancak bir temelden meydana getirilebilir ve ancak bir örnek göz önün_de bulundurularak tasarlanabilir." diyen düalistlerin (ikinci /saneviye) iddialarını da çü_rütmüş oluyor. "Yarattıklarını da bir şeyden meydana getirmedi." demekle de düa_listlerin bütün tezlerini ve şüphelerini savmış oluyor.

    Çünkü düalistlerin[42] Evrenin sonradan olma bir varlık olması meselesiyle ilgili olarak en fazla şunu söyleyebilirler: "Yaratıcı, varlıkları bir şeyden yaratmıştır veya bir şeyden yaratmamıştır. "Eğer bir şeyden yarattı." deseler bu yanlıştır. "Bir şeyden yaratmamıştır." demeleri de çelişki ve imkânsızı ileri sürmektir. Çünkü "..den / dan" bir şeyi gerektirirken "hiçbir şey..." bunu olumsuzlamaktadır. Böylece Emir'ül-Mü'minin, bu lafzı en beliğ ve en sahih sözler düzeyine çıkarmış ve buyurmuştur ki:

    «Olan şeyleri bir şeyden yaratmamıştır.» Böylece "bir şey..." gerektiren "min" edatını olumsuzlamış, aynı şekilde "şeyi" de olumsuzlamıştır; çünkü her şey yaratıl_mış ve sonradan olmuştur; ama yaratıcının meydana getirdiği bir temelden değil.

    Nitekim düalistler şöyle diyorlar: "Allah varlıkları kadîm bir asıldan yaratmış_tır. Varlıkları planlama ancak bir örneği göz önünde bulundurmasıyla mümkündür."

    Bir de şöyle buyurmuştur: "O'nun elde edilmesini sağlayacak bir sıfatı, benze_rini ortaya koymaya imkân verecek bir sınırı yoktur. O'nun sıfatlarını yazmada lü_gatler yorgun düştü." Bu sözleriyle müşebbihe ekolünün görüşlerini çürütüyor. Çün_kü onlar Allah'ı külçe, billur ve benzeri şeylere benzetiyorlardı. Böylece Ali (aleyhis_selâm) onların Allah'ın uzun boylu ve istiva etmiş olma gibi yakıştırmalarını da olumsuzluyor. Müşebbihe diyor ki: "Kalpler Allah'ı keyfiyet olarak algılayıp inan_madıkça, O'nunla ilgili bir şekil ispat etmedikçe, bir şey anlayamazlar ve bir yaratı_cının varlığına inanamazlar." Ali (aleyhisselâm) onların bu yakışıksız değerlendirme_lerini çürüterek Allah'ın "keyfiyetsiz bir" olduğunu, kalplerin tasvir ve ihata etmeksi_zin bildiklerini vurguluyor. Bir de "ilgilerin uzak boyutluluğu O'na ulaşamaz. Derin_lere dalan kıvrak zekâlar, O'nu kavrayamaz. Sayılı bir vakti, uzun bir eceli ve sınırlı bir özelliği bulunmayan Allah yücedir." buyurmuştur.

    Sonra: "Varlıkların içine girmemiştir, ta ki onların içindedir denebilsin. Var_lıklardan uzak değildir ki, onlardan ayrıdır denebilsin." buyurmuştur.

    Bu sözleriyle Ali (aleyhisselâm) arazlara ve cisimlere özgü uzaklık ve ayrılık özelliklerini olumsuzlamıştır. Varlıklara dokunmadan onların içine girmek, hulul et_mek, arazlara özgü bir niteliktir. Arada bir mesafe olmak suretiyle bir şeyden ayrı ol_mak da cisimlere özgü bir niteliktir. Ali (aleyhisselâm) Allah'ı bu tür yakıştırmalardan tenzih ediyor. Sonra şöyle buyurmuştur: «Fakat Allah onları ilmiyle kuşatmış, yarat_ması onları sağlam kılmış Allah, kuşatma ve yönetme şeklinde varlıklardadır; ama onların içine girmek, temas etmek şeklinde değil.»

    2-(344) ...İbrahim, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)'dan şöyle rivayet etmiştir:

    «Allah'ın ismi kutludur, zikri uludur ve övgüsü yücedir. O'nu tenzih ederiz. O, kutsaldır, birdir, tektir. Hep vardır, hiçbir zaman yok olmayacaktır. O, Evvel, Ahir, Zahir ve Batındır. Önceliğinin öncesi yoktur. Ululuğun en yüceliğinde yüksek_tir. Rükünleri yücedir. Kurduğu evren binası yüksektir ve egemenliği büyüktür. Nimetleri geniş, yüceliği parlaktır. Vasfedenler, sıfatlarının derinliğini kavramaktan acizdirler. İlâhî bilgileri taşımaya güç yetiremezler. Sınırlarını belirleyemezler. Çün_kü keyfiyet esaslı bir açıklamayla O'nun nihayetine ulaşmak mümkün değildir.»

    3-(345) ...Feth b. Yezid el-Curcanî şöyle rivayet etmiştir:

    Mekke'den dönüp Horasan'a gittiğim bir sırada Irak'a doğru giden İmam Ebu'l Hasan (Ali b. Musa aleyhisselâm) ile karşılaştım. Onun şöyle dediğini duydum:

    «Kim Allah'tan korkup sakınırsa başkaları da onun heybetinden ürker. Kim Allah'a itaat ederse başkaları da ona itaat eder.» Ben yavaşça ona doğru yaklaştım ve selâm verdim. Selâmımı aldı sonra şöyle dedi:

    «Ey Feth! Yaratıcıyı razı eden yaratılmışların öfkesine aldırış etmemelidir. Allah'ı öfkelendiren kimseye de Allah, yaratılmışların öfkesini yöneltse yeridir. Ya_ratıcı; ancak O'nun kendini vasfettiği gibi vasfedilir. Duyuların algılamaktan, vehim_lerin kavramaktan, zihinlerin sınırlandırmaktan, görüşlerin ihata etmekten aciz ol_dukları bir zâtı vasfetmek mümkün müdür? O, vasfedenlerin vasfedişlerinden ulu_dur, niteleyenlerin niteleyişlerinden yücedir. Yakınlığından uzaktır, uzaklığından ya_kındır. Yakınlığının aynısından uzaktır. Nasılı nasıl kılan (keyfiyete keyfiyet veren) O'dur. O'nun hakkında "nasıldır?" denemez. "Nerede"ye neredelik (mekâna mekân olma özelliğini) veren O'dur; ama O'nun hakkında "nerededir?" sorusu sorulamaz. Çünkü O, nasıllıktan ve neredelikten uzaktır.»

    4-(346) Muhammed b. Ebu Abdullah merfu olarak Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:

    Emir'ül-Mü'minin (Ali aleyhisselâm) Kûfe'de minberde halka hitab ettiği bir sırada Zi'lib adı verilen usta bir konuşmacı ve yürekli bir adam ayağa kalktı ve dedi ki: "Ey Emir'ül-Mü'minin, Rabbini gördün mü?"

    Dedi ki: «Ey Zi'lib, yazıklar olsun sana. Ben görmediğim bir Rabbe kulluk eder miyim?»

    Dedi ki: Ey Emir'ül-Mü'minin, O'nu nasıl gördün?

    Dedi ki: «Yazıklar olsun sana Zi'lib, gözler O'nu doğrudan gözlemlemek sek_ilinde göremezler. Fakat kalpler iman hakikatleriyle O'nu görürler. Yazıklar olsun sana ey Zi'lib, benim Rabbim latiftir; ama letafetle vasfedilemez. Ulular ulusudur; ama azametle vasfedilemez. Büyükler büyüğüdür; ama büyüklükle vasfedilmez. Celâlet sahibi uludur; ama irilikle vasfedilmez. Her şeyden öncedir. O'ndan önce bir şey var_dır, denemez. Her şeyden sonradır. O'ndan sonrası vardır, denemez. Şeyleri bir düşün_cenin sonucu olarak dilemiş değildir. Hilesiz, hurdasız idrak eder. Her şeydedir; ama -onlarla kaynaşmadan ve onlardan ayrılmadan. Zahirdir; ama doğrudan gözlemlen_mek anlamında değil. Belirgindir, ama görülmesinin peşinde olunmasına ihtiyacı yoktur. Uzaktır, bir mesafeyle değil. Yakındır, aynı civarda olmak suretiyle değil. Lâ_tiftir; ama cismani bir letafetle değil. Vardır; ama bu, yokluktan sonraki bir varlık değildir. Faildir, zorunluluktan değil. Bir hareket olmaksızın takdir eder. Düşünceye gerek olmadan irade eder. İşitir; ama bir aletle değil. Aracısız görür. Mekânlar O'nu içine alamaz, vakitler O'nu içeremez, sıfatlar O'nu sınırlandıramaz. Uyuklamaz. Olu_şu vakitlerden, varlığı yokluktan, öncesizliği başlangıçtan öncedir.

    Duyuları bahşetmesiyle hiç kimsenin O'nu duyumsayamayacağı bilindi. Cev_herleri var etmesiyle cevherinin olmadığı bilindi. Varlıkları zıtlar şeklinde yaratmasıyla O'nun zıddının olmadığı bilindi. Eşyayı birbirine eş yaratmasıyla eşinin olma_dığı bilindi. Karanlığı aydınlığın, yaşı kurunun, yumuşağı sertin, sıcağı soğuğun zıddı yaptı. Uyumsuzları kaynaştırdı,[43] uyumluları ayrıştırdı[44] Ayrışmaları ayrıştıralım; kaynaşmaları da kaynaştıranın varlığına delâlet etsin diye. Bir ayette şöyle buyrulmuştur: "İbret alırsınız diye her şeyi çift yarattık." (Zâriyat, 49)

    Önce ile sonranın arasını ayırdı ki öncesinin ve sonrasının olmadığı bilinsin. Varlıkların doğalarını, onları var edenin doğasının olmayışının bir kanıtı olarak var etmiştir. Varlıkları vakitlerle muvakkat kılmakla, onları vakitli kılanın bir vakte bağlı olmadığını göstermiştir. Varlıkların bir kısmını bir kısmına perde yapmıştır ki, O'nunla yarattığı varlıklar arasında bir perdenin olmadığı bilinsin. Kulluk sunacak kimsenin olmadığı bir zamanda Rab idi, tapacak kimsenin olmadığı bir zamanda ilâh idi, bilinecek nesnelerin olmadığı bir zamanda bilen idi ve işitilecek bir şeyin olma_dığı bir zamanda işiten idi.»[45]

    [43]- Ruh ve beden gibi

    [44]- Ölümden sonra bedenin çürümesi gibi

    [45]- İmam'ın (a.s) bu sözleri Allah'ın zatının ve zatıyla ilgili sıfatlarının birliğinin anlamım açıkla_mak için serdedilmiştir. Bu açıklamada Allah'ın zatının sonsuz ve sınırsız olduğu, dolayısıyla zatının karşısında hiçbir zatın bulunmadığı vurgulanmaktadır. Çünkü eğer böyle bir şey olsaydı, bu zat O'nu sınırlılıkla tehdit eder, ölçülülüğe mahkûm kılardı. Böyle bir şey olmadığına göre O her şeyi kuşatıcı_dır, her iş üstünde egemen güçtür. Böyle (sonsuz) bir varlığın zatından ayrışan bir sıfat da olmaz. Çün_kü bu durumda ezelîliği bozulmuş olur, sınırsızlığına halel gelir. [el-Mîzan, c.6, s. 133]

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. AIDS ilk kez doğal yoldan yenildi
    2005 Konuları bölümünde obi wan kenobi tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 14.11.05, 00:56

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •