1 Mayıs’ta turnusol websitesinde Burak Cop ile ortaklaşa yazdığımız “Yeni Sol Parti Nasıl Olmalı” isimli yazımız yayımlandı. Belki o yazı üzerine belki de konjonktürün uygunluğundan dolayı sosyal demokratlarla, sosyalistlerin buluşması üzerine onlarca yazı çıktı. Ancak mesele ile ilgili aynayı ters çevirip sureti gösteren en önemli vurguyu 20 Mayıs tarihinde Ahmet Çakmak yaptı. Çakmak yazısında sosyal demokratlarla sosyalistlerin işbirliği temelinin kalkınma meselesi olduğunun altını çiziyordu. Kalkınma meselesinin altını çizerken bir yandan da kavramın günümüzde karşılaştığı eleştiriler ve küreselleşme karşısında solun kafa karışıklığına işaret ediyordu Ahmet Çakmak.
Meseleyi dallandırıp budaklandırmanın anlamı yok. Madem Ahmet Çakmak zurnanın zırt dediği yere temas etmiş, zaten bizim de kimlik temelli talepleri hayatın özüne koyan bir yaklaşımımız yok, toplumun esas meselesini, ab-ı hayatı, ekonomiyi konuşalım. Yeni sol ekonomik anlayış sorunsalına girelim.
Ahmet Hoca’nın dediği üzere kalkınma terminolojik olarak bugün gündemde değil. Kalkınmanın ön planda olduğu yıllarda Bretton Woods düzeni yeni yeni şekilleniyordu. Ortada DTÖ(Dünya Ticaret Örgütü) değil, GATT(Tarife ve ticaret genel anlaşması) vardı. MAI(Çok taraflı yatırım anlaşmaları), Uruguay, Singapur ve DOHA turlarından söz edilmiyordu. Kalkınma, devletin üretim alanında da kuvvetli bir oyuncu olduğu, belirli sanayileri himaye ettiği, genelde korumacılıkla yan yana giden bir şekilde uygulanıyordu. Bugün ise küreselleşme ve teknolojideki gelişme sayesinde 3 günde dünyanın istediğiniz yerinden, istediğiniz ürünü sipariş edebiliyorsunuz. Emek hariç mal, hizmet ve sermayenin dolaşımındaki kısıtların kalkması beraberinde kültür ve sanatın da serbest dolaşımını getiriyor. Ancak kalkınma kavramı olgusal olarak geçerliliğini yitirmiş olsa da kalkınmanın merhem olmak istediği yoksulluk, açlık, işsizlik ve gelişmiş ülkelerle durumu eşitleme refleksi kaybolmuş değil. Yani sorunlar baki, koşullar farklı iken, her daim gelişmekte olan ülke sınıfındaki ülkemiz Türkiye için nedir solun koyması gereken ekonomik model?
ilk önce kriz sonrası şekillenen yeni finansal mimari ve bu mimarinin köşe taşlarını çok iyi özümsemek gerekiyor. Bankacılık sistemi sarsılmamış Kanada bu anlamda başka bir yazıda işlenecek kadar önemli bir model.
ikinci olarak Türkiye’nin DTÖ, G20, IMF ve Dünya Bankası gibi platformlardaki gelişmeleri sadece izleyici değil, etkileyici olarak nüfuz ettiği bir ekonopolitik anlayışı tartışmamız gerekiyor. Hayri Kozanoğlu’nun son derece haklı olarak değindiği üzere krizler küresel olsa da buna çare bulmak yine ulus-devletlere düşüyor.
Üçüncü başlık, nasıl bir büyüme politikası? Bugüne kadar IMF ile defalarca stand-by anlaşmaları yapmamızı gerektiren sarmal, ülkenin istihdam koşullarını gözetmeyen, düşük katma değerli sektörlere yatırımı ön plana alan ve her defasında ödemeler dengesinde çöküşlerle sonuçlanan yapısal krizlerdi. Bunun yerine teknoloji ve AR-GE temelli büyümeyi temel alan bir ihracat modeli, iç tüketim dinamiklerini yani hane halkını yoksullaştırmayacak işçi-işveren ilişkilerini ve kamu harcamalarını önemseyen ancak ilerici yönetişim yaklaşımı ile yolsuzluk ve arpalıkları engelleyen yeni bir büyüme modeli.
Modelin dördüncü ve son bacağı ise büyüme modelini destekleyecek istihdam, eğitim ve sosyal güvenlik politikalarından oluşuyor. Burada en önemli mesele adı sol diye popülist politikalara kaymamak ve DPT’nin hazine müsteşarlığının, sosyal ve ekonomik konseyin ve Merkez Bankası’nın eşgüdüm içinde çalışmasını sağlamak. Meselelere daha yapısal bakmak. GAP projesini bitirirken, bölgedeki feodal düzeni sonlandıracak toprak ve kültür reformunu da tartışmaya açmak.
Tüm modelin yönetişiminde ise 1960’lardaki kalkınma modelini revize etmek yatıyor. Özellikle değer zincirinde üretimin payının giderek daha fazla düşmesi ve lojistik, hizmet gibi diğer alanların ön plana çıkması ile devletin rolünün yeniden düzenlenmesini konuşmak gerekiyor. Merkezdeki devlet yerine küresel oyunculara karşı ülke ekonomisinin bütününü ve vatandaşlarının refahını, ekonomiyi sadece düzenleyerek değil, yönlendirerek savunan ve taraf olmayı seçen asimetrik bir devlet modelini konuşmalıyız.
Sadede gelirsek, kalkınmanın adı değişmiş olabilir milenyum çağında. Ancak kalkınma düşüncesini doğuran sebepler daha da ağırlaşıyor. Sol bugün üreteceği yeni dil ile kendisini yenilemeli ve liberallerin yaptığı üzere kimlik tabanlı politikaları ana eksenine oturtmaktan vazgeçmelidir. Emek sermaye çelişkisi 1917’de kaldı diyenlere karşı daha söyleyecek çok sözümüz var diye düşünüyorum.

http://www.birgun.net/writer_index.p...h=05&year=2009