• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
13 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    misafir <s><span style='color: #FF0000'>alpi1907</span></s> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-11-2005
    Mesajlar
    27,766
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    12

    İnsan İradesine Saygı

    Ergenlik çağına gelmiş akıllı insanları mükellef (sorumlu) sayan, tercih ve tasarruflarında özgür bırakan İslam dini, evlilik gibi çok önemli bir karar arefesinde de son sözü kişinin kendisine bırakmıştır. Cenab-ı Hak, sorumluluğun şahsi olduğunu (Necm, 38-39) ve herkesin ancak kendi yaptığının karşılığını göreceğini (Câsiye, 22) bildirmiş, elçisi de, yukarıdaki hadiste olduğu gibi, erkek olsun, kadın olsun kişilerin kendi tasarruflarında söz sahibi olduklarını ifade etmiştir. Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber'in sünnetinde pek çok örnek bulunmakla beraber, sırf evlilik konusundaki tavsiye ve uyarıları bile onun, insan iradesine ne denli saygı gösterdiğini anlamak için yeterlidir. Örneğin bir defasında Hz. Aişe, "Ey Allah'ın Rasulü! Evlilikleri konusunda kadınlara danışılır mı?" diye sormuş, "evet" cevabı alınca, "Peki, bakire kız utanır söyleyemezse ne olacak?" sorusuna Allah Rasulü, "Onun susması izni sayılır" buyurmuştur. (Buhârî, İkrah, 3) Başka bir hadiste, babasının kendisini zorla evlendirdiği şikâyetiyle Hz. Peygamber'e başvuran bir kadını, Allah Rasulü kocasından ayırmış ve "Kadınları zorlamayın" buyurmuştur. Bu kadın daha sonra Ebû Lübâbe el-Ensârî adında başka bir sahabi ile evlenmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 364)

    Sevgili Peygamberimiz kendi kızlarını evlendirirken de aynı tutumu sergilemiştir. Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre, kızlarından birine talip olunduğunda Allah Rasulü onun yanına gider, talip olanın adını söyler, o susarsa evlendiririr, şayet kızı, istemediğini örtüsüne dokunarak işaret ederse, Peygamberimiz de nikâhlamaktan vazgeçerdi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 78) O günkü toplumsal yapıda mevcut olan geleneklerin izleri de görülen bu uygulamada önemli olan, Hz. Peygamber’in, kızının tercihini öğrenerek o doğrultuda hareket etmesidir.

    Bu konuda zikredilmesi gereken diğer bir örnek de Berîre rivayetidir. Hz. Aişe’nin azatlı cariyesi olan Berîre, Mugîs isminde bir köleyle evliydi. Berîre azat olunca kocasından ayrılmak istedi. Fakat Muğis ayrılmak istemiyordu. Bunun için Hz. Peygamber’in aracılık yapmasını istedi. Allah Rasulü, “Ey Berîre! Allah’tan kork. O senin kocan ve çocuğunun babasıdır” buyurdu. Berîre, “Ey Allah’ın elçisi, bunu bana emrediyor musun? deyince Hz. Peygamber, “Hayır ben sadece aracıyım” dedi. Bunun üzerine Berîre, “Benim ona ihtiyacım yok” karşılığını verdi. Hz. Peygamber, amcası Abbas’a, Berîre’ye olan sevgisinden dolayı gözyaşı döken Muğîs’i göstererek, “Mugîs’in Berîre’ye sevgisi, onun da Muğis’e nefreti şaşılacak şey doğrusu!” demişti. (Ebû Davud, Talak, 19; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 28)

    Görüldüğü gibi bu örneklerin hepsi, cahiliye döneminde erkeklerin baskısı altında fazla söz hakları bulunmayan kadınların, Hz. Peygamber sayesinde nasıl bir özgüvene kavuştuklarını ve karşılaştıkları zorlukları bizzat ona anlatarak nasıl haklarını arama çabası içinde olduklarını göstermektedir.

    Evlilik gibi insan hayatında çok önemli yeri olan bir olayın, kişinin anne-baba ve yakınlarıyla istişare ederek ve onların görüş, tavsiye ve onaylarını da alarak gerçekleştirilmesi şüphesiz çok yararlı ve önemlidir. Ancak bu ideal işbirliği her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdirde son söz, yeni bir hayata adım atacak gençlere aittir. Seçimlerinde isabetli olup olmadıkları ve tercihlerinden dolayı karşılaşabilecekleri olumlu/olumsuz gelişmeler tamamen kendi sorumlulukları dahilindedir. Bu noktada ailelerin görevi, gençlerin tercihlerine müdahale etmek değil, onlara her konuda yardımcı olmaktır. Bilgi ve tecrübeleriyle onların seçimine katkıda bulunmaktır.

    Bu konu, ülkemiz açısından da belli ölçüde önemini ve güncelliğini korumaktadır. Hâlâ bazı yörelerimizde küçük yaşta olan hatta rüşt yaşını geçmiş bulunan kızlarımızın kendi görüş ve onayları alınmadan, istemedikleri kişilerle evlendirildikleri bilinmektedir. Bazen babası, hatta dedesi yaşındaki insanlara belli menfaatler karşılığında âdeta satılan bu kızlarımızın akıbeti ya ömür boyu mutsuzluk veya intihar olmaktadır. Çok eski dönemlerin toplumsal yapılarının ve aile ilişkilerinin doğurduğu otoriter işleyiş ve velînin izninin şart koşulması gibi uygulamalar dinî bir zorunluluk gibi görülmekte, Hz. Peygamberin yukarıda örneklerini verdiğimiz tatbikatındaki espri göz ardı edilmektedir. Dolayısıyla, gelenek adı altında, “beşik kertmesi”, “berdel” gibi insan iradesini ve özgür tercihini dikkate almayan yollara başvurulmaktadır. Herkesin kolaylıkla fark edebileceği üzere, yeme-içme ve kıyafet seçimi gibi insanın gündelik hayatının sıradan işlerinde, anne-babasının, yakın çevresi ve arkadaşlarının telkin, tavsiye hatta zorlamaları önemsiz görülse de, evlilik gibi, kişinin kendisinin ve çocuklarının hayatını ömür boyu çok derinden etkileyecek hayati bir kararın tamamen başkalarına havale edilmesi mazur görülemez.

    Kur’an-ı Kerim’in irade hürriyeti ve şahsi sorumluluğa yaptığı vurgu ve Hz. Peygamber’in kadın-erkek ayrımı yapmadan kişilerin irade ve tercihlerini önceleyen tutumu dikkate alınırsa, mezhebi kaygıların ötesinde ve üstünde İslamî bir referans noktasından hareket etmemiz zorunlu hâle gelmektedir. Cenab-ı Hakk’ın mükerrem kıldığı ve imtihan dünyasındaki rotasını belirlemede serbest bıraktığı insanın, temel hak ve hürriyetlerini kullanırken, başkalarının izin ve onayına tabi kılınması aklın da dinin de kabul edeceği bir şey değildir.

    “Hz. Aişe (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, bir genç kız onun yanına gelerek, “Babam beni, sadece itibarını yükseltmek için, istemediğim halde, kardeşinin oğluyla evlendirdi” dedi. Hz. Aişe, “Nebî (s.a.s.) gelinceye kadar otur bakalım” dedi ve Rasulüllah geldiğinde durumu ona bildirdi. Allah Rasulü, kızın babasına haber göndererek çağırttı ve tercihin kıza ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine kız, “Ey Allah’ın Rasulü! Babamın yaptığı işe izin verdim, fakat bu konuda söz hakları olduğunu kadınlara bildirmek istedim” dedi. (Nesâî, Nikah, 36 )”

    Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mayıs 2009 sayısında yayınlanmıştır.

    kaynak

    İnsanlara saygı her zaman önemlidir. Ayrıca forumda uzun zamandır tartışılan konularıda içeriyor


    Kor cehalet cirkeflestirir insanlari !
    Suskunlugum asaletimdendir...
    Her lafa verecek bir cevabim var...
    Lakin bir lafa bakarim laf mi diye,
    Bir de soyleyene bakarim adam mi diye...
    Mevlana Celaleddin-i Rumii

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Diyanet tabi iyi bir şeylere bağlamak istiyor sevgili alpi1907

    Ama ne yazıkki din çok büyük oranda net anlatımlar vermiyor insanlara.Burada zaten bunu anlatıyoruz.Gecenin saat 3 lerine kadar.Din bir yerde iyi söylüyor diğer bir yerde tam aksni söylüyor ve dar kafalılarda hem iyi ,hemde kötüyü bize dikte ettirmeye ,doğru kabul ettirmeye çalışıyorlar.

    İşte bu saçmalıklar en güzel şöyle anlatılabilir.Mesela başı türbanlı bir kız düşünün altında düşük bel pantolon'ki aşırıya kaçmış,işte öyle olmuş insanların beynindeki din düşünceleri.Başını örtüyorsun popon açık.

    Bu gün islam alemine bakınız.Her türlü kötülük bu ortamda var.Her türlü üçkağıt,haksızlık,sahtekarlık fesatlık ne yazıkki bu toplumlarda var.

    Doğuda hayvan satar gibi kız satıyorlar.Başlık parasını ver al.Adam yaşlıymış (bunun önemi bile yok),kadın satıcısıymış bunların önemi yok.Yani sosyal açıdan bakarsak neden eciş bücüş toplum olduğumuz rahatlıkla anlaşılabilir ,bizim her şeyimiz bozuk.

    Bu gün rumlarda kahvehane yok kafeterya var.Gökçeadaya gitmiştim.her kez kadınlı erkekli ,akşamları ,bahçelerdeki işlerini bitirip kafeteryaya geliyorlar.Kimi sohbet ediyor kimi keman çalıp şarkı söylüyor,neşe içinde hem sosyalleşiyorlar hem destekleşip bu aradada eyleniyorlar.Erkekler tıraşlarını olmuş,bayanlar olduğu için nezaket içindeler.Güzel bir ortam.

    Bizde ise kadının bir hakkı olduğuna yani ,kümesteki bir tavuk olmadığına gerçekten inanıyormusunuz.Siz belki elit bir ailenin insanı olabilirsiniz ama başka insanların başka ortamlarında aynı sizin bakış açınızdaki gibi olduğunumu düşünüyorsunuz.
    Bakın bir senaryo yapalım.
    Günlük işlerden imanı gevremiş,hem daralmış,hem cahil,hem parasız,hem sakallı yıkanmayan,küfür eden,hemde ayının teki bir erkek düşünelim ve komplekslerini,kıskançlığa dönüştürüp aşırı derecede kıskanç olup karısını evden çıkartmayan ,döven,birisi olduğunu düşünelim.Siz onun karşısında bir bayanın ne yapabileceğini düşünün.Anadoluya bakın bakalım kaç kişi görücülüğün haricinde evlenmiş.Gazetelere bakın aşağı yukarı her ay bir töre cinayeti göreceksiniz.Babası ve abisi kızı bıçakla doğradılar...Gibi.

    Diyeceksinizki bu ekonomik sebeblerden.Aslında buda dinin içindeki yanlışların getirdiği bir problemdir.İslam tarihine bakarsanız ekonomi ganimet ve haraç alma üzerine kurulmuştur .Ve hep islam ülkelerinde ekonomik sıkıntı eksik olmamıştır.Temiz ,dürüst,efendi,aydın bir toplum üretebilmek için kadının yaşam kalitesini yükseltmek birinci derecede önemlidir.Din burada, gayet net olarak insanları doğru hedeflere yönlendirmelidir.

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    www.EhlibeytKutuphanesi.com



    EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE KAZA VE KADER İNANCI


    Şia alimleriyle tanışınca (1) ve kitaplarını okuyunca adeta kaza ve kader hususunda yeni bir ilim elde ettim Birisi Hz. Ali (a.s)'a kaza ve kader konusunu sorunca imam şöyle buyurmuştur.

    "Yazıklar olsun sana sen kaza ve kaderin kesin ve mutlak bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Böyle olsaydı artık sevap ve ceza vermenin bir anlamı kalmaz ve söz veren boş yere olurdu. Allah'u Teala kullarına ihtiyaren emir etmiş ve ihtiyaren de nehyetmiştir. Onların tekliflerini kolay kılmış zorlaştırmamıştır. Az bir amele karşılık olarak da çok sevap vermiştir. Allah-u Teala mağlup kılınarak isyan edilmemiş zorla da kimseyi itaat etmek mecburiyetinde bırakmamıştır. Peygamberleri oyuncak olsun diye göndermemiş, kitapları da boş yere nazil etmemiştir. Gökleri, yeri ve onların arasında bulunan varlıkları da batıl ve boş yere yaratmamıştır. "Bu kafirlerin hayalidir; cehennem ateşinden dolayı eyvahlar olsun kafirlere." (2)

    Nede açık bir beyandır bu. Bu konuda bundan daha açık bir söz ve bundan daha sağlam bir delil okumamıştım. Müslüman olan herkes bununla amellerinin sadece kendi irade ve ihtiyarından kaynaklandığına inanıyor. Zira Allah-u


    ----------

    ı - Muhammed Bakır Es-Sadr, Ayetudlah-il Uzma Hoi, Ayetıdlah Hekim
    Altame Tabatabai vb. bana bu hususta çok yarduncı oldular.
    2 - Muhammed ibn-i Abduh'un yazdığı "Şerh-i Nehc'ul Belaga" c.4, s.673.




    248 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

    Teala emretmiş, ama seçim hürriyetini de bize bırakmıştır. Hz. İmam Ali'nin "Allah kullarına ihtiyaren emretmiştir" sözünün anlamı da budur. Daha sonra, Hz. İmam Ali (a.s) konuya daha da açıklık getirerek şöyle buyurmuştur. "Allah mağlup kılınarak isyan edilmemiştir." Bu sözün anlamı şudur ki, Allah-u Teala insanları bir işi yapmak zorunda bırakmak isteseydi, kulları da birleşseydi yinede Allah'ın işine galip gelemezlerdi. Bu ise Allah-u Teala'nın itaat ve isyanda kullarına seçme özgürlügü verdiğini gösterir. Bunu Allah-u Teala Kehf suresinin 29. ayetinde şöyle açıklamıştır.




    "De ki, hak Rabb'inizledir; isteyen iman etsin, isteyen de kafir olsun."

    Daha sonra, Emir'ul Mu'minin Ali (a.s) bu konuyu insanın kalbine yerleştirmek amacıyla insanın vicdanına hitap ederek konuyu açıklığa kavuşturan kesin bir delile işaret ediyor. O da şudur. "Bazılarmm inandığı gibi eğer insan fiillerinde mecbur olsaydı, o zaman artık peygamber gönderip, kitap indirmek bir nevi oyun ve faydası olmayan abes bir iş olurdu. Allah-u Teala ise oyundan ve abes iş görmekten münezzehtir. Zira Peygamberlerin (Allah'ın selamı onlara olsun) gönderilmesi ve kitaplarm nazil olunması insanlan islah edip onları zülümattan çıkarıp, nura hidayet ederek nefsani hastalıklarını tedavi etmek ve saadetli bir hayatın



    EHL-İ SÜNNET'E GÖRE KAZA VE KADER / 249


    örnek yolunu onlara açıklamak içindir." Allah-u Teala İsra suresinin 9. ayetinde buyuruyor ki:


    "Şüphe yok ki bu Kur'an, insanlara en doğru bir yola sevkeder."

    Daha sonra Hz. Ali (a.s) sözünü, cebre inanmanın göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan varlıkların batıl yere yaratıldığına inanmayı gerektirdiğini açıklayarak sona erdiriyor.(1)

    Bir grubun cebre inandığı, bir grup da tefvize inandığı bir sırada şianın kaza ve kader konusundaki inancını incelediğimizde bu inancın çok sağlam bir inanç olduğu ortaya çıkar. Zaten Ehl-i Beyt imamları'nın (Allah'ın selamı onlara olsun) varlığı da İslami inanç ve kavramları islah etmek, ve bu yoldan kayanları tekrar doğru yola döndermek içindir. Bu amaçla Ehl-i Beyt İmamları açıkça buyurmuşlardır ki:


    "(Hakikat) Ne cebir doğrudur ve ne de tafviz; bu ikisinin arasıoda bir şeydir."(1)

    Bu kavramı Hz. İmam Sadık her insanın kendi aklıca kavrayacağı bir basit örnekle açıklamıştır. Birisi imam'a "Ne

    ----------
    - 1. Akaid'üş Şia fi'l kaza ve'l kader.



    250 7 DOĞRULARLA BİRLİKTE

    cebir doğrudur. ve ne de tafviz; bu ikisinin arasında bir şeydir" demekle neyi kastediyorsunuz?' diye sorunca, Şöyle buyurdu: "Yeryüzünde yürümen, yere düşmen gibi değildir."

    Bunun manası şudur ki, biz yürürken kendi ihtiyarımızla yürüyoruz; ama düşmemiz irademizin dışında olan bir şeydir.

    Böylece, kaza ve kader ile ilgili doğru görüş, cebir fikriyle tafviz fikri arasında bulunan bir fikirdir. Yani bir kısım işler bizim kendi elimizde olup kendi ihtiyar ve irademizle yaptığımız şeylerdir. İkinci kısım işler ise bizim irademizden hariçtir ve de bunlara karşı boyun eğmek zorundayız. Yani defetmek imkanımız da yoktur. Birinci bölümden dolayı hesaba çekiliriz; ama ikinci kısım işlerden dolayı bir sorumluluğumuz yoktur. O halde insan aynı anda hem muhtardır ve hem de mecbur.

    A) İnsan bir iş hususunda düşünüp nihayeten yapmak veya yapmamak kararını aldığı fiillerinde muhtardır. Allah-u Teala Şems suresinde buna işaret ederek buyurmuştur ki:



    "Andolsun cana ve azasını düzüp koşana, derken ona kötülüğünü de çekinmesini ilham etmiştir, andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse kurtulmuştur, muradana ermiştir, ve andolsun ki kim özünü kirletmiş, kötülüğe gömmüşse ziyana girmiştir."

    EHL-İ SÜNNET'E GÖRE KAZA VE KADER / 251

    O halde nefsin tezkiyesi ve kirlenmesi insanın kendi seçimi sonucu olduğu gibi, fe la ha varmak ve zarara uğramak ta bu seçimin kesin ve adilane olan bir neticesidir.

    B) İnsan onu kapsayan Allah-u Teala'nın irade ve meşiyetine boyun eğmiştir. Yani bütün bu evrene hakim olan kanunlanna karşı mecbur durumdadır. İnsan kendisinin erkek veya kadın cinsinden olmasını seçemez. Insan hangi renk ve ırktan olmasını seçemez. İnsan hangi anne-babadan dünyaya geleceğini seçemez. Hatta insan cisim yapı ve boyunun ne kadar olmasını bile seçemez. Bundan başka genetik hastalıklar gibi kendi katkısı olmadan lehine veya aleyhine işleyen bir kısım tabii kanunlara boyun eğmek zorundadır. İnsan yoruldu mu uyur, dinlendikten sonra da uyanır. Acıktığı zaman yemek yer. Susadığı zaman su içer. gir ferahlık hissettimi neşelenip güler, bir hüzüne kapıldı mı ağlar ve üzülür. Vücud fabrikasında çeşitli hormon, hücre ve büyüme kabiliyeti olan, nütfeler üretilir. Bu arada biyolojik yapısı ise hayret verici bir tertip ve düzenle çalışmaktadır. Fakat bu insan hayatının her anında ve hatta ölümünden sonra bile ilahi inayetlerle çevrelendiğinin farkında dahi değildir. Allah-u Teala buna işareten Kıyamet suresinin 36. ayetinden 40. ayetine kadar şöyle buyuruyor.




    252 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

    "Yoksa insan sanır mı ki kendi keyfine bırakılır? Erlik suyundan dökülen bir katre değil miydi? Sonra bir kan pıhtısı oldu da onu yarattı, azasını düzüp koştu, derken ondan da erkek, dişi, çiftller yarattı; bunları yapanın, ölüyü diriltmeye gücü mü yetmez?"

    Evet ey Rabb'imiz, sen her eksiklikten münezzehsin ve bütün hamdlar da sana mahsustur. Ey bizim yüce Rabb'imiz, yaratıp düzenleyen sensin; takdir edip hidayet eden sensin; öldürüp dirilten sensin; bereketler sendendir; sen yücesin; sana muhalefet edip uzaklaşanlara ve seni hakkın gereği takdir edip tanımayanlara yazıklar olsun.

    Bu bahsimizi Abbasi halifesi Me'mun'un döneminde çeşitli ilim ve felsefelerin islam aleminde sözkonusu edildiği bir dönemde yaşayan ve ilimdeki üstünlüğü herkes tarafından tastik edilen hatta ondört yaşına varmadan zamanın en bilgini olarak tanınanın Ehl-i Beyt İmamlannm sekizincisi Hz. İmam Ali ibn-i Musa Rıza'nın sözleriyle sona erdirelim:

    İmam Rıza(a.s)'a imam sadık(a.s)'ın "Ne cebir doğrudur ve ne de tafviz; bu ikisi arasında bir şeydir" Sözünün manası sorulunca şöyle buyurmuştur.


    -----------------------------
    1 - İbn-i Abd-i Rabb'ih'in yazdığı "İkd'ul Ferid" kitabı, c.3, s.42.



    EHL-İ SÜNNET'E GÖRE KAZA VE KADER / 253



    «Allah-u Teala'nın bizim fiillerimizi yaptığını ve daha sonra da bize o fiillerden dolayı azap verdiğini sanan kimse cebre kail olmuştur. Allah-u Teala'nın yaratmak ve rızık işini-kendi hüccetlerine - tafviz ettiğini hayal eden bir kimse ise hak yoldan sapmıştır. Cebre kail olan birisi kafirdir; tafvize kail olan ise müşriktir. Ama "gerçek bu ikisi arasında bir şeydir" sözünün manası "Allah'ın emrettiği şeyi yapıp, nehyettiği şeyden kaçınmanın bir yolunun bulunduğuna inanmaktır."
    Yani Allah-u Teala onu hayrı yapmaya veya terk etmeye kadir kıldığı gibi şerri de yapmaya veya terketmeye kadir kalmıştır. Hayrı emretmiş şerrden ise nehyetmiştir."

    Andolsun ki, bu söz ister tahsil görmüş olsun, ister okur-yazar olmasın her seviyede akıl sahibinin kavrayabileceği tam manasıyla yeterli ve doyurucu bir açıklamadır. Gerçekten de Resulullah'ın (s.a.a) Ehl-i Beyt hakkında buyurduğu şu söz ne de güzeldir.



    "Onlardan (Ehl-i Beyt'ten) öne geçmeyin yoksa helak olursunuz ve onlardan geri de kalmayın ki yine helakete




    254 / DOĞRULARLA BİRLİKTE

    düşerseniz; onlara ilim öğretmeye de kalkışmayın ki onlar sizden daha bilgilidirler."(1)

    -----------------------

    1 - İbn-i Hacer'in yazdığı "Savaik'ul Muhrika', s148 - Mecmeu'z zevaid, c.9, s.163 - Yenabiu'l Mevedde, s.41 - Durr'ül Mensur, c.2, s.60 - Kenz'ul Ümmal, c.1, s.168 - Usd'ul Gabe, c.3, s137 - Abekat'ul Envar, c.3, s.184.

    --------------------------------------------
    "Doğrularla Birlikte" Kitabından alınmıştır.
    www.islamkutuphanesi.com

  4. #4
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    İnsan İradesine saygı!!Okkalı bir söz.Bu saygıya Peygamber ölür ölmez dinden çıktı diye Ebu Bekir tarafından yakılan insan iradeleride dahilmidir?

  5. #5
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı DÜZEN tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    İnsan İradesine saygı!!Okkalı bir söz.Bu saygıya Peygamber ölür ölmez dinden çıktı diye Ebu Bekir tarafından yakılan insan iradeleride dahilmidir?

    Yada Peygamberin sagliginda,kendi iradesine gore hakli oldugunu savunan kisinin kafasini koparak ADALETIN SIMGESI olan OMER dahil mi ?



    .

  6. #6
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı barristor tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Yada Peygamberin sagliginda,kendi iradesine gore hakli oldugunu savunan kisinin kafasini koparak ADALETIN SIMGESI olan OMER dahil mi ?



    .
    Katledilen Şairlerden bahsetmedik daha.

  7. #7
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Şiir dedinde dostum bakalım hadis ne diyor


    2851- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizden birinizin midesini; içini kemiren bir irinle dolması; kafa ve kalbinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır.” (Buhârî, Edeb: 27; Müslim, Şiir: 17)

  8. #8
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı EL-TURUK tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Şiir dedinde dostum bakalım hadis ne diyor


    2851- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizden birinizin midesini; içini kemiren bir irinle dolması; kafa ve kalbinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır.” (Buhârî, Edeb: 27; Müslim, Şiir: 17)

    Boyle hadisler ortadayken,hala bu arkadaslar nasil idda ediyorlar ki,KURAN KADAR SIIRSEL BIR DILLE YAZILAN KITAP OLAMAZ diye..


    .

  9. #9
    QUEEN mernes adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    20-02-2005
    Mesajlar
    44,474
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    25
    İnsan İradesine Saygı denilmiş ama çevremizde buna kaç örnek verebiliriz?

    Özellikle günümüzde Kadının bu derece ezilmesi hor görülmesi o zaman dinimizle çatışmıyor mu? Bu zulmü yapanların alayı müslümanlıktan o zaman nasibini almamış müslüman görünümlü dinsizler derim ben o zaman

    Ama yok onların cevapları hazır ;

    *Namusumuzu koruduk

    *Tek başına ne yapacak

    * Gelinlik ile çıkar kefen ile dönersin zihniyeti o zaman gavurlara mı ait diyesim geliyor?

    Onlara gavur dersek bir cinayet daha çıkar ve bu zincir şeklinde devam eder.

    Dinimiz herşekilde tüm canlılara tüm varlıklara iyi davranmamızı isterken biz en önemli varlığı insanı ve kadını ezip geçiyoruz.

    Bu durumda müslümanlıkla çelişmemiz ne kadar tuhaf değil mi ?


    TÜRKYAŞAM
    FENERBAHÇELİLE

    Hep DESTEK
    Tam DESTEK!!



    Benimle onun arasında kaldıysan, onu seç!
    Çünkü beni gerçekten sevseydin, beni seçenek yapmazdın.

  10. #10

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    KAZA VE KADER İLE HİLAFET MES'ELESİ

    İlginç olan şudur ki Ehl-i Sünnet Allah-u Teala'nın kullan amellerinde mecbur kıldığını ve onların hakiki anlamda ihtiyan olmadığını söylemelerine rağmen, hilafet konusunda Hz. Resuluılah (s.a.a)ın vefat ettiğinde halkın kendi istediklerini seçmeleri için meseleyi onların kendi iradelerine bıraktığını söylüyorlar.

    Şia ise bunun tam aksi görüşündedir. Onlar insanın kendi amellerinde "Ne cebirdir ve ne de tafviz bu ikisi arasında bir şeydir" ilkesince muhtar olduğunu ve istediği şekilde Allah'ın izniyle hareket ettiğini söylemelerine rağmen, hilafet konusunda insanların ihtiyarı olmadığına inanıyorlar. Bu da ilk merhalede bir çelişki gibi gözükür, ama gerçekte böyle değildir. Aksine Ehl-i Sünnet'in Allah-u Teala'nın kullarını amellerinde mecbur kıldığına dair görüşleri önceden de açıkladığımız gibi gerçekle çelişmektedir. Zira Ehl-i Sünnet'e göre gerçek anlamıyla ihtiyara sahip olan Allah-u Teala'dır, insanlar ise muhtar oldukları vehmine kapılıyorlar. O halde bu görüşe göre, örneğin Ebubekir'i Sakife günü önce Ömer'in daha sonra da diğer sahabelerin seçmesi vehmi bir seçimdir. Zira gerçekte onlar Allah'ın emrini infaz eden bir vasıtadan gayri bir şey değillerdi. Bu görüşün gerÇekle çelişkide oluşu apacıktır.

    Ama Şiiler Allah-u Teala'nın kullarını kendi fiillerinde muhtar kıldığına inanmaktalar. Bu ise hilafetin Allah'ın seçimiyle gerçekleştiği inançlarıyla asla çelişmemektedir.



    256 / DOĞRULARLA BİRLİKTE




    "Vesenin Rabb'indir ki istediğini yaratıp, istediğini geçer, onların seçme hakkı yoktur."

    Zira hilafet aynen nübüvvet gibi kullann seçimine bırakılan bir şey değildir. Allah-u Teala halkın arasından Peygamber'ini kendisi seçip göndermektedir. İşte hilafet konusu da aynen böyledir. Fakat insanlar hayatlan boyunca Allah'ın emrine itaat etmekte veya isyan etmekte muhtar kılınmışlardır. O halde insan, ya kendi isteği üzere Allah'ın seçtiğini kabul edip ona boyun eğer veya kendi isteğiyle ona karşı gelir. Salih olan mü'min bir kimse Allah'ın seçtiğini kabul eder; Allah'ın nimetine karşı çıkan kimse ise Allah'ın seçtiği ni reddeder. Allah-u Teala şöyle buyuruyor.



    "O halde benim hidayetime tabi olan kimse ne sapıklığa düşer ve ne de şaki olur. Benim zikrimden yüz çeviren kimseye ise dar bir yaşantı vardır, kıyamet günü de onu kör olarak mahşere getireceğiz. O "Ey Rabb'im, neden beni kör olarak haşrettin; ben görüyordum (gözüm var idi)" diyecek. Ona "sana ayetlerimiz gelmişti de sen


    EHL-İ SÜNNET'E GÖRE KAZA VE KADER / 257


    onları unutmuştun; böylece bu gün de sen unutulacaksın."
    Tâhâ / 123-126

    Ehl-i sünnet'in bu konudaki görüşlerine bakılırsa hiç kimse sorumlu tutulmaz. Oysa ki, insanın iradesi dışında cereyan ettiğine inandıklan yöneticilik müessesesi yüzünden haksız yere nice kanlar dökülmüş, nice zulümler işlenmiştir. Bu uğurda dökülen bütün kanların, çiğnenen bütün değerlerin sorumlusu Allah mıdır?! Bazı sözde ilim sahibi kimseler bunu iddia ederek bu hususta şu ayet-i kerimeye temessük ediyorlar.



    "Eğer senin Rabb'in isteseydi onu yapamazlardı"
    En'am/1l2
    Fakat şia sapıklığa yol açıp Allah'a isyan eden her şahsı kendi yaptığından dolayı sorumlu tutmakta ve hem işlediği günahı ve hem de o günahı işleyenlerin yüklendiğine inanmaktadır. Hz. Resuluılah (s.a.a) şöyle buyurmuştur.


    "Hepiniz Sürü sahibisiniz ve herkes de kendi sürüsünden sorumludur."

    Allah-u Teala da şöyle buyurmuştur.



    "Bekletin onları; onlar sorguya çekilecektir."
    Sâffât / 24

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Başarılı İnsan İle Başarısız İnsan Arasındaki Farklar
    2006 Konuları bölümünde _Marx_ tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 01.04.06, 13:32

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •