Sevgili kardeşim,
Biliyor musun, artık gülmekten ağlıyorum!.. Kahkahalarım, gözyaşlarıma yetişemiyor!. Neredeyse bir ömür sayılabilecek uzunlukta, severek, neredeyse tüm ruhumu vererek yaptığım gazetecilik mesleğinin düşmüş, düşürülmüş olduğu seviyeye gülemiyorum ama…
- İçim acıyor!..
Bu acımasız alaşağı etme duygusunun, bu akıl almaz intikam isteğinin, bu iktidarın kurşun askeri olma güdüsünün (ya da Cem Yılmaz’ın başparmağı ile işaret parmağını ovuşturarak dediği gibi ‘duygusallığının’), bu “öyleyse öl Sezar” vahşiliğinin karşısında, bir an için de olsa üşümedim desem yalan olur!.. Gazetemizin avukatlarının senin tutuklanmana itirazının karara bağlanacağı gün, bir internet sitesine tuttuğun notlar düştü… Ertesi gün de gazete sayfalarına… Hele bir tanesi, bizim radyo programlarında sözünü sıkça ettiğimiz, benim “elimle tutmadan nasıl okuyabilirim acaba” diye tarif ettiğim “The Taraf”, seni dört sayfalık bir ekle onurlandırdı!.. Başlığı da şöyleydi:
- Sivil Darbe Günlükleri!..
Şayet bu yazıyı okursan, adım gibi eminim, sen de gülmekten ağlayacaksın…
***
Yalnız, benim anlayamadığım bir şey var bu darbe günlüklerinde; lütfen açıklar mısın?
- Ne işi var; soğumuş balık ve bol yeşillik ve de bulgur pilavının darbeyle?..
- Ne işi var; karavana yemeklerinin hükümeti yıkmakla?..
- Ne işi var; ressamların tablolarının, şık koltukların, mekân tanımlamalarının silahlı kalkışmayla?..
Bu ne biçim “sivil darbe günlüğü!” Şaka bir yana, böyle darbe günlüğü olur mu?!.. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?!..
Önceki akşam, CNN Türk’te, Reha Muhtar’ın programında tartışırken, bir kez daha hayretler içinde kaldım; Taraf mensubu bir “gazeteci”, akıl almaz bir rahatlıkla, “Peki, Balbay bu konuşmalara tanık oldu da ne yaptı” diye sorabildi… Bana sıra gelmeden, Hürriyet gazetesi yazarı Mehmet Yılmaz, evrensel yanıtı verdi:
- Gazeteci ihbar etmez , yazar… Üstelik, Balbay da bunu manşete taşıdı, “Genç Subaylar Rahatsız” haberini yaptı dedi..
Sadece o değil ki; onlarca köşe yazın, radyoda yaptığımız konuşmalar, televizyon programında anlattıkların da tanıktı buna, ama iş “biz seni yiyeceğiz”e kilitlenmişti bir kere, o nedenle de önemi yoktu!..
Bu arada, gazetecinin gözlem yapma, kaynağını saklama, tarihe tanıklık yapma gibi asli görevleri de arada kaynadı gitti…
- Yazık ki, yazık!..
***
Biliyor musun en çok neye acı acı güldüm o tele-vizyon programında:
Bir yandan o “gazeteci”, diğer yandan kendisine “sosyalist” sıfatını layık gören bilim adamı, sürekli olarak demokrasiden, demokratik Türkiye’den söz ettiler!. Ağaların, şeyhlerin, şıhların, cemaat önderlerinin cirit attığı, protokolde yer bulduğu, devlet içinde en üst perdeden söz sahibi olduğu bu karanlık düzene “demokrasi” payesini yakıştırdılar, yakıştırabildiler!.. Cumhuriyeti adım adım bir “korku imparatorluğuna” dönüş-türen AKP “demokrasisini” kutsamaktan çekinmediler… Yazının tam burasında YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu aradı: “El koyulan bilgisayardan elde edilen belgelerin kopyası aynı ortamda o kişinin avukatına verilmezse hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü, teknoloji her türlü ekleme, çıkarma yapmaya müsait. Mahkemede delil olarak kullanılamaz, yeri çöplüktür. Bunu bildikleri için servis yapıyorlar” dedi. Bir de şu can alıcı soruyu sordu:
- Bütün güç ellerinde, niçin usul kurallarına uymuyorlar?
Ardından da ekledi: “Bunun adı kamuoyunu istila etmektir!..”
“Gerilimli Yıllar… Balbay’ın notları yakında Cumhuriyet’te” manşetini görünce gülümsedim; “sen rahat durmazsın oralarda” demiştim, yanılmamışım… Şimdi haysiyet düşkünü yanaşmalarla, utanma duygusunu yitirmiş tetikçiler düşünsün…
Son olarak; bu hafta sonu Ankara’dayız, hem kitap fuarında, hem de gazetemizde, tabii seninle birlikte!..
- Seni bir yurtseverin bütün sıcaklığı, özlemi ve gücüyle kucaklıyorum, sevgili kardeşim..
Mustafa Ümit Balbay
kaynak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

