KANIT olarak kullanılabilecek yazılı bilgiye belge deniyor.

Belgenin, kanıt olarak kullanılabilmesi için orijinal olması veya aslının aynı olduğunun onaylanması gerekiyor. Böylesine basit bir tanımdan sonra malum gazete Taraf’ta yayımlanan dört sayfalık “Genelkurmay Başkanlığı’nın AKP’yi ve Fethullah Gülen’i Bitirme Planı”nın “belge” niteliğinde olup olmadığı sorusu akla takılıyor.

Dört sayfalık yazının malum Ergenekon dalgalarından birinde tutuklanan üstün hizmet madalyalı emekli gazi üsteğmenin bürosunda bulunduğu F tipi polis tarafından el altından açıklanmış bulunuyor.

Fakat gerek gazi gerekse gazinin avukatı böyle bir “belge”yi reddediyor ve “belge”nin polis tarafından konulduğunu bildiriyor.

Ankara Barosu da aynı zamanda avukat olan gazinin bürosunun polis tarafından hukuk dışı yöntemlerle basılıp arandığını açıklıyor.

Akla ister istemez “polis bir zamanlar gözaltına alacağı kişinin cebine esrar atardı şimdi bilgisayar belleğine ‘belge’ atıyor” yorumu geliyor!

Öte yandan polisin ele geçirdiği iddia edilen “belge”nin sorumluluğu malum soruşturmayı yürüten savcılarda bulunuyor; örneğin Ergenekon’un birincil savcısı Recep Tayyip’te ve ikincil savcısı Zekeriya Öz’de.

Tayyip, sonradan kazı yanmasın diye çevirse de “belge” orijinalmiş gibi konuşuyor ve ardından akoğlanlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ni sanık sandalyesine oturtup yargılamaya başlıyor.

Zekeriya ise her zaman olduğu gibi hiç konuşmuyor ve dolayısıyla gizli olması gereken bir soruşturmanın gizli olması gereken dosyasındaki gizli bir “belge”nin nasıl olup da malum bir gazeteye servis edildiğini açıklamak durumunda kalmıyor.

Şimdilik görünen köy kılavuz istemiyor: Düzmece kokan bir “belge” üzerinden iktidar yalakası medya eliyle sahte darbe tartışmaları yaratılarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmak Ergenekon dalgasının yeni bir boyutu olarak karşımızda duruyor.

Senaryo o kadar sırıtıyor ki “demokrasi” için yeri göğü inleten Başbakan, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı’nı çağırıp “ne oluyor yahu” diye sormuyor bile!

Bindiği dalı kesen adamın iradesi

ÖNÜNE gelen herkesin ağzına sakız yaptığı “millet iradesi” için Hilmi Kayıhan “Ümmetin iradesi olmaz, milletin olur” diyor:

“İşbirlikçi sihirbazların uyutmasıyla millet, gözü dönmüş, kafası dumanlanmış; ordusuna düşman kesilmiş ve hatta eline tutuşturulan bıçağı boğazına dayamış olabilir. Bir milletin intihar etmesine asla izin verilemez. Bunun adı ne demokrasi ne de milli iradedir. Millet iradesini kullandıktan sonra yine millet olarak yaşamına devam ediyorsa diyecek hiçbir itirazımız olamaz, saygımız sonsuz. İtirazımız; milletin dağılması, ümmet yapılma noktasıdır. O kırmızı nokta, o mayınlı sınır; dur ihtarı çekilen, parola ve işaretin sorulduğu sınır. O sınırdayız şimdi. Giden millet, yeni gelen ümmet ise orada millet yok olmuş demektir; milletin olmadığı yerde iradesi de olamaz. Buna millet iradesi demek büyük bir yalandır. İşte buna asla izin verilemez. Ümmetin iradesi olmaz. Millet meydanı yalnız başına terk etmez, kurumlarıyla gider. Millet ümmet olurken Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, yerini İslamcı faşizme bırakır, yargı ulemaya karışır, şapkanın yerini sarık alır. Bindiği dalı kesen adam yere çakıldıktın sonra ölmüş adamdır, dalı kesen değil ve ölü adamın iradesi olmaz. İslamcı faşistlerin milli irade dedikleri işte bu olmalı.”




kaynak