• Reklam
7 sonuçtan 1 --- 7 arası gösteriliyor
  1. #1
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5

    Garanik Vakıası & Şeytan Ayetleri

    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ


    İslamda Garanik Vakıası

    iddia edilen ayet bu:

    “Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vererek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (herşeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)” (Hacc, 22/52).


    bu sureyi okuyan özellikle gayri Müslim kesimin garanik vakasının Zat-ı Akdes (c.c) tarafından teyid edildiğini söylerler. Garanik vakasını anlatmadan evvel bu ayetteki bazı terimlerin açıklamasını yapalım


    ذَا تَمَنَّىٰ yani "izâ temennâ" buda mealde "temenni ettiği vakit" manasındadır


    şimdi meali (temenni kelimesini açarak) biraz daha açalım



    "Her peygamber, kavminin Zat-ı Akdes (c.c) in Hidayetine tabi olup kötülüklerden kurtulmalarını arzu eder. Şeytan, insanların kalplerine şüphe atarak halkı resullere karşı koymaya çağırır. Yahut resul, kavminin hidayetini temenni edip şefkle çalışırken, şeytan onu ümitsizliğe düşürmek için vesvese verebilir, onu maksadından caydırmaya çalışır."
    Denilelirse bir anlam kayması olmaz böylelikle anlatmak istediğimizi daha iyi anlatmış olacağız.

    Bazen Zat-ı Akdes (c.c) , şeytanlara uyanların yaptıkları işleri şeytanlara atfeder. Çünkü "sebeb olan yapan gibir" burda bir sebebiyet söz konusudur.Bu ayette de şeytanlarla birlikte onun yolunda gidenlerin de bu temenniyi kırmaya çalıştıklarını ve buna binaen bu ahvalin şeytana atfedildiğini görmekteyiz.


    Garanik vakası şöyledir

    Resûlullah, kavminin yüz çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah’tan kavmi ile kendisini birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm suresini indirdi. O da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: “(Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur).” Kureyşliler bunu işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar. Mü’minler de Rab Teâlâ’dan gelen şeyi tasdik ettiler, Peygamber’i bir hata veya vehimden ötürü itham etmediler. O, sureyi bitirince secde etti. Onun secde ettiğini gören mü’minler de onun getirdiğini tasdik ederek secde ettiler. Mescitteki müşrikler de secde ettiler. Velîd ibn Muğîre hariç herkes secde etti. Secde haberi, Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar’a da ulaştı. Bir kısmı orada kalıp, bir kısmı Mekke’ye hareket etti. Sonra, Cenab-ı Allah, Peygamber’e, “Benim indirmediğim şey söyledin!” dedi. Resûlullah üzüldü, Allah’tan korktu. Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 52) indirerek onu teselli etti, Şeytanın ilka ettiğini neshetti” (Taberî, 27/187-188).


    Bu rivayetin sıhhat dercesine bakalım:


    1) Bu rivayete eklenilen rivayetler bunu sıhhat derecesini kırmaktadır.



    Katade' de orada: "Ve şüphesiz ki onlar o pek yüce heykellerdir" fazlalığım da katmaktadır

    Bir diğeri Bundan da daha korkuncu Vakıdî'nin, Kesir b. Zeyd'den, onun el-Muttalib b. Abdullah'tan şöyle dediğine dair naklettiği rivayettir: el-Velid b. Muğire müstesna bütün müşrikler secde etti. O, yerden bir miktar toprak aldı ve bunu alnına değdirerek üzerine secde etti. Oldukça kocamış bir yaşlı idi. Bu kişinin Ebu Uhayha Said b. el-Âs olduğu da söylenir

    Halbuki başka kaynaklarda da yerden bir avuç toprak alıp, bunu alnına götürüp, üzerinde secde eden kişi küfürün liderlerinde Ümeyye b. Haleftir. denilir

    O yüzden bu akla uymayan eklemelerin olması bu rivayetin zayıf olduğuna ve bazıları tarafından da budaklandığına işarettir.

    2) Bu hadisi Sahih hadis rivayet edenlerin hiç birisinin bu hadisi kendi kitaplarında derc etmemesi ve bunu rivayet etmemeside bu hadisin gevşek olduğunu gösterir Ne Buhari, ne müslim nede bildiğim kadarıyla meşhur bir musannif dahi bunu eserinde zikretmiş değildir


    Ebubekr el-Bezzar demiş ki: Biz bu hadisin zikredilmesi caiz olabilecek muttasıl bir sened ile Peygamber (sav)dan rivayet edildiğini bilmiyoruz, Ancak Şu'be, Ebu Bişr'den, o Said b. Cübeyr'den, o İbn Abbas'tan -zannettiğim kadarıyla- rivayet etmiştir. Hadiste şüphe etmenin sebebi de Peygamber (sav)ın Mekke'de bulunuşu dolayısıyladır... deyip, kıssayı zikretmektedir


    El-Kelbî'nin rivayet ettiği hadise gelince, bu da ondan rivayet edilmesi, ondan nakledilmesi caiz olmayan rivayetlerdendir. Buna sebeb ise el-Kelbî'nin oldukça zayıf olması ve yalancılığıdır

    İşte bu, hadisin nakil bakımından gevşekliğini ortaya koymaktadır.


    Eğer deseniz: Bu yada buna benzer bir durumun varlığı olabilir mi?

    Derim ki:

    Şayet böyle bir durum söz konusu olsa bile bu durum ile ilgili şu ihtimali göz ardı etmemek lazımdır

    Resulullah, Zat-ı Akdes (c.c) 'in emri üzerine gelen ayetleri tek tek ve belirgin bir dil ile yani tertil ile okurdu.Çünkü dinleyenlerin yada ravilerin rahatça anlayabilmeleri için bunun olması zaruri idi.

    Fakat, bu tertil sırasında ya şeytanların, yada şeytanlaşmış insanların Resulullahın susması zamanında Resulullahın sesini takilt edip onun ağzındanmış gibi lafları savurması o anda orada bulunan sair gayri müslimleirn Resulullahtanmış gibi anlamalarına sebebiyet verebilme ihtimali de kuvvetlidir..ki vuku bulmuştur.

    Zaten Kur'an buna işaret etmiştir Fussilet suresinde:

    İnkâr edenler: "Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz" dediler (fussilet 26)

    Derim ki böyle bir olay söz konusu olsa bile şeytanlaşmış insanların sözlerinden başka bişey değildir


    Bir diğeri böyle bir olayın olması Kur'ana tersdir

    Ayette:

    : "Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftirâ etmen için az kaldı ki seni bile fitneye düşüreceklerdi ve o vakit seni dost edineceklerdi işte." (el-İsra, 17/73)

    Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.(el-İsra, 17/74)

    Bu ayetler Resulullah (as) nın onlara zerre kadar bile meyletmediğini gösterir.

    Başka bir ayet:

    O, arzusuna göre de konuşmaz.O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.
    (Necm 3-4)

    ve başka bir ayet :

    "Eger o (Muhammed), Bize karsi, ona bazi sozler katmis olsaydi, Biz onu kuvvetle yakalardik, sonra onun sah damarini koparirdik." (hakka 45)


    Bu ayelert Garanik Vakısaının kesin kes olmadığının delilidir. O yüzden bu olay uydurmadır.


    Bu hadisin sıhhatini kıracak Başka bir olay :

    el-Kuşeyrî dedi ki: Kureyşlİler ve Sakifliler putlarının yanından geçtiği vakit yüzünü onların tarafına çevirmesini dahi istediler. Böyle bir şey yaptığıtakdirde ona iman edeceklerine söz verdiler; ama o bunu yapmadı, yapacak da değildi.

    İbnu'l-Enbarî dedi ki: Rasülullah (sav) ne böyle bir şeye yaklaştı, ne de meyletti.

    Bu olay da Garanik vakıasının bir uydurma olduğunu gösterir.


    Başka bir açıdan bakacak olursak; Bu sözlerin Resulullahın ağzından çıkması iki sebeb ile olabilir


    a) Zorla söylettirilmiştir


    Şeytanın ona zorla söylettirilmesi mümkün değildir Çünkü şeytanın fiiliyat olarak iktidarı yoktur o sadece vesvese verebilir Çünkü Allah, Şeytana: “Benim kullarım üzerinde senin bir yetkin yoktur”(Hıcr, 42) diyerek onun varsa da bu yetkisini kırmıştır.o halde zorla söylettirlmemiştir


    Resulullaha ruhsatla bile amel etmek caiz değildir.Allah bunca ağır şartlarda Habibini muhafaza etmişse Buda Kur'anın son derece güvenilir olduğunun senedidir


    b) Yanlışlıkla söylemiştir

    Bu hükümde merduttur, geçersizdir Çünkü tebliğ halinde, Resulullah (a.s) için dalgınlık yada unutkanlık vs caiz değildir. Aksi takdirde, onun söylediklerine artık itimat kalmazdı.O halde Kur'anada şüphe inerdi o yüzden bu iddiada yada ihtimalde ölüdür.


    El Hâsıl:

    Garanik vakıasında putları övecek bu sözlerin Resulullaha (a.s) isnadının aslı yoktur. Böyle bir iddia olsa da Kur'anın bir çok ayeti ile çeliştiği için uydurmadır.


    سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
    Bu mesaj en son " 11.07.09 " tarihinde saat 01:22 itibariyle NuruLikA tarafından düzenlenmiştir... Neden: Ayet numarası tedvini
    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

  2. #2

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    Peygamber (s.a.a) İlimden Bin Kapı
    Hz. Ali’nin Yüzüne Açtı
    Kendi muteber kitaplarınızda alimleriniz de Hz. Ali (a.s)’ın gaybi ilimlere sahip olduğunu ve Peygamber (s.a.a)’den sonra Allah’ın seçtiği birisi olduğunu tasdik etmişlerdir. Örneğin: İmam Gazali Beyan-i İlm-i Ledünni kitabında Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    “Peygamber (s.a.a) dilini ağzıma koydu ve bana ondan bin ilim kapısı açıldı. Her kapıdan bin kapı daha açıldı.”

    Süleyman Belhi Yenabi’ul- Mevedde’de 14. Bab’ın zımnında s. 77’de, Esbağ bin Nebate’den şöyle rivayet ediyor: “Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyordu:

    “Resulullah (s.a.a) yüzüme bin kapı açtı. Her kapıdan da bin kapı açıldı. Böylece bir milyon kapı oldu. Geçmiş ve kıyamete kadar gelecek her şeyi bildim. Bana ayrıca ölümler, belalar ve Fasl’ul- Hitab[1] ilmi verildi.

    Aynı babda İbn-i Meğazili’den kendi senediyle Ebi Sabah’dan, o da İbn-i Abbas’dan Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    “Mirac gecesi Allah-u Teala’ya yakınlaşınca benimle konuştu, necva etti. Ondan öğrendiklerimi Ali’ye öğrettim; o halde Ali benim ilmimin kapısıdır.”

    Bu rivayeti Muvaffak bin Ahmed-i Harezmi’den şöyle rivayet etmektedir:

    “Cebrail bana cennetten bir kilimle geldi. Ben üzerine oturdum, Allah’ın huzuruna varınca Allah-u Teala benimle konuştu, Allah’tan öğrendiğimi Ali’ye öğrettim, o benim ilmimin kapısıdır.”

    Sonra Ali (a.s)’ı çağırarak şöyle buyurdu: “Ey Ali! Seninle barış, benimle barıştır; seninle savaşmak, benimle savaşmaktı;.Benimle ümmet arasındaki ilim sensin.”

    Bu babda büyük alimlerinizden birçok rivayet nakl edilmektedir. Örneğin: Ahmed bin Hanbel, Muhammed bin Talha, Harezmi, Gazali Suyuti, Sa’lebi, Mir Seyyid Ali Hemedani ve diğerleri farklı tabirlerle Peygamber (s.a.a)’den Hz. Ali (a.s)’a bin ilim kapısı açtığını, her kapıdan bin kapı açıldığını ve bunları Ali (a.s)’ın göğsüne emanet bıraktığını rivayet etmişlerdir.

    Hakeza Hafız Ebu Naim İsfahani, Hilyet’ul- Evliya’da, Mevla Ali Muttaki, Kenz’ul- Ummal c. 6, s. 392’de, Ebu Ya’la, Kamil bin Talha’dan, o da İbn-i Luhey’a, o da Hayy bin Abdumeğafiri’den, o da Ebu Abdurrahman Habla’dan, o da Abdullah bin Ömer’den, Peygamber (s.a.a)’in ölümcül hastalığında şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Bana kardeşimi çağırın.” Derken Ebu Bekir geldi. Peygamber (s.a.a) ondan yüz çevirdi. Yine; “Bana kardeşimi çağırın” buyurdu. Ardından Osman geldi, ondan da yüz çevirdi. Ardından Ali (a.s)’ı çağırdılar. Ali gelince Peygamber (s.a.a) ona örtüsünü örttü, üzerine eğildi, yanından gidince de Ali (a.s)’a şöyle dediler: “Ey Ali Peygamber (s.a.a) sana ne buyurdu?” Hz. Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu:

    “Peygamber (s.a.a) bana her kapısından bin kapı açılan bin ilim kapısı öğretti.”

    H. 430’da vefat eden Ebu Naim İsfahani Hilyet’ul- Evliya c. 1, s. 65’de (Fezail-u Ali’de), Muhammed Cizri, Esne’l- Metalib s. 14’de, Muhammed bin Yusuf Genci, Kifayet’ut- Talib’in 38. babında Ahmed bin İmran bin Seleme bin Abdullah’dan müsned olarak şöyle rivayet etmiştir: “Biz de Peygamber (s.a.a)’in yanındaydık. Ali (a.s) hakkında sorulunca şöyle buyurdular:

    “Hikmet on bölüme ayrılmıştır; dokuz bölümü Ali’ye verilmiştir; bir bölümü de bütün insanlara tahsis edilmiştir.”

    Ebu’l- Mueyyid Muvaffak bin Ahmed Harezmi Menakıb’ta, Muttaki, Kenz’ul- Ummal c. 5 s. 156 ve 401’de birçok alimlerinizden rivayet etmiştir ve İbn-i Meğazili Fezail’de, Süleyman Belhi Yenabi’ul- Mevedde 14. Bab’da aynı senetlerle (vahiy yazarı) Abdullah bin Mes’ud’dan, Muhammed bin Talha Metalib’us- Süul s. 21’de Hilye’den, o da Alkame bin Abdullah’tan, kendisine Ali sorulunca Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

    “Hikmet ona bölünmüştür, Ali’ye dokuz bölümü verilmiş, diğer bütün insanlara ise bir bölümü verilmiştir. Ali o bir cüz konusunda da herkesten daha bilgilidir.”

    Hakeza, Yenabi’ul- Mevedde aynı babda, Tirmizi’nin Feth’ul- Mubin kitabından naklen Abdullah bin Abbas’tan şöyle rivayet etmektedir:

    “İlim on bölümdür; dokuz bölümü Ali’ye verilmiştir, diğer insanlara ise geri kalan bir bölümü verilmiştir. Ali o bölümde de insanların en bilginidir.”

    Muttaki Hindi Kenz’ul- Ummal c. 6 s. 153’te, Hatip Harezmi, Menakıb s. 49’da ve Maktel’ul- Huseyn c. 1 s. 43’de, Deylemi Firdevs’ul- Ahbar’da, Süleyman Belhi Yenabi’ul- Mevedde 14. Bab’da Peygamber (s.a.a)’den şöyle rivayet etmektedir:

    “Benden sonra ümmetin en alimi Ali’dir.”

    Bütün bu hadislerden anlaşıldığı üzere Peygamber (s.a.a) Allah’ın seçtiği bir kul olarak gaybi biliyor ve Allah’tan aldığı batın ve zahir ilmini Ali (a.s)’a öğretiyordu. Biz de Ali (a.s) ve diğer on bir İmamın Peygamber (s.a.a) gibi Allah’la direkt bir irtibatının olduğunu söylemiyoruz. Ama kesin olarak onların Peygamber (s.a.a)’den feyiz aldığını beyan ediyoruz. Hayatında ve ölümünde bütün varlıklara verilen feyizler Peygamber (s.a.a) vasıtasıyla Allah-u Teala tarafından verilmiştir. Elbette geçmiş ve gelecekle ilgili önemli haberler Peygamber (s.a.a) hayattayken Allah-u Teala tarafından kendisine bildiriliyordu, Peygamber (s.a.a) de bunlardan bazısını hayattayken Ali (a.s)’a öğretiyordu. Hazinesinde var olan ilmi de bu dünyadan gitmek üzereyken hepsini Hz. Ali (a.s)’a emanet bırakmıştır. Bu konuda birçok muteber alimlerinizin kitabından sayısız hadis rivayet edilmektedir. Bunlardan sadece bazısını örnek olsun diye önceden açıkladım. Hatta kendi alimleriniz Aişe’den şöyle dediğini rivayet etmekteler:

    “Peygamber (s.a.a) Ali’yi çağırdı, onu göğsüne dayadı, üzerine örtüyü çekti, ben de başımı yaklaştırdım, ne kadar dinlediysem bir şey anlamadım. Hz. Ali (a.s) bir müddet sonra başını kaldırınca alnından terler dökülüyordu. “Ey Ali bu müddet boyunca Peygamber (s.a.a) sana ne buyurdu” diye sorduklarında, Hz. Ali (a.s) şöyle dedi: “Resulullah (s.a.a) bana, her kapısından bin kapı açılan bin ilim kapısını öğretti.”

    Önceki geceler de detaylıca anlattığım gibi Peygamber (s.a.a) Kureyş’in büyüklerini ve amcalarını Ebu Talib (a.s)’ın evine davet etti. Onlara risaleti tebliğ etti. Orada Hz. Ali (a.s), Peygamber (s.a.a)’e ilk iman eden kimseydi. Peygamber (s.a.a) onu kucağına alıp ağzına tükürüğünü sürdü, bu konuda Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O an kalbime ilim çeşmeleri döküldü.”

    Nitekim kendi alimlerinizin rivayet etmiş olduğu üzere Hz. Ali (a.s) bir hutbesinde şuna işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Beni kaybetmeden önce bana sorun; çünkü göğsüm ilimle doludur”

    Sonra karnına işaret ederek; “Bu karnım ilimle doludur, bu Peygamber (s.a.a)’in o tükürüğüdür, bu Peygamber (s.a.a)’in bana yedirdiği ilim taneleridir.”

    Hz. Peygamber (s.a.a) son nefesine kadar Ali’yi rabbani feyizden feyizlendirmiş, Allah’tan aldığı feyizleri Ali (a.s)’ın kalbine dökmüştür. İbn-i Sabbağ, Fusul’ul- Muhimme’de şöyle diyor: “Peygamber (s.a.a) Hz. Ali’yi, çocukluğundan beri ilim ve amel açısından sevgi dolu kucağında büyüttü.”

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    ehlibeytin izini takip etmedikçe ve onlardan ilim almadıkça her yol yanlışlığa teşkil eder

  4. #4
    XLEONX adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    05-10-2005
    Mesajlar
    1,513
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7
    güzel anlatmışsın NurulikA Allah razı olsun

    53-NECM:
    1 - İnmekte olan yıldıza andolsun ki,
    2 - Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı.
    3 - O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.
    4 - O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir.

  5. #5
    Kouga_Gennosuke adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-08-2007
    Mesajlar
    1,854
    Karizma Gücü
    5
    Evt kuranda yazandan başkasını eleştirmek yakışmaz..
    Ben yer altı efsanesiyim yavru kuş adım gamlı baykuş
    Gagamla tokuş yaptırırım alayına alaskada buz gibi duş
    Şimdi kur düş seni düşmüşten beter eder kaf kef aklı berduş
    Bakışlar betuş bu dala konma budala kuş da nereye uçuşursan uçuş

  6. #6

    Kayıt Tarihi
    21-05-2009
    Mesajlar
    831
    Karizma Gücü
    4
    Maalesef, Taberî gibi bazı tarihlerde nakledilen korkunç ve iğrenç iftiralardan birisi de "Garânik veya Şeytan ayetleri" rivayetidir. Yalan, iftira, hatta iğrençliği her akıllı ve münsif insana gün gibi aşikâr olan ve muhakkik alimlerin hemen hepsinin şiddetle reddettiği bu rivayeti aslında gündeme getirmeye bile gerek yoktur. Ama yine de iki sebepten dolayı ele alıp üzerinde durmayı gerekli görüyoruz: Birincisi Resulullah'ın masumiyetiyle ilgili iddia ve rivayetlerin hepsinin bir arada değerlendirilip muhaliflerin eline muhalefet için zayıf da olsa her hangi bir bahane bırakılmaması..

    İkincisi rivayetin maalesef bazı meşhur tarihlerde nakledilişi ve dolayısıyla bu durumun bazıları için yanıltıcı olabileceği endişesi..



    Olay, özetle şöyle rivayet edilmiştir:

    Müslümanlar Habeşistan'a hicret ettikten iki ay sonra, Resulullah (s.a.a) müşriklerle bir raya geldi. O sırada Allah-u Teâlâ Necm suresini nazil etti. Resulullah sureyi okudu, tam "Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı?"[1] ayetlerine ulaştığı sırada, Şeytan Resulullah'a vesvese etti ve iki cümleyi onun diline koydu; o da onları ayet zannedip diğer ayetlerle birlikte okudu. O cümleler şöyleydi: "O yüce Ğırnıklar var ya; hiç şüphesiz onların şefaati umulur." Sonra sureyi devam edip secde ayetine ulaşınca, Resulullah secde etti. Bunu gören Müslümanlar ve müşrikler de onunla birlikte secde ettiler. Bir tek Velid bin Muğıyra (bir rivayete yaşlılığından, bir rivayete göre ise kibirden dolayı) eğilip secde edemedi; biraz toprak alıp alnına koydu ve ona secde etti. Bunu yapanın Said ibn As veya ikisi veya Ümeyye İbn Halef veya Ebu Leheb ya da Muttalib olduğu da söylenmiştir.

    Bazıları Müslümanlar ve müşriklerle birlikte insanlar ve cinlerin secdeye kapandığını ilave etmiş ve şöyle devam etmişlerdir: "Haber bütün Mekke'ye yayıldı ve müşriklerin sevinmesine yol açtı! Hatta Resulullah'ı omuzlayıp Mekke'nin bir ucundan diğerine kadar taşıyarak "Abd-i Menâf oğullarının Peygamberi!" diye tezahürat yapıyorlardı!!"

    O gün akşam Cebrail (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldiğinde, Allah Resulü sureyi kendisine sunduğunda, söz konusu Şeytan ilavesi cümleleri de sureye ekledi. Cebrail (a.s) onların ayet olduğunu inkar edince, Resulullah (s.a.a) "O zaman ben Allah'a söylemediği sözleri mi isnat etmiş oldum?!" dedi. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ ona şu ayeti indirdi: "(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın." (İsra, 73-75)

    Bu olayı doğru kabul edenler, yukarıdaki rivayetin doğruluğunun ispatı için olayla ilgili indiğini de iddia ettikleri şu ayeti delil göstermişlerdir: "Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, âyetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm'dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)." (Hac, 52)

    Maalesef bu rivayetlerin senetleri bazı fırkalara göre sahih addedilmiştir! Bu rivayetlerin bazısında şu ilave de yapılmıştır: "Habeşistan'a hicret eden Müslümanlar, Resulullah ve Kureyş arasında meydana gelen bu ılımlı ve barışçıl tutumları duyunca, onlardan bir grubu Mekke'ye geri döndüler. Ama anlatılanların tam tersi bir durum yaşandığını görünce, tekrar Habeşistan'a döndüler."[2]



    Rivayetin Tahlili:

    Bizce bu rivayet kesinlikle doğru olamaz; zira:

    1) Kıssayı nakleden rivayetlerin hepsi (Said bin Cübeyr tarikiyle olan hariç) zayıf ya da senedi kopuktur.[3] Said bin Cübeyr'in rivayeti ise, mürsel (senetsiz)dir. Mürsel hadis ise hadisçilerin kahir çoğunluğuna göre zayıf hadislere dâhildir; zira güvenilir olmayan kimselerden naklettiği muhtemeldir.[4] Ayrıca mürsel rivayeti delil olarak kabul etsek dahi, bu sadece fer'î (Fıkhî) konularda geçerli olur. Bahsettiğimiz konu ise, yakin ve katiyet gerektiren itikatla alakalı bir konudur. Ayrıca bu rivayetlerin senetlerini gözden geçiren bir kimse, bunların bu olay vuku bulduğunda dünyaya gemlememiş bir sahabî veya tabiîye dayandığını görür.

    Kaldı ki bu rivayet, hatta muttasıl bir senede sahip olsaydı dahi kesin bir şekilde reddedilmesi gerekirdi. Zira ileride de göreceğimiz gibi aklın kat'î hükmüne aykırıdır. Ama bütün bunlara rağmen maalesef Kastalânî ve Askalânî gibi bazıları bu rivayetin sahih olduğuna ve rivayet yollarının çokluğundan dolayı bir aslının olabileceğine hükmetmişlerdir![5]



    2) Rivayetin çeşitli nakilleri arasında bir sürü çelişki vardır. Secde edenler hakkındaki çelişkileri yukarıda zikretmiştik; buna şunları da ilave edebiliriz: Bazı nakiller Allah Resulü'nün sureyi namaz halinde okuduğunu söylerken, bazısı ise Resulullah'ın kavminin arsında oturduğu sırada okuduğunu söylüyor. Bazıları sureyi içinden okuduğunu, bazısı ise dile getirdiğini söylüyor. Bazısı Şeytan'ın müşriklere Resulullah'ın söz konusu cümleleri söylediğini haber verdiğini iddia ederken, bazısı ise sureyi bizzat müşriklere okuduğunu iddia etmiştir. Bazsı Resulullah'ın sureyi okurken olayı fark ettiğini söylerken, bazısı akşama kadar fark etmediğini söylemektedir. Hatta Kelâî şöyle demiştir: "Olayın iç yüzünün ortaya çıkması bir hayli zaman aldı; öyle ki haber yayıldı ve ta Habeşistan'a "Bu olaydan ötürü Müslümanlar Mekke'de emniyete kavuştular" şeklinde yansıdı. Onlar kalkıp Mekke'ye geldiler, o sırada Şeytan'ın telkin ettiği cümlelerin neshi nazil oldu. Allah-u Teala olayın iç yüzünü açıklayınca, müşrikler Müslümanlara daha çok baskı yapmaya, eziyet etmeye başladır."[6] Ve daha nice çelişkiler ki rivayetleri karşılaştıran her kes bunları görebilir. Evet, yalancının hafızası zayıf olur derler…



    3) Bu rivayet, Resulullah'ın hata ve sehivden, özellikle tebliğ konusunda masum olduğunu ispat eden kat'î delillere ters düşmekle kalmaz, hatta Resulullah'ın (hâşâ) mürtetliğini dahi gösterir. Rabbim hepimizi söylem ve eylem saçmalıklarından muhafaza buyursun.



    4) Bu rivayet açık bir şekilde Allah-u Teâlâ'nın "Hiç şüphesiz, senin (şeytanın), benim (halis) kullarım üzerinde herhangi bir sulta ve hâkimiyetin olamaz" (İsra, 65) veya "O (Şeytan'ın), iman edip de Allah'a tevekkül edenlerin üzerinde sultası yoktur" Neml, 99) ayetleriyle çelişmektedir. Elbette eğer rivayete inananlar, Resulullah'ı, Allah'ın kullarından, iman edenlerden veya Allaha tevekkül edenlerden saymazlarsa (hâşâ), o başka. Bu da açık bir küfürdür..



    5) Kelâî'nin naklinde geçtiği üzere Resulullah Necm suresinin sonunu okuduğunda müşrikler de Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Bu durumu gören Müslümanlar müşriklerin de secdeye kapanmasına şaşırdılar. Çünkü Müslümanlar, Şeytan'ın müşriklerin diline cari ettiği cümleleri duymamışlardı! Oysa aynı adam, birkaç satır öncesinde Şeytan'ın söz konusu cümleleri bizar Resulullah'ın diline koyduğunu söylüyor. Her halükarda bu cümleden çıkan sonuç şudur ki Müslümanlar, müşriklerin Resulullah'tan duyduğu cümleleri duymamışlardı, oysa onlar da Resulullah'ın yanındaydılar. Demek ki müşrikler Resulullah'a Müslümanlardan daha yakınlardı!



    6) Esasen bu rivayet, Necm suresinin önceki ayetleriyle çelişmektedir. Zira 19 ila 23. ayetlerde şöyle buyuruyor: "Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı? * Size erkek O'na dişi öyle mi? * Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim. * Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Hâlbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." Nasıl olurda müşrikler, putlarını açık bir şekilde, hem isim vererek şiddetle kınayan ayetleri görmezden gelip söz konusu iki cümleye kanarak Resulullah'la birlikte secdeye kapanırlar?! Nasıl oldu da böyle açık bir çelişkiyi görmediler veya gördülerse nasıl yorumladırlar ki öylesine sevince kapıldılar ve Resulullah'ın omuzlayıp Mekke'nin bir başından diğer başına taşıyıp güya Resulullah lehine tezahürat yaptılar?!

    Ayrıca Resulullah (s.a.a) böyle açık bir çelişkiyi nasıl oldu da fark edemedi ve akşama kadar bundan gafil kaldı ve ancak Cebrail (a.s) kendisine geldiğinde yaptığı yanlışın farkına vardı?! Haşa bu kadar mı idrak gücünden yoksundu (neuzü billah)?!

    Sonra aynı surenin başında (3. ve 4. ayetlerde) Allah-u Teâlâ yeminle "O heva ve hevese dayalı konuşmaz; (onun) söyledikleri vahyedilen bir vahiydir" buyurmamış mıydı? Nasıl olur da aynı surede hevasından konuşur; hatta Şeytan'ın söylediklerini ayet zanneder?! Başka bir ayette "O, bize isnâden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şah damarını keser atardık" (Hâkka, 44-46) buyurmamış mıydı? Peki neden şah damarını koparıp atmadı?!



    7) Daha önce, olayı nakledenlerin "Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, âyetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm'dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)." (Hac, 52) ayetinin de bu olayın ardından indiğini iddia ettiklerine de değinmiştik. Oysa bu ayet Hac suresinde yer almaktadır ve bu surenin Medenî bir sure olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Zehhâk, İbn Abbâs, Katâde, İbn Zübeyr vb. bir çok sahabi veya tabiî de surenin Medenî olduğunu söylemişler. Ayrıca surenin içinde hac, cihad, gibi hükümlerden bahsedilmektedir ki bunların hepsi hicretten sonra, hatta bazısı yıllar sonra inen hükümlerdir. Dolayısıyla bunlar yukarıdaki ayetin (Hac, 52) de Medeni olduğunu ve Ğarânik olayından yıllar sonra nazil olduğunu göstermektedir; çünkü Ğaranik olayını nakledenler, olayın bisetin 5. yılında vuku bulduğunu iddia etmektedirler. O halde nasıl olur da Allah-u Teâlâ- olayla ilgili ayeti yıllar sonra Resulullah'a güya teselli olsun diye (!) nazil eder?!

    Kaldı ki iddia edilen Ğarânik rivayeti, bu ayetin muhtevasıyla da bağdaşmamaktadır. Zira "temenni" sevilen ve rağbet edilen olumlu bir şeyin olmasını arzulamaktır. Resul'ün temennileri ancak, onun makamına ve görevine yakışan şeyler olabilir. Dolayısıyla böyle bir insanın en büyük temennisi, hak ve hidayetin ortaya çıkması, batıl ve dalaletin yok olmasıdır. Şeytan ise, insanları vesvese edip azdırmaya çalışarak onun bu arzusunu baltalamaya çalışır. Böylece insanlar için imtihan sahneleri oluşur. Kalbinde hastalık olanlar imtihanı kaybeder, ama Allah-u Teala hidayet nuruyla Şeytan'ın hilelerini nesheder ve akl-ı selime sahip olanlar için hak ve hidayet ortaya çıkar. Evet, temenninin doğru tefsiri bundan ibarettir; ancak eğer ayeti onların dediğine tatbik edersek, onların da iddia ettiği gibi temenniyi ayette okuma ve tilavet etme olarak anlamamız gerekir. Oysa bu şaz ve garip bir manadır ki hem lügate, hem de lafzın zahirine terstir. Bu mananın da bahsettiğimiz sahte rivayete uygun düşmesi için uydurulduğunda şüphemiz yoktur. Bizce Hassan bin Sabit'e isnad edilen bir şiirde de temenninin okuma anlamına tutulduğu da, yine aynı maksatla uydurulmuştur; bunun benzerine tarih kitaplarında sık sık rastlamak mümkündür.

    Kaldı ki temenniyi "okuma" anlamına tutsak dahi yine de ayete makul bir yorum getirmek mümkündür. Merhum Seyyid Murtaza bu konuda şöyle diyor: "Eğer ayetteki temenniyi okuma anlamına tutsak dahi, ayeti şöyle yorumlamamız gerekir: 'Peygamber ayetleri kavmine okuduğu zaman, onlar ayetleri tahrif etmeye ve ondan yanlış yorumlar çıkarmaya, artırıp eksiltmeye yeltenirler. Nasıl ki Yahudiler kendi Peygamberlerinin diline yalanlar uydurdular. Bunun Şeytana isnad edilmesinin sebebi ise, insanların tahrifatı, Şeytan'ın vesveseleriyle gerçekleştirdiklerinden dolayıdır.

    Rivayeti kabul eden zevat, bir de İsra suresinin 73-75. ayetlerinin de bu hadise için nazil olduğunu iddia etmişlerdi.

    "(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın." Ayetin muhtevasına dikkat eden her akıllı insan, ayetlerin bu hadiseyle alakalı olması bir yana, tamamen onunla çeliştiğini görür. Zira ki bu ayetler açıkça Allah'ın yardımıyla Resulullah'ın müşriklere meyletmediğini, hatta azcık olsun meyletme eğilimi bile göstermediğini ve eğer böyle bir şey olsaydı Allah tarafından cezalandırılmış olacağını ortaya koymaktadır. Oysa Ğarânik rivayetinde vuku bulduğu iddia edilen şey, bunun tam tersidir. Yani sadece müşriklere meyletmekle kalmamış, onların isteklerine icabet etmiş, Allah'a iftirada bulunmuş ve Kur'ân'dan olmayan şeyleri ona katmıştır!

    Ayrıca birçok önemli Sünni kaynakta bu ayetin sebeb-i nüzulüyle ilgili Ğarânik iftirasıyla hiçbir alakası olmayan rivayetler nakletmişlerdir.[7]

    Her halükarda yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi bu ayet, masumiyet karşıtlarının iddialarının tam aksine bizzat Resulullah'ın masumiyetinin açık ve sağlam bir delilidir.



    8) Bu rivayetin uydurma olduğunu gösteren bir diğer önemli husus şudur ki Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde müşriklerin secdeye karşı olduklarını ve buna yanaşmadıklarını beyan ediyor:

    "Onlara "Rahmân'a secde edin" dendiği zaman, "Rahmân da neymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?" derler ve bu emir onların nefretini artırır." (Furkan, 60) O zaman nasıl oldu da Ğarânik rivayetlerinde geçtiği üzere müşrikler Necm surenin sonundaki "Secde edin ve ibadet edin" ayetine duyduklarında Müslümanlarla birlikte secdeye kapandılar. Demek ki ya Kur'ân'da (hâşâ) bir çelişki vardır ya da müşrikler önceki inanışlarından vazgeçmişlerdi. Bunların hiç birisi olmadığına göre, rivayetin yalan olduğunu söylemekten başka bir çaremiz yoktur.

    Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir başka çelişki ise, bu olaya şahid olan Müslümanların durumudur. Nasıl oldu da onlardan hiçbir kimse Resulullah'ın putları methedişini, hatta onların şefaatlerinin umulduğunu (!) söylemesine rağmen mürtet olmadılar veya imanları sarsılmadı?!



    9) Son olarak bu rivayetlerin içeriği hakkında cevapsız bazı soruları da gündeme getirip bu bölümü noktalayalım.

    a- Bu rivayetlerin bazısında diyor ki Resulullah bu cümleleri içinden kendi kendine söyledi. Bunu kabul eden kimseler hiç kendilerine sormazlar mı "Peki nasıl oldu da müşrikler onun içinden geçen şeyden haberdar olup söz konusu hareketleri sergilediler. Sonra Resulullah'ın içinden geçen bir şeyi nasıl oldu da ta Habeşistan'daki Müslümanlar bile öğrendiler ve Mekke'ye geldiler?! Tam bir çelişkiler yumağı anlayacağınız..

    b- Bu rivayetlerin diğer bazısında ise, olayın ardından müşriklerin Resulullah'ın omuzlayıp Mekke'de dolaştırdıklarını ve tezahurat yaptıkları söyleniyor. Peki, düne kadar Resulullah'a onca muhalefet ve eziyet eden müşriklerin nasıl oldu da birden 180 derece dönüşle böyle bir davranış içine girdiğini hiç mi merak edip sormadı Allah'ın Resulü ki akşama kadar olayı çakmadı ve ancak Cebrail (a.s) gelince fark etti?! Böyle saçmalıklara itibar edenler, hiç mi kullanmazlar Allah'ın verdiği akıl nimetini!

    c- Yine diyorlar ki bu olay Müslümanların Habeşistan'a hicretinden iki ay sonra vuku buldu. Aynı şekilde Mekke'ye dönüşleri de iki ay sonra olmuştur. Peki, o günün şartlarında böyle bir haber, bu kadar süratli bir şekilde nasıl ulaştı onlara ve nasıl böyle süratli bir şekilde Mekke'ye ulaşabildiler acaba? Yoksa o gün teleks, telefon, internet, uçak vs. keşfedilmişti de bizim mi haberimiz yok?!!



    d- Yine söz konusu rivayetlerde deniliyordu ki Cebrail (a.s) inip de Resulullah'tan söz konusu iki cümleyi dinlediğinde, bunların ayet olduğunu inkar etti ve Allah Resulü'nün: "Şimdi ben Allah'a söylemediği şeyleri mi isnat etmiş oldum" demesi üzerine "(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye…" ayeti nazil oldu. Bu iddiaya göre Resulullah'ı aldatmak isteyenlerin insanlar olduğu vurgulanmaktadır. Oysa Ğarânik rivayetlerinde vesvese eden ve aldatanın Şeytan olduğu söyleniyor. Bu da görüldüğü gibi açık bir çelişkidir ve olayın esastan yalan ve iftira olduğunu göstermektedir.

    Rivayetleri, dikkatle inceleyen her kes daha nice yaman çelişki ve cevapsız sorularla karşılaşabilir ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz.



    Olayın Gerçek Yüzü:

    Bizim zannımız şudur ki bazı ayetleri ve rivayetleri inceleyip de bir araya getirdiğimizde olayın kısmen, ama asla Resulullah'ın masumiyetine aykırı bir durum söz konusu olmadan ve esasen Resulullah ve vahiyle alakalı bir tarafı olmadan, gerçeklik payı olduğunu görürüz. Şöyle ki muteber tarihlerin de yazdığı gibi Resulullah (s.a.a) inen ayetleri okuyup insanlara tebliğ ettiğinde, müşrik ve kâfirler, sürekli kargaşa ve gürültü çıkararak İlahi mesajların başkaları tarafından duyulmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Bunu şu ayetten de açık bir şekilde anlıyoruz: "İnkâr edenler: "Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz" dediler." (Fussilet, 26) Dolayısıyla Allah Resulü'ne Necm suresi nazil olduğunda, Resulullah onu tebliğ etmeye çalışırken, müşrikler gürültü ve kargaşa çıkarmak ve putları açıktan yeren ve3 onları yerden yere vuran ayetlerin duyulmaması için söz konusu iki cümleyi ("O Ğırnıklar var ya…") tekrar etmeye başladılar. Nitekim bu cümlelerin önceden müşrikler arsında meşhur olduğunu ve Kabe'nin etrafına dönerken bunları söylediklerini bazı tarihçiler –Kelbî'nin Kitabü'l-Esnâm'ın'da örneğin- yazmışlardır.[8]

    Ancak ne var ki ahmak kıssacılar ve İslam ve Peygamberine kin güden münafıklar ve sonradan Müslüman olup da eski kalıntı ve kırıntılarını koruyan ve İsrailiyyat olan birçok uydurma rivayeti Müslümanlar arsasında yayan eski kitap ehli zahiri Müslümanlar, yapmışlar yapacaklarını ve şeytani hedefleri doğrultusunda bu olayın üzerine gördüğünüz korkunç ama ahmakça senaryoyu düzmeye çalışmışlardır. Fakat üzücü olan bu gibi rivayetlerin bazı basit ve sığ düşünceli kimseler tarafından kitaplarında nakledilmesidir. Maalesef bu gün de bazı İslam düşmanları ve oryantalistler, bu gibi rivayetleri kendi şeytani hedefleri doğrultusunda kullanmaya çalışmaktadırlar ki bir numunesi Selman Rüşdü alçağının yazdığı "Şeytan Ayetleri" kitabıdır. Ama bilmezler ki "Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler ve müşrikler istemese de…"



    --------------------------------------------------------------------------------

    [1]- Necm, 19-20.

    [2]- Ed-Dürrü'l-Mensûr, c.4, s.194, 366-368, Siretü'l-Halebiyye, c.1, s.325-326, Taberî Tefsiri c.17, s.131-134, Fethü'l-Bâri, c.8, s.333, El-Bidâyetu Ven-Nihâye, c.3, s.90.

    [3]- Fethü'l-Bârî, c.8, s.333.

    [4]- Mukaddimetu İbn Salâh, s.26.

    [5]- Fethü'l-Bârî, c.8, s.333, Es-Siretü'l-Halebiyye, c.1, s.326, Siretu Mağlatây, s.24, El-Mevâhibü'l-Ledünniyye, c.1, s.53.

    [6]- El-İktifâ' (Kelâî), c.1, s.352-353.

    [7]- Es-Siretü'l-Halebiyye, c.1, s.326, Ed-Dürrü'l-Mensûr Tefsiri, El-Hâzin Tefsiri ve diğer Tefsir kitapları…

    [8]- Es-Siretü'n-Nebeviyye (Dehlân), c.1, s.128, Tenzihü'l-Enbiya, s.107, Kitabü'l-Esnâm (Kelbî)…

  7. #7
    RAMAZAN TOPTAŞ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-07-2009
    Mesajlar
    9,424
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    4
    Evet bende katılıyorum çünki dinimiz ALLAH'ın yanına hiç kimseyi ortak veya yardımcı olarak kabul etmez. Sadece ALLAH'ın tebliğle vazifelenmiş Peygamberleri vardır. ALLAH'ın veli kullarının isimleride kendi nezdindedir. Bunlardan bazılarının kimler lduğunun mücdesini peygamberlerimize bildirmiştir. Bunlar peygamberlerimiz gibi tebliğle görevlendirilmiş insanlar degildir.

    Peygamberler haricindeki bütün insanların görevi kendi dinlerini ve kitaplarını başkalarına anlatmaktan öteye gidemez. Bu insanların içinden de iyi kullar çıkar bunların dereceleride ALLAH katındadır.

    Kimse bu dünyada ALLAH bana bu dereceyi verdi diyipte şeytan gibi diğer insanlara üstünlük taslamaya hakkı yoktur. Kanatindeyim.
    CUMA6 – De ki: “Ey kendilerine Yahudi diyenler! İnsanlar arasında yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ettiğinize göre, bu iddianızda tutarlı iseniz, haydi hemen ölmeyi temenni edin de bir an önce O’na kavuşun.
    ENBİYA23 – O, yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.
    30 – Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •