hatırlamaktan korkmak hiç bu kadar asâlet ve et yanığı kokmamıştı, olgunlaşmamış koşulların memesinden emziren melankolinin şerefine...




su içen çocuk huzuru vardı bir zamanlar üzerimizde,
aksanı yarım elvedalara atılmış atkılardık
kalabalık günahların en usta anlatıcılarından sayıldı bir gece ismimiz,
kişiliksiz terkedişlerde, piç geriye kalışlarda özne olduk.
yüklemin hamileleriydik,
ruhumuz burnumuzda...





yoksul bir kerahat öncesi kanı çekilmiş şehirdik
geceye devrilmiş bir yakamoza devriye
sesimiz gölgelerine yapıştıda kelimelerin
sessizliğimiz düşmedi hiç bir tepeye...





göğe düştü sancılar, bileklere, gözlere
ve birden ezberini bozdu günler, geceler çürük
avuçlarımıza sızdı çukurlar,aynalar kırık
her hece sessizliğe bir oyuk, renkler kısık...





kaç iklim kendini astı dudağında,kaç masal bir bağ boğumu
yavaş kanat soluğumu ve yavaşlat bu oyunu! dedim...
yapışsın uçurumlar omuzlarıma ve gözlerime
avuçlarım çürüsün, çürüsün toprağım
dökülsün kokusuzlar, sıfatsız kayboluşlar düşsün alnıma






ışığı körelt ve sessizliğini öksür gecenin nefesine!
bu kazılan mezar sağır,
üzerine yağan kanla karışık çamur,
secdesine itaatsizlikten düşmüşsün toprağına tanrının
bu gördüklerin ancak bedeninle soğur!


bir kadını tamda gitmeye meyletmişken seven kaç erkek, kendisini bulması için gitmesine göz yumabilir...






Alıntı