***
bir kızıl sabah öncesi yalnızlığında
bir k/aşık suda boğuluyorken [kadın]



yırtıldı usulca karanlığın siyah peçeli yüzü
gri duvarını bezeyen
çerçevesiz tuvalin hayaletine uzanıyorken elleri
ilk kez yandı canı
acıdı buz moru parmak uçları



yürüdü akağına sığmayan ateşden nehirler
yas/ak tümcelerin burçlarını aşarak
kör düğümlü yutaklarda




kuzeyde biryelerde ölümü kutsuyordu
kara derili tamtamların ritminde çatal dilli cadılar
altın çağların zifaf buselerine gebe kalmışken rüyalar



son yangınlar çırılçıplak uzanıyorlarken incir ağacı gölgelerinde
serçe tüyü külden yataklara
kalemleri kırıyor artık devri sabık söylemler
çocuk ruhların cesetlerini mazgallarına kusuyorken şimdi ölü şehirler


***
bir sabah alacasında
hakimiyetinin son esaretini yudumluyorken [adam]
pusulasız ayaklarıyla
parfüm artığı boş kaldırımlarda



fahişe adımların kokusunda duraksadı anlamsızca
çiçekçi vitrinine baktı neonlar altında
bir sarı gülün hizasına mıhlanmış
kırmızı dudakları gördü kristâl camekanda
ve sokuldu
bir silik izde kendisi bırakıverdi bozkırın çatlağıyla


şarkılar uyuyup ezanlar çağrılıyorken güneşleri
köpekler avazlıyordu inatla
umudun emeğine yürüyecek körpe yürekleri


***
bir[kadın]
bir[adam]
beyaz gemilere biniyorlardı sessizce
denizsiz kentlerin limanlarında
martı çığlıkları eşliğinde



Alıntı