Ayşe Yaşar Umutlu
Rabia Kazan’ın “Örtünme Gerçeği” yazısını okuyan ve başka örtünme hikâyelerine vakıf olmayan kişiler, her örtünenin aynı yoldan geçtiğini düşünebiliyorlar. Hâlbuki herkesin hikâyesi farklıdır.
Sadece; zorla giydirilme hikâyeleri birbirine benzer…
Örneğin; Kot pantolonu ya da mini eteği annesi tarafından zorla giydirilen kız çocukları olduğu gibi, eşarbı da zorla taktıran anneler ve kızları hikâyeleri vardır.
Birkaç farklı hikâye anlatayım.
Şıklığı tesettürsüz ve batılı aksesuarlarla benimsemiş bir komşumuz vardı, bir de onun gibi giyinmek istemeyen kızı… Henüz altı ya da yedi yaşlarında idi, bizim komşu kızı…
Annesi dışarı çıkacaklarında, onu da kendisi gibi mini bir etek ve kolsuz bir bluzla götürmek isterdi. Komşu kızı ise, çok hareketli idi ve bunlarla rahat edemiyordu. Gittikleri yerde de sokakta oynayacaktı ve koşup, atlayan, tırmanan bir kız çocuğu idi… Elinde eşofmanı çığlık çığlığa ağlardı her seferinde, “ben bunu giyeceğim”diye… O gün de ağlıyordu, kapı önünde... Annesi; renk renk kısa etekler ve en sonunda tayt getirmişti, “al bu rahat hem de şık” dedi. Bu sefer ise komşu kızı “dar ve kaşındırıyor” diye bağıra çağıra, ağlamaya devam etti. Asla eşofmanla götürmeyi kabul etmeyen, şık anne; okkalı bir tokatla mini eteği giydirip, yola çıkardı kızını... Komşu kızı giderken hala ağlıyordu.
Okuldan henüz dönmüştüm ve gördüklerimle, kapıda öylece bakakaldığımı hatırlıyorum.
Komşumuz olan anne; kendi yaşam felsefesine göre kızına yaptığını makbul görüyordu.
Ve bunlardan biri imiş, meğer Rabia Kazan’ın annesi de… Zorla taktırmış kızına eşarbını…Üzücü… Fakat her Rabia da aynı değildir!
Kimileri de severek ve isteyerek örtünürler.
Ben eşarbımı annemden kendim istemiştim. Çok şaşırmıştı kadıncağız... Çünkü okullarda eşarp baskısını büyük ablalarımdan çok iyi biliyordu. Maddi imkânları kısıtlı olduğu için, beni imam hatip lisesine göndermesi mümkün değildi, mahallemizdeki karma liseye gitmek zorunda idim.
Rabia’nın annesi gibi rengârenk eşarplar alacak parası da yoktu. Kendi eşarplarının içinden siyah üzerine kırmızı küçük laleleri olan pek de kaliteli olmayan bir eşarp buluverdi bana…
“Hayırlı olsun kızım” dedi. Öptü, saçımı okşadı.
O sene ortaokula gidiyordum. Çok çabuk boy atmış, göze gelir olmuştum. Gözlerin nazarı da değişmişti üstelik, hissedebiliyordum. Bakışlar aynı değildi!
Bana bakan gözlerin yüzüme ve bedenime verdiği ateş basmasını dindirmek arzusuyla, bir nevi saklanmak istediğim için eşarba sarılmıştım… Tamamen hicap duygusunun tesellisi idi, benim için başörtüsü…
Okula eşarbımla giderken, alay edilmekten Rabia gibi korkmamıştım. Yolda yürürken daha rahat ve daha huzurlu idim. Rabia’nınkiler gibi benim de şaşıran arkadaşlarım ve öğretmenlerim olmuştu.
Hatta yaz günü olduğu için “Tipi de mi kaldın” esprisi yapanlar dahi olmuştu. Ama benim için hicap ateşinden daha serindi, eşarbın verdiği hararet! Hiçbir alaydan etkilenmedim.
Hep aynı huzuru verdi bana… En büyük özgürlüktü, bana bakan gözün, görebileceği sınırı kendim çizebilmek!
İşte bu nedenle, Allah’ın emrinin benim iyiliğim için olduğunu yaşayarak öğrenme hazzını aldım, örtünerek… Sadece; el, yüz ve ayaklarımla görünür olmak, bedenimi değil ruhumu öne sürmek demekti sanki… Onlar beni değil, ben onları görüyorum gibi muzipçe bakınabilmekti, dünyaya…
Örtünmek aynı zamanda bir yaşam felsefesini benimsemektir. Zorlukları, kolaylıkları her şeyiyle kabul edebilmek taşınabilir kılar, örtüyü...
Herkesin harcı olmadığını anlayabileceğiniz hikâyeler de vardır.
Henüz bir hafta olmuştu örtüneli… Bir yakın akrabamızın evine gittik, benimle aynı yaşta olan kızları benden bir sene önce örtünmüştü. Beni görünce “Baban mı zorladı” diye sordu. Şaşırdım sorusuna… Uzun bir pardösü ve kocaman bir eşarpla babasının onu nasıl kapanmaya zorladığını anlattı. Nefret ediyordu örtünmekten… Onu dinlerken, ürktüm. Acaba bir gün ben de böyle hisseder miyim, diye düşündüm. O gün büyükler evde olmayacaktı. “Gel dedi, örtünmeden çıkalım bugün… Hem sen yeni kapanmışsın ne olacak ki?” Neden öyle hissettiğini bilmiyordum, onu anlamak istedim, kendimi de denemek… Böyle pişman olacak mıydım acaba?
Bir kot pantolon ve tişört verdi bana… Kendi de öyle giyindi…
Bir apartmanın üçüncü katında olan evlerinden aşağı inerken, beni yine ateş basmaya başladı. O ise kuş gibi sevinçli, pır pır ötüp duruyordu. Ben elimi, kolumu hatta başımı nereye saklayacağımı şaşmış, görünmez olduğumu hayal ederek yanında yürümeye çalıştım. Sokakta; mahalledeki bütün erkek arkadaşları ile şakalaştı. Ben ona yapılan esprilerin hiçbirinin bana yapılmasını istemedim. Hep arkasında durmaya çalıştım. Ateşim gittikçe yükseliyor gibiydi… Dilim damağım kurudu.
“Dönelim” dedim. “Bakkala kadar gidelim” diye ısrar etti.
“Ben döneyim, sen git” diyerek, mümkün olan en hızlı adımlarla evin yolunu tuttum.
Ondan sonraki haftalar boyunca her gece rüyamda, örtüm olmadan merdivenlerden indim. Ateşler içinde sokağa çıktım, soluksuz kalıp uyandım.
Anladım ki, ben örtümü seviyordum ve ona çok ihtiyacım vardı. Bu anlattıklarımı; aşırı utangaç bir insanın ruh hali olarak niteleyecekler olacağını biliyorum.
Yanılıyorsunuz!
Çünkü; tüm hayatım boyunca toplum önünde görev almış bir karakter olarak hep sahnenin en önünde durdum. Hicap bambaşkadır, asosyal bir utangaçlık dürtüsüne benzemez. Bu yüzden hem örtünüyor, hem de sosyal yaşamın en yetkin bireylerinden olmak için mücadele ediyoruz. Doktor, mühendis, yazar, avukat olmak için çabalıyoruz.
Bizler tek tip değiliz! Hicap ve edep, utangaçlık hastalığından farklıdır. İki lafı bir araya getiremeyen, kızarıp bozaran, toplum içinde kan ter içinde kalan, sesi titreyen, ayağa kalkıp ön sıraya geçmekten utananlardan değiliz biz… Sadece mahrem ve kötü nazarlardan Allah’ın emri ile sakınmayı başarmak isteyenleriz o kadar…
Daha o kadar çok hikâyemiz var ki…
Mahalledeki kızlarla birlikte Kuran kursuna gittiğimiz zamanları da anlatmak isterim,mesela... Küçük kalp çarpıntılarımızı unutamam, çok şenlenirdik kız arkadaşlarımla… Eşarplarımızı örtüp, Kuran cüzlerimizi elimize alarak kursa gitmeye tarifi mümkün olmayan bir heyecanla hazırlanırdık. Kimse eşarp örtmekten utanmaz, çok mutlu olurdu. Hepimiz birbirimizi güzel bulurduk, çirkinleşmek değil Kuran’a uygun giyinmek derdinde idik, o kadar…
Aramızda camiden çıkar çıkmaz örtüsünü çantasına koyan birkaç kişi olurdu. Ama genellikle hepimiz evlerimize öyle dönerdik. Severdik örtümüzü… Çok neşeli, sevinçli, mutlu gider gelirdik din derslerimize… Rabia’nın hocasından korktuğu gibi korkmazdık. Hiç dayak yemedik, bol bol güldük, eğlendik. Öğretmenlerimizle muhabbet içinde dersler gördük. Kuran-ı Kerimi hatmedip de “Maşallah” yazan eşarplarımızla, dualarımızı ailelerimizin önünde okuduğumuz gün, hâlâ hafızamın en güzel anılarından biridir. Kuran-ı Kerimi sadece yüzünden öğrenmekle kalmayıp birçoğumuz din derslerimizi kendimiz ilerlettik. Mealini de öğrenebilmek için her gün bir ayet dersleri yapan ablalarımız oldu.
Biz dinimizi, örtümüzü, ruhumuzu ve kendimizi sevmeyi öğrenmiştik.
İçinde bulunduğumuz ortamlarda; okullar, iş hayatı vb. yerlerde eşarpla çelişen durumlar hep vardı. Hatalarımız, sevaplarımızla birçoğumuz örtüsüne sahip çıkmak için elinden gelen her şeyi yapıyor, kimilerimiz ise boynunu büküp çıkarttı, kimileri de silkelenip attı.
İslam; kadına hiçbir kıyafeti giyme demez! Mahremin önünde giyme der o kadar…
Saçını at kuyruğu yapmak ve tenis kıyafeti giymenin hayali olduğunu söylemiş Rabia…
Giy o zaman! İslam sadece mahrem olanın gözü önünde, kendini teşhir etmeni yasakladığını bilmiyor musun? Arzu ettiğin tüm dünyanın gözü önünde böyle giyinmek ise Rabia, o zaman bunu böyle ifade etmelisin… Yapamadıkların için suçlu olan İslami yasaklar ya da inançlarında samimi olmayan insanların sana karşı koymaları değildir.
Hayatta en büyük engel; göstermek için ya da gösteriş için yaşamaktır! Hiçbir gözü doyuramazsın, hiçbir nefsi yenemezsin, asla yetemezsin!
Senin için üzgünüz, Rabia... Keşke böyle örtünmeseydin! Keşke kimse zorla örtünmese!


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla
