Polonya’da Baltık Denizi kıyısındaki Gdansk kentinde nüfusun yüzde 70’i Alman’dır. Almanlar, iki dünya savaşında da, bu kenti işgal ettiklerinde kente Danzig adını verdiler. 2003 yılından itibaren Almanya, Gdansk’ın Polonya’ya ait olduğunu resmen tanıdı. Ancak, Polonya’da hiç kimse “burada nüfusun çoğunluğu Alman. Onlar da buraya Danzig adını veriyorlar. Öyleyse Gdansk adını Danzig şeklinde değiştirelim” demiyor. Diyemiyor.

Türkiye’de yer adlarının ilk kez resmen değiştirilmesi isteği, “ecnebi kökenli terbiye-i milliye ye mugayir” olarak görülen yer adlarının değiştirilmesi maksadıyla ortaya çıkmıştı. Ancak, bu düzenlemenin çerçevesinin belirgin olmaması, isim değişikliğini yapacak devlet görevlilerinin yeterince bilgi sahibi olmaması bazı karışıklıklara yol açtı. Bunun üzerine, Dâhiliye Nezareti hangi adların değiştirilmesi gerektiğini açıklayan bir genelge yayınladı.

Türk ülkesinde yer adlarının değiştirilmesine ilişkin ilk emirname 5 Ocak 1916 (23 Kanun-ı Evvel 1331) tarihinde, Enver Paşa tarafından yayınlanmıştır. Bu emirnamede, Rumcadan, Ermeniceden ve Bulgarcadan geldiği düşünülen yer adlarının değiştirilme kıstasları da bizzat Enver Paşa tarafından belirlenmişti.

Enver Paşa'nın emirnamesine göre, Müslüman fakat Türk olmayan kavimler hariç; Rumca, Ermenice, Bulgarca ve gayr-i müslim kavimlere ait vilayet, sancak, kasaba, köy, dağ, nehir ve benzeri yer adları Türkçeye çevrilecekti.

Bu yapılırken, mıntıka dâhilindeki askeri erkân ve mülkiye memurları toplanarak, değişiklik çizelgelerini hazırlayacak ve önce vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayıp biten çizelgeler genel karargâha göndereceklerdi. Bir araya getirilen çizelgeler incelenecek, birbirine çok benzeyen isimler karşılıklı yazışılarak değiştirildikten sonra uygulanmak üzere Dâhiliye Nezareti ve Posta Nezaretlerine gönderilecekti.

Yeni yer adları verilirken, çalışkanlık ve askeri zaferler konu edilecekti. Verilecek yeni isimler gerek şimdi, gerekse önceden harp alanı olan mevkilerde oraya mahsus şanlı hadiseyi hatırlatmalıydı.

Bunun mümkün olmaması durumunda yörenin en namuslu ve memleketine yararlı hizmetleri bulunan ancak vefat etmiş kişilerin isimleri zikredilmeliydi. İsim verilirken, isim verilecek yörenin bol miktarda yetişen ve tanınan mahsulünün, sanayi ve ticareti sürekli kılacak, vaziyet ve coğrafi şekline uygun isimler bulunmalıydı.

Enver Paşa’nın emirnamesinde mektep öğretmenlerinin öğrencilerine, coğrafya dersi sırasında vatanımızın her parçasını anlatırken her mevkiin şanlı geçmişine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait bilgiler verilmesini istemişti.

Ahali ağzına yerleşmiş isimlerin birdenbire değiştirilmesinin çeşitli karışıklıklara yol açabileceğini, bu sebeple halkın eski adları kullanmasına yol açabileceğini öngören Enver Paşa, bölge halkının kabiliyet, fıtrat ve alışkanlıklarının göz önünde bulundurularak yeni yer adlarının belirlenmesini istemişti. Belirtilen hususlar çerçevesinde isim bulmanın mümkün olmaması halinde ise, mevcut isimlere yakın isimler verilmek suretiyle yer adlarının değiştirilmesini istemişti. Buna göre, Ereğli'ye Erikli veya Eraklı, Gelibolu'ya Velibolu adı verilirse, eski alışkanlıklara da ters düşülmemiş olurdu.

Sakarya Şehidi Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan, Yusuf Akçura yönetimindeki Türk Yurdu dergisinin 7 Şubat 1911 tarihli sayısında “Türkçenin başına gelenler gelmekte olanlar - Yapma değiştirmelerden” başlıklı makalesinde, Türklerin Anadolu ve Paşaeli’ni (Rumeli) ele geçirdiği yıllarda pek çok yere Türkçe isim verdiğini hatırlatarak yer adlarının Türkçeleştirilmesini önermiş ve savunmuştu. Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan makalesinde özellikle son yüzyılda bu isimlerin Arapça ve Farsça verildiğini örnekleriyle ortaya koymuş ve Türkçeleştirmenin kaçınılmaz olduğunu ispatlamıştı. Hüseyin Avni Alparslan, yer adlarının Türkçeleştirilmesi konusunda ilmi çalışmalar yapan önemli bir şahsiyettir.[1]

Yer adlarının Türkçeleştirilmesine Cumhuriyet döneminde de devam edilmiş, her seferinde verilen veya verilecek adlar iç ve dış odaklarca tartışma konusu yapılmaya çalışılmıştır.

Hüseyin Avni (Alparslan) Bey diyor ki; "en küçük köyümüze kadar adları Türkçe yapalım..."[2]

Türk dili ve kültürü hakkında yazıları olan Sakarya Savaşı şehidi Tirebolu’lu Hüseyin Avni (Alparslan) Bey’in “Ülkemizin ısısı olmak istiyor isek en küçük köyümüze kadar adları Türkçe yapalım, Ermenice, Urumca, Arapça değil… Böylece ülkemizi önkimize boyayalım” diyor ve Türkçenin başına gelmekte olanlar makalesinde şunları anlatıyordu:

“...

Bugün yeryüzüne bir göz gezdirirsek bütün ulusların, oymakların oturdukları yerlere kendi dillerince ad verdiklerini görürüz. Yine bir takımları bir yere sonradan gelirse veya sonradan benliğini gösterirse eskilerin izini silmek için oturdukları yerlere kendi dillerince ad vermeye yeltenirler.

Pek belli ki Türkler Anadolu ve Paşaeli (Rumeli)’ne geldiklerinde eski adlardan birçoğunu silmişler, yeniden yeniye Türkçe adlar takmışlar.

Daha geçenlerde benliğini gösteren Bulgarlar, Filibe Sancağı’ndaki “Kazanlık” adını silerek Islavcası olan “Kotal”ı yerine koymuşlardır. Biz ise –daha çok son yüz yıl içinde– tersine olarak kimi yarım kimi bütün olmak üzere bütün Türkçe adlarını değiştirmeğe, Arapça, Farsça yapmağa çalışmışız. İşte yarım değiştirilenler:

Yenicilik göstermek isteyen katipler Türkçe olan ova, oba (mahalle) sözlerini olduğu gibi yazmayı kendi bildikleriyle uygun bulmadıklarından “Ova” ile “Oba”yı “abad”a çevirmişler de:

Karacaova = Karacaabad (Selanik’te bir kaza )

Eçeova = Eçeabad (Gelibolu’da bir yer )

Akçaova = Akçaabad ( Trabzon’da bir kaza)

Çubukova = Çubukabad (Ankara’da bir yer )

Akova = Akabad (Kandıra ile Şile arasında bir yer)

Boyova = Boyabad (Sinop’ta bir kaza ) yapmışlar.

İzmir’deki “Burunova” dahi büsbütün değiştirilerek “Birunabad” olmuş. Ancak nasılsa Karadağ sınırındaki “Akova” yakayı kurtarabilmiş...

Bu yetmiyor gibi daha pek ileri gidilmiş de birçok yerlerin Türkçe olan adları beğenilmeyerek büsbütün değiştirilmiştir.

Anadolu demiryolundan Adapazarına bir kol ayrılır. Kol ayrılan işte bu yere Türkler “sapak” diyorlar. Sapmaktan gelen sapak sapılacak yer demektir ki pek uygun pek doğrudur. Türkçeyi beğenmeyen katipler buna da dokunmuşlar da önceden “Hamidiye”, sonra yine değiştirerek “Arifiye” demişler!



Bunlar hep böyle değiştirilmiş adlardır. Ülkemizin hangi yanına baksak her yerde değiştirilmiş adlar göze çarpacaktır.

Ben de tutup İstanbul’daki birkaç yerin Türkçe olan adını değiştirsem de yerine Arapçalarını, Farsçalarını koysam, şöylece:

Beyoğlu : Mirzazade Kuruçeşme : Yenibiülyabis

Tepebaşı : Ra’sül şahika Kabataş : Hacerülbattal

Tarlabaşı : Ra’sül mezra’a Kuzguncuk : Garib

...

olsa ve bundan böyle bu yerleri yeni ad ile söyleyeceksiniz diye İstanbullulara söylesem nice olur. İstanbulluların hoşuna gider mi? Gitmez değil mi? Öyle ise, ey beyler, paşalar, niçin Paşaeli ile Anadolu ile oynayıp duruyorsunuz?

Şimdi bile yeni verilecek adlar Arap ve Fars sözlerinden seçilip veriliyor. Böylece eksilik sürüp gidiyor. Teşvikiye, Enamiye, Mamure bilmem ne gibi… Kendi adlarımızı da (hafi, safi, haki, firuzan, pesendide, mahoş, nakzeder...) gibi sözlerden kurtaramıyoruz.”[3]

Biz böyle yapmakta sürüp gittikçe beş yüzyıl, binyıl sonra gelecekler bize Türk değil, Arap, Fars diyeceklerdir. Nitekim Türk olan Farabi’ye İbni Sina’ya bugün Arap dedikleri gibi... Artık bir parça düşünelim, kendimize gelelim de öyle yürüyelim. Kağıt üzerinde, yer üzerinde bırakacağımız izler bari bizi gösterebilsin, benliğimizi bildirsin...”

Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlatılan yer adlarının değiştirilmesi uygulaması, cumhuriyetin döneminde de devam etti. Ülkedeki yer isimlerinin 'millileştirilmesi' konusundaki ilk teklif 20 Aralık 1920 tarihli 117 sayılı oturumunda İzmit milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılmıştı. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrımillî” kalmasından şikâyet etmiş, Tunalı Hilmi Bey ise bu durumu “Türk'ün mezayasından [üstünlüklerinden]” saymıştı. Isparta milletvekili Nâdir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” önergesini vermişti.

Zaferden sonra, Milli Mücadele kahramanlarının adları bazı mevkilere verilirken, gözden düşenlerin adları geri alındı. 1922'de bir dizi yerleşim yerinin adı Türkçeleştirildi.

Rusya’da 1917 Ekim Devrimi sonrasında değiştirilen yer adlarına genelde Lenin, Stalin gibi Bolşevik önderlerin adları veya "Oktabirski" (Ekim), "Pervomayski" (Bir Mayıs), "Sovetski" (Meclis), "Komsomolski" (Genç Komünist), "Pobeda" (Zafer), "Savetskaya" (Sovyet), "Svaboda" (Bağımsızlık), "Udami" (Öncü), "Komünarsk" (Birlik), gibi Bolşevik Ekim Devrimi'ni hatırlatacak adlar verilmişti. Oysa, Türkiye’de gerçekleştirilen isim değiştirme tamamen farklı bir karakterde ve iyi niyetle yapılmıştır. Bu tarihlerde Türkiye’de yapılan değişikliklerle Van'a bağlı Müküs Bahçesaray, Kırkkilise Kırklareli, Üskübü Konuralp, Ankara'nın İstanos (Zîr) Yenikent, Makriköy Bakırköy, Ayastefanos Yeşilköy, Sinasos Mustafapaşa, Tirilye Zeytinbağı, İmroz Gökçeada oldu.

1923 yılında İzmit ilinin adı Kocaeli'ne, 1924'te Kırkkilise'nin adı Kırklareli'ne, 1927'de Bozok'un adı Yozgat'a çevrildi. 1925 yılında, Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları Meclis-i Umûmiyye-i Vilâyet (İl Genel Meclisi) kararıyla değiştirildi.

1934-36 arasında Halkevleri yurt çapında 834 köye Türkçe isimler verdi. 1935'te Dersim adı Tunceli ile değiştirildi. 1937'de Mamuretülaziz'e bizzat Mustafa Kemal tarafından 'bereket-bolluk' anlamına 'El'azık' denildi, sonra Elazığ'a çevrildi. 1939'da Sancak'ın adı 'Hattai' ve 'Karay' adlarının karışımından oluşan Hatay'a çevrildi.

Ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelgeyle resmileşti. Yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adları Türkçe adlarla değiştirilmeye başlandı. Genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderildi. Bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı nedeniyle uzun süre aksadı. 10 Haziran 1949 tarihinde kabul edilen ve 18 Haziran 1949 tarihinde yürürlüğe giren 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 2. Maddesinin a bendine göre, “il ve ilçe kurulması, kaldırılması, merkezlerinin belirtilmesi, adlarının değiştirilmesi, bir ilçenin başka bir il'e bağlanması kanun ile” gerçekleştirileceği hükme bağlanmıştır. Aynı kanunun b bendinde ise, “bucak kurulması, kaldırılması, merkezinin belirtilmesi, il ilçe ve bucak sınırlarının ve bucak adlarının değiştirilmesi bir köyün veya kasabanın veya bucağın başka bir il ve ilçeye bağlanması, mühim mevki ve tabii arazi adlarının değiştirilmesi İçişleri Bakanlığının kararı ve Cumhurbaşkanının tasdiki ile” gerçekleşeceği hükme bağlanmıştır.

İsim değişikliğinin çeşitli uygulanış biçimleri vardır. Mesela 10 Ocak 1945’te çıkartılan bir yasa ile Teşrinievvel ayı Ekim, Teşrinisani ayı Kasım, Kanunuevvel ayı Aralık ve Kanunusani ayı da Ocak olarak değiştirilmiştir. Yani, sadece yer adları değil, ay adları da değiştirilmiştir.

Değişiklik gerekçesinin en başında gelen ayrımcılığı çağrıştıracak adların değiştirilmesi gelmektedir. Adı geçen listeden bu tip isimlere birkaç örnek verecek olursak, Ordu ilinde bugün “Taşbaşı” olan yer o zamanlar üç isimle anılmaktaydı. “Taşbaşı İslam”, “Taşbaşı Rum”, “Taşbaşı Ermeni”. Bunların sonundaki ayrım ifade eden adlar kaldırılarak, sonucunda “Taşbaşı” adına dönüştürülmüştür.[4]

Bu değişikliklerde tek amaç ayırımcılığı ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bazen bir yer adının değiştirilmesi zaruret haline gelebilir. Mesela zamanında farklı anlamlar ifade eden “Domalan”, “Dönmeler” gibi birçok yer adı, bu gün orada yaşayanları rahatsız edecek bir anlam ifade etmiş ve değiştirilmiştir.[5]

İsim değiştirme işlemlerinde en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan veya olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınmasıydı. Aptaldam, Atkafası, Cadı, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan isimler değiştirilmese daha mı iyi olacaktı?

Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek için değiştirildi şeklindeki ifadeler gerçekle örtüşmemektedir. Eğer öyle olsaydı Trakya’daki Çerkezköy, İstanbul’daki Polonezköy adları korunur muydu?

Bu uygulama aslında bir Türk geleneğidir. Bu geleneğe göre büyük başarılara imza atan, önemli görevlere gelen kişilerin ad ve soyadları gerek doğdukları, gerek yaşadıkları, gerekse hizmet verdikleri şehirlerde caddelere, sokaklara, kamu kurum ve kuruluşlarına, köprülere, geçitlere verilmiştir.

Bunun yanında tanınmış yerli veya yabancı bilim, kültür, sanat ve siyaset adamlarının yaşadıkları yerlere adlarının verilmesi geleneği sadece Türklerde değil, pek çok millette mevcuttur.

Bütün bunlara ilaveten çeşitli ülkeler arasında dostluğu pekiştirmek maksadıyla da, çeşitli caddelere ülkelerin kurucularının adları karşılıklı olarak verilebilmektedir. Bu çerçevede, pek çok ülkede Atatürk Caddesi bulunduğu gibi, Cinnah Caddesi örneğinde olduğu gibi caddelere yabancı adlar verilebilmektedir.

Fehmi Koru’nun “fethinden sonraki asırlar boyunca, İstanbul, atalarımız tarafından da kurucusu Roma İmparatoru Konstantin'in adıyla ('Konstantiniyye' olarak) anılmıştı; gözbebeğimiz kent, 'İstanbul' adını, resmen, 1930 yılında çıkarılan bir yasayla aldı. Fatih'ten sonra gelen onca hükümdar ve orada yaşamış o kadar insan, fethi hatırlatan Konstantin'li addan herhalde hiç gocunmadılar…

Tıpkı aynı dönemin insanlarının Mihaliç, Atranos, Ayasluğ ve Megri adlı yerleşim yerlerinde yaşamaktan hiçbir rahatsızlık duymadıkları gibi… Bugün o yerleşim merkezleri Karacabey ve Orhanili (Bursa), Selçuk (İzmir) ve Fethiye (Muğla) diye biliniyor. Uzun asırlar boyu Hüdavendigâr diye bilinen ilin adı da 1918'de Bursa olarak değiştirildi…”[6] şeklindeki ifadeleri, hem bilgi çarpıtması içermekte hem de ortaya çıkan zihniyetin ne tür hedefler güttüğünü açıklıkla ortaya koymaktadır.

Çünkü, Osmanlı’nın İstanbul’a yıllarca “Dersaadet” dediğini bilmeyen bir kişi, böyle bir konuda ne söz söyleyebilir ki? Ama söylüyor..

Zaman yazarlarından Mümtaz’er Türköne ise, Bahçeli’nin “İstanbul levhasını değiştirip Konstantinopolis mi yapacaksınız?” şeklindeki sorusuna “Yapsak ne olur? Ne değişir?” dedikten sonra kendi sorusuna kendi cevabını “Sadece bir alışkanlık değişir. Çünkü İstanbul isminde alışkanlık dışında Türk'e, Türklüğe ve Türkçeye dair hiçbir şey yok. Konstantinopolis ismi Türkçeye ne kadar yabancı ise İstanbul ismi de en az o kadar, belki ondan daha da yabancı”[7] şeklinde veriyor.

Türköne’nin “sadece alışkanlık değişir” şeklindeki yaklaşımı, Türkiye’de cumhuriyet değerlerine karşı, aydınlar arasında ciddi bir fikri kırılma, fikri yabancılaşma yaşandığının açık bir göstergesidir.

Çarlık Rusyası ve SSCB devrinde yaşanan sürgün-soykırım-etnik temizlik ve kolonizasyon-sömürgeleştirme süreci içinde köy adlarına varıncaya kadar yer adları değiştirilmiştir. Yeni ad Bolşevik ihtilali ve/veya Komünist Partisi'ni hatırlatan tarihi bir gün veya o yeri işgal eden Rus-SSCB devrinde Bolşevik-komutanın, alayın, Çarın bir akrabasının -SSCB devrinde Bolşevik bir liderin, askerin, bürokratın, Komünist Parti yöneticisinin, Bolşevik bir aydının- adı olmuştur.

Çarlık Rusyası, SSCB ve Rusya Federasyonu devirlerinde gerek Büyük Rusya ve gerekse Büyük Rusya dışı egemen olunan coğrafyada yer adları başkente (St. Petersburg ve Moskova'da) egemen olan ideoloji doğrultusunda sürekli ve sistemli olarak değişime uğramıştır.

Örneğin: I. Petro tarafından kurulan St. Petersburg kentinin adı 1914 yılında "burg" eki Almanlığı anımsattığı gerekçesiyle Ruslaştırılarak "Petrograd" olarak değiştirilmiştir. Bolşevik ihtilali sonrası kentin adı 1924 yılında "Leningrad" olarak tekrar değiştirilmiştir.

SSCB'nin çözülmesi sonrası Rusya Federasyonunda Rus milliyetçiliğinin yavaş yavaş Bolşevik mirasın yerini tamamen almasıyla kentin adı 1991 yılında tekrar değiştirilerek tarihi adı olan "St. Petersburg" adına dönülmüştür. Görüldüğü gibi eski SSCB alanındaki en önemli kentlerden birinin adı, 80 yıllık bir zaman dilimi içinde Rusya'da meydana gelen her büyük değişme ile birlikte başkente hakim olan resmi ideolojiye uygun olarak tekrar değişmiştir.

Rusya Federasyonunun Karadeniz'deki en önemli limanlarından biri olan Novorossiisk'in Osmanlı Devleti tarafından kullanılan adı "Soğucak"tır. Bu kentin 1864 yılında tamamlanan Çarlık Rusyası işgali öncesi Adige halkı tarafından kullanılan tarihi adı ise "Tsemez" dir.

Rusya’da, Romanya’da, Sırbistan’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da Türkler tarafından kurulan binlerce yerleşim biriminin adı günümüzde Türkçe değildir. Bu bakımdan, bir ülkenin çeşitli isimlerin eskisi vermesi karşılıklılık esasına göre olması gerekmez mi? Eğer, “milli” bir zihniyete sahipseniz, elbette gerekir.

Bazı zamanlarda yer adlarının isminin değiştirilmesine bile gerek görülmez. Adların telaffuzlarını değiştirmek yeterli olabilir. Örneğin Çarlık Rusyası ve SSCB devirlerinde Rusça telaffuzları olan "Alma-Ata" ve "Aşhabad" resmi ad olarak kullanılıyordu. Kazakistan ve Türkmenistan'ın bağımsızlığı sonrası Kazak telaffuzu ile "Almatı" ve Türkmen telaffuzu ile "Aşgabat" olarak resmi ad olarak kabul edilmiştir.

Günümüzde Türkiye’de eski adlara geri dönülmesi yönünde bazı fikirler ileri atılmaktadır.

Ancak bugüne kadar gerçekleştirilen yer adları değişikliklerinde eski adlara dönüş gibi köklü bir süreç yaşanmamıştır. Yaşanan süreçler ise tümüyle yerel ölçeklidir.

Varsayalım ki Türkiye’de böyle bir süreç başlatıldı. Bu süreçte ölçü nasıl konacaktır? Ne kadar eskiye kadar gidilecektir? İsim değişikliği, bütün bölgeler için geçerli olacak mıdır? Bazıları örneğin iki yüz yıl önceki adı isterken diğerleri beş yüz yıl önceki bir başka adı talep ettiğinde ne yapacaksınız? Hangi ad geri verilecektir? Mesela İstanbul’a “Kostantinopolis” mi, “Konstantiniyye” mi, “Dersaadet” mi denilecektir?

Batılıların Ege Denizi dediği bölgeye yüzyıllarca Türkler Adalar Denizi demişlerdir. Bu düşüncede Ege Denizi adı kullanılmaya devam mı edecektir? Veya, Akdeniz’in Lübnan’dan Malta’ya kadar olan bölümüne Türkler yüzyıllarca Karaman Denizi adını vermişlerdir. Bu bölüme Karaman Denizi adını verecek miyiz?

İsimlerin iadesinde ilk medeniyetlerin verdiği adlara da dönülecek midir? Eğer bu medeniyetlerin verdikleri adlara dönülecekse, daha eski medeniyetler ortaya çıktığında bu isimler ne olacaktır?

İsim iadesi yapılırken ismin hangisine iade edileceğini kimlerden oluşacak bir uzmanlar kurulu belirleyecektir? Böyle bir uzmanlar kurulu oluşturulacak mıdır?

Bu izahlardan da anlaşılacağı gibi, Türkiye’de gündeme getirilen “il, ilçe, köy, mezra, dağ, tepe, yaylak, ırmak ve benzerleri gibi arazi parçalarının isimlerinin iadesi veya değiştirilmesi bir ülkenin sahip olduğu milli politikayla yakından ilgilidir. Bu isimlerin eskisinin verilmesini isteyenlerin Türkiye’yi etnik milliyetçilik batağına çekmek istedikleri gözden ırak tutulmamalıdır.

Polonya’da Baltık Denizi kıyısındaki Gdansk kentinde nüfusun yüzde 70’i Alman’dır. Almanlar, iki dünya savaşında da, bu kenti işgal ettiklerinde kente Danzig adını verdiler. 2003 yılından itibaren Almanya, Gdansk’ın Polonya’ya ait olduğunu resmen tanıdı. Ancak, Polonya’da hiç kimse “burada nüfusun çoğunluğu Alman. Onlar da buraya Danzig adını veriyorlar. Öyleyse Gdansk adını Danzig şeklinde değiştirelim” demiyor. Diyemiyor.

Güncel bir örnek daha verelim: Çin yönetimi Doğu Türkistan’a “yeni sömürge” manasına gelen “Sincan”adını veriyorlar. Bu gün Türkiye’de “eski adlar iade edilsin” diyenler neden yazılarında Doğu Türkistan ifadesine yer vermiyorlar. Bunu hiç düşündük mü?

Çünkü, bir ülkede ad vermek bir egemenlik meselesidir. Bunun Avrupa Birliği süreciyle yakından ve uzaktan ilgisi yoktur. Böyle bir ilgi kuranlara, Gdansk örneğini hatırlatabiliriz. Bu tarz örnekler, Avrupa’da saymakla bitmez.

Bu örneklerden de anlaşılabileceği gibi, yer adlarının değiştirilmesi bir ülkenin sahip olduğu rejimle, ülkenin kuruluş felsefesiyle yakından ilgilidir. Bu bakımdan, isim değiştirme/iade etme çabasının seçildiği yer/bölge ve taşıdığı anlama da dikkat etmek gerekmektedir.

www.ulkucu.org