• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 6 123456 SonSon
60 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    yesevili_burak adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-02-2008
    Mesajlar
    279
    Karizma Gücü
    5

    Favori Kuran'ı yanlış yorumlama nedenleri

    ewet arkadalar burada bu sitedede çok yaşanan bir konuyu açmaya karar verdim.din tartışmaları bölümünde yanlış yorumlamadan dolayı islam hakkında çok yanlış şeyler ortaya koyan,islamda çelişkili şeyler ortaya atan kişilerin burada neden böyle yargılara vardıklarını açıklamış olacagım.uzun bir yazı olmasından dolayı sıkılabilirsiniz ama okudujtan sonra bana hak vericeksiniz.

    KURAN'I YANLIŞ YORUMLAMA NEDENLERİ

    Ön yargı, art niyet ve samimiyetsizlik:

    İnsan, art niyetli ve tek taraflı olarak Kuran'a yaklaştığında onu
    anlaması mümkün değildir. Bu, Allah'ın bir kanunudur. Bir kişi ne
    kadar zeki ne kadar kültürlü olursa olsun, samimiyetsiz ve art niyetli
    bir bakış açısıyla Kuran'ı değerlendirdiğinde onu gereği gibi
    anlayamaz, doğru yorumlayamaz ve pek çok çelişkiye düşer. Bu
    yüzden, Kuran'a ön yargılı, peşin fikirli, içten pazarlıklı yaklaşan bir
    kişinin bu art niyetli tutumu, kendisiyle Kuran arasında -ayetlerde
    bildirildiği üzere- "görünmez bir perde" oluşturacaktır. Bu da
    Kuran'ı anlamasını ve kavramasını engelleyecektir. Bu gerçek, İsra
    Suresi'ndeki ayetlerde şöyle ifade edilir:
    Kuran okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar
    arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri
    üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar,
    kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da sadece
    Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman,
    'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra
    Suresi, 45-46)
    Kuran tüm insanlığı doğruya çağıran bir davettir, ancak Allah'ın doğrudan hitabı iman eden kullarınadır. Dolayısıyla Kuran ancak
    iman edenlerin gereği gibi anlayabileceği bir Kitap olarak gönderilmiştir.
    Müminlerin Kuran'ı anlamalarındaki en önemli vasıfları
    ise vicdan ve samimiyetleridir. Müminlerden farklı bir ruh haline
    ve karaktere sahip dinden uzak kimselerin Kuran'ı anlayamamaları
    da gayet doğaldır.
    Kuran, son derece açık, sade ve anlaşılır bir dile sahiptir, ama
    dediğimiz gibi ancak samimi ve vicdanlı kimselerin anlayabilecekleri
    özellikte bir Kitaptır. Henüz İslam'la tanışmamış, iman etmemiş
    herhangi bir insan, açık bir kalple, ön yargısız ve samimi olarak
    yaklaştığında, taşıdığı bu mümin vasıfları nedeniyle Kuran'ın
    Allah'ın sözü olduğunu vicdanıyla fark edecektir. Zira, gerek üslubundaki
    heybet, mükemmellik ve sadelik, gerekse içerdiği üstün
    ilim ve hikmetle Kuran'ın bir insan sözü olmadığını, ilahi bir Kitap
    olduğunu her vicdanlı kişi kabul eder. Bu vicdanlı kişi iman edip
    saygı ve samimiyet ile yaklaştığı takdirde ise Kuran'ın hikmetli manaları
    kendisine açılmaya başlar.
    Kuran kendisine samimi, tevazulu bir kalple yaklaşan kişi için bir
    hidayet rehberi olduğu gibi, art niyetle, düşmanca yaklaşanlar için
    de bir sapma vesilesi olabilir. Etraftan duyduğu yanlış bilgiler, çarpık
    yorumlar, dogmalar, yalanlar ve ön yargılar ile birlikte kendi
    prensiplerini, dünya görüşünü ve yaşam felsefesini de ölçü alarak
    Kuran'ı taraflı bir biçimde değerlendirmek isteyen bir kimse, elbette
    ki ne Kuran'ı anlayabilir ne de ondan istifade edebilir. Tam
    aksine, Kuran böyle bir kimsenin sapkınlığının ve şaşkınlığının artmasına
    vesile olur. Kuran'ı anlayamadığı gibi, Kuran hakkında akılsız
    ve mantıksız itirazlar getirir, çarpık ve saçma yorumlar yapar.
    "Oysa o (Kuran), zalimlere kayıplardan başkasını artırmaz"
    (İsra Suresi, 82) ayetinde bildirildiği gibi Kuran'dan ve imandan uzaklaşır.
    Bu tür akılsız kimselerin çeşitli Kuran ayetleri hakkında yaptıkları
    akılsızca yorumların ve bu ayetlerin gerçek anlam ve yorumlarını
    örnekleriyle birlikte ileriki bölümlerde inceleyeceğiz.

    Müteşabih ayetlerle muhkem ayetleri karıştırmak:

    Kuran'daki hükümler, iman edenler tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek
    ve uygulanabilecek biçimde açık ve sade bir üslupla anlatılmıştır.
    Bunlara muhkem ayetler adı verilir. Muhkem ayetler,
    Kuran'da bildirildiği üzere "Kitabın anası" yani temelidir. Muhkem
    ayetler dışında Kuran'ın bir de müteşabih ayetleri vardır.
    Müteşabih ayetler, çeşitli teşbih ve benzetmeli anlatımlar içeren
    ayetlerdir. Müteşabih ayetler, Kuran hakkında bilgisi olmayan ya
    da art niyetli kişiler tarafından tamamen çarpıtılıp, olmadık manalarda
    yorumlanabilir. Bu durum Kuran'da şöyle açıklanır:
    Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası olan
    bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir.
    Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık
    yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına
    uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez.
    İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin
    Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden
    başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
    Müteşabih ayetlerin anlamları Allah Katındadır. Bu anlamlar dışında
    yapılan yorumlar ise ayetin anlamını kesinlikle yansıtmazlar.
    Tarih boyunca Kuran'daki müteşabih ayetleri çeşitli çarpık amaçları
    ve beklentileri doğrultusunda yorumlayan sapkın kişiler, mezhep
    ve akımlar çıkmıştır. Bunun fitne olduğu ve ancak kalplerinde
    kayma olan yani doğru yoldan sapan, imandan çıkan kimselerin bu yola başvurdukları ayette bildirilmiştir.
    Ayrıca ayette, müteşabih ayetlerin yorumunu ancak Allah'ın bildiği
    de belirtilmiştir. Allah dilediğine bu ayetlerin yorumuyla ilgili
    ilmi verebilir. Ancak iman edenler kendilerine ilmi gelmeyen müteşabih
    ayetlerin tümüne inanırlar, kalplerinde eğrilik olanların ve
    fitne çıkaranların yaptıkları gibi ayetler hakkında sapkın yorumlar
    getirmeye tevessül etmezler.

    Kuran'ı yorumlama tekniğini bilmemek.

    Kuran insanlar için gereken her türlü bilgiyi içinde barındıran
    mucizevi bir kitaptır. Bu da Kuran'daki sonsuz ilahi hikmetten
    kaynaklanır. Belirli sayıdaki ayetlerin içine sınırsız bir ilim, üstün
    bir hikmetle yerleştirilmiştir. Ayetler kendi içlerinde zahiri, batıni,
    iç içe geçmiş ve katlanmış pek çok anlam içerdikleri gibi ayetlerin
    birbirleri arasındaki bağlantılardan da sayısız anlamlar çıkar.
    Kimi zaman tek bir ayetin açıklaması bile müstakil bir kitap konusu
    olabilir. Bu sebeple, Kuran'ı yorumlamak için herşeyden önce
    Kuran'ın geneline hakim olmak şarttır.
    Ayetleri doğru yorumlayabilmek, orada asıl kastedilen manayı
    anlayabilmek için, Kuran'ın geneline hakim olmanın yanı sıra, çeşitli
    teknikleri de bilmek gereklidir. Bu tekniklerin en önemlilerinden
    biri ayeti Kuran'da bulunduğu yere göre değerlendirmektir.
    Kuran'da çoğu zaman bir ayetin anlamı o ayetin içinde geçtiği konu
    bütünlüğünden anlaşılır. Ayetin gelişi ve devamındaki ayetler o
    ayetteki anlamın net olarak anlaşılmasını sağlar. Bu durum İslami
    literatürde, ayetin "siyak ve sibakı" yani "gelişi ve gidişi" olarak adlandırılır.
    Bu nedenle, pek çok ayeti bulunduğu yerden ayırarak,
    başını sonunu dikkate almadan, yalnızca içinde geçen kelimelere
    göre yorumlamaya kalkmak çok yanlış anlamlar çıkmasına sebep
    olabilir.Pek çok dönemde, bazen cehalet sonucu bazen de maksatlı olarak,
    ayetlerin bu şekilde hatalı tefsir edilmesi, Kuran'ın yanlış anlaşılmasına
    ve Kuran hakkında art niyetli çevreler tarafından çeşitli
    iftiralar atılmasına yol açmıştır.
    Bir diğer önemli teknik de ayetlerde geçen kelimelerin anlamlarını
    yine ayetleri esas alarak tespit etmektir. Pek çok kelime Kuran'da
    özel anlamlarda kullanılır. Kuran'ın belli bir yerinde kullanılan
    bir tabirin hangi anlamda kullanıldığı çoğu zaman o tabirin
    Kuran'ın başka bir yerinde kullanılma şeklinden anlaşılır. Kimi zaman
    bir kelimenin birden fazla anlamı olabilir. Böyle bir kelimenin,
    yer aldığı ayette hangi anlamda kullanıldığı, o kelimenin Kuran'ın
    başka yerlerinde hangi anlamda kullanılmış olduğundan anlaşılır.
    Yoksa sözlüğü açıp da Kuran'da gördüğü her kelimeyi ilk
    manasıyla ele almak çok yanlış, hatta bazen tam tersi anlam ve yorumlar
    çıkarmaya sebep olabilir. Bundan da anlaşıldığı gibi, Kuran
    kendi kendini açıklayan bir kitaptır. Bir ayetin tefsiri, açıklaması
    bazen bir başka ayetin veya birkaç ayetin anlamında saklı olabilir.
    Ayetleri doğru yorumlamanın önemli şartlarından biri de Kuran'ın
    ruhunu kavramış olmaktır. Kuran'ın ruhunu kavrayabilmek
    için de Kuran'ın geneline hakim olmak gereklidir. Allah'ın sonsuz
    merhamet, şefkat ve adaletinin Kuran'ın pek çok ayetindeki tecellisi
    (yansıması) görülüp anlaşılmalı ve Kuran'ın geneli bu bakış açısına
    göre değerlendirilmelidir.
    Kuran ilahi bir Kitap olduğu için elbette diğer kitaplara benzemez
    ve onlarla kıyaslanamaz da. Kuran'ın kendine has özel bir üslubu
    vardır. Kuran'ı -özelikle de Kuran'ın müteşabih ayetlerini- doğru ve
    gereği gibi yorumlayabilmek için aynı zamanda Kuran'ın genel üslubunu,
    temel ruhunu hakkıyla kavramış olmak gereklidir. Kuran'ın
    ruhuna uygun bir bakış açısına sahip olmak Allah'ın Kuran'la bildirdiği
    çeşitli ilimleri gereği gibi anlayabilmek için önemli bir şarttır.

    Arapça bilmemek:

    Allah, Kuran'ı Arapça bir kitap olarak indirdiğini bildirir. Elbette
    Türkçe ve diğer yabancı dillere yapılan çevirileri de Kuran'ın
    temel mesajını anlamak, Allah'ı tanımak, imani esasları, ibadetlerin
    temel hususlarını öğrenmek, öğüt alıp tefekkür etmek için yeterlidir.
    Ancak bu diller, hiçbir zaman Kuran'ın aslı ile birebir aynı olmaz.
    Kelime kelime yapılan bir Kuran çevirisinde dahi pek çok
    eksiklik ve anlam kaybı olması kaçınılmazdır. Çünkü Arapça'daki
    pek çok kelimenin, dilbilgisi açısından cümle yapısının başka bir dile
    birebir çevirisini yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla, "meal"
    adı verilen Kuran tercümeleri orijinal ayetlerin tam anlamlarını
    karşılayamaz ancak yakın ve genel bir anlam aktarılmasına yardımcı
    olurlar.
    Bu nedenlerden dolayı, Kuran'da yer alan pek çok inceliğin anlaşılması
    ancak onun orjinal dilinde incelenmesiyle mümkündür.
    Dolayısıyla Kuran'ın her ayetini, herhangi bir dildeki mealindeki
    karşılığına bakarak yorumlamak her zaman isabetli sonuç vermeyeceği
    gibi, çarpık yorumlamalara da sebep olabilir. Meallerde tek
    ya da yakın anlamları kullanılan kelimelerin Arapça'daki orjinal ve
    farklı anlamlarını bilmemek, o ayeti gereği gibi anlayamamaya ya
    da bütünüyle yanlış ve zıt anlamlar çıkarmaya yol açabilir.
    Az önce de bahsettiğimiz gibi, Kuran'ın yabancı bir dile tam anlamıyla
    her ayetinin birebir, kelime kelime çevrilmesi teknik olarak
    mümkün değildir. Fakat ayetlerin açıklamaları, tefsirleri, yorumlamaları
    elbette yabancı bir dilde olabilir ve bu açıklamalardan
    Kuran'ı anlamak, ayetlerin yorumlarını öğrenmek mümkündür.
    Arapça dünyanın en köklü ve zengin dillerinden biridir. Çok üstün
    bir anlatım tekniği ve kelime dağarcığı vardır. Ancak bu durumu
    çarpıtarak, Kuran'ı Araplara indirilmiş bir kitap, Arapları seçilmiş
    bir kavim olarak göstermeye çalışmak da Kuran'ın bütününe aykırı bir yorum olacaktır. Çünkü daha en başta Kuran'da, insanların
    üstünlüklerinin ancak Allah korkusu ve Allah'a yakınlık
    yani takva ile ölçülebileceği, bunlardan başka hiçbir ölçünün geçerliği
    olmadığı belirtilir. Ayrıca Kuran'ın "tüm alemlere bir zikir"
    olarak indirildiği Sad Suresi'nin 87. ayetinde haber verilir. Bu
    tür yorumlar çeşitli zamanlarda Kuran'a ve İslam'a zarar vermek
    isteyenler tarafından cahil kitleleri etkilemek amacıyla kullanılır.
    Fakat bu tür safsataların ne derece asılsız ve art niyetli olduğunu
    anlamak için Kuran'ın kendisini okumak yeterlidir.

    Allah Katından bir akıl ve anlayış verilmemiş olması:

    Kuran'ın anlaşılması için Allah Katından özel bir akıl, anlayış ve
    kavrayış verilmiş olması gerektiği, yine bizzat Kuran ayetlerinde
    belirtilmektedir. Kuran'a hakim olmak, yorumlama tekniklerini
    bilmek ve Arapça bilgisine sahip olmak Kuran'ı yorumlamada gereken
    özelliklerdir. Fakat tüm bu özelliklere sahip olmakla birlikte
    Allah'ın anlayış vermemesi, kişinin Kuran'dan hiçbir nasibi olmamasına
    neden olur. Bu nedenle yalnızca teknik birtakım özelliklere
    sahip olmak Kuran'ı gereği gibi anlayıp yorumlamada yeterli
    değildir. Tarih, görünürde pek çok ilmi vasfa sahip oldukları
    halde Kuran'ı sapkın bir biçimde yorumlayıp dalalete düşenlerin
    örnekleriyle doludur. Pek çok sapkın dini akımın ve mezhebin kurucuları
    bu tür alim gibi görünen fakat Allah Katından bir akıl ve
    anlayış verilmemiş kimselerdir. Bunlar hem kendilerinin hem de
    kendilerine tabi olan cahil ve akılsız kitlelerin İslam'dan uzaklaşmalarına
    sebep olmuşlardır. Nitekim Peygamberimiz (sav) zamanında,
    Kuran'ı anlayamayıp inkar eden Mekke müşriklerinin durumu,
    Kuran'ı anlamak için yalnızca Arapça bilmenin yeterli olmadığının
    da somut bir göstergesidir.
    Allah Katından bir anlayış verilmesinin birinci şartı Allah korkusu ve samimiyettir. Heva ve hevese tabi olmak ise bu anlayışın kazanılmasını
    engeller. Bu nedenle, Kuran'a olumsuz bir ruh haliyle,
    Allah'ın beğenmediği bir niyet ve bakış açısıyla yaklaşılması Kuran'ı
    yanlış anlamaya ve yorumlamaya yol açar. Heva ve hevesine
    uymak kişinin aklının kapanmasına yol açacağı için, böyle bir kişinin
    Kuran'ın sırlarını, inceliklerini, derinliklerini kavraması düşünülemez.
    Heva ve hevesine tabi olan kişi akletme kabiliyetine sahip
    olmadığı için ayetleri kaba ve yüzeysel bir bakış açısıyla yorumlar,
    Kuran'daki ilahi hikmetleri göremez.
    Ayrıca hevasına uyan kişi Kuran'ı da kendi nefsinin isteklerine
    ve çıkarlarına uygun biçimde yorumlamak isteyeceğinden, ayetlerdeki
    Allah'ın kasdettiği anlamları görebilmesi mümkün olmaz.
    Hevasına uyan kişinin aklını kullanamadığı ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
    Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün
    mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen,
    onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun?
    Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar
    yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. (Furkan
    Suresi, 43-44)
    Böyle kişiler Kuran'ı anlayamadıkları gibi, normal akla sahip insanların
    kolaylıkla kavrayabilecekleri konuları dahi anlamakta güçlük
    çekerler. Ayetlerle ayetler, ayetlerle olaylar arasındaki bağlantıları
    kuramazlar. Sonuçta da mantığını kavrayamadıkları ayetleri
    kendilerince çelişkili sanırlar. Akılları o derece kapanmıştır ki bu
    bakımdan hayvanlardan dahi aşağı olarak nitelendirilmişlerdir.

    Düşünmemek:

    Kuran'ı doğru anlamak ve sağlıklı yorumlamak için iyiden iyiye düşünmek gerektiği Kuran'da bildirilmiştir. Sınırsız bir ilim hazinesi
    olan Kuran'ı yüzeysel bir gözle, düşünmeden herhangi bir kitap
    gibi okumak Kuran'dan gereği gibi istifade edilmesini önleyecektir.
    Allah Kuran'da insanları sürekli olarak akıllarını kullanmaya,
    düşünmeye davet eder. Düşünmek, aklını kullanmak, Kuran'ın anlamlarını,
    inceliklerini, sırlarını ve hikmetlerini görmeye gayret etmek
    Kuran'ı hakkıyla anlayabilmek için gereklidir. Kuran, insana
    kendi nefsini, yaratılış amacını, dünyanın gerçek mahiyetini, insanın
    etrafında olup biten olayların hikmetini ve bunun gibi insanın
    kendisi ve çevresi ile ilgili pek çok konuyu açıklar. Dolayısıyla insanın
    ayetlerde açıklanan konular ile kendi nefsi, çevresi ve yaşadığı
    olaylar arasında gerekli bağlantıları kurarak, bunlar hakkında
    derin derin düşünerek Kuran'ı anlamaya çalışması gerekir. Ayetlerde
    Kuran'ın düşünenler için açıklandığı bildirilmektedir:
    Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini
    bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.
    (Enam Suresi, 126)
    … Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer
    açıklarız. (Yunus Suresi, 24)
    Ayetler düşünen insanlar için açıklandığına göre, düşünmeyen
    kimseler ayetlerdeki anlamı kavrayamazlar, dolayısıyla düşünmeyen
    kimseler Kuran'ı anlayamazlar.
    Gerçekte insanın kendi içinde ve kendi dışında yaşadığı her
    olayda alması gereken pek çok mesaj ve ibret vardır. Kuran, insanın
    bu mesajları nasıl yorumlaması ve bunları yorumladıktan
    sonra ne şekilde davranması gerektiğini gösteren bir rehberdir.
    Yani Kuran insanın yaşadığı her anı açıklayan ve düzenleyen bir
    yol göstericidir. İnsanın her anını kuşatan ve sonsuz ilim ve hikmet
    sahibi Allah'ın gönderdiği bu mübarek Kitabı gereği gibi anlamak
    da elbette Kuran'ı Allah'ın şanına yakışır bir biçimde düşünerek ve aklederek okumakla olur. Nitekim, "(Bu Kur'an) ayetlerini
    iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri
    öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır"
    (Sad Suresi, 29) ayetiyle de Kuran'ın ciddi bir biçimde üzerinde
    düşünülmesi ve öğüt alınması gereken bir Kitap olduğu haber
    verilmektedir. Kuran'ı gereği gibi düşünmenin önemi bir başka
    ayette de şöyle vurgulanır:
    Onlar, yine de o sözü (Kuran'ı) gereği gibi düşünmediler
    mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir
    şey mi geldi? (Müminun Suresi, 68)
    Kuran'ı alemlerin Rabbi olan Allah indirmiştir. Bu nedenle sınırsız
    ve üstün bir ilim içerir. Kuran'daki ilim, Allah'ın sıfatlarından
    yaratılışın hikmetlerine, insan ruhunun inceliklerinden dünyanın,
    evrenin ve ahiretin gerçeklerine ve sırlarına kadar sayısız konuyu
    kapsar. Dolayısıyla son derece sade ve özlü bir anlatım içinde yer
    alan bu bilgileri kavramak da ancak derin bir düşünme, açık bir şuur,
    keskin bir dikkat, samimi bir kalp ve temiz bir vicdan ile olur.

    Kibir ve büyüklenme:

    Kişinin kibirli olması da Kuran'ı anlaması karşısında çok büyük
    bir engeldir. Çünkü kibirli bir insan kendini herkesten üstün gördüğü
    için, Kuran'a gereken tevazu ve kulluk bilinci içinde yaklaşamaz.
    Kuran'da kendisine kulluğunu, acizliğini, sahip olduğu herşeyi
    ve her özelliği Allah'ın verdiğini hatırlatan ayetleri görmeye tahammül
    edemez. Öğüt almaya, Allah'ın emirlerine karşı boyun
    eğmeye, yasaklarına itaat etmeye, teslimiyetli davranmaya yanaşamaz.
    Bunları kibirine ve gururuna yediremez. Tüm bunlardan ötürü
    de Kuran'ı, kibir ve gurur üzerine kurulu şahsiyeti için bir engel
    olarak görür. Onu yalanlayabilmek için var gücüyle mücadele eder, ayetler hakkında alabildiğine tartışır durur. Büyüklenenlerin
    ayetleri anlayamayacakları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
    Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden
    engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile
    ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler,
    yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde
    ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi
    yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır.
    (Araf Suresi, 146)
    Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman,
    sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdiklerini unutandan
    daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine
    onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde, kulaklarına
    bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan
    bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf
    Suresi, 57)
    Kibirli bir insan, kendi aklını, kültürünü, bilgisini herkesten üstün
    görür. Bu nedenle sahip olduğu akademik kariyer, kültür, bilgi
    gibi özellikler, söz konusu kişinin Kuran'dan iyice uzaklaşmasına
    sebep olur. Bilim adamı veya aydın bir insan olarak görünüp de
    Kuran hakkında akılsızca iddialar ortaya atanların bu durumu da,
    kibirin, her kim olursa olsun Kuran'ı anlamaktan alıkoyduğunu
    gösteren canlı bir örnektir. Bu tür kişilerin durumu ayetlerde
    şöyle tarif edilmektedir:
    Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın,
    Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere
    gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları
    bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık
    sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla
    görendir. (Mümin Suresi, 56)
    Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş
    gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azabla müjdele.
    (Casiye Suresi, 8)
    Tüm bu ayetlerden, Kuran'ı doğru anlayabilmek için büyüklenmeyen,
    mütevazi, Allah'a karşı tam teslim olmuş, boyun eğen,
    Allah'ın sonsuz kudreti karşısında bir "hiç" olduğunun bilincinde
    bir yapıya sahip olmak gerektiği anlaşılmaktadır.

    Kuran'ı hurafelerle yorumlamaya kalkmak:

    İnsanların düştüğü en büyük hatalardan biri, kulaktan dolma, babadan
    dededen duyma, din adına uydurulmuş birtakım uydurma
    sözler ve hurafelerle Kuran'ı yorumlamaya kalkmaktır.
    Bu tarz insanlar gerçekte Kuran'a değil, atalarından kendilerine
    miras kalan geleneksel bir dine uyarlar, Kuran'ı da bu çarpık dinlerine
    uydurmaya çalışırlar. Bunların çarpık mantıkları Kuran'da
    şöyle tarif edilmiştir:
    "Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse,
    onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz
    şeye uyarız derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve
    doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi,
    170)
    Toplumun cahil kesimlerinde oldukça yaygın olan bu çarpık din
    anlayışı Kuran'ın gösterdiği modelden tamamen farklı ve zıt bir
    din modeli ortaya koyar. İslam adına ortaya atılan ve yaygın olarak
    uygulanan bu modelin Kuran'da tarif edilen din, ahlak anlayışı
    ve yaşam biçimiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sapkın din modelinde
    Kuran değil, gelenek ve hurafeler esas alınır. Kuran ise, bu çarpık
    dine adapte edilmeye, ayetler, gelenek ve hurafelere göre yorumlanmaya
    çalışılır. Elbette Kuran'ın hiçbir biçimde bu safsatalara göre yorumlanması mümkün değildir. Fakat, yine Kuran'da bildirildiği
    gibi "ayetlere karşı dil eğip bükülerek" yapılan bu çarpıtmalar
    Kuran'dan bütünüyle uzaklaşılmasına neden olur.
    Bu yapıdaki insanların kitaplarında Kuran'la hiçbir biçimde bağdaşmayan,
    Kuran'a tamamen aykırı fikirler, yorumlar, hükümler
    ve uygulamalar güya Kuran kaynaklıymış gibi gösterilmeye çalışılır.
    Ancak bu asılsız iddialara hiçbir mantıklı açıklama getirilemez.
    Yapılmaya çalışılan bazı zorlama izahların da ne kadar mantıksız
    ve gülünç olduğunu akıl ve şuur sahibi olan herkes rahatlıkla görür.
    Kuran'ı sapkın din anlayışlarına uydurmanın mümkün olmadığının
    kendileri de farkında olan bu batıl dinin otoriteleri, çareyi insanları
    Kuran'dan uzaklaştırmakta bulurlar. Çünkü Kuran'ın açık
    bir şuur ve hür bir vicdanla okunması bu çarpık dinin iç yüzünün,
    sapkınlığının ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Kendi düzenlerini
    ve çıkarlarını kurdukları çarpık din üzerine inşa etmiş, bunu kendileri
    için makam-mevki aracı yapmış olan bu dinin ileri gelenleri,
    bunun sonucunda konum ve itibarlarını kaybedeceklerdir.
    Bilgisizce yapılmış yorumlarla insanları saptırmaya çalışan,
    Allah'ın ayetlerini kavrama yeteneğinden uzak insanların durumu
    Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
    İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan
    saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için
    sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar
    için aşağılatıcı bir azab vardır. Ona ayetlerimiz okunduğunda,
    sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık
    varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını
    çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver. (Rum
    Suresi, 6-7)
    Elbette ki böyle çarpık bir niyet ve anlayışa sahip olanların ve
    bunlara körü körüne tabi olan cahil kitlelerin Kuran'a bakış açıları, yaklaşımları da aynı derecede çarpık olacaktır. Kuran'ı en olmadık
    biçimlerde yorumlayacak, gerçek müminlerin açık ve net
    bir biçimde anladıkları ayetlere olmadık çarpık anlamlar yüklemeye
    çalışacaklardır. Bu suretle kendi sapkın dinlerini Kuran'a dayandırmaya
    çalışacaklardır.
    Bu tür sapkın akımlar kendi mensuplarını hem dünyada hem de
    ahirette kayba uğratırlar. Aynı zamanda da din hakkında yeterli
    bilgisi olmayanların İslam'dan uzaklaşmalarına, dinden soğumalarına
    neden olur ve Allah'a yakınlaşmalarını engellerler. Kendileri gibi
    cahil bir kısım kitleyi de kendi saflarına katarak gerçek din karşısında
    en büyük fitne ve tehlikeyi oluştururlar. Ne var ki hak her
    zaman batıla üstün gelecektir ve Kuran'da müjdelendiği üzere,
    "batıl yok olmaya mahkumdur". Bu, Allah'ın değişmeyen bir
    sünnetidir. Apaçık olan Kuran ortadadır ve ona samimi bir biçimde,
    Allah'ın kendisine en doğru yolu göstermesi niyetiyle sarılan
    herkes Allah'ın izniyle gerçek dinini öğrenecek, Allah'ın kurtuluş
    yollarına erişecek, Allah'ın rahmetine dahil olacaktır. Allah ayetlerinde
    şöyle buyurmaktadır:
    Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk
    (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu
    tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır;
    bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
    Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir.
    Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri
    ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.
    İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.
    (Bakara Suresi, 256-257)

    Kuran'ın bilimsel ayetlerini kavrayamamak:

    Kuran'da pek çok bilimsel gerçeğe açık ya da dolaylı olarak işaret
    edilir. Evrenin meydana gelişinden insanın yaratılış aşamalarına,
    yağmurun oluşumundan kıtaların hareketine kadar birçok konudan
    Kuran'da, Allah'ın yaratmasındaki üstünlüğün ve eşsizliğin
    örneği olarak bahsedilir. Ancak Kuran elbette bir bilim kitabı değildir.
    Kuran'da çoğu zaman açık ve net bir üslupla bahsedilen bilimsel
    konular zaman zaman da benzetmeler, işaretler, örtülü anlatımlarla
    ele alınır. Bilimsel konular ve gelişmeleri hakkında fazla
    bilgisi ve alt yapısı olmayan, ince bir kavrayıştan uzak bazı ön yargılı
    kimseler ise bu tür ayetlerin hikmetini kavrayamadıklarından
    kendilerince Kuran'a birtakım itirazlar getirirler.
    Oysa bugün 21. yüzyıl insanı, Kuran'da dikkat çekilen birçok bilimsel
    gerçeğin, en son teknolojinin gözlem, deney ve verileriyle
    mucizevi bir biçimde doğrulandığına şahit olmuştur. Öyle ki geçersizlikleri
    daha son iki asırda anlaşılan hurafeler yüzlerce yıldır
    bilim dünyasına hakim iken, Kuran'da, 1400 yıl öncesinden günümüzde
    tespit edilmiş ve kanıtlanmış bilimsel gerçeklere dikkat çekilmişti.
    Büyük Patlama, evrenin genişlemesi, zamanın göreceli oluşu, kıtaların
    hareket etmesi vs. gibi pek çok bilimsel konu, daha Kuran'ın
    indirildiği 1400 yıl öncesinden haber verilmiştir.Bu bilimsel ayetlerin
    sırrı yüzyıllar boyu bunları okuyan Müslümanlar için gizli kalmıştır.
    Fakat Müslümanlar Kuran'ın Allah'tan gelen bir hak olduğuna
    hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları için henüz açıklamasını
    bilmedikleri bu ayetlerin de hak olduğuna ve pek çok sır ve hikmet
    içerdiğine iman etmişlerdir. Yani aklını kullanan ve derin düşünme
    yeteneğine sahip olan insanlar için her ayet, Allah'ın sonsuz ilminin bir parçasıdır. Yalnızca henüz sırrı açılmamış, yorumu
    insanlara bildirilmemiştir. Bu tür ayetler müminler için bir şevk ve
    heyecan kaynağı olur. Allah'ın sonsuz ilmiyle herşeyi kuşatıp sardığını
    hissetmelerini sağlar.
    Mevcut bilim ve teknoloji düzeyiyle henüz açıklanmamış ayetleri
    itiraz konusu yapmak ise art niyetli kimselerin bir özelliğidir.
    Kuran'da bu kişilerden şöyle söz edilir:
    Nihayet geldikleri zaman, (Allah) der ki: "Siz benim
    ayetlerimi, bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız
    mı? Yoksa ne yapıyordunuz?" (Neml Suresi,
    84)
    Kuran'a ön yargı ile yaklaşan böyle bir kimsenin, amacı zaten
    kendince Kuran'da çelişki aramak olduğundan, o anda aklı ermediği,
    bilgisi yetmediği herhangi bir ayeti Kuran'ın açmazı zanneder.
    Oysa Kuran'da, indirildiğinden beri yüzlerce yıldır anlamı gizlenmiş
    ve ancak günümüzde anlaşılmış bilimsel ayetler olduğu gibi,
    daha ileriki tarihlerde anlaşılacak, bugün henüz anlamı açığa çıkmamış
    bilimsel ayetler de olabilir. Örneğin Kuran'da madde nakli
    ve koku nakli olabileceğine işaret edilmektedir. Bugünün teknolojisiyle
    henüz mümkün olmasa da bu iki konu, bilim-kurgunun
    gündeminde, geleceğin teknolojisi olarak çoktan yerini almıştır.
    Bunlarla ilgili Kuran'daki ayetler şöyledir:
    - Hz. Süleyman'ın yanındaki ilim sahibi bir şahsın Sebe Melikesi
    Belkıs'ın tahtını yüzlerce kilometre uzaktaki sarayından bir anda
    getirmesi:
    (Süleyman "Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuşlar
    olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını
    bana getirebilir?" dedi.
    Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan,
    ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi.
    Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü
    açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken
    (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce
    dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek
    miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte
    olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti).
    Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim
    nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir
    şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.
    (Neml Suresi, 38-40)
    - Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf'un kokusunu yine kilometrelerce
    uzaktan duyması:
    Kafile (Mısır'dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları
    dedi ki: "Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf'un
    kokusunu (burnumda tüter) buluyorum." (Yusuf
    Suresi, 94)
    Kıyamete kadar geçerli olacak, tüm zamanları kapsayan üstün
    bir ilmin saklı bulunduğu Kuran'ın bazı ayetlerinin işaret ettiği manaları
    bugünün bilim düzeyiyle anlayamamak son derece doğaldır.
    Günümüzün bilim ve teknolojisi henüz yeterli seviyeye gelmemiştir,
    bilim geliştikçe Kuran ayetlerindeki bilimsel gerçeklere işaret
    eden "katlanmış manalar" daha da iyi anlaşılmaktadır.

    İçinde yaşadığı düzenin yanlış ölçülerine göre
    Kuran'ı yorumlamak:

    Bir kısım insanlar da içinde yaşadıkları zaman ve toplumun şartlarını
    kendilerine ölçü alır ve çoğunluğun kabul edip uyguladığı kuralları
    mutlak doğrular sanarak Kuran'ı değerlendirmeye kalkarlar.
    Bu tür kimseler Kuran'a itiraz getirmeye kalkışanların bilgi,anlayış ve kültürel seviye bakımından en alt, ancak en kalabalık
    kesimini oluşturur.
    Bunlara, her türlü meslek grubunda ve sosyal çevrede rastlamak
    mümkündür. Fazla düşünmeyen, herhangi bir dünya görüşü
    olmayan, gününü gün etmeye ya da hayatını kazanmaya çalışan geniş
    bir kesimi oluştururlar. Küçük hesaplar, basit zevkler ve çıkarlar
    peşinde koştuklarından, Kuran'ı çıkar ve zevklerini engelleyecek,
    keyiflerini kaçıracak, sözde özgürlüklerini kısıtlayacak, basit
    yaşam ve beklentilerini değiştirecek, alışılmış kurulu düzenlerini
    bozacak bir tehlike olarak algılar ve ilkel mantıklarla Allah'ın ayetlerine
    karşı çıkmaya çalışırlar.
    Bu kesimin mensupları Kuran ya da din hakkında, genellikle
    kendileri düşünüp bulmadıkları fakat sağdan soldan duyup benimsedikleri
    klasik kalıpları öne sürerler. Çoğunlukla, "21. yüzyılda…",
    "bu devirde…", "uzay çağında…", "batıda…" vs. gibi kalıplarla
    başlayan cümleler kurarak Kuran hakkında akılsız ve cahilce
    yorumlar yaparlar.
    Günümüzün hayat şartları ile Kuran'ın getirdiği yaşam modelinin
    uyuşmadığını öne sürerek Kuran'ın hükümleri hakkında gerçek
    dışı çarpık yorumlar yaparlar. Örneğin, günlük yaşam temposuyla
    oruç tutmanın, günümüz ekonomi anlayışıyla faizin haram
    olmasının, modern kadın-erkek ilişkileri ile zinanın yasaklanmasının
    bağdaşmadığını öne sürerek Kuran'ın hükümlerini kendilerince
    eleştirmeye kalkarlar.
    Kuran'da belirtilen ibadetler, hükümler, yasaklar hakkında cahilce
    ve yüzeysel mantıklar kullanırlar. Hikmetlerini anlamadıkları
    hükümler, anlamlarını kavramadıkları ayetler hakkında akılsızca
    tartışmalar açar ve hiçbir tutarlı mantık içermeyen iddialarını
    ateşli biçimde savunurlar. Zaten mantıklı, tutarlı olmaktan değil çoğunluğun iddialarını savunuyor olmaktan cesaret alır, şevk bulurlar.
    "Hayatın gerçekleri" adını koydukları toplum genelinin yaşam
    tarzı ve dünya görüşünü mutlak doğru kabul eder ve bunları ölçü
    alarak kendilerince Kuran'da hata veya eksik aramaya kalkışırlar.
    Oysa ölçü aldıkları bu kavramların ne bilimsel ne de mantıksal
    hiçbir değeri yoktur. Mutlak doğrular, hayatın gerçekleri, asrın
    gerekleri zannettikleri kavramlar, topluluk psikolojisiyle birbirlerini
    avuttukları, kendi kendilerini kandırdıkları içi boş kuruntulardır.
    Bütün gücünü çoğunluk olmaktan alan, çoğunluğa uymakla doğru
    yolda olduğunu sanan bu bilinçsiz kesimin gerçekte ne kadar
    sapkın bir yolda olduğu Kuran'da bize haber verilmektedir:
    Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni
    Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak
    zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan
    söylerler.' (Enam Suresi, 116)


    KURAN'I YANLIŞ
    YORUMLAMA ÖRNEKLERi

    1)Cennette şarap içilmesi:

    Bir kısım akılsızların Kuran'da, güya çelişki olarak göstermeye
    çalıştıkları konulardan biri, şarabın dünyada haram kılındığı halde
    neden cennette bir ikram olarak sunulduğudur. Tartışma konusu
    yapmak istedikleri ayet ise şöyledir:
    Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur):
    İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen
    sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar
    ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar
    için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir
    mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
    içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça
    parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur
    mu? (Muhammed Suresi, 15)
    Daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, bu tür bir anlayış
    eksikliği Kuran'ın geneline hakim olmamak, akledememek, art
    niyetli ve ön yargılı bir bakışa sahip olmaktan kaynaklanmaktadır.
    Şimdi böyle akılsızca bir iddianın niçin mantıksız ve geçersiz oldu ğunu birkaç yönden inceleyelim:
    Birincisi, cennette ikram edilen şarapla dünyadaki şarabın farklı
    özelliklere sahip olduğunu aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz:
    Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler
    ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden
    geçip akılları çelinir. (Vakıa Suresi, 18-19)
    Görüldüğü gibi, cennette sunulan içki dünyadaki şarabın olumsuz
    etki ve özelliklerinden arındırılmış bir içki türüdür. Ayette belirtildiği
    gibi ne baş ağrısı verir ne de aklı çeler. Yani keyif ve lezzet
    verici olmasına rağmen sarhoş edici ve rahatsızlık verici bir niteliği
    yoktur. Bu özelliklere sahip bir şarabın da cennet nimetlerinden
    bir nimet olmasında en ufak bir çelişki yoktur.
    Dünyadaki içki pek çok yönden Kuran'da kötülenmiş, olumsuzlukları
    belirtilmiş zararlı bir içkidir. İçkinin zarar ve kötülüklerini
    anlatan ayetlerden bazıları şöyledir:
    Ey iman edenler, içki, *****, dikili taşlar ve fal okları
    ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse
    bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten
    şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin
    düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
    ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi,
    90-91)
    Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük
    günah, hem insanlar için yararlar vardır. Ama günahları
    yararlarından daha büyüktür." (Bakara Suresi,
    219)
    Elbette ki bu dünyada haram kılınan içkinin Kuran'da kınanmış
    kötü özelliklerinin cennetteki içkilerde bulunması düşünülemez.
    Nitekim Allah bir başka ayetinde de cennet içkisini tarif ederken
    bu içkinin dünyadaki içkinin kötü özelliklerine sahip olmadığını bir kez daha vurgulamaktadır:
    Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.
    Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda
    ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları
    çelinir. (Saffat Suresi, 45-47)
    Allah'ın bildirdiği bu konuyu kendince çelişkili gören bir kimsenin
    anlayışından şüpheye düşülmesi kaçınılmazdır. Cehalet ve sapkın
    bir amaçla Kuran'a yaklaşan bir kimsenin aklının bu derece kapanması,
    en açık konuları dahi anlayamayacak bir acizliğe düşmesi
    de Kuran'ın mucizelerindendir. Allah bir ayetinde akledemeyenlerin
    düştüğü bu durumu şöyle tarif eder:
    Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse için iman etme (imkanı)
    yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç
    bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)
    İkincisi, Kuran'ın Arapça metninde, bildiğimiz şarap ve her türlü
    alkollü içki anlamına gelen "hamr" sözcüğünün cennet içkisi anlamında
    kullanıldığı tek ayet önceki sayfalarda yer verdiğimiz Muhammed
    Suresi'nin 15. ayetidir. Bunun dışında, cennetteki içecekler
    için kullanılan "şarap" kelimesi Arapça'da herhangi bir içecek
    anlamına gelir. Türkçe'de şarap kelimesi bildiğimiz alkollü içki için
    kullanılsa da gerçekte Arapça'da içmek anlamına gelen "şerebe"
    kökünden türemiştir ve her türlü alkolsüz içecek için kullanılabilir.
    Buradan da cennet içkisinin farklı bir içki olduğu anlaşılmaktadır.
    Yani Kuran'daki cennet ayetlerinde geçen "şarap" kelimesinin
    Türkçe'de kullandığımız şarapla bir ilgisi yoktur. Bu kelimenin geçtiği
    ve içecek anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şöyledir:
    İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve
    şarap istemektedirler. (Sad Suresi, 51)
    Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil
    elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişler dir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. (İnsan
    Suresi, 21)
    Şarap konusuyla ilgili bir başka yanlış yorumlama
    Nahl Suresi'nin 67. ayetinde Allah; "Hurmalıkların ve
    üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda
    hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz…"
    buyurmaktadır.
    Akledemeyen bazı cahil kişiler burada kendilerince şarabın
    övüldüğünü, haram olan bir şeyin övülmesinin de çelişkili olduğunu
    söylerler. Herşeyden önce, dikkatli bakıldığında ayette şarabın
    övülmesi gibi bir durum yoktur. Ayette övülen kısım hurmaların
    ve üzümlerin bizzat kendilerinin güzel rızıklar olduklarıdır. Ayetin
    birinci bölümünde bahsedilen ise insanların bunlardan elde ettikleri
    sarhoşluk verici içkidir ki zaten Kuran'ın pek çok yerinde bu
    içkinin zararları sayılmış ve kötülenmiştir. Ayetin ifadelerinden şarap
    içmeye, sarhoş olmaya bir teşvik, bir övgü olduğunu çıkarmak
    da ortada kasıtlı bir yaklaşım ya da önemli bir anlayış ve muhakeme
    bozukluğu olduğunu göstermektedir.
    Bu ayette önemli bir gerçeğe dikkat çekilmektedir: Allah'ın rızık
    olarak verdiği bir nimet, istendiğinde olumlu ve faydalı bir
    yönde değerlendirilebilir, istenildiğinde de suistimal edilerek zararlı
    işlerde kullanılabilir. Yani aynı nimet, amaca göre hayır ya da
    kötülük haline getirilebilir, helal ya da haram yönde kullanılabilir.
    Burada da imtihan dünyasının bu temel gerçeği üzüm ve şaraptaki
    tezat örneğiyle vurgulanmaktadır. Allah'ın nimet olarak yarattığı
    üzüm, sağlık açısından ne kadar faydalı, besleyici, lezzetli bir
    ürünse, bundan o derece zararlı, insan vücudu üzerinde kalıcı ve
    olumsuz etkileri olan şarap da üretilebilir. Aynı gerçek mal, para,güzellik, zeka, makam, mevki, güç, iktidar gibi pek çok nimet içinde
    geçerlidir. Bu nimetler Allah'ın beğendiği hayırlı işlerde değerlendirilebileceği
    gibi, Allah'ın razı olmadığı, zararlı, olumsuz amaçlar
    için de kullanılabilir.
    Görüldüğü gibi, Allah aynı nimeti pek çok hikmet dahilinde
    farklı yaratılışlara çevirebilir. Bu gerçeği de aynı üstün hikmetle
    tek bir ayette ifade edebilmektedir. Düşünüp akleden kimseler de
    Allah'ın ayetlerindeki hikmetleri görür ve anlarlar. Nitekim aynı
    ayetin devamındaki, "… şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk
    için, gerçekten bunda bir ayet vardır." (Nahl Suresi,
    67) ifadesinde de buna dikkat çekilmektedir.
    Kısacası, ayet açık bir şuur ve dikkatle okunduğunda ortada
    herhangi bir çelişki olmadığı rahatlıkla görülür. Artık bu derece
    açık konularda çelişki aranmaya çalışılması da inkar edenlerin Kuran
    karşısında düştükleri çaresizliği göstermeye yeterlidir.Ömer Hayyam gibi kişilerin şiirlerindede bu çaresizlik görülür.

    "Domuz eti bugünkü sağlık
    koşullarında yenebilir" denmesi

    Domuz etinin Kuran indirildiği dönemde yenmesinin sağlığa zararlı
    pek çok yönleri olduğu gibi, bugün de yenmesinin sağlığa zararlı
    olan çeşitli yönleri vardır. Bir kere domuz, her ne kadar temiz
    çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi
    pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse
    biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara
    oranla çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücudunda
    diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme
    hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar
    ve büyüme hormonu dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da
    geçerek birikir. Bunun yanı sıra domuz eti çok yüksek oranlarda
    kolesterol ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterol ve lipidlerle yüklü olan domuz
    etinin insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel
    olarak kanıtlanmıştır.
    Bugün domuz etinin yoğun olarak tüketildiği ABD, Almanya gibi
    ülkelerin nüfuslarının önemli bir bölümünü oluşturan normalin
    çok ötesinde aşırı şişman kimselerin varlığı, artık alışılmış bir
    manzara olmuştur. Domuz etine dayalı bir beslenme sonucunda
    aşırı büyüme hormonuna maruz kalan insan bünyesi önce aşırı kilo
    toplamakta, sonra da vücudu deformasyonlara, şekil bozukluklarına
    uğramaktadır.
    Bunların dışında domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri
    de "trişin" mikrobudur. İnsan vücuduna girdiğinde doğrudan
    kalp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin mikrobuna
    domuz etinde sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle
    trişinli domuzları teknik olarak tespit etmek mümkünse de
    önceki asırlarda böyle bir yöntem bilinmiyordu. Bu nedenle domuz
    eti yiyen herkes için trişin mikrobunu kapma ve ölümle karşı
    karşıya kalma riski vardı.
    Görüldüğü gibi tüm bu sebepler domuz etinin Müslümanlara
    yasaklanmasının hikmetlerinden bazılarını göstermektedir. Her
    koşulda sağlığa zararlı etkilerini sürdüren, denetimsiz üretiminde
    ise ölümcül bile olabilen domuz etinin yenmesi yasaklanarak böyle
    bir tehlikeye karşı en başından köklü ve keskin bir önlem alınmıştır.
    Ne var ki burada çok önemli bir noktayı hatırlatmakta fayda
    vardır. Bir şeyin haram kılınması için mutlaka sağlığa ya da insanlığa
    zararlı olması gerekmez. Bu konu pek çok kimsenin dikkatinden
    kaçan, art niyetlilerin de insanların bilgisizliklerinden faydalanarak
    bununla akıllarını karıştırmayı denedikleri bir konudur. Yani,
    "bunun ne sakıncası var da, şunun ne zararı var da Kuran yasaklıyor" şeklindeki, düşünüp akledilmeden ortaya atılan cahilce
    iddialar gerçekte Kuran'ın hükümlerindeki hikmet ve amaçtan habersiz
    olmaktan kaynaklanmaktadır. Akledemeyen kişiler konuları
    dar ve sınırlı kalıplar içinde algılamaya çalıştıklarından, daha geniş
    dairede yer alan hikmetleri ve bunların mantıklarını kavrayamazlar.
    Allah çok daha farklı nedenlerle de herhangi bir şeyi insanlara
    yasaklayabilir. İnsanları denemek için, Kendisi'nden gerçekten
    korkan ve Kendisi'ne samimi olarak itaat edenlerin anlaşılması,
    sahtekarların da ortaya çıkması için zararı olmayan bir şey de yasaklanabilir.
    Ceza ve ibret kastıyla ya da nimetlerin kıymetinin hatırlanması
    ve şükre vesile olması için de bir konuda yasak konabilir.
    Allah Kuran'da, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanı yemeyi
    de haram kıldığını belirtmiştir:
    O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası
    adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram
    kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık
    yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla ona bir günah
    yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    (Bakara Suresi, 173)
    Aynı otlakta büyüyen iki sığırdan biri Allah adına kesilirse yenmesi
    helal, diğeri Allah'tan başkası adına kesilirse yenmesi haram
    olur. Bu hükmün bir hikmeti de insanlar için bir deneme vesilesi
    olmasıdır.
    Kuran'da önceki dönemlerde Yahudilere konulan, "Cumartesi
    günü iş yapma yasağı"nın onların imtihanı için olduğu ise şöyle bildirilmektedir:
    Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu)sor. Hani onlar Cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi
    aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında',
    balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi
    günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise,
    gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları
    böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)
    Oysa bir dönem Yahudilere yasaklanan Cumartesi günü iş yapmak,
    Kuran'da Müslümanlara yasaklanmamıştır. Bu da, yasağın
    herhangi bir toplumsal sakıncadan ya da özellikle o gün şehre akın
    eden balıkların sağlığa zararından ötürü değil, deneme kastıyla konulduğunu
    göstermektedir. Nitekim, söz konusu kavmin yasağı
    çiğneyerek imtihanı kaybettikleri de ayette belirtilmiştir. Böyle
    bir yasakla o kavmin insanlarının imanlarındaki samimiyetsizlik ve
    Allah'tan gereği gibi korkup sakınmadıkları ortaya çıkmış oluyordu.
    Kuran'da müminler için konulan bir yasak da benzer bir hikmet,
    bir deneme amacı taşımaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
    Ey iman edenler, Allah görünmezlikte (gaybte) Kendisi'nden
    kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için ellerinizin
    ve mızraklarınızın erişeceği avdan bir şeyle andolsun
    sizi deneyecektir. Artık kim bundan sonra haddi
    aşarsa, onun için acı bir azab vardır. Ey iman edenler,
    siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı
    olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün
    bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış
    bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir.
    Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi
    oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle işlediğinin
    vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır.
    Allah üstün ve güçlü olandır, öç sahibidir. Deniz avı ve
    onu yemek size ve (yeryüzünde) dolaşanlara bir yarar
    olarak helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara avı
    ise size haram kılınmıştır. O'na (götürülüp) toplanacağınız
    Allah'tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 94-96)
    Ayetlerde bu yasağın hikmeti açıkça belirtilmiştir: ".. görünmezlikte
    Kendisi'nden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak
    için..." Ellerin ve mızrakların bu ava rahatlıkla erişebilmesi
    de bu imtihanın bir parçasıdır.
    Kavimlere getirilen ilahi yasakların bir diğer hikmeti de onların
    tavır ve davranışlarındaki bozukluk, sapkınlık nedeniyle cezalandırılmaları
    ve tevbe edip doğru yola dönmelerinin sağlanmasıdır.
    Geçmiş dönemlerde Yahudilere konulan bazı yasaklar da bunun
    bir örneğidir:
    Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan
    ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına
    yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da
    onlara haram kıldık. 'Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları'
    nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz
    şüphesiz doğru olanlarız. (Enam Suresi, 146)
    Buraya kadar anlaşılacağı gibi Allah'ın haram kıldığı şeylerin yasaklanmasında
    pek çok hikmet ve amaç bulunur. Bu hikmeti yalnızca
    yasaklanan şeyin zararlı ya da sağlıksız olmasıyla kısıtlamak
    Kuran'ı gereği gibi bilip anlamamaktan, düşünmemekten kaynaklanır.
    Domuz etinin yasaklanmasının da birden fazla hikmeti vardır.
    İçinde yaşadığımız asra değin domuz etinin insan sağlığını doğrudan
    tehdit eden zararları olduğunda kuşku yoktur. Bugünkü tıbbi
    cihazlarla, biyolojik testlerle somut biçimde ortaya konmuş bu zarara karşı, daha kimsenin mikrop, bakteri, trişin, hormon, antikor
    gibi kavramlardan haberi olmadığı 14. yüzyılda indirilen Kuran'da
    kesin önlem alınması da aynı zamanda bu ilahi Kitabın mucizelerindendir.
    Bugün de domuz üretiminde alınan her türlü önlem
    ve denetime rağmen, domuz etinin fizyolojik olarak insan vücuduna
    uygun bir besin türü olmadığı, insan sağlığına kesin zararı
    olan bir et çeşidi olduğu bilinmektedir. Buna rağmen üretiminin
    kolaylığı ve maliyetinin düşüklüğü nedeniyle dünya çapında yaygın
    olarak tüketilmektedir. Aslında, dikkat edildiğinde domuz üretiminin
    bu derece cazip olmasının, geçmişte Yahudilere çalışma yasağı
    olan Cumartesi günü balıkların akın etmesinden farkı yoktur.
    Yeryüzünde kuzu, koyun, tavuk, sığır eti, sayısız kuş çeşidi, av
    hayvanı ve daha pek çok türde yenebilecek, son derece lezzetli
    hayvan eti varken Allah'ın haram kıldığı domuz etine tamah etmenin
    maksatlı bir tutum olacağı açıktır.
    Kuran'da belirtilen gerekçeler dışında her ne suretle olursa olsun
    domuz etini yemek Kuran'ın geçerli olduğu kıyamete kadar
    haramdır. Bundan 100 yıl sonra, bütünüyle zararsız bir hale getirilse
    dahi, domuz eti yememek yine müminler için bir ibadet vesilesi
    olacaktır. O zaman da bunu yiyip yememek yine inkar eden
    akılsızlar için bir fitne -deneme konusu- olacaktır.

    Kıssaların masal sanılması

    Kuran'daki üslubun en önemli özelliklerinden biri de çeşitli konuları
    örnek ve benzetmelerle açıklamasıdır. Bu örnek ve benzetmeler
    de çoğunlukla önceden gelmiş peygamberlerin veya elçilerin
    hayatlarından ya da Kuran'ın indirilmesinden önce yaşanmış
    çeşitli olaylardan aktarılan bilgiler içinde geçer. Dolayısıyla Kuran'da
    yer alan bu tür kıssalar insanlar için pek çok ibret, örnek,
    işaret ve mesajlar taşırlar.Bu ilahi hikmeti kavrayamayan kimselerin her devirde Kuran
    hakkındaki cehaletlerini sergileyen sözleri Kuran'da şöyle aktarılır:
    Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; "İşittik" dediler.
    "İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu,
    eskilerin efsanelerinden başkası değildir." (Enfal Suresi,
    31)
    Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin
    masalları" dediler. (Nahl Suresi, 24)
    Oysa akledemeyenlerin masal sandıkları kıssalar, müminlere yol
    gösteren sayısız değerli bilgi ve örneklerle doludur. Allah her devirde
    müminlerin başlarına gelebilecek her türlü olay ve şartı geçmiş
    peygamberler ve kavimlerin yaşadıklarından çeşitli örnekler
    ve kesitler vererek açıklamaktadır.
    Elbette ki Kuran'daki kıssaların ve örneklerin hikmeti yalnızca
    insanlara tarih bilgisi vermek değildir. Bu kıssalar sayısız ilahi hikmet
    içerirler; bunlardan birkaçını şöyle sayabiliriz:
    - Allah'ın müminlerin ve inkar edenlerin üzerinde işleyen ve
    dünya kurulduğundan beri değişmeyen kanunlarını göstermek;
    - Müminlerin her devirde karşılaşabilecekleri olaylar, imtihanlar,
    sıkıntılar karşısında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, ne
    tür tepkiler vermeleri gerektiğini, nasıl bir ruh ve ahlak yapısı sergileyeceklerini,
    Allah'a karşı nasıl bir tavır ve üslup içinde olmaları
    gerektiğini tarif edip açıklamak. Her konuda müminlere yol
    göstermek.
    - Müminlerin şevklerini artırmak.
    - İnkar edenleri uyarıp doğru yola davet etmek ve bu davete
    uymayanların hüsranla biten sonlarını hatırlatmak.
    - Kıyamete kadar Kuran'a uyan müminleri dünyada ve ahirette
    bekleyen güzel sonu müjdelemek.Elbette bunları algılayacak akıl ve kavrayıştan yoksun olan kişiler
    de Kuran'ı bir hikaye kitabı gibi görür, kıssalardaki hikmetlere
    erişemezler. Bu kişilerin her türlü öğüt ve açıklamaya kapalı, sabit
    fikirli, algıları kitlenmiş kimseler oldukları ayetlerde şöyle belirtilir:
    Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp
    anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat
    kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi
    'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle
    ki, o inkâr etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle
    tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma masallarından
    başka bir şey değildir" derler. (Enam Suresi, 25)
    Bu tür kişiler bu davranışlarıyla Kuran'a ya da İslam'a bir zarar
    veremezler. Kendileri her ne kadar Kuran'a zarar vermek, insanları
    din ahlakından saptırmak ya da alıkoymak isteseler de, gerçekte
    yegane zararı farkında olmadan kendilerine verirler. Bu
    gerçek yukarıdaki ayetin devamında şöyle bildirilir:
    Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar.
    Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar
    ama şuurunda değildirler. (Enam Suresi, 26)
    İçinde bulundukları yanılgının farkına vardıklarında ise iş işten
    geçmiş, çok geç kalmışlardır, artık geri dönüş ve telafi imkanı yoktur.
    Bu durum ayette şöyle haber verilmektedir:
    Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen;
    derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik
    de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden
    olsaydık." (Enam Suresi, 27)Kuran'ı diğer İlahi kitapların bir kopyası, taklidi sanma
    Kuran, Allah'ın tüm insanlara uyarıcı ve öğüt verici olarak indirdiği,
    kıyamete kadar geçerli olan tek hak kitaptır. Kuran'dan önce
    gönderilen kitaplar insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Ancak
    Kuran, Allah tarafından korunmuştur. Bu gerçek "Hiç şüphesiz,
    zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da
    gerçekten Biziz." (Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber verilmiştir.
    Kuran hakkında akılsızların öne sürdükleri asılsız iddiaların en
    yaygınlarından birisi de, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in,
    Kuran'ı Kitab-ı Mukaddes'ten (Tevrat ve İncil) esinlenerek yazdığı
    yalanıdır. Bu, tamamen hayali ve hiçbir dayanağı olmayan iddianın
    temeli ise Kuran ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki bazı benzerliklerdir.
    Oysa benzerliklerin bulunması son derece doğal bir durumdur.
    Çünkü sonuçta hepsi (Tevrat ve İncil'in tahrif edilmiş bölümlerini
    ayrı tutarsak) Allah'ın sözüdür, hepsinin mesajı aynıdır. Allah'ın
    varlığı, birliği, Allah'ın sıfatları, ahiret inancı, iman edenlerin, inkar
    edenlerin, münafıkların özellikleri, geçmiş ümmetlerin durumu gibi
    temel konular, öğütlenen ve sakındırılan hususlar, ahlaki ölçüler
    hiçbir devirde köklü olarak değişmeyen evrensel gerçeklerdir.
    Dolayısıyla önceki kitaplarda yer verilen bu konularla Kuran'da
    anlatılanlar arasında benzerlik ve paralellik bulunması hiç de yadırganacak
    bir durum değildir. Zaten Kuran'da da İslam dininin diğer
    dinlerden apayrı bir din olduğu iddiası yoktur. Benzerlik Kuran
    ayetlerinde de belirtilir:
    Ve hiç şüphesiz, o (Kuran), geçmişlerin kitaplarında da
    vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için
    bir delil (ayet) değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)
    Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Andolsun, Biz
    sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: "Allah'tan korkup-sakının" diye tavsiye ettik... (Nisa Suresi, 131)
    Dahası Kuran'ın kendisinde, gerçek Tevrat ve İncil'i doğrulayıcı
    bir kitap olduğu bizzat bildirilmektedir:
    Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı
    ve ona 'bir şahid-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kuran'ı)
    indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet
    ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve
    tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve
    bir yol-yöntem kıldık. (Maide Suresi, 48)
    Kendinden önceki kitapları doğrulama özelliği sadece Kuran'a
    değil, diğer hak kitaplara da verilmiştir. Hz. İsa'ya gönderilen İncil
    de, kendisinden önce Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı doğrulamaktadır.
    Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
    Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı
    doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona
    içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan
    ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i
    verdik. (Maide Suresi, 46)
    Bu, Allah'ın bir kanunudur ve bu kanun elbette ki Kuran için de
    geçerlidir. Kuran'da, diğer semavi dinlerin kitaplarında yer alan
    ortak konuların bir kısmından bahsedilmiştir. Hac Suresi'nin 26.
    ve 27. ayetlerinde hac ibadetinin Hz. İbrahim'le başladığı, Enbiya
    Suresi'nin 72. ve 73. ayetlerinde namaz ve zekatın Peygamberimiz
    (sav)'in döneminden önce de farz olduğu, Müminun Suresi 51.
    ayette diğer elçilere de salih amellerde bulunmalarının emredildiği
    bildirilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
    Hani Biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız
    zaman (şöyle emretmiştik "Bana hiçbir şeyi
    ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut." "İnsanlar içinde
    haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin
    vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde
    sana gelsinler." (Hac Suresi, 26-27)
    Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini
    salihler kıldık. Ve onları, Kendi emrimizle hidayete
    yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri,
    namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar Bize
    ibadet edenlerdi. (Enbiya Suresi, 72-73)
    Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih
    amellerde bulunun; çünkü gerçekten Ben yapmakta olduklarınızı
    biliyorum. (Mü'minun Suresi, 51)
    Buraya kadar anlattıklarımızdan, niçin Kuran'la önceki kitaplar
    arasında birtakım konu ve içerik benzerliklerinin bulunduğu ve
    bunun ne kadar doğal bir durum olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.
    Dolayısıyla bu benzerliklerin bulunması Kuran'ı Peygamber
    Efendimiz (sav)'in yazmadığını, tam tersine bütün semavi dinlerin
    kitaplarının aynı kaynaktan geldiğini, yani Allah'ın sözü olduğunu
    kanıtlar. Bu da hem Kuran'da bildirilen, hem de akıl ve mantığın
    tasdik ettiği bir gerçektir.
    Allah, Kuran'ın Kendi Katından indirilmiş hak kitap olduğunu ve
    bu gerçeği anlayamayan insanların durumunu ayetlerinde şöyle
    haber vermiştir:
    Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş
    değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan
    ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe
    yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi
    yalan olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri
    olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz
    Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın."
    Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan
    öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl
    bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 37-39)
    Ayrıca, konunun bir diğer yönü daha vardır: Peygamberimiz Hz.
    Muhammed (sav), hayatında Tevrat'ı veya İncil'i okumuş ya da
    araştırmış, onlar hakkında bilgi sahibi olmuş bir kimse değildi.
    Peygamber Efendimiz (sav)'in daha önce bu kitapları okumaması,
    yazmaması, bir inceleme, hazırlık ya da çalışma yapmaması, kavminin
    de yakından şahit olduğu bir gerçekti. Bu konuda hiç kimsenin
    bir şüphesi yoktu. Öyle ki Kuran'da, inkarcılar için de çok
    açık ve bilinen bir gerçek olan Peygamberimiz (sav)'in bu özelliği,
    onlara karşı bir kanıt olarak belirtilmiştir:
    Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ
    elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar
    kuşkuya kapılırlardı. (Ankebut Suresi, 48)
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in bu özelliğinden dolayı,
    önceki ilahi kitaplar hakkında bilgisi olmayan ve bu dinlere mensup
    olmayan kimseler için kullanılan "ümmi" terimi Kuran'da, Peygamber
    Efendimiz (sav) için de kullanılmıştı. Ayet şöyledir:
    Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
    yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye
    (Resul) uyarlar… (Araf Suresi, 157)
    Ümmi kelimesinin Kuran'da, Hıristiyan veya Yahudi olmayanlar
    anlamında kullanıldığı aşağıdaki ayetten anlaşılmaktadır:
    Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben, bana
    uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap
    verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz
    mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir.
    (Al-i İmran Suresi, 20)
    Görüldüğü gibi "ümmi" terimi ayette, kendilerine kitap verilen lerin dışında kalan kimseler hakkında kullanılmıştır. Buradan anlaşıldığı
    gibi Kuran'da, ümmi kelimesinin klasik yorumdaki, "okuma
    yazma bilmeyen" anlamında kullanılmadığı açıktır.

    Tezat ve farklılıklar

    Buraya kadar Kuran ile tahrif edilmiş İlahi kitaplar arasında benzerlikler
    bulunmasının mantığını açıkladık. Ancak, biraz inceleyen
    bir kimse için Kuran'la önceki kitapların tahrif edilmiş nüshaları
    arasındaki tezat ve farklılıklar, benzerliklerden çok daha fazla göze
    çarpar. Benzerlikleriyle olduğu kadar, önceki kitapların tahrif
    edilmiş yönleriyle olan farklılıkları ve bu tahrifatları düzeltmesi de
    Kuran'ın her kelimesiyle ilahi kitap olduğunun bir başka delilidir.
    Önceki dinlerin kitapları pek çok yönden tahrif edilmiş ve orjinalliklerini
    kaybetmiş olduklarından, bu kitaplarda Kuran ayetleri
    ile çok farklı, çelişkili, hatta bazen Kuran ayetlerinin tam zıttı ifade
    ve mantıklar da bulunmaktadır. Kıssalarda da, çeşitli yerlerde
    Kuran'da aktarılan bilgilerden farklılıklar vardır.
    Bu kitaplar bilgi, mantık ve öğreti açısından tahrif edildikleri gibi,
    üslup ve kurgu olarak da tahrif edilmişler ve ilahi kitaptan çok
    mistik hava taşıyan birer dinler tarihi kitabı şekline sokulmuşlardır.
    Örneğin Tevrat'ın ilk kitabı olan Tekvin, yaratılışın başlangıcından
    Hz. Yusuf'un vefatına kadar İsrailoğulları'nın tarihini anlatır.
    Bu tarihsel anlatım Tevrat'ın diğer kitaplarında da genel olarak
    hakimdir.
    Aynı şekilde resmi dört İncil'in (Matta, Markos, Luka, Yuhanna)
    giriş kısımlarına dikkat edildiğinde temel konunun Hz. İsa'nın hayat
    hikayesi olduğu dikkat çeker. Dört İncil'de de Hz. İsa'nın hayatı,
    söylediği sözler ve yaptığı fiiller hakimdir.
    Oysa Kuran'ı açtığımızda bunlardan farklı bir üslup karşımıza çıkar.
    Daha ilk sure olan Fatiha'dan itibaren dosdoğru olan bir dine davet vardır. Kuran baştan sona incelendiğinde de en temel
    konu olarak, Allah'ın tüm noksan sıfatlardan tenzih edildiği ve insanların
    şirkten arınarak sadece Allah'a teslim olmalarının emredildiğini
    görürüz.
    Bu nedenle bazı Yahudilerin Allah hakkında bu tür yalan ve iftira
    uydurmaları konusunda Kuran'da açık uyarılar yer alır. Bu iftiralardan
    birisi de Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) cimrilikle itham etmeleridir.
    Kuran'da bu tavır şöyle kınanmıştır:
    Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri
    bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır;
    O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder." (Maide Suresi,
    64)
    Genel olarak ele alındığında yine Kuran, tahrif edilmiş Tevrat'ın
    aksine sadece bir milletin değil, birçok kavmin çeşitli devirlerde
    çöküşünü, yükselişini ele alması ve kendisine tebliği ulaşan tüm insanları
    ayetlerinden sorumlu tutması açısından da diğerlerinden
    farklı, evrensel bir kitaptır. Diğer kitaplar ise zaman içinde insanlar
    tarafından tahrif edilmiş, asıllarından uzaklaştırılmış oldukları
    için bu özelliğe sahip değillerdir.
    Kuran'a kaynak teşkil ettiği iddia edilen İncil'deki Hıristiyanlığın
    birtakım temel inançları da Kuran'da açık bir şekilde reddedilmiştir.
    Bunların en başında, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu (teslis)
    inancı gelir. Bu inanç Kuran'da, Allah'a karşı yapılan açık bir iftira
    olarak değerlendirilmiştir:
    "Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun, siz oldukça
    çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse
    bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak
    ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk
    öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.)Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde
    olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman'a, yalnızca
    kul olarak gelecektir. (Meryem Suresi, 88-93)
    Yine Hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa'nın Yahudiler
    tarafından çarmıha gerilerek öldürüldüğü iddiası, Kuran'da tamamen
    reddedilir. Yahudilerin Hz. İsa'yı öldüremedikleri, onun
    yerine ona çok benzeyen birini öldürdükleri, Hz. İsa'nın ise göğe
    yükseltildiği bildirilir.
    Sonuç olarak genel bir kıyaslama yaparsak; Kuran'ın insanları
    davet ettiği önemli gerçek, Allah'ın birliği, Allah'tan başka İlah olmadığı
    ve O'nun bütün olumsuz ve eksik vasıflardan uzak olduğudur.
    Kuran'ın her kıssasında, her haberinde, her ayetinde bu
    önemli gerçekler insanlara hatırlatılır. Aynı şekilde Kuran'daki her
    kıssada Müslümanlar için bir öğüt, ibret ya da haber niteliği taşıyan
    ifadeler ve bilgiler vardır.
    Bütün bunlar Kuran'ın, her ayetiyle, saf İlahi vahiy olduğunun
    açık birer göstergesidir.

    Kuran'daki bilimsel gerçeklerin eski medeniyetlerin
    bilgilerinden derlendiği yanılgısı

    Kuran'ı akılsızca değerlendirenler tarafından öne sürülen bir diğer
    iddiaya daha değinmek gerekir. Kuran'da yer alan bilimsel konulardaki
    haberlerin, dönemin bilim anlayışından yüzyıllarca ileride
    olduğunu önceki bölümlerde de ifade etmiştik. Bu, başlı başına
    Kuran'ın çok büyük bir mucizesidir. Bu gerçeği açıkça görmelerine
    rağmen inkarda ısrar edenler, bu ilahi mucizeyi insanlardan
    saklama çabasıyla Peygamber Efendimiz (sav)'in, Kuran'daki bilimsel
    bilgileri dönemin ileri medeniyetlerinin kaynaklarından derlediğini öne sürerler.
    Söz konusu iddiaya göre Peygamberimiz (sav), Kuran içinde
    bahsedilen astronomi, embriyoloji, tıp gibi kavramları eski medeniyetlerin
    bilgilerinden almıştır. Örneğin astronomi ile ilgili bilgileri
    Sümer kayıtlarında bulmuş, tıp bilgisini ise eski Mısır papirüslerinden
    alarak Kuran'a geçirmiştir.
    Bu iddianın birçok yönden geçersiz olduğu açıktır. Öncelikle,
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm hayatı boyunca böyle
    bir araştırmaya girmediği herkesçe bilinmektedir. Bunun aksini
    iddia eden de çıkmamıştır. Peygamber Efendimiz (sav)'in tarihteki
    gelişmiş uygarlıkların lisanlarını bilmediği bellidir.
    Öte yandan, o dönemde böyle bir araştırmanın içine girmek isteyen
    herhangi bir kişi, büyük zorluklarla kaşılaşırdı. Şüphesiz ki
    7. yüzyıl Arabistanı'nda büyük kütüphaneler, yazılı basın, kitapçılar
    veya internet ağı gibi bilgiye erişimi kolaylaştıran imkanlar
    mevcut değildi. Bugünün şartlarında bile, örneğin eski Mısır'ın
    embriyoloji bilgisini araştırmak isteyen bir insanın işi kolay değildir.
    Mısır uygarlığının kuruluşu günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncelerine
    dayanır. Eski zamanlardan bugüne ulaşan yazılı kaynaklar
    kısıtlıdır, üstelik bunların hepsinin tercümeleri de mevcut değildir.
    Tercüme edilebilenler ise, son derece özel bilgiler içerdiklerinden
    her yerde bulunmazlar. Ayrıca bu tercümeleri kavrayabilmek
    ve yorumlayabilmek için çok detaylı bir tarih bilgisine de vakıf olmak
    şarttır. Kısacası böyle bir araştırma günümüz şartlarında bile
    son derece zordur.
    Kaldı ki, eski medeniyetlerden miras kalan tüm bilgilerin hepsinin
    doğru ve sağlıklı oldukları gibi bir durum da söz konusu değildir.
    Aralarında pek çok yanlış bilgiler, batıl inanışlar, hurafeler de bulunmaktadır. Eğer akılsızların iddia ettikleri gibi Kuran'ın bilimsel
    ayetlerinin eski medeniyetlerin kültürlerinden derlenmesi gibi
    bir durum olsaydı, elbette aralarında yanlış ya da tutarsız bilgilerin
    de bulunması gerekirdi. Oysa, Kuran bu tür eksikliklerden
    münezzehtir. İçindeki bilimsel ayetlerin hepsinin modern bilim tarafından
    yüzde yüz doğru oldukları ortaya konmuştur. Bu açık
    gerçek, "Onlar hâlâ Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer
    o, Allah'tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde
    birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı."
    (Nisa Suresi, 82) ayetinde de vurgulanmaktadır.
    Bu nedenle Kuran'daki bilimsel ayetlerin, Peygamberimiz (sav)
    tarafından başka medeniyetlerin kaynaklarından alındığı iddiası da,
    diğer iddialar gibi tamamen dayanaksızdır. Böyle insanların varlığı
    ve onlara verilmesi gereken cevap Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
    İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kuran) olsa olsa ancak
    onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş
    ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur."
    Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler.
    Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır,
    bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam
    okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli
    olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır,
    çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)

    Kuran Araplara indirilmiştir yanılgısı

    İnkarcıların, insanları Kuran'dan koparmak ve uzaklaştırmak
    için öne sürdükleri hezeyanlardan biri de Kuran'ın sadece Araplar'a
    indirildiği ve Kuran'a uymaktan sorumlu olanın yalnızca
    Araplar olduğu iddiasıdır. Ancak Kuran'ı bir kez okumuş kimse bile böyle bir iddianın ne kadar saçma ve yersiz olduğunu rahatlıkla
    fark edecektir.
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm insanlığa gönderilmiş
    kutlu bir peygamber olduğu ve Kuran hükümlerinden kıyamete
    kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayette vurgulanmıştır.
    Bunlardan birkaçını burada vermemiz üstteki iddianın
    anlamsızlığını göstermek için yeterlidir:
    Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı
    olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.
    (Sebe Suresi, 28)
    De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği
    bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü
    yalnızca O'nundur. (A'raf Suresi, 158)
    İnkarcılar, bilgisiz insanların kafalarını karıştırmak ve fitne çıkarmak
    için uydurdukları bu iddiayı aşağıdaki Kuran ayetine dayandırmaya
    çalışırlar:
    Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik
    ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah dilediğini
    şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O üstün
    ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (İbrahim
    Suresi, 4)
    Ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa
    elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur.
    Ancak bu şekilde elçiler Allah'ın vahyini çevrelerindeki
    insanlara eksiksiz ve kusursuzca aktarabilirler. Bu sebeple elçiye
    vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmektedir.
    Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ancak inkarcılar her ne olursa
    olsun dine uymamak için bu tür bahaneler öne sürerler. Onların
    bu ters mantıkları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
    Eğer Biz onu Acemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri
    açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Acemi (Arapça
    olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet
    ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında
    bir ağırlık vardır ve o (Kuran), onlara karşı bir körlüktür.
    İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." (Fussilet
    Suresi, 44)
    İlahi vahyin kusursuz ve eksiksiz olarak insanlığa aktarılması ayrıca
    dinin temellerinin sağlam olarak atılmasını güçleştirecek iletişim
    sorunlarının doğmaması açısından peygamber, kavmi ve kitabı
    arasında böyle bir uyum olması zorunludur. Elbette ki bu durum
    başka kavimlere mensup kimselerin Kuran'dan sorumlu olmadıklarını
    göstermez. Kuran'ın anlamı her milletin kendi dilinde
    rahatlıkla tefsir edilebilir, açıklanabilir ve hükümleri anlaşılabilir.
    Nitekim öyle de olmuştur. Bu durum dinin öğrenilmesini ve uygulanmasını
    engelleyen bir durum değildir.

    Allah'ın Kendi Zatı için "Biz" hitabını
    kullanmasını yanlış yorumlama

    Allah Kuran'ın birçok yerinde Kendi Zatı için "Biz" tabirini kullanmaktadır.
    Buna örnek birkaç ayet şöyledir:
    Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe
    elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
    verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek,
    size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir
    şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
    bir kısmınız da onu öldürecek misiniz, öyle mi?
    (Bakara Suresi, 87)
    Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden
    kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik,gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (Bakara Suresi,
    130)
    Akledemeyen bazı kimseler, Kuran'da Allah'ın Kendi Zatı için
    kullandığı "Biz" hitabının çoğul anlamda kullanıldığını sanarak, kendilerince
    bu sözcüğün kullanılmasının Allah'tan başka ilah olmamasıyla
    çelişki gösterdiğini iddia ederler. Böylece kendilerince
    çok büyük bir gerçeği tespit ettiklerini zannederler. Halbuki, son
    derece yüzeysel ve cahilce bir yaklaşımdan kaynaklanan bu yanılgının
    açıklaması çok basittir.
    Arapça'da "biz" zamiri yalnızca çoğul anlamı vermek için değil,
    büyüklük, heybet, azamet, yücelik, üstün makam ve mevkiyi vurgulamak
    amacıyla tekil şahıslar için de kullanılır. Kuran'da Allah
    için kullanılan "Biz" sözcüğü de bu anlamda kullanılmıştır.
    "Biz" sözcüğünün Arapça'daki bu kullanımındaki mantık, Türkçe'de
    ve diğer birçok yabancı dilde "siz" sözcüğünün, çoğunluk
    belirtmek için değil, karşıdaki bir kişi için nezaket maksadıyla kullanılmasına
    benzer bir mantıktır.
    Kuran'ın en önemli ve temel mesajı Allah'tan başka hiçbir ilahın
    olmadığı ve yalnızca O'na kulluk edilmesi gerektiğidir. Kuran'ın
    pek çok ayetinde Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeği defalarca
    vurgulanır, bu ayetlerden bazıları şöyledir:
    Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka
    ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır,
    hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 62)
    De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden
    Allah'tan başka bir ilah yoktur." (Sad Suresi, 65)
    Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur…
    (Muhammed Suresi, 19)
    Dolayısıyla, Kuran'ın birçok yerinde Allah'ın Zatı için kullanılan
    "Biz" sözcüğünün çoğul anlamda kullanılmadığı, yüceltmek, saygın lık ve kudsiyet ifade etmek için kullanıldığı açıktır.
    Gerçekte bu sözcüğün kullanılmasındaki hikmeti anlamak için
    Arapça'daki bu özel kullanımı bilmeye dahi gerek yoktur. Biraz
    akletme ve düşünme kabiliyeti olan herkes bu kelimenin seçilmesindeki
    inceliği kolaylıkla görebilir. Bunu kendilerince bir açmaz,
    itiraz konusu olarak görenlerin durumu, Kuran ayetleri hakkında
    tartışanların akıl, kavrayış ve zeka seviyelerinin düşüklüğünü göstermesi
    açısından önemli bir örnektir.

    Kuran'da verilen örnekleri anlayamama

    Kuran, ancak akleden, düşünen, samimi insanların anlamını kavrayabileceği
    bir kitaptır. Bu özelliklere sahip olmayan, yani akledemeyen,
    düşünmeyi bilmeyen, art niyetli insanlar Kuran'ı bir türlü
    idrak edemez, sırlarına, inceliklerine erişemezler. Kuran'da
    öğüt ve ders amacıyla verilen örnekler için de aynı durum söz konusudur.
    Bir ayette inkar edenlerin Kuran'da verilen örnekleri
    kavrayamadıkları, hatta bu tür örneklerin onlar için bir sapma vesilesi
    olduğundan bahsedilir:
    Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da,
    örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler,
    kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu
    bilirler; inkâr edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?"
    derler. Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu
    da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.
    (Bakara Suresi, 26)
    İman eden bir kimse ayette konu olan sivrisinek örneğinin,
    Allah'ın yaratmasındaki üstünlüğün bir kanıtı olarak verildiğini hemen
    anlar. Bu bir santimetrelik küçücük böcek, Allah'ın kusursuz
    ve eşsiz yaratışının bir örneğidir. En gelişmiş teknolojik cihazlar dan, bilgisayarlardan çok daha kompleks sistemlere, mekanizmalara
    ve yapılara sahiptir. (Detaylı bilgi için bkz. Sivrisinek Mucizesi,
    Harun Yahya) Yaratıldığından bu yana hiç değişmeden günümüze
    kadar gelmiştir. Allah, bu mucizevi canlıyı Kuran'da Kendi
    yaratmasının üstünlüğüne örnek vermektedir. Müminler de bu
    örnekten tek bir sivrisineğin dahi Allah'ın sonsuz ilmini ve gücünü
    hissetmeye, düşünmeye açılan bir kapı olduğunu anlarlar. Etraflarındaki
    her yaratığa aynı hikmet gözüyle bakmayı öğrenirler.
    İnkar eden akılsızlar ise ayetin ifadesiyle, "Allah, bu örnekle neyi
    amaçlamış?" diyerek şaşırıp kalırlar.

    Kuran'daki tekrarları anlayamama

    Kuran'daki tekrarlar da akıl erdiremeyen kimselerin hikmetini
    kavrayamadıkları konulardandır. Kuran'ın çeşitli yerlerinde aynı
    veya benzer ayetlerin ya da konuların tekrarlandığı görülür. Farklı
    kıssaların, misallerin, öğütlerin arasında, Allah'ın varlığı, birliği,
    tevekkül, teslimiyet, dünya hayatının geçiciliği, Allah'ı zikretmenin
    önemi, şükür, infak gibi dinin temel konularına sık sık değinilir. Kimi
    zaman, bu konularla ilgili bir ayetin, kelimesi kelimesine aynen
    başka bir yerde geçtiği bile görülür.
    Bunun birçok hikmeti vardır. Sık sık vurgulanması gereken
    önemli konuların değişik vesilelerle tekrarlanması, hatırlatılması
    insanların zihinlerinde, kalplerinde daha sağlam yer etmelerini,
    kalıcı etki yapmalarını sağlar. Ayrıca bu hayati konuların birbirinden
    farklı örnekler, kıssalar içinde tekrarlanması da konuların her
    yönüyle, çok boyutlu ve derinliğine algılanmasına yardımcı olur.
    Kuran'daki ayet tekrarlarının en belirginlerinden birisi de Rahman
    Suresi'ndeki, "Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini
    yalanlayabilirsiniz?" ayetidir. Bu ayet, 78 ayetli surede, yaklaşık bir veya iki ayet arayla tam 31 kere tekrarlanır. Allah'ın, cennetteki
    güzellikleri sıralarken, bunun çok büyük bir lütuf ve nimet
    olduğunu insanların hakkıyla idrak edebilmeleri, Allah'ın sonsuz
    ikramı karşısında kayıtsız kalmayıp gereken şükrü ve tefekkürü
    yapabilmeleri açısından son derece hikmetli bir tekrardır bu. Her
    tekrar kalpteki saygı dolu hayranlığı ve heybeti bir kat daha pekiştirir.
    Böylece, samimi ve vicdanlı bir kimsenin kalbine verilmek istenen
    his en mükemmel bir biçimde aktarılmış olur.

    Kuran'ın üslubunu anlayamama

    Kuran'daki her ayet Allah'ın sonsuz hikmetinin bir tecellisi olduğu
    için içerdiği her konu, olabilecek en özlü ve en mükemmel
    biçimde açıklanmıştır. Kimi yerde bir konu en ayrıntılı ve detaylı
    biçimde açıklanmış, kimi yerde ise en anlaşılabilecek, kısa ve sade
    anlatım kullanılmıştır. Örneğin bazı ayetlerde müminlerin, meleklerin
    ya da başka üçüncü şahısların aktarılan sözleri veya duaları
    kimi zaman herhangi bir giriş ifadesi kullanılmadan doğrudan verilir.
    İman edenler de bu sözlerin aktarılmasındaki hikmeti görür
    ve anlarlar.
    Ne var ki, Kuran'daki bu üslup bazı akledemeyen kişilerin anlamakta
    güçlük çektikleri bir üsluptur. Kuran Allah'ın sözü olduğuna
    göre onda başkalarının sözlerinin yer almasının kendilerince
    çelişkili bir durum olduğunu düşünürler. Oysa bütün bu sözler
    müminler için bir ders, örnek ve ibret niteliği taşır. Kuran'da yer
    alan bu ifadeleri aktaran Allah'tır. Dolayısıyla hepsi Allah'ın sözüdür.
    Örneğin, Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha Suresi'nin son dört ayeti
    müminlerin duasıdır. Ayetler şöyledir:
    Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım
    dileriz.Bizi doğru yola ilet;
    Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna,
    Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha
    Suresi, 4-7)
    Bu suretle, Allah müminlerin yapabilecekleri en güzel dua şeklini
    doğrudan Kuran'ın başında aktarmıştır. Bu duanın başında,
    "aşağıdaki gibi dua edin" şeklinde veya benzeri bir giriş açıklaması
    yer almaz, çünkü durum son derece açıktır. Benzer bir başka
    örnek Bakara Suresi'nin son ayetindeki müminlerin duasıdır. Müminler
    Allah'a şöyle dua ettikleri ayette haber verilmektedir:
    Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.
    Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir.
    "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
    dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere
    yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz,
    kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi
    affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın.
    Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi,
    286)
    Akıl sahibi her insan bu ayetlerde Allah'ın müminler için örnek
    bir dua şekli aktardığını rahatlıkla görür ve anlar, ona göre de dua
    eder. Akledemeyen ise bu inceliği göremez ve rahatlıkla şeytanın
    telkinlerine kapılır bir hale gelir.

    Altı günde yaratılış konusu

    Kuran'ın çeşitli yerlerinde evrenin 6 günde yaratıldığı belirtilmektedir.
    Yalnızca bir yerde, yaratılışın çeşitli aşamalarından bahsedilirken
    bu aşamalarla ilgili belirtilen müstakil sürelerin toplamının
    8 günü verdiği dikkat çeker. Bu ayetlerdeki çok açık bir mantığı kavrayamayan akılsız kimseler Kuran'ın her yerinde yaratılışın
    6 günde olduğunun belirtilmesi ile buradaki ayetlerde bildirilen
    sürelerin toplamının 8 günü vermesinin güya bir çelişki olduğunu
    iddia ederler. Ayetler şöyledir:
    De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr
    ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin
    Rabbidir."
    Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti,
    onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak
    üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti.
    Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona
    ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi
    de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.
    Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı
    ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de
    kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık).
    İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir.
    (Fussilet Suresi, 9-12)
    Yukarıdaki ayetlerde bildirilen gün sayıları birbiriyle toplanırsa
    8 gün verir. Oysa Yunus Suresi'nin 3. ayetinde ve daha başka
    ayetlerde yerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin 6 günde yaratıldığı
    belirtilmektedir. Bu durum, konuya hiç aklını yormadan, düşünmeden,
    dikkatini vermeden yüzeysel bir biçimde yaklaşan bir kimse
    için anlaşılmaz görünebilir. Zaten üstteki ayetler, Kuran'a, açık
    arama, çelişki bulma amacıyla yaklaşan pek çok kişinin ilk sırada
    kullandığı ayetlerdendir.
    Oysa, söz konusu ayetler dikkatli ve hikmetli bir gözle okunduğunda
    ortada hiçbir çelişki olmadığı görülür. Ayetlerde verilen sürelere
    dikkat edildiğinde karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
    - Yeryüzünün yaratılmaya başlamasından, orada rızıkların hazır
    hale gelmesine yani canlı yaşamına uygun ortamın oluşup, bitkilerin ve hayvanların yaratılmasına kadar geçen zaman 4 gündür.
    - Bu sürecin başlangıcı olan, yeryüzünün tüm evrenle birlikte
    oluşmaya başlayıp ana şeklini alması, kısaca dünyanın yaratılması
    ise bu dört günün ilk 2 gününü kapsar. Yani bu iki gün ilk dört
    günden ayrı bir zaman zarfı değil, bir sonraki ayette belirtilen
    dört günün içindeki ilk iki gündür.
    - 11 ve 12. ayetlerde ise oluşmakta olan göğün 2 gün içinde düzenlenmesi
    anlatılır. Sonuçta tümü diğer ayetlerde bildirilen 6 güne
    tamamlanır.
    Kısaca ayet, bütün evrenin toplam 6 günlük yaratılış sürecinin
    içindeki, iç içe geçmiş evrelerin her birinin müstakil sürelerini
    açıklamaktadır.
    Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta ayetlerde geçen
    "gün" kavramının bildiğimiz 24 saatlik bir gün anlamında değil,
    farklı evreler, aşamalar anlamında kullanıldığıdır.

    bunlar yalnızca birkaçıdır

    saygılarımla
    Tanrı zar atmaz
    Albert Einstein

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    yesevili_burak bu yazıyı nereden alıntıladıysan,yazan kişi kendini baya yırtmış1400 yıldır sorgulanmayan soruları cevaplayayım diye.
    Yinede sallamadan öteye geçememiş.

    Ama güzel yanı kuranı okuyan aklıbaşında,iyi niyetli,gerçekten öğrenmek istiyen,her kişinin okuduktan sonra mutlaka aklında oluşacak soruların çoğunu yazmış.Tespit etmiş.

  3. #3
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Bir kişi nekadar zeki ne kadar kültürlü olursa olsun, samimiyetsiz ve art niyetli
    bir bakış açısıyla Kuran'ı değerlendirdiğinde onu gereği gibi
    anlayamaz, doğru yorumlayamaz ve pek çok çelişkiye düşer
    El-Turuk dostumun gosterdigi ozveriyi gostereyim ve okuyayim dedim ama daha ilk cumleye bakin ya...
    Ne kadar zeki,kulturlu olursan ol,art niyetli isen degerlendirme/yorumlama sansin yok...
    Sizlerin bu kurani degerlendirirken ART NIYETLI olmadiginizin garantisini kim veriyor ?



    CAHIL VE IYI NIYETLILER CEMIYETI


    .
    Bu mesaj en son " 13.09.09 " tarihinde saat 10:28 itibariyle alpi1907 tarafından düzenlenmiştir... Neden: uslup...

  4. #4
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı yesevili_burak tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    ewet arkadalar burada bu sitedede çok yaşanan bir konuyu açmaya karar verdim.din tartışmaları bölümünde yanlış yorumlamadan dolayı islam hakkında çok yanlış şeyler ortaya koyan,islamda çelişkili şeyler ortaya atan kişilerin burada neden böyle yargılara vardıklarını açıklamış olacagım.uzun bir yazı olmasından dolayı sıkılabilirsiniz ama okudujtan sonra bana hak vericeksiniz.



    bunlar yalnızca birkaçıdır

    saygılarımla
    Hadi canımmm.Demek böyle bir eksiklik gördün ve bu konuyu açmaya karar verdin ha?.Çok düşüncelisin,sağol varol.Yaptığın bu hizmet inan bana çok ses getirmiştir.Hatta Motorcu senin eşsiz ilminden faydalanmış ve bu çalışmanı olduğu gibi sitesine copy-past edip yayınlamıştır.
    Bu mesaj en son " 13.09.09 " tarihinde saat 10:28 itibariyle alpi1907 tarafından düzenlenmiştir... Neden: yasaklı kaynak...

  5. #5
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    [QUOTE=DÜZEN;7515192]Hadi canımmm.Demek böyle bir eksiklik gördün ve bu konuyu açmaya karar verdin ha?.Çok düşüncelisin,sağol varol.Yaptığın bu hizmet inan bana çok ses getirmiştir.Hatta Motorcu senin eşsiz ilminden faydalanmış ve bu çalışmanı olduğu gibi sitesine copy-past edip yayınlamıştır.

    Bakmak istersen,







    Muhteşem DÜZEN


    Yahu burda bin defa ortaya kanıtlarını,delillerini,kaynaklarını koyduk.İnsanın Kuranı okuduktan sonra kafasında oluşan soruları ne güzelde gidermiş arkadaş.

    Kopyala yapıştır.

  6. #6
    Kouga_Gennosuke adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-08-2007
    Mesajlar
    1,854
    Karizma Gücü
    5
    Alıntı barristor tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    El-Turuk dostumun gosterdigi ozveriyi gostereyim ve okuyayim dedim ama daha ilk cumleye bakin ya...
    Ne kadar zeki,kulturlu olursan ol,art niyetli isen degerlendirme/yorumlama sansin yok...
    Sizlerin bu kurani degerlendirirken ART NIYETLI olmadiginizin garantisini kim veriyor ?


    CAHIL VE IYI NIYETLILER CEMIYETI


    .
    art niyetli ne demek biz objektif bakıyoruz, inanacaz diye baksak zaten bakmaya gerek kalmaz inanırız..

    yani ne kadar zeki olursan ol inanmazsan yanlış anlarsın az mantığa bak, yaw bu dinciler milleti harbi gerizekalı yerine koymaya çalışıyor, bunları bizzat çarpmak lazım
    Bu mesaj en son " 13.09.09 " tarihinde saat 10:29 itibariyle alpi1907 tarafından düzenlenmiştir... Neden: alıntı silme...
    Ben yer altı efsanesiyim yavru kuş adım gamlı baykuş
    Gagamla tokuş yaptırırım alayına alaskada buz gibi duş
    Şimdi kur düş seni düşmüşten beter eder kaf kef aklı berduş
    Bakışlar betuş bu dala konma budala kuş da nereye uçuşursan uçuş

  7. #7
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı EL-TURUK tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle


    Muhteşem DÜZEN


    Yahu burda bin defa ortaya kanıtlarını,delillerini,kaynaklarını koyduk.İnsanın Kuranı okuduktan sonra kafasında oluşan soruları ne güzelde gidermiş arkadaş.

    Kopyala yapıştır.
    Bizim Burak çok hızlı düşünüp yazar!!!(Motor takmış sanırım).

  8. #8
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı Kouga_Gennosuke tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    art niyetli ne demek biz objektif bakıyoruz, inanacaz diye baksak zaten bakmaya gerek kalmaz inanırız..

    yani ne kadar zeki olursan ol inanmazsan yanlış anlarsın az mantığa bak, yaw bu dinciler milleti harbi gerizekalı yerine koymaya çalışıyor, bunları bizzat çarpmak lazım
    Ooooo onlara gore AT GOZLUGU ile bakiyoruz.Ne yapalim Allah baba gozlerimizi muhurleyince,baska gozluk bize uymuyor.


    .

  9. #9
    Kouga_Gennosuke adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-08-2007
    Mesajlar
    1,854
    Karizma Gücü
    5
    Birde üşenmeden 10 sayfa alıntı koymuş, sanki bilmediklerimizi anlatmış gibi..
    Ben yer altı efsanesiyim yavru kuş adım gamlı baykuş
    Gagamla tokuş yaptırırım alayına alaskada buz gibi duş
    Şimdi kur düş seni düşmüşten beter eder kaf kef aklı berduş
    Bakışlar betuş bu dala konma budala kuş da nereye uçuşursan uçuş

  10. #10
    NuruLikA adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2008
    Mesajlar
    939
    Karizma Gücü
    5
    Emeğine sağlık kardeşim tabi kimsenin kafasına matkabla sokacak değiliz.Yanlışlar doğrular tartışılır o kadar, kimseyi müslüman yapma gibi bir niyetimizde yok. kişi burda inadına takılsa inanmıyorum desede eminim ki insani duygularından dolayı yanlışı eğriyi kendi aleminde ayrı bir boyutta tartışacaktır.Ben bu yüzden yazıyorum yoksa ne derdim var banane derdim. Şuan başını yastığıa koyupta "yaşanılan herşey (kainat, dünya) akıl almaz bir oyunsa yaşamanın ne manası kalır ki" demeyen kimse yoktur. Varsada bu dünyaya niçin geldiğini bilmiyordur. Herkes yaşantısında bir yaratıcıyı kabul eder kimine göre tesadüf kimine göre akü kimine görede inancımdaki Allah.


    Ön yargı, art niyet ve samimiyetsizlik:

    Müteşabih ayetlerle muhkem ayetleri karıştırmak:

    Kuran'ı yorumlama tekniğini bilmemek.

    Arapça bilmemek:

    İçinde yaşadığı düzenin yanlış ölçülerine göre
    Kuran'ı yorumlamak:

    ...

    gibi.Tabi herkes aynı kefede değildir. Samimiyetsiz olmamak lazım. Art niyetli araştırılmaz. yoksa elbetteki din eleştirilecek yanlışlar (gayri müslimlerin yanlış bildiği ) ve doğrular tartışılacak.Bunun usulu vardır.

    Bize göre yanlış olan bir düşünceyi araştırırken insaf dustürüne elden bırakmamak lazımdır. Onların düşünceleri yüzde yüz yanlış olmayabilir kendilerine göre bir takım doğruları vardır. Sair düşünceye yüzde yüz bozuk bakılmamalıdır. usulüne göre araştırmak lazımdır.Bunların başında adam gibi tartışmak gelir
    Bu mesaj en son " 08.09.09 " tarihinde saat 12:55 itibariyle NuruLikA tarafından düzenlenmiştir...
    Maahazâ Cenab-ı Hak da dünyayı (Allah'ta alıkoyan) terk etmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.

    Biri de sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise aziz olarak çıkmaya çalış, Vücudunu Mucidine (c.c) feda et, Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü feda etmediğin takdirde ya bâd-i heva zail olur, gider, veya Onun malı olduğundan yine Ona döner.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Dünyanın en küçük Kuran'ı Sabancı'da
    2006 Konuları bölümünde obilmiyor tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 20.02.06, 06:20

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •