ewet arkadalar burada bu sitedede çok yaşanan bir konuyu açmaya karar verdim.din tartışmaları bölümünde yanlış yorumlamadan dolayı islam hakkında çok yanlış şeyler ortaya koyan,islamda çelişkili şeyler ortaya atan kişilerin burada neden böyle yargılara vardıklarını açıklamış olacagım.uzun bir yazı olmasından dolayı sıkılabilirsiniz ama okudujtan sonra bana hak vericeksiniz.
KURAN'I YANLIŞ YORUMLAMA NEDENLERİ
Ön yargı, art niyet ve samimiyetsizlik:
İnsan, art niyetli ve tek taraflı olarak Kuran'a yaklaştığında onu
anlaması mümkün değildir. Bu, Allah'ın bir kanunudur. Bir kişi ne
kadar zeki ne kadar kültürlü olursa olsun, samimiyetsiz ve art niyetli
bir bakış açısıyla Kuran'ı değerlendirdiğinde onu gereği gibi
anlayamaz, doğru yorumlayamaz ve pek çok çelişkiye düşer. Bu
yüzden, Kuran'a ön yargılı, peşin fikirli, içten pazarlıklı yaklaşan bir
kişinin bu art niyetli tutumu, kendisiyle Kuran arasında -ayetlerde
bildirildiği üzere- "görünmez bir perde" oluşturacaktır. Bu da
Kuran'ı anlamasını ve kavramasını engelleyecektir. Bu gerçek, İsra
Suresi'ndeki ayetlerde şöyle ifade edilir:
Kuran okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar
arasında görünmez bir perde kıldık. Ve onların kalbleri
üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar,
kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da sadece
Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman,
'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra
Suresi, 45-46)
Kuran tüm insanlığı doğruya çağıran bir davettir, ancak Allah'ın doğrudan hitabı iman eden kullarınadır. Dolayısıyla Kuran ancak
iman edenlerin gereği gibi anlayabileceği bir Kitap olarak gönderilmiştir.
Müminlerin Kuran'ı anlamalarındaki en önemli vasıfları
ise vicdan ve samimiyetleridir. Müminlerden farklı bir ruh haline
ve karaktere sahip dinden uzak kimselerin Kuran'ı anlayamamaları
da gayet doğaldır.
Kuran, son derece açık, sade ve anlaşılır bir dile sahiptir, ama
dediğimiz gibi ancak samimi ve vicdanlı kimselerin anlayabilecekleri
özellikte bir Kitaptır. Henüz İslam'la tanışmamış, iman etmemiş
herhangi bir insan, açık bir kalple, ön yargısız ve samimi olarak
yaklaştığında, taşıdığı bu mümin vasıfları nedeniyle Kuran'ın
Allah'ın sözü olduğunu vicdanıyla fark edecektir. Zira, gerek üslubundaki
heybet, mükemmellik ve sadelik, gerekse içerdiği üstün
ilim ve hikmetle Kuran'ın bir insan sözü olmadığını, ilahi bir Kitap
olduğunu her vicdanlı kişi kabul eder. Bu vicdanlı kişi iman edip
saygı ve samimiyet ile yaklaştığı takdirde ise Kuran'ın hikmetli manaları
kendisine açılmaya başlar.
Kuran kendisine samimi, tevazulu bir kalple yaklaşan kişi için bir
hidayet rehberi olduğu gibi, art niyetle, düşmanca yaklaşanlar için
de bir sapma vesilesi olabilir. Etraftan duyduğu yanlış bilgiler, çarpık
yorumlar, dogmalar, yalanlar ve ön yargılar ile birlikte kendi
prensiplerini, dünya görüşünü ve yaşam felsefesini de ölçü alarak
Kuran'ı taraflı bir biçimde değerlendirmek isteyen bir kimse, elbette
ki ne Kuran'ı anlayabilir ne de ondan istifade edebilir. Tam
aksine, Kuran böyle bir kimsenin sapkınlığının ve şaşkınlığının artmasına
vesile olur. Kuran'ı anlayamadığı gibi, Kuran hakkında akılsız
ve mantıksız itirazlar getirir, çarpık ve saçma yorumlar yapar.
"Oysa o (Kuran), zalimlere kayıplardan başkasını artırmaz"
(İsra Suresi, 82) ayetinde bildirildiği gibi Kuran'dan ve imandan uzaklaşır.
Bu tür akılsız kimselerin çeşitli Kuran ayetleri hakkında yaptıkları
akılsızca yorumların ve bu ayetlerin gerçek anlam ve yorumlarını
örnekleriyle birlikte ileriki bölümlerde inceleyeceğiz.
Müteşabih ayetlerle muhkem ayetleri karıştırmak:
Kuran'daki hükümler, iman edenler tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek
ve uygulanabilecek biçimde açık ve sade bir üslupla anlatılmıştır.
Bunlara muhkem ayetler adı verilir. Muhkem ayetler,
Kuran'da bildirildiği üzere "Kitabın anası" yani temelidir. Muhkem
ayetler dışında Kuran'ın bir de müteşabih ayetleri vardır.
Müteşabih ayetler, çeşitli teşbih ve benzetmeli anlatımlar içeren
ayetlerdir. Müteşabih ayetler, Kuran hakkında bilgisi olmayan ya
da art niyetli kişiler tarafından tamamen çarpıtılıp, olmadık manalarda
yorumlanabilir. Bu durum Kuran'da şöyle açıklanır:
Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası olan
bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir.
Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık
yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına
uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez.
İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin
Katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden
başkası öğüt alıp-düşünmez. (Al-i İmran Suresi, 7)
Müteşabih ayetlerin anlamları Allah Katındadır. Bu anlamlar dışında
yapılan yorumlar ise ayetin anlamını kesinlikle yansıtmazlar.
Tarih boyunca Kuran'daki müteşabih ayetleri çeşitli çarpık amaçları
ve beklentileri doğrultusunda yorumlayan sapkın kişiler, mezhep
ve akımlar çıkmıştır. Bunun fitne olduğu ve ancak kalplerinde
kayma olan yani doğru yoldan sapan, imandan çıkan kimselerin bu yola başvurdukları ayette bildirilmiştir.
Ayrıca ayette, müteşabih ayetlerin yorumunu ancak Allah'ın bildiği
de belirtilmiştir. Allah dilediğine bu ayetlerin yorumuyla ilgili
ilmi verebilir. Ancak iman edenler kendilerine ilmi gelmeyen müteşabih
ayetlerin tümüne inanırlar, kalplerinde eğrilik olanların ve
fitne çıkaranların yaptıkları gibi ayetler hakkında sapkın yorumlar
getirmeye tevessül etmezler.
Kuran'ı yorumlama tekniğini bilmemek.
Kuran insanlar için gereken her türlü bilgiyi içinde barındıran
mucizevi bir kitaptır. Bu da Kuran'daki sonsuz ilahi hikmetten
kaynaklanır. Belirli sayıdaki ayetlerin içine sınırsız bir ilim, üstün
bir hikmetle yerleştirilmiştir. Ayetler kendi içlerinde zahiri, batıni,
iç içe geçmiş ve katlanmış pek çok anlam içerdikleri gibi ayetlerin
birbirleri arasındaki bağlantılardan da sayısız anlamlar çıkar.
Kimi zaman tek bir ayetin açıklaması bile müstakil bir kitap konusu
olabilir. Bu sebeple, Kuran'ı yorumlamak için herşeyden önce
Kuran'ın geneline hakim olmak şarttır.
Ayetleri doğru yorumlayabilmek, orada asıl kastedilen manayı
anlayabilmek için, Kuran'ın geneline hakim olmanın yanı sıra, çeşitli
teknikleri de bilmek gereklidir. Bu tekniklerin en önemlilerinden
biri ayeti Kuran'da bulunduğu yere göre değerlendirmektir.
Kuran'da çoğu zaman bir ayetin anlamı o ayetin içinde geçtiği konu
bütünlüğünden anlaşılır. Ayetin gelişi ve devamındaki ayetler o
ayetteki anlamın net olarak anlaşılmasını sağlar. Bu durum İslami
literatürde, ayetin "siyak ve sibakı" yani "gelişi ve gidişi" olarak adlandırılır.
Bu nedenle, pek çok ayeti bulunduğu yerden ayırarak,
başını sonunu dikkate almadan, yalnızca içinde geçen kelimelere
göre yorumlamaya kalkmak çok yanlış anlamlar çıkmasına sebep
olabilir.Pek çok dönemde, bazen cehalet sonucu bazen de maksatlı olarak,
ayetlerin bu şekilde hatalı tefsir edilmesi, Kuran'ın yanlış anlaşılmasına
ve Kuran hakkında art niyetli çevreler tarafından çeşitli
iftiralar atılmasına yol açmıştır.
Bir diğer önemli teknik de ayetlerde geçen kelimelerin anlamlarını
yine ayetleri esas alarak tespit etmektir. Pek çok kelime Kuran'da
özel anlamlarda kullanılır. Kuran'ın belli bir yerinde kullanılan
bir tabirin hangi anlamda kullanıldığı çoğu zaman o tabirin
Kuran'ın başka bir yerinde kullanılma şeklinden anlaşılır. Kimi zaman
bir kelimenin birden fazla anlamı olabilir. Böyle bir kelimenin,
yer aldığı ayette hangi anlamda kullanıldığı, o kelimenin Kuran'ın
başka yerlerinde hangi anlamda kullanılmış olduğundan anlaşılır.
Yoksa sözlüğü açıp da Kuran'da gördüğü her kelimeyi ilk
manasıyla ele almak çok yanlış, hatta bazen tam tersi anlam ve yorumlar
çıkarmaya sebep olabilir. Bundan da anlaşıldığı gibi, Kuran
kendi kendini açıklayan bir kitaptır. Bir ayetin tefsiri, açıklaması
bazen bir başka ayetin veya birkaç ayetin anlamında saklı olabilir.
Ayetleri doğru yorumlamanın önemli şartlarından biri de Kuran'ın
ruhunu kavramış olmaktır. Kuran'ın ruhunu kavrayabilmek
için de Kuran'ın geneline hakim olmak gereklidir. Allah'ın sonsuz
merhamet, şefkat ve adaletinin Kuran'ın pek çok ayetindeki tecellisi
(yansıması) görülüp anlaşılmalı ve Kuran'ın geneli bu bakış açısına
göre değerlendirilmelidir.
Kuran ilahi bir Kitap olduğu için elbette diğer kitaplara benzemez
ve onlarla kıyaslanamaz da. Kuran'ın kendine has özel bir üslubu
vardır. Kuran'ı -özelikle de Kuran'ın müteşabih ayetlerini- doğru ve
gereği gibi yorumlayabilmek için aynı zamanda Kuran'ın genel üslubunu,
temel ruhunu hakkıyla kavramış olmak gereklidir. Kuran'ın
ruhuna uygun bir bakış açısına sahip olmak Allah'ın Kuran'la bildirdiği
çeşitli ilimleri gereği gibi anlayabilmek için önemli bir şarttır.
Arapça bilmemek:
Allah, Kuran'ı Arapça bir kitap olarak indirdiğini bildirir. Elbette
Türkçe ve diğer yabancı dillere yapılan çevirileri de Kuran'ın
temel mesajını anlamak, Allah'ı tanımak, imani esasları, ibadetlerin
temel hususlarını öğrenmek, öğüt alıp tefekkür etmek için yeterlidir.
Ancak bu diller, hiçbir zaman Kuran'ın aslı ile birebir aynı olmaz.
Kelime kelime yapılan bir Kuran çevirisinde dahi pek çok
eksiklik ve anlam kaybı olması kaçınılmazdır. Çünkü Arapça'daki
pek çok kelimenin, dilbilgisi açısından cümle yapısının başka bir dile
birebir çevirisini yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla, "meal"
adı verilen Kuran tercümeleri orijinal ayetlerin tam anlamlarını
karşılayamaz ancak yakın ve genel bir anlam aktarılmasına yardımcı
olurlar.
Bu nedenlerden dolayı, Kuran'da yer alan pek çok inceliğin anlaşılması
ancak onun orjinal dilinde incelenmesiyle mümkündür.
Dolayısıyla Kuran'ın her ayetini, herhangi bir dildeki mealindeki
karşılığına bakarak yorumlamak her zaman isabetli sonuç vermeyeceği
gibi, çarpık yorumlamalara da sebep olabilir. Meallerde tek
ya da yakın anlamları kullanılan kelimelerin Arapça'daki orjinal ve
farklı anlamlarını bilmemek, o ayeti gereği gibi anlayamamaya ya
da bütünüyle yanlış ve zıt anlamlar çıkarmaya yol açabilir.
Az önce de bahsettiğimiz gibi, Kuran'ın yabancı bir dile tam anlamıyla
her ayetinin birebir, kelime kelime çevrilmesi teknik olarak
mümkün değildir. Fakat ayetlerin açıklamaları, tefsirleri, yorumlamaları
elbette yabancı bir dilde olabilir ve bu açıklamalardan
Kuran'ı anlamak, ayetlerin yorumlarını öğrenmek mümkündür.
Arapça dünyanın en köklü ve zengin dillerinden biridir. Çok üstün
bir anlatım tekniği ve kelime dağarcığı vardır. Ancak bu durumu
çarpıtarak, Kuran'ı Araplara indirilmiş bir kitap, Arapları seçilmiş
bir kavim olarak göstermeye çalışmak da Kuran'ın bütününe aykırı bir yorum olacaktır. Çünkü daha en başta Kuran'da, insanların
üstünlüklerinin ancak Allah korkusu ve Allah'a yakınlık
yani takva ile ölçülebileceği, bunlardan başka hiçbir ölçünün geçerliği
olmadığı belirtilir. Ayrıca Kuran'ın "tüm alemlere bir zikir"
olarak indirildiği Sad Suresi'nin 87. ayetinde haber verilir. Bu
tür yorumlar çeşitli zamanlarda Kuran'a ve İslam'a zarar vermek
isteyenler tarafından cahil kitleleri etkilemek amacıyla kullanılır.
Fakat bu tür safsataların ne derece asılsız ve art niyetli olduğunu
anlamak için Kuran'ın kendisini okumak yeterlidir.
Allah Katından bir akıl ve anlayış verilmemiş olması:
Kuran'ın anlaşılması için Allah Katından özel bir akıl, anlayış ve
kavrayış verilmiş olması gerektiği, yine bizzat Kuran ayetlerinde
belirtilmektedir. Kuran'a hakim olmak, yorumlama tekniklerini
bilmek ve Arapça bilgisine sahip olmak Kuran'ı yorumlamada gereken
özelliklerdir. Fakat tüm bu özelliklere sahip olmakla birlikte
Allah'ın anlayış vermemesi, kişinin Kuran'dan hiçbir nasibi olmamasına
neden olur. Bu nedenle yalnızca teknik birtakım özelliklere
sahip olmak Kuran'ı gereği gibi anlayıp yorumlamada yeterli
değildir. Tarih, görünürde pek çok ilmi vasfa sahip oldukları
halde Kuran'ı sapkın bir biçimde yorumlayıp dalalete düşenlerin
örnekleriyle doludur. Pek çok sapkın dini akımın ve mezhebin kurucuları
bu tür alim gibi görünen fakat Allah Katından bir akıl ve
anlayış verilmemiş kimselerdir. Bunlar hem kendilerinin hem de
kendilerine tabi olan cahil ve akılsız kitlelerin İslam'dan uzaklaşmalarına
sebep olmuşlardır. Nitekim Peygamberimiz (sav) zamanında,
Kuran'ı anlayamayıp inkar eden Mekke müşriklerinin durumu,
Kuran'ı anlamak için yalnızca Arapça bilmenin yeterli olmadığının
da somut bir göstergesidir.
Allah Katından bir anlayış verilmesinin birinci şartı Allah korkusu ve samimiyettir. Heva ve hevese tabi olmak ise bu anlayışın kazanılmasını
engeller. Bu nedenle, Kuran'a olumsuz bir ruh haliyle,
Allah'ın beğenmediği bir niyet ve bakış açısıyla yaklaşılması Kuran'ı
yanlış anlamaya ve yorumlamaya yol açar. Heva ve hevesine
uymak kişinin aklının kapanmasına yol açacağı için, böyle bir kişinin
Kuran'ın sırlarını, inceliklerini, derinliklerini kavraması düşünülemez.
Heva ve hevesine tabi olan kişi akletme kabiliyetine sahip
olmadığı için ayetleri kaba ve yüzeysel bir bakış açısıyla yorumlar,
Kuran'daki ilahi hikmetleri göremez.
Ayrıca hevasına uyan kişi Kuran'ı da kendi nefsinin isteklerine
ve çıkarlarına uygun biçimde yorumlamak isteyeceğinden, ayetlerdeki
Allah'ın kasdettiği anlamları görebilmesi mümkün olmaz.
Hevasına uyan kişinin aklını kullanamadığı ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün
mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen,
onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun?
Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır, onlar
yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar. (Furkan
Suresi, 43-44)
Böyle kişiler Kuran'ı anlayamadıkları gibi, normal akla sahip insanların
kolaylıkla kavrayabilecekleri konuları dahi anlamakta güçlük
çekerler. Ayetlerle ayetler, ayetlerle olaylar arasındaki bağlantıları
kuramazlar. Sonuçta da mantığını kavrayamadıkları ayetleri
kendilerince çelişkili sanırlar. Akılları o derece kapanmıştır ki bu
bakımdan hayvanlardan dahi aşağı olarak nitelendirilmişlerdir.
Düşünmemek:
Kuran'ı doğru anlamak ve sağlıklı yorumlamak için iyiden iyiye düşünmek gerektiği Kuran'da bildirilmiştir. Sınırsız bir ilim hazinesi
olan Kuran'ı yüzeysel bir gözle, düşünmeden herhangi bir kitap
gibi okumak Kuran'dan gereği gibi istifade edilmesini önleyecektir.
Allah Kuran'da insanları sürekli olarak akıllarını kullanmaya,
düşünmeye davet eder. Düşünmek, aklını kullanmak, Kuran'ın anlamlarını,
inceliklerini, sırlarını ve hikmetlerini görmeye gayret etmek
Kuran'ı hakkıyla anlayabilmek için gereklidir. Kuran, insana
kendi nefsini, yaratılış amacını, dünyanın gerçek mahiyetini, insanın
etrafında olup biten olayların hikmetini ve bunun gibi insanın
kendisi ve çevresi ile ilgili pek çok konuyu açıklar. Dolayısıyla insanın
ayetlerde açıklanan konular ile kendi nefsi, çevresi ve yaşadığı
olaylar arasında gerekli bağlantıları kurarak, bunlar hakkında
derin derin düşünerek Kuran'ı anlamaya çalışması gerekir. Ayetlerde
Kuran'ın düşünenler için açıklandığı bildirilmektedir:
Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini
bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.
(Enam Suresi, 126)
… Düşünen bir topluluk için Biz ayetleri böyle birer birer
açıklarız. (Yunus Suresi, 24)
Ayetler düşünen insanlar için açıklandığına göre, düşünmeyen
kimseler ayetlerdeki anlamı kavrayamazlar, dolayısıyla düşünmeyen
kimseler Kuran'ı anlayamazlar.
Gerçekte insanın kendi içinde ve kendi dışında yaşadığı her
olayda alması gereken pek çok mesaj ve ibret vardır. Kuran, insanın
bu mesajları nasıl yorumlaması ve bunları yorumladıktan
sonra ne şekilde davranması gerektiğini gösteren bir rehberdir.
Yani Kuran insanın yaşadığı her anı açıklayan ve düzenleyen bir
yol göstericidir. İnsanın her anını kuşatan ve sonsuz ilim ve hikmet
sahibi Allah'ın gönderdiği bu mübarek Kitabı gereği gibi anlamak
da elbette Kuran'ı Allah'ın şanına yakışır bir biçimde düşünerek ve aklederek okumakla olur. Nitekim, "(Bu Kur'an) ayetlerini
iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri
öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır"
(Sad Suresi, 29) ayetiyle de Kuran'ın ciddi bir biçimde üzerinde
düşünülmesi ve öğüt alınması gereken bir Kitap olduğu haber
verilmektedir. Kuran'ı gereği gibi düşünmenin önemi bir başka
ayette de şöyle vurgulanır:
Onlar, yine de o sözü (Kuran'ı) gereği gibi düşünmediler
mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir
şey mi geldi? (Müminun Suresi, 68)
Kuran'ı alemlerin Rabbi olan Allah indirmiştir. Bu nedenle sınırsız
ve üstün bir ilim içerir. Kuran'daki ilim, Allah'ın sıfatlarından
yaratılışın hikmetlerine, insan ruhunun inceliklerinden dünyanın,
evrenin ve ahiretin gerçeklerine ve sırlarına kadar sayısız konuyu
kapsar. Dolayısıyla son derece sade ve özlü bir anlatım içinde yer
alan bu bilgileri kavramak da ancak derin bir düşünme, açık bir şuur,
keskin bir dikkat, samimi bir kalp ve temiz bir vicdan ile olur.
Kibir ve büyüklenme:
Kişinin kibirli olması da Kuran'ı anlaması karşısında çok büyük
bir engeldir. Çünkü kibirli bir insan kendini herkesten üstün gördüğü
için, Kuran'a gereken tevazu ve kulluk bilinci içinde yaklaşamaz.
Kuran'da kendisine kulluğunu, acizliğini, sahip olduğu herşeyi
ve her özelliği Allah'ın verdiğini hatırlatan ayetleri görmeye tahammül
edemez. Öğüt almaya, Allah'ın emirlerine karşı boyun
eğmeye, yasaklarına itaat etmeye, teslimiyetli davranmaya yanaşamaz.
Bunları kibirine ve gururuna yediremez. Tüm bunlardan ötürü
de Kuran'ı, kibir ve gurur üzerine kurulu şahsiyeti için bir engel
olarak görür. Onu yalanlayabilmek için var gücüyle mücadele eder, ayetler hakkında alabildiğine tartışır durur. Büyüklenenlerin
ayetleri anlayamayacakları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden
engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile
ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler,
yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde
ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi
yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır.
(Araf Suresi, 146)
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman,
sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdiklerini unutandan
daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine
onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde, kulaklarına
bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan
bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf
Suresi, 57)
Kibirli bir insan, kendi aklını, kültürünü, bilgisini herkesten üstün
görür. Bu nedenle sahip olduğu akademik kariyer, kültür, bilgi
gibi özellikler, söz konusu kişinin Kuran'dan iyice uzaklaşmasına
sebep olur. Bilim adamı veya aydın bir insan olarak görünüp de
Kuran hakkında akılsızca iddialar ortaya atanların bu durumu da,
kibirin, her kim olursa olsun Kuran'ı anlamaktan alıkoyduğunu
gösteren canlı bir örnektir. Bu tür kişilerin durumu ayetlerde
şöyle tarif edilmektedir:
Şüphesiz, kendilerine gelmiş bulunan hiçbir delil olmaksızın,
Allah'ın ayetleri konusunda mücadele edenlere
gelince; onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları
bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur. Artık
sen Allah'a sığın. Şüphesiz O hakkıyla işiten, hakkıyla
görendir. (Mümin Suresi, 56)
Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş
gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azabla müjdele.
(Casiye Suresi, 8)
Tüm bu ayetlerden, Kuran'ı doğru anlayabilmek için büyüklenmeyen,
mütevazi, Allah'a karşı tam teslim olmuş, boyun eğen,
Allah'ın sonsuz kudreti karşısında bir "hiç" olduğunun bilincinde
bir yapıya sahip olmak gerektiği anlaşılmaktadır.
Kuran'ı hurafelerle yorumlamaya kalkmak:
İnsanların düştüğü en büyük hatalardan biri, kulaktan dolma, babadan
dededen duyma, din adına uydurulmuş birtakım uydurma
sözler ve hurafelerle Kuran'ı yorumlamaya kalkmaktır.
Bu tarz insanlar gerçekte Kuran'a değil, atalarından kendilerine
miras kalan geleneksel bir dine uyarlar, Kuran'ı da bu çarpık dinlerine
uydurmaya çalışırlar. Bunların çarpık mantıkları Kuran'da
şöyle tarif edilmiştir:
"Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse,
onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz
şeye uyarız derler. Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve
doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi,
170)
Toplumun cahil kesimlerinde oldukça yaygın olan bu çarpık din
anlayışı Kuran'ın gösterdiği modelden tamamen farklı ve zıt bir
din modeli ortaya koyar. İslam adına ortaya atılan ve yaygın olarak
uygulanan bu modelin Kuran'da tarif edilen din, ahlak anlayışı
ve yaşam biçimiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sapkın din modelinde
Kuran değil, gelenek ve hurafeler esas alınır. Kuran ise, bu çarpık
dine adapte edilmeye, ayetler, gelenek ve hurafelere göre yorumlanmaya
çalışılır. Elbette Kuran'ın hiçbir biçimde bu safsatalara göre yorumlanması mümkün değildir. Fakat, yine Kuran'da bildirildiği
gibi "ayetlere karşı dil eğip bükülerek" yapılan bu çarpıtmalar
Kuran'dan bütünüyle uzaklaşılmasına neden olur.
Bu yapıdaki insanların kitaplarında Kuran'la hiçbir biçimde bağdaşmayan,
Kuran'a tamamen aykırı fikirler, yorumlar, hükümler
ve uygulamalar güya Kuran kaynaklıymış gibi gösterilmeye çalışılır.
Ancak bu asılsız iddialara hiçbir mantıklı açıklama getirilemez.
Yapılmaya çalışılan bazı zorlama izahların da ne kadar mantıksız
ve gülünç olduğunu akıl ve şuur sahibi olan herkes rahatlıkla görür.
Kuran'ı sapkın din anlayışlarına uydurmanın mümkün olmadığının
kendileri de farkında olan bu batıl dinin otoriteleri, çareyi insanları
Kuran'dan uzaklaştırmakta bulurlar. Çünkü Kuran'ın açık
bir şuur ve hür bir vicdanla okunması bu çarpık dinin iç yüzünün,
sapkınlığının ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Kendi düzenlerini
ve çıkarlarını kurdukları çarpık din üzerine inşa etmiş, bunu kendileri
için makam-mevki aracı yapmış olan bu dinin ileri gelenleri,
bunun sonucunda konum ve itibarlarını kaybedeceklerdir.
Bilgisizce yapılmış yorumlarla insanları saptırmaya çalışan,
Allah'ın ayetlerini kavrama yeteneğinden uzak insanların durumu
Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan
saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için
sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar
için aşağılatıcı bir azab vardır. Ona ayetlerimiz okunduğunda,
sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık
varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını
çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver. (Rum
Suresi, 6-7)
Elbette ki böyle çarpık bir niyet ve anlayışa sahip olanların ve
bunlara körü körüne tabi olan cahil kitlelerin Kuran'a bakış açıları, yaklaşımları da aynı derecede çarpık olacaktır. Kuran'ı en olmadık
biçimlerde yorumlayacak, gerçek müminlerin açık ve net
bir biçimde anladıkları ayetlere olmadık çarpık anlamlar yüklemeye
çalışacaklardır. Bu suretle kendi sapkın dinlerini Kuran'a dayandırmaya
çalışacaklardır.
Bu tür sapkın akımlar kendi mensuplarını hem dünyada hem de
ahirette kayba uğratırlar. Aynı zamanda da din hakkında yeterli
bilgisi olmayanların İslam'dan uzaklaşmalarına, dinden soğumalarına
neden olur ve Allah'a yakınlaşmalarını engellerler. Kendileri gibi
cahil bir kısım kitleyi de kendi saflarına katarak gerçek din karşısında
en büyük fitne ve tehlikeyi oluştururlar. Ne var ki hak her
zaman batıla üstün gelecektir ve Kuran'da müjdelendiği üzere,
"batıl yok olmaya mahkumdur". Bu, Allah'ın değişmeyen bir
sünnetidir. Apaçık olan Kuran ortadadır ve ona samimi bir biçimde,
Allah'ın kendisine en doğru yolu göstermesi niyetiyle sarılan
herkes Allah'ın izniyle gerçek dinini öğrenecek, Allah'ın kurtuluş
yollarına erişecek, Allah'ın rahmetine dahil olacaktır. Allah ayetlerinde
şöyle buyurmaktadır:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk
(rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu
tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır;
bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.
Allah, iman edenlerin velisi (dostu ve destekçisi)dir.
Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkar edenlerin velileri
ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar.
İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.
(Bakara Suresi, 256-257)
Kuran'ın bilimsel ayetlerini kavrayamamak:
Kuran'da pek çok bilimsel gerçeğe açık ya da dolaylı olarak işaret
edilir. Evrenin meydana gelişinden insanın yaratılış aşamalarına,
yağmurun oluşumundan kıtaların hareketine kadar birçok konudan
Kuran'da, Allah'ın yaratmasındaki üstünlüğün ve eşsizliğin
örneği olarak bahsedilir. Ancak Kuran elbette bir bilim kitabı değildir.
Kuran'da çoğu zaman açık ve net bir üslupla bahsedilen bilimsel
konular zaman zaman da benzetmeler, işaretler, örtülü anlatımlarla
ele alınır. Bilimsel konular ve gelişmeleri hakkında fazla
bilgisi ve alt yapısı olmayan, ince bir kavrayıştan uzak bazı ön yargılı
kimseler ise bu tür ayetlerin hikmetini kavrayamadıklarından
kendilerince Kuran'a birtakım itirazlar getirirler.
Oysa bugün 21. yüzyıl insanı, Kuran'da dikkat çekilen birçok bilimsel
gerçeğin, en son teknolojinin gözlem, deney ve verileriyle
mucizevi bir biçimde doğrulandığına şahit olmuştur. Öyle ki geçersizlikleri
daha son iki asırda anlaşılan hurafeler yüzlerce yıldır
bilim dünyasına hakim iken, Kuran'da, 1400 yıl öncesinden günümüzde
tespit edilmiş ve kanıtlanmış bilimsel gerçeklere dikkat çekilmişti.
Büyük Patlama, evrenin genişlemesi, zamanın göreceli oluşu, kıtaların
hareket etmesi vs. gibi pek çok bilimsel konu, daha Kuran'ın
indirildiği 1400 yıl öncesinden haber verilmiştir.Bu bilimsel ayetlerin
sırrı yüzyıllar boyu bunları okuyan Müslümanlar için gizli kalmıştır.
Fakat Müslümanlar Kuran'ın Allah'tan gelen bir hak olduğuna
hiçbir kuşkuya kapılmadan inandıkları için henüz açıklamasını
bilmedikleri bu ayetlerin de hak olduğuna ve pek çok sır ve hikmet
içerdiğine iman etmişlerdir. Yani aklını kullanan ve derin düşünme
yeteneğine sahip olan insanlar için her ayet, Allah'ın sonsuz ilminin bir parçasıdır. Yalnızca henüz sırrı açılmamış, yorumu
insanlara bildirilmemiştir. Bu tür ayetler müminler için bir şevk ve
heyecan kaynağı olur. Allah'ın sonsuz ilmiyle herşeyi kuşatıp sardığını
hissetmelerini sağlar.
Mevcut bilim ve teknoloji düzeyiyle henüz açıklanmamış ayetleri
itiraz konusu yapmak ise art niyetli kimselerin bir özelliğidir.
Kuran'da bu kişilerden şöyle söz edilir:
Nihayet geldikleri zaman, (Allah) der ki: "Siz benim
ayetlerimi, bilgi bakımından kavramadığınız halde yalanladınız
mı? Yoksa ne yapıyordunuz?" (Neml Suresi,
84)
Kuran'a ön yargı ile yaklaşan böyle bir kimsenin, amacı zaten
kendince Kuran'da çelişki aramak olduğundan, o anda aklı ermediği,
bilgisi yetmediği herhangi bir ayeti Kuran'ın açmazı zanneder.
Oysa Kuran'da, indirildiğinden beri yüzlerce yıldır anlamı gizlenmiş
ve ancak günümüzde anlaşılmış bilimsel ayetler olduğu gibi,
daha ileriki tarihlerde anlaşılacak, bugün henüz anlamı açığa çıkmamış
bilimsel ayetler de olabilir. Örneğin Kuran'da madde nakli
ve koku nakli olabileceğine işaret edilmektedir. Bugünün teknolojisiyle
henüz mümkün olmasa da bu iki konu, bilim-kurgunun
gündeminde, geleceğin teknolojisi olarak çoktan yerini almıştır.
Bunlarla ilgili Kuran'daki ayetler şöyledir:
- Hz. Süleyman'ın yanındaki ilim sahibi bir şahsın Sebe Melikesi
Belkıs'ın tahtını yüzlerce kilometre uzaktaki sarayından bir anda
getirmesi:
(Süleyman"Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuşlar
olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını
bana getirebilir?" dedi.
Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan,
ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi.
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü
açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken
(Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce
dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek
miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte
olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti).
Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim
nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir
şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.
(Neml Suresi, 38-40)
- Hz. Yakup'un oğlu Hz. Yusuf'un kokusunu yine kilometrelerce
uzaktan duyması:
Kafile (Mısır'dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları
dedi ki: "Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf'un
kokusunu (burnumda tüter) buluyorum." (Yusuf
Suresi, 94)
Kıyamete kadar geçerli olacak, tüm zamanları kapsayan üstün
bir ilmin saklı bulunduğu Kuran'ın bazı ayetlerinin işaret ettiği manaları
bugünün bilim düzeyiyle anlayamamak son derece doğaldır.
Günümüzün bilim ve teknolojisi henüz yeterli seviyeye gelmemiştir,
bilim geliştikçe Kuran ayetlerindeki bilimsel gerçeklere işaret
eden "katlanmış manalar" daha da iyi anlaşılmaktadır.
İçinde yaşadığı düzenin yanlış ölçülerine göre
Kuran'ı yorumlamak:
Bir kısım insanlar da içinde yaşadıkları zaman ve toplumun şartlarını
kendilerine ölçü alır ve çoğunluğun kabul edip uyguladığı kuralları
mutlak doğrular sanarak Kuran'ı değerlendirmeye kalkarlar.
Bu tür kimseler Kuran'a itiraz getirmeye kalkışanların bilgi,anlayış ve kültürel seviye bakımından en alt, ancak en kalabalık
kesimini oluşturur.
Bunlara, her türlü meslek grubunda ve sosyal çevrede rastlamak
mümkündür. Fazla düşünmeyen, herhangi bir dünya görüşü
olmayan, gününü gün etmeye ya da hayatını kazanmaya çalışan geniş
bir kesimi oluştururlar. Küçük hesaplar, basit zevkler ve çıkarlar
peşinde koştuklarından, Kuran'ı çıkar ve zevklerini engelleyecek,
keyiflerini kaçıracak, sözde özgürlüklerini kısıtlayacak, basit
yaşam ve beklentilerini değiştirecek, alışılmış kurulu düzenlerini
bozacak bir tehlike olarak algılar ve ilkel mantıklarla Allah'ın ayetlerine
karşı çıkmaya çalışırlar.
Bu kesimin mensupları Kuran ya da din hakkında, genellikle
kendileri düşünüp bulmadıkları fakat sağdan soldan duyup benimsedikleri
klasik kalıpları öne sürerler. Çoğunlukla, "21. yüzyılda…",
"bu devirde…", "uzay çağında…", "batıda…" vs. gibi kalıplarla
başlayan cümleler kurarak Kuran hakkında akılsız ve cahilce
yorumlar yaparlar.
Günümüzün hayat şartları ile Kuran'ın getirdiği yaşam modelinin
uyuşmadığını öne sürerek Kuran'ın hükümleri hakkında gerçek
dışı çarpık yorumlar yaparlar. Örneğin, günlük yaşam temposuyla
oruç tutmanın, günümüz ekonomi anlayışıyla faizin haram
olmasının, modern kadın-erkek ilişkileri ile zinanın yasaklanmasının
bağdaşmadığını öne sürerek Kuran'ın hükümlerini kendilerince
eleştirmeye kalkarlar.
Kuran'da belirtilen ibadetler, hükümler, yasaklar hakkında cahilce
ve yüzeysel mantıklar kullanırlar. Hikmetlerini anlamadıkları
hükümler, anlamlarını kavramadıkları ayetler hakkında akılsızca
tartışmalar açar ve hiçbir tutarlı mantık içermeyen iddialarını
ateşli biçimde savunurlar. Zaten mantıklı, tutarlı olmaktan değil çoğunluğun iddialarını savunuyor olmaktan cesaret alır, şevk bulurlar.
"Hayatın gerçekleri" adını koydukları toplum genelinin yaşam
tarzı ve dünya görüşünü mutlak doğru kabul eder ve bunları ölçü
alarak kendilerince Kuran'da hata veya eksik aramaya kalkışırlar.
Oysa ölçü aldıkları bu kavramların ne bilimsel ne de mantıksal
hiçbir değeri yoktur. Mutlak doğrular, hayatın gerçekleri, asrın
gerekleri zannettikleri kavramlar, topluluk psikolojisiyle birbirlerini
avuttukları, kendi kendilerini kandırdıkları içi boş kuruntulardır.
Bütün gücünü çoğunluk olmaktan alan, çoğunluğa uymakla doğru
yolda olduğunu sanan bu bilinçsiz kesimin gerçekte ne kadar
sapkın bir yolda olduğu Kuran'da bize haber verilmektedir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni
Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak
zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan
söylerler.' (Enam Suresi, 116)
KURAN'I YANLIŞ
YORUMLAMA ÖRNEKLERi
1)Cennette şarap içilmesi:
Bir kısım akılsızların Kuran'da, güya çelişki olarak göstermeye
çalıştıkları konulardan biri, şarabın dünyada haram kılındığı halde
neden cennette bir ikram olarak sunulduğudur. Tartışma konusu
yapmak istedikleri ayet ise şöyledir:
Takva sahiplerine va'dedilen cennetin misali (şudur):
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen
sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar
ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar
için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir
mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi), ateşin
içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını 'parça
parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur
mu? (Muhammed Suresi, 15)
Daha önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi, bu tür bir anlayış
eksikliği Kuran'ın geneline hakim olmamak, akledememek, art
niyetli ve ön yargılı bir bakışa sahip olmaktan kaynaklanmaktadır.
Şimdi böyle akılsızca bir iddianın niçin mantıksız ve geçersiz oldu ğunu birkaç yönden inceleyelim:
Birincisi, cennette ikram edilen şarapla dünyadaki şarabın farklı
özelliklere sahip olduğunu aşağıdaki ayetlerden anlıyoruz:
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler
ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden
geçip akılları çelinir. (Vakıa Suresi, 18-19)
Görüldüğü gibi, cennette sunulan içki dünyadaki şarabın olumsuz
etki ve özelliklerinden arındırılmış bir içki türüdür. Ayette belirtildiği
gibi ne baş ağrısı verir ne de aklı çeler. Yani keyif ve lezzet
verici olmasına rağmen sarhoş edici ve rahatsızlık verici bir niteliği
yoktur. Bu özelliklere sahip bir şarabın da cennet nimetlerinden
bir nimet olmasında en ufak bir çelişki yoktur.
Dünyadaki içki pek çok yönden Kuran'da kötülenmiş, olumsuzlukları
belirtilmiş zararlı bir içkidir. İçkinin zarar ve kötülüklerini
anlatan ayetlerden bazıları şöyledir:
Ey iman edenler, içki, *****, dikili taşlar ve fal okları
ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse
bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten
şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin
düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (Maide Suresi,
90-91)
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük
günah, hem insanlar için yararlar vardır. Ama günahları
yararlarından daha büyüktür." (Bakara Suresi,
219)
Elbette ki bu dünyada haram kılınan içkinin Kuran'da kınanmış
kötü özelliklerinin cennetteki içkilerde bulunması düşünülemez.
Nitekim Allah bir başka ayetinde de cennet içkisini tarif ederken
bu içkinin dünyadaki içkinin kötü özelliklerine sahip olmadığını bir kez daha vurgulamaktadır:
Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır.
Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda
ne bir gaile vardır, ne de kendilerinden geçip, akılları
çelinir. (Saffat Suresi, 45-47)
Allah'ın bildirdiği bu konuyu kendince çelişkili gören bir kimsenin
anlayışından şüpheye düşülmesi kaçınılmazdır. Cehalet ve sapkın
bir amaçla Kuran'a yaklaşan bir kimsenin aklının bu derece kapanması,
en açık konuları dahi anlayamayacak bir acizliğe düşmesi
de Kuran'ın mucizelerindendir. Allah bir ayetinde akledemeyenlerin
düştüğü bu durumu şöyle tarif eder:
Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse için iman etme (imkanı)
yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç
bir pislik kılar. (Yunus Suresi, 100)
İkincisi, Kuran'ın Arapça metninde, bildiğimiz şarap ve her türlü
alkollü içki anlamına gelen "hamr" sözcüğünün cennet içkisi anlamında
kullanıldığı tek ayet önceki sayfalarda yer verdiğimiz Muhammed
Suresi'nin 15. ayetidir. Bunun dışında, cennetteki içecekler
için kullanılan "şarap" kelimesi Arapça'da herhangi bir içecek
anlamına gelir. Türkçe'de şarap kelimesi bildiğimiz alkollü içki için
kullanılsa da gerçekte Arapça'da içmek anlamına gelen "şerebe"
kökünden türemiştir ve her türlü alkolsüz içecek için kullanılabilir.
Buradan da cennet içkisinin farklı bir içki olduğu anlaşılmaktadır.
Yani Kuran'daki cennet ayetlerinde geçen "şarap" kelimesinin
Türkçe'de kullandığımız şarapla bir ilgisi yoktur. Bu kelimenin geçtiği
ve içecek anlamında kullanıldığı ayetlerden bazıları şöyledir:
İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve
şarap istemektedirler. (Sad Suresi, 51)
Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil
elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişler dir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir. (İnsan
Suresi, 21)
Şarap konusuyla ilgili bir başka yanlış yorumlama
Nahl Suresi'nin 67. ayetinde Allah; "Hurmalıkların ve
üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda
hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz…"
buyurmaktadır.
Akledemeyen bazı cahil kişiler burada kendilerince şarabın
övüldüğünü, haram olan bir şeyin övülmesinin de çelişkili olduğunu
söylerler. Herşeyden önce, dikkatli bakıldığında ayette şarabın
övülmesi gibi bir durum yoktur. Ayette övülen kısım hurmaların
ve üzümlerin bizzat kendilerinin güzel rızıklar olduklarıdır. Ayetin
birinci bölümünde bahsedilen ise insanların bunlardan elde ettikleri
sarhoşluk verici içkidir ki zaten Kuran'ın pek çok yerinde bu
içkinin zararları sayılmış ve kötülenmiştir. Ayetin ifadelerinden şarap
içmeye, sarhoş olmaya bir teşvik, bir övgü olduğunu çıkarmak
da ortada kasıtlı bir yaklaşım ya da önemli bir anlayış ve muhakeme
bozukluğu olduğunu göstermektedir.
Bu ayette önemli bir gerçeğe dikkat çekilmektedir: Allah'ın rızık
olarak verdiği bir nimet, istendiğinde olumlu ve faydalı bir
yönde değerlendirilebilir, istenildiğinde de suistimal edilerek zararlı
işlerde kullanılabilir. Yani aynı nimet, amaca göre hayır ya da
kötülük haline getirilebilir, helal ya da haram yönde kullanılabilir.
Burada da imtihan dünyasının bu temel gerçeği üzüm ve şaraptaki
tezat örneğiyle vurgulanmaktadır. Allah'ın nimet olarak yarattığı
üzüm, sağlık açısından ne kadar faydalı, besleyici, lezzetli bir
ürünse, bundan o derece zararlı, insan vücudu üzerinde kalıcı ve
olumsuz etkileri olan şarap da üretilebilir. Aynı gerçek mal, para,güzellik, zeka, makam, mevki, güç, iktidar gibi pek çok nimet içinde
geçerlidir. Bu nimetler Allah'ın beğendiği hayırlı işlerde değerlendirilebileceği
gibi, Allah'ın razı olmadığı, zararlı, olumsuz amaçlar
için de kullanılabilir.
Görüldüğü gibi, Allah aynı nimeti pek çok hikmet dahilinde
farklı yaratılışlara çevirebilir. Bu gerçeği de aynı üstün hikmetle
tek bir ayette ifade edebilmektedir. Düşünüp akleden kimseler de
Allah'ın ayetlerindeki hikmetleri görür ve anlarlar. Nitekim aynı
ayetin devamındaki, "… şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk
için, gerçekten bunda bir ayet vardır." (Nahl Suresi,
67) ifadesinde de buna dikkat çekilmektedir.
Kısacası, ayet açık bir şuur ve dikkatle okunduğunda ortada
herhangi bir çelişki olmadığı rahatlıkla görülür. Artık bu derece
açık konularda çelişki aranmaya çalışılması da inkar edenlerin Kuran
karşısında düştükleri çaresizliği göstermeye yeterlidir.Ömer Hayyam gibi kişilerin şiirlerindede bu çaresizlik görülür.
"Domuz eti bugünkü sağlık
koşullarında yenebilir" denmesi
Domuz etinin Kuran indirildiği dönemde yenmesinin sağlığa zararlı
pek çok yönleri olduğu gibi, bugün de yenmesinin sağlığa zararlı
olan çeşitli yönleri vardır. Bir kere domuz, her ne kadar temiz
çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi
pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse
biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara
oranla çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücudunda
diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme
hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar
ve büyüme hormonu dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da
geçerek birikir. Bunun yanı sıra domuz eti çok yüksek oranlarda
kolesterol ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterol ve lipidlerle yüklü olan domuz
etinin insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel
olarak kanıtlanmıştır.
Bugün domuz etinin yoğun olarak tüketildiği ABD, Almanya gibi
ülkelerin nüfuslarının önemli bir bölümünü oluşturan normalin
çok ötesinde aşırı şişman kimselerin varlığı, artık alışılmış bir
manzara olmuştur. Domuz etine dayalı bir beslenme sonucunda
aşırı büyüme hormonuna maruz kalan insan bünyesi önce aşırı kilo
toplamakta, sonra da vücudu deformasyonlara, şekil bozukluklarına
uğramaktadır.
Bunların dışında domuz etindeki sağlığa zararlı maddelerden biri
de "trişin" mikrobudur. İnsan vücuduna girdiğinde doğrudan
kalp kaslarına yerleşerek ölümcül tehlike oluşturan trişin mikrobuna
domuz etinde sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüz teknolojisiyle
trişinli domuzları teknik olarak tespit etmek mümkünse de
önceki asırlarda böyle bir yöntem bilinmiyordu. Bu nedenle domuz
eti yiyen herkes için trişin mikrobunu kapma ve ölümle karşı
karşıya kalma riski vardı.
Görüldüğü gibi tüm bu sebepler domuz etinin Müslümanlara
yasaklanmasının hikmetlerinden bazılarını göstermektedir. Her
koşulda sağlığa zararlı etkilerini sürdüren, denetimsiz üretiminde
ise ölümcül bile olabilen domuz etinin yenmesi yasaklanarak böyle
bir tehlikeye karşı en başından köklü ve keskin bir önlem alınmıştır.
Ne var ki burada çok önemli bir noktayı hatırlatmakta fayda
vardır. Bir şeyin haram kılınması için mutlaka sağlığa ya da insanlığa
zararlı olması gerekmez. Bu konu pek çok kimsenin dikkatinden
kaçan, art niyetlilerin de insanların bilgisizliklerinden faydalanarak
bununla akıllarını karıştırmayı denedikleri bir konudur. Yani,
"bunun ne sakıncası var da, şunun ne zararı var da Kuran yasaklıyor" şeklindeki, düşünüp akledilmeden ortaya atılan cahilce
iddialar gerçekte Kuran'ın hükümlerindeki hikmet ve amaçtan habersiz
olmaktan kaynaklanmaktadır. Akledemeyen kişiler konuları
dar ve sınırlı kalıplar içinde algılamaya çalıştıklarından, daha geniş
dairede yer alan hikmetleri ve bunların mantıklarını kavrayamazlar.
Allah çok daha farklı nedenlerle de herhangi bir şeyi insanlara
yasaklayabilir. İnsanları denemek için, Kendisi'nden gerçekten
korkan ve Kendisi'ne samimi olarak itaat edenlerin anlaşılması,
sahtekarların da ortaya çıkması için zararı olmayan bir şey de yasaklanabilir.
Ceza ve ibret kastıyla ya da nimetlerin kıymetinin hatırlanması
ve şükre vesile olması için de bir konuda yasak konabilir.
Allah Kuran'da, Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanı yemeyi
de haram kıldığını belirtmiştir:
O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası
adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram
kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık
yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla ona bir günah
yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
(Bakara Suresi, 173)
Aynı otlakta büyüyen iki sığırdan biri Allah adına kesilirse yenmesi
helal, diğeri Allah'tan başkası adına kesilirse yenmesi haram
olur. Bu hükmün bir hikmeti de insanlar için bir deneme vesilesi
olmasıdır.
Kuran'da önceki dönemlerde Yahudilere konulan, "Cumartesi
günü iş yapma yasağı"nın onların imtihanı için olduğu ise şöyle bildirilmektedir:
Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri(n uğradığı sonucu)sor. Hani onlar Cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi
aşmışlardı. 'Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında',
balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, 'cumartesi
günü iş yapma yasağına uymadıklarında' ise,
gelmiyorlardı. İşte Biz, fıska sapmaları dolayısıyla onları
böyle imtihan ediyorduk. (Araf Suresi, 163)
Oysa bir dönem Yahudilere yasaklanan Cumartesi günü iş yapmak,
Kuran'da Müslümanlara yasaklanmamıştır. Bu da, yasağın
herhangi bir toplumsal sakıncadan ya da özellikle o gün şehre akın
eden balıkların sağlığa zararından ötürü değil, deneme kastıyla konulduğunu
göstermektedir. Nitekim, söz konusu kavmin yasağı
çiğneyerek imtihanı kaybettikleri de ayette belirtilmiştir. Böyle
bir yasakla o kavmin insanlarının imanlarındaki samimiyetsizlik ve
Allah'tan gereği gibi korkup sakınmadıkları ortaya çıkmış oluyordu.
Kuran'da müminler için konulan bir yasak da benzer bir hikmet,
bir deneme amacı taşımaktadır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Ey iman edenler, Allah görünmezlikte (gaybte) Kendisi'nden
kimin korktuğunu ortaya çıkarmak için ellerinizin
ve mızraklarınızın erişeceği avdan bir şeyle andolsun
sizi deneyecektir. Artık kim bundan sonra haddi
aşarsa, onun için acı bir azab vardır. Ey iman edenler,
siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı
olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün
bir benzeridir. Buna da, Kabe'ye ulaşmış
bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir.
Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi
oruç tutmak olan bir keffaret vardır. Böylelikle işlediğinin
vebalini tadmış olsun. Allah geçmişte olanı bağışladı. Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öç alacaktır.
Allah üstün ve güçlü olandır, öç sahibidir. Deniz avı ve
onu yemek size ve (yeryüzünde) dolaşanlara bir yarar
olarak helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece kara avı
ise size haram kılınmıştır. O'na (götürülüp) toplanacağınız
Allah'tan korkup-sakının. (Maide Suresi, 94-96)
Ayetlerde bu yasağın hikmeti açıkça belirtilmiştir: ".. görünmezlikte
Kendisi'nden kimin korktuğunu ortaya çıkarmak
için..." Ellerin ve mızrakların bu ava rahatlıkla erişebilmesi
de bu imtihanın bir parçasıdır.
Kavimlere getirilen ilahi yasakların bir diğer hikmeti de onların
tavır ve davranışlarındaki bozukluk, sapkınlık nedeniyle cezalandırılmaları
ve tevbe edip doğru yola dönmelerinin sağlanmasıdır.
Geçmiş dönemlerde Yahudilere konulan bazı yasaklar da bunun
bir örneğidir:
Yahudi olanlara her tırnaklı (hayvanı) haram kıldık. Sığırlardan
ve koyunlardan, sırtlarına veya bağırsaklarına
yapışan veya kemiğe karışanlar dışında iç yağlarını da
onlara haram kıldık. 'Azgınlık ve hakka tecavüzde bulunmaları'
nedeniyle onları böyle cezalandırdık. Biz
şüphesiz doğru olanlarız. (Enam Suresi, 146)
Buraya kadar anlaşılacağı gibi Allah'ın haram kıldığı şeylerin yasaklanmasında
pek çok hikmet ve amaç bulunur. Bu hikmeti yalnızca
yasaklanan şeyin zararlı ya da sağlıksız olmasıyla kısıtlamak
Kuran'ı gereği gibi bilip anlamamaktan, düşünmemekten kaynaklanır.
Domuz etinin yasaklanmasının da birden fazla hikmeti vardır.
İçinde yaşadığımız asra değin domuz etinin insan sağlığını doğrudan
tehdit eden zararları olduğunda kuşku yoktur. Bugünkü tıbbi
cihazlarla, biyolojik testlerle somut biçimde ortaya konmuş bu zarara karşı, daha kimsenin mikrop, bakteri, trişin, hormon, antikor
gibi kavramlardan haberi olmadığı 14. yüzyılda indirilen Kuran'da
kesin önlem alınması da aynı zamanda bu ilahi Kitabın mucizelerindendir.
Bugün de domuz üretiminde alınan her türlü önlem
ve denetime rağmen, domuz etinin fizyolojik olarak insan vücuduna
uygun bir besin türü olmadığı, insan sağlığına kesin zararı
olan bir et çeşidi olduğu bilinmektedir. Buna rağmen üretiminin
kolaylığı ve maliyetinin düşüklüğü nedeniyle dünya çapında yaygın
olarak tüketilmektedir. Aslında, dikkat edildiğinde domuz üretiminin
bu derece cazip olmasının, geçmişte Yahudilere çalışma yasağı
olan Cumartesi günü balıkların akın etmesinden farkı yoktur.
Yeryüzünde kuzu, koyun, tavuk, sığır eti, sayısız kuş çeşidi, av
hayvanı ve daha pek çok türde yenebilecek, son derece lezzetli
hayvan eti varken Allah'ın haram kıldığı domuz etine tamah etmenin
maksatlı bir tutum olacağı açıktır.
Kuran'da belirtilen gerekçeler dışında her ne suretle olursa olsun
domuz etini yemek Kuran'ın geçerli olduğu kıyamete kadar
haramdır. Bundan 100 yıl sonra, bütünüyle zararsız bir hale getirilse
dahi, domuz eti yememek yine müminler için bir ibadet vesilesi
olacaktır. O zaman da bunu yiyip yememek yine inkar eden
akılsızlar için bir fitne -deneme konusu- olacaktır.
Kıssaların masal sanılması
Kuran'daki üslubun en önemli özelliklerinden biri de çeşitli konuları
örnek ve benzetmelerle açıklamasıdır. Bu örnek ve benzetmeler
de çoğunlukla önceden gelmiş peygamberlerin veya elçilerin
hayatlarından ya da Kuran'ın indirilmesinden önce yaşanmış
çeşitli olaylardan aktarılan bilgiler içinde geçer. Dolayısıyla Kuran'da
yer alan bu tür kıssalar insanlar için pek çok ibret, örnek,
işaret ve mesajlar taşırlar.Bu ilahi hikmeti kavrayamayan kimselerin her devirde Kuran
hakkındaki cehaletlerini sergileyen sözleri Kuran'da şöyle aktarılır:
Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; "İşittik" dediler.
"İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu,
eskilerin efsanelerinden başkası değildir." (Enfal Suresi,
31)
Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin
masalları" dediler. (Nahl Suresi, 24)
Oysa akledemeyenlerin masal sandıkları kıssalar, müminlere yol
gösteren sayısız değerli bilgi ve örneklerle doludur. Allah her devirde
müminlerin başlarına gelebilecek her türlü olay ve şartı geçmiş
peygamberler ve kavimlerin yaşadıklarından çeşitli örnekler
ve kesitler vererek açıklamaktadır.
Elbette ki Kuran'daki kıssaların ve örneklerin hikmeti yalnızca
insanlara tarih bilgisi vermek değildir. Bu kıssalar sayısız ilahi hikmet
içerirler; bunlardan birkaçını şöyle sayabiliriz:
- Allah'ın müminlerin ve inkar edenlerin üzerinde işleyen ve
dünya kurulduğundan beri değişmeyen kanunlarını göstermek;
- Müminlerin her devirde karşılaşabilecekleri olaylar, imtihanlar,
sıkıntılar karşısında ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını, ne
tür tepkiler vermeleri gerektiğini, nasıl bir ruh ve ahlak yapısı sergileyeceklerini,
Allah'a karşı nasıl bir tavır ve üslup içinde olmaları
gerektiğini tarif edip açıklamak. Her konuda müminlere yol
göstermek.
- Müminlerin şevklerini artırmak.
- İnkar edenleri uyarıp doğru yola davet etmek ve bu davete
uymayanların hüsranla biten sonlarını hatırlatmak.
- Kıyamete kadar Kuran'a uyan müminleri dünyada ve ahirette
bekleyen güzel sonu müjdelemek.Elbette bunları algılayacak akıl ve kavrayıştan yoksun olan kişiler
de Kuran'ı bir hikaye kitabı gibi görür, kıssalardaki hikmetlere
erişemezler. Bu kişilerin her türlü öğüt ve açıklamaya kapalı, sabit
fikirli, algıları kitlenmiş kimseler oldukları ayetlerde şöyle belirtilir:
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp
anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat
kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi
'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle
ki, o inkâr etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle
tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin uydurma masallarından
başka bir şey değildir" derler. (Enam Suresi, 25)
Bu tür kişiler bu davranışlarıyla Kuran'a ya da İslam'a bir zarar
veremezler. Kendileri her ne kadar Kuran'a zarar vermek, insanları
din ahlakından saptırmak ya da alıkoymak isteseler de, gerçekte
yegane zararı farkında olmadan kendilerine verirler. Bu
gerçek yukarıdaki ayetin devamında şöyle bildirilir:
Onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar.
Onlar, yalnızca kendi nefislerinden başkasını yıkıma uğratmazlar
ama şuurunda değildirler. (Enam Suresi, 26)
İçinde bulundukları yanılgının farkına vardıklarında ise iş işten
geçmiş, çok geç kalmışlardır, artık geri dönüş ve telafi imkanı yoktur.
Bu durum ayette şöyle haber verilmektedir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen;
derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik
de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden
olsaydık." (Enam Suresi, 27)Kuran'ı diğer İlahi kitapların bir kopyası, taklidi sanma
Kuran, Allah'ın tüm insanlara uyarıcı ve öğüt verici olarak indirdiği,
kıyamete kadar geçerli olan tek hak kitaptır. Kuran'dan önce
gönderilen kitaplar insanlar tarafından tahrif edilmiştir. Ancak
Kuran, Allah tarafından korunmuştur. Bu gerçek "Hiç şüphesiz,
zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da
gerçekten Biziz." (Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber verilmiştir.
Kuran hakkında akılsızların öne sürdükleri asılsız iddiaların en
yaygınlarından birisi de, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in,
Kuran'ı Kitab-ı Mukaddes'ten (Tevrat ve İncil) esinlenerek yazdığı
yalanıdır. Bu, tamamen hayali ve hiçbir dayanağı olmayan iddianın
temeli ise Kuran ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki bazı benzerliklerdir.
Oysa benzerliklerin bulunması son derece doğal bir durumdur.
Çünkü sonuçta hepsi (Tevrat ve İncil'in tahrif edilmiş bölümlerini
ayrı tutarsak) Allah'ın sözüdür, hepsinin mesajı aynıdır. Allah'ın
varlığı, birliği, Allah'ın sıfatları, ahiret inancı, iman edenlerin, inkar
edenlerin, münafıkların özellikleri, geçmiş ümmetlerin durumu gibi
temel konular, öğütlenen ve sakındırılan hususlar, ahlaki ölçüler
hiçbir devirde köklü olarak değişmeyen evrensel gerçeklerdir.
Dolayısıyla önceki kitaplarda yer verilen bu konularla Kuran'da
anlatılanlar arasında benzerlik ve paralellik bulunması hiç de yadırganacak
bir durum değildir. Zaten Kuran'da da İslam dininin diğer
dinlerden apayrı bir din olduğu iddiası yoktur. Benzerlik Kuran
ayetlerinde de belirtilir:
Ve hiç şüphesiz, o (Kuran), geçmişlerin kitaplarında da
vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için
bir delil (ayet) değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Andolsun, Biz
sizden önce kitap verilenlere ve sizlere: "Allah'tan korkup-sakının" diye tavsiye ettik... (Nisa Suresi, 131)
Dahası Kuran'ın kendisinde, gerçek Tevrat ve İncil'i doğrulayıcı
bir kitap olduğu bizzat bildirilmektedir:
Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı
ve ona 'bir şahid-gözetleyici' olarak Kitab'ı (Kuran'ı)
indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet
ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve
tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve
bir yol-yöntem kıldık. (Maide Suresi, 48)
Kendinden önceki kitapları doğrulama özelliği sadece Kuran'a
değil, diğer hak kitaplara da verilmiştir. Hz. İsa'ya gönderilen İncil
de, kendisinden önce Hz. Musa'ya indirilen Tevrat'ı doğrulamaktadır.
Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat'ı
doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona
içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayan
ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil'i
verdik. (Maide Suresi, 46)
Bu, Allah'ın bir kanunudur ve bu kanun elbette ki Kuran için de
geçerlidir. Kuran'da, diğer semavi dinlerin kitaplarında yer alan
ortak konuların bir kısmından bahsedilmiştir. Hac Suresi'nin 26.
ve 27. ayetlerinde hac ibadetinin Hz. İbrahim'le başladığı, Enbiya
Suresi'nin 72. ve 73. ayetlerinde namaz ve zekatın Peygamberimiz
(sav)'in döneminden önce de farz olduğu, Müminun Suresi 51.
ayette diğer elçilere de salih amellerde bulunmalarının emredildiği
bildirilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hani Biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız
zaman (şöyle emretmiştik"Bana hiçbir şeyi
ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut." "İnsanlar içinde
haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin
vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde
sana gelsinler." (Hac Suresi, 26-27)
Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini
salihler kıldık. Ve onları, Kendi emrimizle hidayete
yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri,
namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar Bize
ibadet edenlerdi. (Enbiya Suresi, 72-73)
Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih
amellerde bulunun; çünkü gerçekten Ben yapmakta olduklarınızı
biliyorum. (Mü'minun Suresi, 51)
Buraya kadar anlattıklarımızdan, niçin Kuran'la önceki kitaplar
arasında birtakım konu ve içerik benzerliklerinin bulunduğu ve
bunun ne kadar doğal bir durum olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla bu benzerliklerin bulunması Kuran'ı Peygamber
Efendimiz (sav)'in yazmadığını, tam tersine bütün semavi dinlerin
kitaplarının aynı kaynaktan geldiğini, yani Allah'ın sözü olduğunu
kanıtlar. Bu da hem Kuran'da bildirilen, hem de akıl ve mantığın
tasdik ettiği bir gerçektir.
Allah, Kuran'ın Kendi Katından indirilmiş hak kitap olduğunu ve
bu gerçeği anlayamayan insanların durumunu ayetlerinde şöyle
haber vermiştir:
Bu Kuran, Allah'tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş
değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan
ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe
yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: "Bunu kendisi
yalan olarak uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Bunun benzeri
olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz
Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın."
Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan
öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl
bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 37-39)
Ayrıca, konunun bir diğer yönü daha vardır: Peygamberimiz Hz.
Muhammed (sav), hayatında Tevrat'ı veya İncil'i okumuş ya da
araştırmış, onlar hakkında bilgi sahibi olmuş bir kimse değildi.
Peygamber Efendimiz (sav)'in daha önce bu kitapları okumaması,
yazmaması, bir inceleme, hazırlık ya da çalışma yapmaması, kavminin
de yakından şahit olduğu bir gerçekti. Bu konuda hiç kimsenin
bir şüphesi yoktu. Öyle ki Kuran'da, inkarcılar için de çok
açık ve bilinen bir gerçek olan Peygamberimiz (sav)'in bu özelliği,
onlara karşı bir kanıt olarak belirtilmiştir:
Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ
elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar
kuşkuya kapılırlardı. (Ankebut Suresi, 48)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in bu özelliğinden dolayı,
önceki ilahi kitaplar hakkında bilgisi olmayan ve bu dinlere mensup
olmayan kimseler için kullanılan "ümmi" terimi Kuran'da, Peygamber
Efendimiz (sav) için de kullanılmıştı. Ayet şöyledir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye
(Resul) uyarlar… (Araf Suresi, 157)
Ümmi kelimesinin Kuran'da, Hıristiyan veya Yahudi olmayanlar
anlamında kullanıldığı aşağıdaki ayetten anlaşılmaktadır:
Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: "Ben, bana
uyanlarla birlikte, kendimi Allah'a teslim ettim." Ve kitap
verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz
mu?" Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir.
(Al-i İmran Suresi, 20)
Görüldüğü gibi "ümmi" terimi ayette, kendilerine kitap verilen lerin dışında kalan kimseler hakkında kullanılmıştır. Buradan anlaşıldığı
gibi Kuran'da, ümmi kelimesinin klasik yorumdaki, "okuma
yazma bilmeyen" anlamında kullanılmadığı açıktır.
Tezat ve farklılıklar
Buraya kadar Kuran ile tahrif edilmiş İlahi kitaplar arasında benzerlikler
bulunmasının mantığını açıkladık. Ancak, biraz inceleyen
bir kimse için Kuran'la önceki kitapların tahrif edilmiş nüshaları
arasındaki tezat ve farklılıklar, benzerliklerden çok daha fazla göze
çarpar. Benzerlikleriyle olduğu kadar, önceki kitapların tahrif
edilmiş yönleriyle olan farklılıkları ve bu tahrifatları düzeltmesi de
Kuran'ın her kelimesiyle ilahi kitap olduğunun bir başka delilidir.
Önceki dinlerin kitapları pek çok yönden tahrif edilmiş ve orjinalliklerini
kaybetmiş olduklarından, bu kitaplarda Kuran ayetleri
ile çok farklı, çelişkili, hatta bazen Kuran ayetlerinin tam zıttı ifade
ve mantıklar da bulunmaktadır. Kıssalarda da, çeşitli yerlerde
Kuran'da aktarılan bilgilerden farklılıklar vardır.
Bu kitaplar bilgi, mantık ve öğreti açısından tahrif edildikleri gibi,
üslup ve kurgu olarak da tahrif edilmişler ve ilahi kitaptan çok
mistik hava taşıyan birer dinler tarihi kitabı şekline sokulmuşlardır.
Örneğin Tevrat'ın ilk kitabı olan Tekvin, yaratılışın başlangıcından
Hz. Yusuf'un vefatına kadar İsrailoğulları'nın tarihini anlatır.
Bu tarihsel anlatım Tevrat'ın diğer kitaplarında da genel olarak
hakimdir.
Aynı şekilde resmi dört İncil'in (Matta, Markos, Luka, Yuhanna)
giriş kısımlarına dikkat edildiğinde temel konunun Hz. İsa'nın hayat
hikayesi olduğu dikkat çeker. Dört İncil'de de Hz. İsa'nın hayatı,
söylediği sözler ve yaptığı fiiller hakimdir.
Oysa Kuran'ı açtığımızda bunlardan farklı bir üslup karşımıza çıkar.
Daha ilk sure olan Fatiha'dan itibaren dosdoğru olan bir dine davet vardır. Kuran baştan sona incelendiğinde de en temel
konu olarak, Allah'ın tüm noksan sıfatlardan tenzih edildiği ve insanların
şirkten arınarak sadece Allah'a teslim olmalarının emredildiğini
görürüz.
Bu nedenle bazı Yahudilerin Allah hakkında bu tür yalan ve iftira
uydurmaları konusunda Kuran'da açık uyarılar yer alır. Bu iftiralardan
birisi de Allah'ı (Allah'ı tenzih ederiz) cimrilikle itham etmeleridir.
Kuran'da bu tavır şöyle kınanmıştır:
Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri
bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır;
O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder." (Maide Suresi,
64)
Genel olarak ele alındığında yine Kuran, tahrif edilmiş Tevrat'ın
aksine sadece bir milletin değil, birçok kavmin çeşitli devirlerde
çöküşünü, yükselişini ele alması ve kendisine tebliği ulaşan tüm insanları
ayetlerinden sorumlu tutması açısından da diğerlerinden
farklı, evrensel bir kitaptır. Diğer kitaplar ise zaman içinde insanlar
tarafından tahrif edilmiş, asıllarından uzaklaştırılmış oldukları
için bu özelliğe sahip değillerdir.
Kuran'a kaynak teşkil ettiği iddia edilen İncil'deki Hıristiyanlığın
birtakım temel inançları da Kuran'da açık bir şekilde reddedilmiştir.
Bunların en başında, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu (teslis)
inancı gelir. Bu inanç Kuran'da, Allah'a karşı yapılan açık bir iftira
olarak değerlendirilmiştir:
"Rahman çocuk edinmiştir" dediler. Andolsun, siz oldukça
çirkin bir cesarette bulunup-geldiniz. Neredeyse
bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak
ve dağlar yıkılıp göçüverecekti. Rahman adına çocuk
öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı.)Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde
olan (herkesin ve herşeyin) tümü Rahman'a, yalnızca
kul olarak gelecektir. (Meryem Suresi, 88-93)
Yine Hıristiyanlığın temel inançlarından olan Hz. İsa'nın Yahudiler
tarafından çarmıha gerilerek öldürüldüğü iddiası, Kuran'da tamamen
reddedilir. Yahudilerin Hz. İsa'yı öldüremedikleri, onun
yerine ona çok benzeyen birini öldürdükleri, Hz. İsa'nın ise göğe
yükseltildiği bildirilir.
Sonuç olarak genel bir kıyaslama yaparsak; Kuran'ın insanları
davet ettiği önemli gerçek, Allah'ın birliği, Allah'tan başka İlah olmadığı
ve O'nun bütün olumsuz ve eksik vasıflardan uzak olduğudur.
Kuran'ın her kıssasında, her haberinde, her ayetinde bu
önemli gerçekler insanlara hatırlatılır. Aynı şekilde Kuran'daki her
kıssada Müslümanlar için bir öğüt, ibret ya da haber niteliği taşıyan
ifadeler ve bilgiler vardır.
Bütün bunlar Kuran'ın, her ayetiyle, saf İlahi vahiy olduğunun
açık birer göstergesidir.
Kuran'daki bilimsel gerçeklerin eski medeniyetlerin
bilgilerinden derlendiği yanılgısı
Kuran'ı akılsızca değerlendirenler tarafından öne sürülen bir diğer
iddiaya daha değinmek gerekir. Kuran'da yer alan bilimsel konulardaki
haberlerin, dönemin bilim anlayışından yüzyıllarca ileride
olduğunu önceki bölümlerde de ifade etmiştik. Bu, başlı başına
Kuran'ın çok büyük bir mucizesidir. Bu gerçeği açıkça görmelerine
rağmen inkarda ısrar edenler, bu ilahi mucizeyi insanlardan
saklama çabasıyla Peygamber Efendimiz (sav)'in, Kuran'daki bilimsel
bilgileri dönemin ileri medeniyetlerinin kaynaklarından derlediğini öne sürerler.
Söz konusu iddiaya göre Peygamberimiz (sav), Kuran içinde
bahsedilen astronomi, embriyoloji, tıp gibi kavramları eski medeniyetlerin
bilgilerinden almıştır. Örneğin astronomi ile ilgili bilgileri
Sümer kayıtlarında bulmuş, tıp bilgisini ise eski Mısır papirüslerinden
alarak Kuran'a geçirmiştir.
Bu iddianın birçok yönden geçersiz olduğu açıktır. Öncelikle,
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm hayatı boyunca böyle
bir araştırmaya girmediği herkesçe bilinmektedir. Bunun aksini
iddia eden de çıkmamıştır. Peygamber Efendimiz (sav)'in tarihteki
gelişmiş uygarlıkların lisanlarını bilmediği bellidir.
Öte yandan, o dönemde böyle bir araştırmanın içine girmek isteyen
herhangi bir kişi, büyük zorluklarla kaşılaşırdı. Şüphesiz ki
7. yüzyıl Arabistanı'nda büyük kütüphaneler, yazılı basın, kitapçılar
veya internet ağı gibi bilgiye erişimi kolaylaştıran imkanlar
mevcut değildi. Bugünün şartlarında bile, örneğin eski Mısır'ın
embriyoloji bilgisini araştırmak isteyen bir insanın işi kolay değildir.
Mısır uygarlığının kuruluşu günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncelerine
dayanır. Eski zamanlardan bugüne ulaşan yazılı kaynaklar
kısıtlıdır, üstelik bunların hepsinin tercümeleri de mevcut değildir.
Tercüme edilebilenler ise, son derece özel bilgiler içerdiklerinden
her yerde bulunmazlar. Ayrıca bu tercümeleri kavrayabilmek
ve yorumlayabilmek için çok detaylı bir tarih bilgisine de vakıf olmak
şarttır. Kısacası böyle bir araştırma günümüz şartlarında bile
son derece zordur.
Kaldı ki, eski medeniyetlerden miras kalan tüm bilgilerin hepsinin
doğru ve sağlıklı oldukları gibi bir durum da söz konusu değildir.
Aralarında pek çok yanlış bilgiler, batıl inanışlar, hurafeler de bulunmaktadır. Eğer akılsızların iddia ettikleri gibi Kuran'ın bilimsel
ayetlerinin eski medeniyetlerin kültürlerinden derlenmesi gibi
bir durum olsaydı, elbette aralarında yanlış ya da tutarsız bilgilerin
de bulunması gerekirdi. Oysa, Kuran bu tür eksikliklerden
münezzehtir. İçindeki bilimsel ayetlerin hepsinin modern bilim tarafından
yüzde yüz doğru oldukları ortaya konmuştur. Bu açık
gerçek, "Onlar hâlâ Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer
o, Allah'tan başkasının Katından olsaydı, kuşkusuz içinde
birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı."
(Nisa Suresi, 82) ayetinde de vurgulanmaktadır.
Bu nedenle Kuran'daki bilimsel ayetlerin, Peygamberimiz (sav)
tarafından başka medeniyetlerin kaynaklarından alındığı iddiası da,
diğer iddialar gibi tamamen dayanaksızdır. Böyle insanların varlığı
ve onlara verilmesi gereken cevap Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kuran) olsa olsa ancak
onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş
ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur."
Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler.
Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır,
bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam
okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli
olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)
Kuran Araplara indirilmiştir yanılgısı
İnkarcıların, insanları Kuran'dan koparmak ve uzaklaştırmak
için öne sürdükleri hezeyanlardan biri de Kuran'ın sadece Araplar'a
indirildiği ve Kuran'a uymaktan sorumlu olanın yalnızca
Araplar olduğu iddiasıdır. Ancak Kuran'ı bir kez okumuş kimse bile böyle bir iddianın ne kadar saçma ve yersiz olduğunu rahatlıkla
fark edecektir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in tüm insanlığa gönderilmiş
kutlu bir peygamber olduğu ve Kuran hükümlerinden kıyamete
kadar tüm insanların sorumlu olduğu pek çok ayette vurgulanmıştır.
Bunlardan birkaçını burada vermemiz üstteki iddianın
anlamsızlığını göstermek için yeterlidir:
Biz seni ancak bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı
olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.
(Sebe Suresi, 28)
De ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği
bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü
yalnızca O'nundur. (A'raf Suresi, 158)
İnkarcılar, bilgisiz insanların kafalarını karıştırmak ve fitne çıkarmak
için uydurdukları bu iddiayı aşağıdaki Kuran ayetine dayandırmaya
çalışırlar:
Biz her elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik
ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah dilediğini
şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O üstün
ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (İbrahim
Suresi, 4)
Ayet çok açıktır. Elçinin gönderildiği toplum hangi dili konuşuyorsa
elçi de aynı dili konuşmaktadır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur.
Ancak bu şekilde elçiler Allah'ın vahyini çevrelerindeki
insanlara eksiksiz ve kusursuzca aktarabilirler. Bu sebeple elçiye
vahyedilen kitap da elçinin ve kavminin dilinde gönderilmektedir.
Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ancak inkarcılar her ne olursa
olsun dine uymamak için bu tür bahaneler öne sürerler. Onların
bu ters mantıkları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Eğer Biz onu Acemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur'an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: "Onun ayetleri
açıklanmalı değil miydi? Arap olana, Acemi (Arapça
olmayan bir dil)mi?" De ki: "O, iman edenler için bir hidayet
ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında
bir ağırlık vardır ve o (Kuran), onlara karşı bir körlüktür.
İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir." (Fussilet
Suresi, 44)
İlahi vahyin kusursuz ve eksiksiz olarak insanlığa aktarılması ayrıca
dinin temellerinin sağlam olarak atılmasını güçleştirecek iletişim
sorunlarının doğmaması açısından peygamber, kavmi ve kitabı
arasında böyle bir uyum olması zorunludur. Elbette ki bu durum
başka kavimlere mensup kimselerin Kuran'dan sorumlu olmadıklarını
göstermez. Kuran'ın anlamı her milletin kendi dilinde
rahatlıkla tefsir edilebilir, açıklanabilir ve hükümleri anlaşılabilir.
Nitekim öyle de olmuştur. Bu durum dinin öğrenilmesini ve uygulanmasını
engelleyen bir durum değildir.
Allah'ın Kendi Zatı için "Biz" hitabını
kullanmasını yanlış yorumlama
Allah Kuran'ın birçok yerinde Kendi Zatı için "Biz" tabirini kullanmaktadır.
Buna örnek birkaç ayet şöyledir:
Andolsun, Biz Musa'ya kitabı verdik ve ardından peşpeşe
elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da apaçık belgeler
verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs'le teyid ettik. Demek,
size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir
şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak,
bir kısmınız da onu öldürecek misiniz, öyle mi?
(Bakara Suresi, 87)
Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden
kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik,gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (Bakara Suresi,
130)
Akledemeyen bazı kimseler, Kuran'da Allah'ın Kendi Zatı için
kullandığı "Biz" hitabının çoğul anlamda kullanıldığını sanarak, kendilerince
bu sözcüğün kullanılmasının Allah'tan başka ilah olmamasıyla
çelişki gösterdiğini iddia ederler. Böylece kendilerince
çok büyük bir gerçeği tespit ettiklerini zannederler. Halbuki, son
derece yüzeysel ve cahilce bir yaklaşımdan kaynaklanan bu yanılgının
açıklaması çok basittir.
Arapça'da "biz" zamiri yalnızca çoğul anlamı vermek için değil,
büyüklük, heybet, azamet, yücelik, üstün makam ve mevkiyi vurgulamak
amacıyla tekil şahıslar için de kullanılır. Kuran'da Allah
için kullanılan "Biz" sözcüğü de bu anlamda kullanılmıştır.
"Biz" sözcüğünün Arapça'daki bu kullanımındaki mantık, Türkçe'de
ve diğer birçok yabancı dilde "siz" sözcüğünün, çoğunluk
belirtmek için değil, karşıdaki bir kişi için nezaket maksadıyla kullanılmasına
benzer bir mantıktır.
Kuran'ın en önemli ve temel mesajı Allah'tan başka hiçbir ilahın
olmadığı ve yalnızca O'na kulluk edilmesi gerektiğidir. Kuran'ın
pek çok ayetinde Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeği defalarca
vurgulanır, bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka
ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır,
hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 62)
De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden
Allah'tan başka bir ilah yoktur." (Sad Suresi, 65)
Şu halde bil; gerçekten, Allah'tan başka ilah yoktur…
(Muhammed Suresi, 19)
Dolayısıyla, Kuran'ın birçok yerinde Allah'ın Zatı için kullanılan
"Biz" sözcüğünün çoğul anlamda kullanılmadığı, yüceltmek, saygın lık ve kudsiyet ifade etmek için kullanıldığı açıktır.
Gerçekte bu sözcüğün kullanılmasındaki hikmeti anlamak için
Arapça'daki bu özel kullanımı bilmeye dahi gerek yoktur. Biraz
akletme ve düşünme kabiliyeti olan herkes bu kelimenin seçilmesindeki
inceliği kolaylıkla görebilir. Bunu kendilerince bir açmaz,
itiraz konusu olarak görenlerin durumu, Kuran ayetleri hakkında
tartışanların akıl, kavrayış ve zeka seviyelerinin düşüklüğünü göstermesi
açısından önemli bir örnektir.
Kuran'da verilen örnekleri anlayamama
Kuran, ancak akleden, düşünen, samimi insanların anlamını kavrayabileceği
bir kitaptır. Bu özelliklere sahip olmayan, yani akledemeyen,
düşünmeyi bilmeyen, art niyetli insanlar Kuran'ı bir türlü
idrak edemez, sırlarına, inceliklerine erişemezler. Kuran'da
öğüt ve ders amacıyla verilen örnekler için de aynı durum söz konusudur.
Bir ayette inkar edenlerin Kuran'da verilen örnekleri
kavrayamadıkları, hatta bu tür örneklerin onlar için bir sapma vesilesi
olduğundan bahsedilir:
Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da,
örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler,
kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu
bilirler; inkâr edenler ise, "Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?"
derler. Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu
da hidayete erdirir. Ancak O, fasıklardan başkasını saptırmaz.
(Bakara Suresi, 26)
İman eden bir kimse ayette konu olan sivrisinek örneğinin,
Allah'ın yaratmasındaki üstünlüğün bir kanıtı olarak verildiğini hemen
anlar. Bu bir santimetrelik küçücük böcek, Allah'ın kusursuz
ve eşsiz yaratışının bir örneğidir. En gelişmiş teknolojik cihazlar dan, bilgisayarlardan çok daha kompleks sistemlere, mekanizmalara
ve yapılara sahiptir. (Detaylı bilgi için bkz. Sivrisinek Mucizesi,
Harun Yahya) Yaratıldığından bu yana hiç değişmeden günümüze
kadar gelmiştir. Allah, bu mucizevi canlıyı Kuran'da Kendi
yaratmasının üstünlüğüne örnek vermektedir. Müminler de bu
örnekten tek bir sivrisineğin dahi Allah'ın sonsuz ilmini ve gücünü
hissetmeye, düşünmeye açılan bir kapı olduğunu anlarlar. Etraflarındaki
her yaratığa aynı hikmet gözüyle bakmayı öğrenirler.
İnkar eden akılsızlar ise ayetin ifadesiyle, "Allah, bu örnekle neyi
amaçlamış?" diyerek şaşırıp kalırlar.
Kuran'daki tekrarları anlayamama
Kuran'daki tekrarlar da akıl erdiremeyen kimselerin hikmetini
kavrayamadıkları konulardandır. Kuran'ın çeşitli yerlerinde aynı
veya benzer ayetlerin ya da konuların tekrarlandığı görülür. Farklı
kıssaların, misallerin, öğütlerin arasında, Allah'ın varlığı, birliği,
tevekkül, teslimiyet, dünya hayatının geçiciliği, Allah'ı zikretmenin
önemi, şükür, infak gibi dinin temel konularına sık sık değinilir. Kimi
zaman, bu konularla ilgili bir ayetin, kelimesi kelimesine aynen
başka bir yerde geçtiği bile görülür.
Bunun birçok hikmeti vardır. Sık sık vurgulanması gereken
önemli konuların değişik vesilelerle tekrarlanması, hatırlatılması
insanların zihinlerinde, kalplerinde daha sağlam yer etmelerini,
kalıcı etki yapmalarını sağlar. Ayrıca bu hayati konuların birbirinden
farklı örnekler, kıssalar içinde tekrarlanması da konuların her
yönüyle, çok boyutlu ve derinliğine algılanmasına yardımcı olur.
Kuran'daki ayet tekrarlarının en belirginlerinden birisi de Rahman
Suresi'ndeki, "Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini
yalanlayabilirsiniz?" ayetidir. Bu ayet, 78 ayetli surede, yaklaşık bir veya iki ayet arayla tam 31 kere tekrarlanır. Allah'ın, cennetteki
güzellikleri sıralarken, bunun çok büyük bir lütuf ve nimet
olduğunu insanların hakkıyla idrak edebilmeleri, Allah'ın sonsuz
ikramı karşısında kayıtsız kalmayıp gereken şükrü ve tefekkürü
yapabilmeleri açısından son derece hikmetli bir tekrardır bu. Her
tekrar kalpteki saygı dolu hayranlığı ve heybeti bir kat daha pekiştirir.
Böylece, samimi ve vicdanlı bir kimsenin kalbine verilmek istenen
his en mükemmel bir biçimde aktarılmış olur.
Kuran'ın üslubunu anlayamama
Kuran'daki her ayet Allah'ın sonsuz hikmetinin bir tecellisi olduğu
için içerdiği her konu, olabilecek en özlü ve en mükemmel
biçimde açıklanmıştır. Kimi yerde bir konu en ayrıntılı ve detaylı
biçimde açıklanmış, kimi yerde ise en anlaşılabilecek, kısa ve sade
anlatım kullanılmıştır. Örneğin bazı ayetlerde müminlerin, meleklerin
ya da başka üçüncü şahısların aktarılan sözleri veya duaları
kimi zaman herhangi bir giriş ifadesi kullanılmadan doğrudan verilir.
İman edenler de bu sözlerin aktarılmasındaki hikmeti görür
ve anlarlar.
Ne var ki, Kuran'daki bu üslup bazı akledemeyen kişilerin anlamakta
güçlük çektikleri bir üsluptur. Kuran Allah'ın sözü olduğuna
göre onda başkalarının sözlerinin yer almasının kendilerince
çelişkili bir durum olduğunu düşünürler. Oysa bütün bu sözler
müminler için bir ders, örnek ve ibret niteliği taşır. Kuran'da yer
alan bu ifadeleri aktaran Allah'tır. Dolayısıyla hepsi Allah'ın sözüdür.
Örneğin, Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha Suresi'nin son dört ayeti
müminlerin duasıdır. Ayetler şöyledir:
Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım
dileriz.Bizi doğru yola ilet;
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna,
Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Fatiha
Suresi, 4-7)
Bu suretle, Allah müminlerin yapabilecekleri en güzel dua şeklini
doğrudan Kuran'ın başında aktarmıştır. Bu duanın başında,
"aşağıdaki gibi dua edin" şeklinde veya benzeri bir giriş açıklaması
yer almaz, çünkü durum son derece açıktır. Benzer bir başka
örnek Bakara Suresi'nin son ayetindeki müminlerin duasıdır. Müminler
Allah'a şöyle dua ettikleri ayette haber verilmektedir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez.
Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir.
"Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere
yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz,
kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi
affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın.
Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi,
286)
Akıl sahibi her insan bu ayetlerde Allah'ın müminler için örnek
bir dua şekli aktardığını rahatlıkla görür ve anlar, ona göre de dua
eder. Akledemeyen ise bu inceliği göremez ve rahatlıkla şeytanın
telkinlerine kapılır bir hale gelir.
Altı günde yaratılış konusu
Kuran'ın çeşitli yerlerinde evrenin 6 günde yaratıldığı belirtilmektedir.
Yalnızca bir yerde, yaratılışın çeşitli aşamalarından bahsedilirken
bu aşamalarla ilgili belirtilen müstakil sürelerin toplamının
8 günü verdiği dikkat çeker. Bu ayetlerdeki çok açık bir mantığı kavrayamayan akılsız kimseler Kuran'ın her yerinde yaratılışın
6 günde olduğunun belirtilmesi ile buradaki ayetlerde bildirilen
sürelerin toplamının 8 günü vermesinin güya bir çelişki olduğunu
iddia ederler. Ayetler şöyledir:
De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr
ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin
Rabbidir."
Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti,
onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak
üzere ordaki rızıkları dört günde takdir etti.
Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona
ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi
de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler.
Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı
ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de
kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık).
İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir.
(Fussilet Suresi, 9-12)
Yukarıdaki ayetlerde bildirilen gün sayıları birbiriyle toplanırsa
8 gün verir. Oysa Yunus Suresi'nin 3. ayetinde ve daha başka
ayetlerde yerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin 6 günde yaratıldığı
belirtilmektedir. Bu durum, konuya hiç aklını yormadan, düşünmeden,
dikkatini vermeden yüzeysel bir biçimde yaklaşan bir kimse
için anlaşılmaz görünebilir. Zaten üstteki ayetler, Kuran'a, açık
arama, çelişki bulma amacıyla yaklaşan pek çok kişinin ilk sırada
kullandığı ayetlerdendir.
Oysa, söz konusu ayetler dikkatli ve hikmetli bir gözle okunduğunda
ortada hiçbir çelişki olmadığı görülür. Ayetlerde verilen sürelere
dikkat edildiğinde karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
- Yeryüzünün yaratılmaya başlamasından, orada rızıkların hazır
hale gelmesine yani canlı yaşamına uygun ortamın oluşup, bitkilerin ve hayvanların yaratılmasına kadar geçen zaman 4 gündür.
- Bu sürecin başlangıcı olan, yeryüzünün tüm evrenle birlikte
oluşmaya başlayıp ana şeklini alması, kısaca dünyanın yaratılması
ise bu dört günün ilk 2 gününü kapsar. Yani bu iki gün ilk dört
günden ayrı bir zaman zarfı değil, bir sonraki ayette belirtilen
dört günün içindeki ilk iki gündür.
- 11 ve 12. ayetlerde ise oluşmakta olan göğün 2 gün içinde düzenlenmesi
anlatılır. Sonuçta tümü diğer ayetlerde bildirilen 6 güne
tamamlanır.
Kısaca ayet, bütün evrenin toplam 6 günlük yaratılış sürecinin
içindeki, iç içe geçmiş evrelerin her birinin müstakil sürelerini
açıklamaktadır.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta ayetlerde geçen
"gün" kavramının bildiğimiz 24 saatlik bir gün anlamında değil,
farklı evreler, aşamalar anlamında kullanıldığıdır.
bunlar yalnızca birkaçıdır
saygılarımla


LinkBack URL
About LinkBacks
"Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuşlar
Alıntı Yaparak Cevapla





