• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 9 123456789 SonSon
86 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0

    ıhanetın belgesı.!!!!!!

    Anneye, babaya, kardese ihanetin belgesi:

    Tevbe(*)/23:
    Ey iman edenler! Eger küfrü imana tercih ederlerse, babalarinizi ve kardeslerinizi bile dost edinmeyin. Içinizden kim onlari dost edinirse, iste onlar, zalimlerin ta kendileridir.

    Küfür dedigi de; Arap'in putuna iman etmemek. Baska ayetlerde "ana-babalariniza iyi davranin" der ama; onlar Arap'in putuna tapan ana-babalar için.

    Tevbe(*)/24:
    De ki: "Eger babalariniz, ogullariniz, kardesleriniz, esleriniz, (.....) size Allah?tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artik Allah?in emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasik toplulugu dogru yola erdirmez."

    "Anan, baban, oglun, kizin, kardesin, esin, dostun, sirdasin; sat hepsini sat, senin putun sana yeter" diyor.

    Esine ihanetin belgesi:
    Asagidaki ayet, Diyanetin sitesinden alinmistir ve parantezler silinmistir. Parantezler Diyanet'in makyajlamasidir. Kendileri de zaten "parantez içindeki yerleri biz ekledik" diye açikliyorlar.


    Nisâ(*)/34:
    Erkekler, kadinlarin koruyup kollayicilaridirlar. Çünkü Allah insanlarin kimini kiminden üstün kilmistir. Bir de erkekler kendi mallarindan harcamaktadirlar. Iyi kadinlar, itaatkârdirlar. Allah?in korumasi sayesinde onlar da "gayb'i korurlar. Baskaldirdiklarini gördügünüz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarinda yalniz birakin. Onlari dövün. Eger itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin. Süphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür.

    Kendi diline ihanetin belgesi:
    Yûsuf/2:
    Biz onu, akil erdiresiniz diye Arapça bir Kur?an olarak indirdik.

    Dinciler Kurandaki bu ve buna benzer Arapça yalakaligi ayetlerini, Arapça'nin dünyanin en iyi dili olduguna belge olarak sunarlar övüne övüne. Iste kendi diline ihanet, hiyanet. Oysa ki bakiniz Arap dili uzmani, teolog yazar Jules Soury Arap dili için ne diyor? [*1]

    Zuhruf/2,3:
    Apaçik Kitab?a andolsun ki, iyice anlayasiniz diye biz, onu Arapça bir Kur?an yaptik.

    En güzel dil Arapça'ymis. kendi dilini de satti alçak.

    Vatana, millete ihanetin belgesi:
    Sûrâ/7:
    Böylece biz sana Arapça bir Kur?an vahyettik ki, sehirlerin anasi olan Mekke?de ve çevresinde bulunanlari uyarasin. Hakkinda asla süphe olmayan toplanma günüyle onlari uyarasin. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.


    Bizden degil alçak. Mekkeli Mekkeli. Arap'la en ufak kavgamizda bizi sirtimizdan biçaklayacak. Ispati mi? Bkz: Menemen olayi, Istiklal savasinda Atatürk hakkinda verilen "katli vaciptir" fetvalari.

    Niye biçaklar biliyor musun? Herif Mekke'li Mekke'li. Mekke'li o satilmis alçak. Arap'la bir olup Türk'leri kiliçtan geçirerek zorla müslüman yapan alçak da bunun dedesi degil miydi?


    Sadece vatana, millete degil, bütün dünyaya ihanetin belgesi:

    Ahzâb/27:
    Allah sizi onlarin topraklarina, yurtlarina, mallarina ve henüz ayak basmadiginiz topraklara varis kildi. Allah her seye hakkiyla gücü yetendir.


    Enfâl/1:
    (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkinda soruyorlar. De ki: "Ganimetler Allah?a ve Resûlüne aittir. O halde, eger mü?minler iseniz Allah?a karsi gelmekten sakinin, aranizi düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin."


    Mâide/51:
    Ey inananlar! Yahudi ve hiristiyanlari dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlaridirlar. Sizden kim onlari dost edinirse kuskusuz o da onlardandir. Süphesiz Allah zalimler toplulugunu dogruya iletmez.


    Ganimetçilik, hirsizlik, yagmacilik, gece baskinlari, deniz fenerleri, Konya holdingleri. Iste bunlarin geçim kaynagi bu.
    Onun için Osmanlici bunlar. Yagmacilikla, cizyecilikle, hirsizlikla, dincilikle geçindigi için. Akdeniz korsani Barbaros'un torunlari bunlar. Barbaros hirsizindan ganimetlerin beste birini alarak; hirsiz tutup çalistiran Osmanli padisahlarinin torunlari bunlar. Hirsiz kiralayan alçaklarin torunlari bunlar. O yüzden Osmanlicidirlar. Bayilirlar sarikliya, entariliye, salvarliya, takunyaliya. Siz onlarin simdiki giydiklerine de bakmayin. Bizim aramizda utanip da zoraki giyinmeleridir bunlar.

    Atatürk bosuna dememistir. "Islam dini Türk milletinin milli hislerini uyusturdu. Ümmet kelimesi ekseninde, onlari Arap milliyetçisi yapti" diye.
    Islam öyle bir seydir ki; Anani da sattirir, babani da, kardesini de, vatanini da, milletini de.

    Ata'sini da sattirir Ata'sini da.

    Ata'sini sattiginin belgesi:

    Arap'in atasi ne demis?
    Zümer/23
    (...)Iste bu Kur?an Allah?in hidayet rehberidir.(...)

    Türk'ün atasi ne ne cevap vermis?:

    "Hayatta en hakiki rehber bilimdir, fendir."

    Pekiyi; bunu sadece bilimi övmek amaciyla mi söylemis?
    Hayir. Yukardaki cümlesinde zaten bilimi övmüs. Ama gerisini de getirmeyi ihmal etmemis.

    "Bunun disinda rehber aramak gaflettir (vurdumduymaz) CAHILLIKTIR."

    Yani bilimiin haricinde bir de Kuran'i rehber edinen, cahildir demis. Kurani kast etmemis mi? Kuran aklina bile gelmemis mi? Bakalim gelmis mi? devami var:

    "Yalniz, ilmin ve fennin yasadigimiz her dakikadaki safhalarinin gelisimini anlamak ve ilerlemelerini zamaninda takip etmek sarttir."

    1400 yillik vahsilerden olma diyor sana. Yine mi Kuran'i kast etmemis? Devami var:

    "BIN, IKI BIN, BINLERCE YIL ÖNCEKI ilim ve fen dilinin çizdigi kurallari, SU KADAR BIN YIL SONRA bugün aynen uygulamaya kalkismak elbette ilim ve fennin IÇINDE BULUNMAK DEGILDIR."

    1400 yillik vahsilerden olma diyor sana. Hala anlamadin mi? Senin anlamayacagini zaten söylemis devaminda. Sadece hitap ettiklerinin anlayacagini söylemis. Yani sana degil bana anlatmis:

    "Çok mesut bir duygu ile anliyorum ki HITAP ETTIKLERIM bu gerçekleri ANLAMISLARDIR. Mutlulugum artiyor. Ögretmenlerimiz, egitim ve ögretiminden sorumlu olduklari yeni nesli, GERÇEGIN ISIKLARIYLA donatilmis bir sekilde yetistireceklerine söz vermislerdir. Bu hepimiz için onur verici bir durumdur."

    Iste böyle dostlar. Bu din adami böyle yapar. Bütün dünyaya Ata olmus olan kendi Ata'sini bile satip, Arap'in atasinin yoluna götürür insani.
    Anasini da satar, babasini da, oglunu da, kizini da, milletini de vatanini da satar. Satilikdir alçak. Fiati da; dünyada birkaç sikmabas, ahiretde memeleri yeni tomurcuklanmis 9 yasindaki huriler ve gilmanlar. Birazcik da hurma. Yeter de artar bile bu alçaga. Çünkü onun putu onu, bütün insanligi satip, bunlara deger verecek sekilde Araplastirmisdir.
    Onay veren ve itiraz eden arkadaslarin tartismasi adina, guzel bir konu oldugunu dusundum ve NOTOMATIK patentli bu yaziyi forumda gundeme getirdim.Buyrun dusuncelerinizi alalim.

    saygilarimla

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    04-08-2008
    Mesajlar
    8,291
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Örnek 1-

    Atatürk,17 Ekim 1922 yılında Bursa’da kendini karşılayan çocuklara aşağıdaki şekilde seslenerek nasıl bir gençlik istediğini belirtmiştir:


    ‘Küçük hanımlar küçük beyler


    Sizler hepiniz geleceğin bir gülü yıldızı ve ikbal ışığısınız.


    Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz.


    Kendinizin Ne Kadar Önemli Değerli Olduğunuzu Düşünerek Ona Göre Çalışınız. Sizlerden Çok Şey Bekliyoruz.’ (Atatürk Albümü–1992)

    Örnek 2

    "Eger ben olmeden sen buyuyecek olursan seninle evlenecegim" .KAYNAK; Taberi, Tarihu'l Milel...3/410
    Aslinda kizin buyumesini falan beklemiyecekmis ama su hadistede,bu babasi ABBASIN ,Muhammed'in sut kardesi icin oldugu icen bu evliligin gerceklesmedigi yazar.
    Ibni Ihsak,Siret,Terc.Sezai Ozel s 326.



    Örnek 3

    İstanbul Tuzla Belediyesi’nin yeni evli çiftlere dağıttığı, Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hamdi Döndüren’in yazdığı ‘Delilleriyle Aile İlmihali’ adlı kitap tepkilere neden olmuştu. İçersinde, ‘Kızlar dokuz yaşında evlenebilir’, ‘Eşinizi iz bırakmadan dövebilirsiniz’ gibi önerilerin bulunduğu kitap hakkında CHP Tuzla İlçe Örgütü Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunurken, Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran ise yaptığı yazılı açıklamada, “Döndüren’in mensubumuz olmasından utanç duyuyoruz'' dedi. Atatürkçü gürüşüyle tanınan Prof. Dr. Yurtkuran, Prof. Dr. Döndüren hakkında, yasal ve idari işlem başlattıklarını duyurmuştu.

  3. #3
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    O zaman su soruyu sormak lazim...Yukaridaki zatlardan hangisi bir ana okulu veya kiz cocuklarini yetistirme yurdunun muduru olsaydi,cocugunuzu o okula gonderirdiniz ?

    .

  4. #4
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Degerli arkadaslar alinti yaptigim yazinin icindeki ;
    Oysa ki bakiniz Arap dili uzmani, teolog yazar Jules Soury Arap dili için ne diyor? [*1]
    Bu bolume kafayi takmis ve merak etmis olabilirsiniz,bende bunu yayinlamayi unuttugum icin ozur diler ve bu dil uzmaninin ne dedigini bilgilerinize sunuyorum.



    1: Jules Soury: Araplar ve Arapça hakkında: "Böyle toprağın insanı böyle olur. Bu kayalık ve kumluk ovalarda insanoğlu öylesine kanaatkardır ki, kafası da miğdesi kadar boştur. " Bu tip ırk, yani bedevi, göçebe Arap, hiç düşünmez ve hiç bir şey bilmez; hayali de çöl kadar kısırdır. Hızlı koşan bir at, doğru ve düzgün bir mızrak, güzel bir kadın, güzel bir deve, işte onun şiirlerinin ebedi konusu. Onun daima aynı olan heyecanları, monoton bir basitliğin fikir ve hislerini meydana getirmektedir. Onun dili de, söz dizimi de basittir. Aynı zamanda ismin hali ve fiil çekimi de zayıftır. Genel fikirleri ifade etmek için soyut tabirler hiç yoktur. Zaten çocuklar da genel fikirlere sahip olurlar mı? "Ve" bağlacından başka bağ olmadan, birbirini takip eden cümleciklerin sıralandığı bu basit dil, çocuk dilidir. Göçmen veya yerleşik durumda bu tür insanlar asla büyük sanatkar olamayacak; filozof veya alim olmaları ise daha da güçtür. Aristo, Hipkrat, Ptoleme, yani bütün Yunan ilmi, bu taşlaşmış beyinler üzerinden, kış yamuurlarının sel yataklarında bıraktığı iz kadar iz bırakmadan geçip gitmiştir.

  5. #5
    hakan3140 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-08-2007
    Mesajlar
    363
    Karizma Gücü
    5
    Alıntı barristor tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Degerli arkadaslar alinti yaptigim yazinin icindeki ;


    Bu bolume kafayi takmis ve merak etmis olabilirsiniz,bende bunu yayinlamayi unuttugum icin ozur diler ve bu dil uzmaninin ne dedigini bilgilerinize sunuyorum.
    Yazdığınız konuya hiçbir yorum getirmeyeceği ancak Jules Soury adlı şahıstan yaptığınız alıntı hakkında naçizane bir yorumum olacak.

    Jules Soury adlı şahsı tanımıyorum ancak yaptığınız alıntıdan anladığım kadarıyla tam anlamıyla Arap milletine düşman birisi. Bakınız ben üniversitede arapça ve farsça eğitim aldım. Dersine girdiğim hiçbir akedemisyen Arap belagati hakkında küçük düşürücü laflar etmemiştir. Hatta Arapça bilen arkadaşlar varsa buyursun söylesinler.

    Ayrıca garp Türkçesinin bir bölümü olan Osmanlı Türkçesi dönemi tam anlamıyla Arap belagatına teslim olmuş ondan faydalanmıştır ki bu dönem ortalama 600 yıl sürmüştür. Kaldı ki bu dönemden dilimizde kalan hala etkileri görürüz. Ne demeye getiriyorum Türkçe dahil bir çok dile etki etmiş bir dilden bahsediyoruz bakınız adlarımız bile arapça ve farsça kökenlidir çoğumuzun. Jules Soury adlı arkadaş ne kadar arapça biliyor bilmiyorum arapça uzmanı imiş ama bu sözleride sarf etmiş tıpkı yabancı Türkologların Türkçeyi ve Türk insanını küçümsemesi gibi.

    Bakın bu gün evrim teorisine sıkısıkıya bağlı bilimsel bir kanal var bu kanalın ismini açıklamıyorum ancak bu kanalda yapılan Çin üzerine belgesellerde Türklerin isimlerini zikretmeden barbarlar batıdan saldırdı mealinde sözler geçiyor.

    Şuan batılı ve hatta doğulu bir çok bilgin biz Türkler hakkında neler dediğini biliyoruz. Mesela evrimin babası Darwin yada Don Kişot'un yazarı Miguel de Cervantes Saavedra Türkler hakkında aşağılayıcı sözler sarfetmişlerdir.

    Dürüst ve vicdanlı aydınlar haricinde batılı aydınların çoğunun Türkler hakkında ki ön yargılarından hepimiz haberdarız bunların arasında Türkiye ve Türkçe uzmanlarıda var.

    Nereye geliyorum bir millet hakkında söylenen söze bakıp birde söyleyene bakıp yorum yapmak gerekir bakalım bu niye böyle diyor... saygılar
    hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
    merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
    ŞEYH GALİP

    ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    gam çekme hakikatte eğer ârif isen
    farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş.
    NEF'İ

  6. #6
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    23-11-2008
    Mesajlar
    5,663
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Degerli HAKAN3140 demis ki;

    Yazdığınız konuya hiçbir yorum getirmeyeceği ancak Jules Soury adlı şahıstan yaptığınız alıntı hakkında naçizane bir yorumum olacak.
    Bu konuyu yazan ben degilim,bu arkadasimiz vatan/millet hainligi ile suclandigi icin boyle bir acikmada bulunmus.Hatta yazinin tamamini okursaniz, cevap verdigi kisiyi dusunur ve konunun sadece DIL problemi olmadigini gorurdunuz.Karsinizdaki insan TURK oldugunu idda ettigi halde,kalkipta ARAPCAYI dunyanin en anlasilir,en guzel ve en akici bir dil oldugu savunurda kendi diline gondermeler yaparsa,sende hak verirsin ki bu arkadasin ortaya koyacagi orneklerde bunun boyle olmadigi yonunde olacaktir.
    Dunyanin onunde saygi ile egildigi ATATURK,eger bu ulkede bir dil ve harf devrimi yaptiysa ve TurkDil Kurumu bunyesinde boyle bir calismayi baslattiysa,senin universitendeki akademisyenlerden daha dusuncelidir diye dusunuyorum.
    Hele bu fakultelerin ILAHIYAT fakultesi oldugu dusunulurse,burada egitim veren insanlarin,ogretmeye calistigi dilin basitligi hakkinda bilgiler vereceginide hic tahmin etmiyorum.

    Bakın bu gün evrim teorisine sıkısıkıya bağlı bilimsel bir kanal var bu kanalın ismini açıklamıyorum ancak bu kanalda yapılan Çin üzerine belgesellerde Türklerin isimlerini zikretmeden barbarlar batıdan saldırdı mealinde sözler geçiyor.
    Cinlilerin tarihten gelen bir kinleri oldugu icin bu turde bir belgesel yayinlamis olabilirler.Ama 1800 lu yillarin sonlarinda yasamis bir dil uzmaninin araplara ne gibi bir kini olabilir ki?

    "Böyle toprağın insanı böyle olur. Bu kayalık ve kumluk ovalarda insanoğlu öylesine kanaatkardır ki, kafası da miğdesi kadar boştur. " Bu tip ırk, yani bedevi, göçebe Arap, hiç düşünmez ve hiç bir şey bilmez; hayali de çöl kadar kısırdır. Hızlı koşan bir at, doğru ve düzgün bir mızrak, güzel bir kadın, güzel bir deve, işte onun şiirlerinin ebedi konusu.
    Su araplarla ilgili yapmis oldugu tespitlerden hangisi yanlistir ,bana aciklarmisiniz lutfen.
    Bilimin - uretimin,cagdasligin ve insanligin merkezi oldularda bizim mi haberimiz yok?Her donemde bizleri arkamizdan vuran,hala bile gunumuzde bize yapilan butun saldirilarin barinakligini ve korumaciligini yapan araplar icin bence az bile yazmis.Biz malesef o kadar balik hafizali bir milletiz ki; Filistinin gobegi olan BEKAA vadisinde kurulan PKK yi unutur,Israilin bunlara yaptigi saldirilari protesto icin meydanlari doldururuz.Bizim 35 bin insanimizin katledilmesine katkida bulunanlari DIN kardesimiz diye kucaklariz.
    Yapilanlari unutmamak,ARAP dusmanligi ise, buradan itiraf ediyorum ki ben de araplarin bir numarali dusmaniyim.saygilar.

    .

  7. #7
    hakan3140 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-08-2007
    Mesajlar
    363
    Karizma Gücü
    5
    Alıntı barristor tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Degerli HAKAN3140 demis ki;



    Bu konuyu yazan ben degilim,bu arkadasimiz vatan/millet hainligi ile suclandigi icin boyle bir acikmada bulunmus.Hatta yazinin tamamini okursaniz, cevap verdigi kisiyi dusunur ve konunun sadece DIL problemi olmadigini gorurdunuz.Karsinizdaki insan TURK oldugunu idda ettigi halde,kalkipta ARAPCAYI dunyanin en anlasilir,en guzel ve en akici bir dil oldugu savunurda kendi diline gondermeler yaparsa,sende hak verirsin ki bu arkadasin ortaya koyacagi orneklerde bunun boyle olmadigi yonunde olacaktir.
    Dunyanin onunde saygi ile egildigi ATATURK,eger bu ulkede bir dil ve harf devrimi yaptiysa ve TurkDil Kurumu bunyesinde boyle bir calismayi baslattiysa,senin universitendeki akademisyenlerden daha dusuncelidir diye dusunuyorum.
    Hele bu fakultelerin ILAHIYAT fakultesi oldugu dusunulurse,burada egitim veren insanlarin,ogretmeye calistigi dilin basitligi hakkinda bilgiler vereceginide hic tahmin etmiyorum.


    Cinlilerin tarihten gelen bir kinleri oldugu icin bu turde bir belgesel yayinlamis olabilirler.Ama 1800 lu yillarin sonlarinda yasamis bir dil uzmaninin araplara ne gibi bir kini olabilir ki?



    Su araplarla ilgili yapmis oldugu tespitlerden hangisi yanlistir ,bana aciklarmisiniz lutfen.
    Bilimin - uretimin,cagdasligin ve insanligin merkezi oldularda bizim mi haberimiz yok?Her donemde bizleri arkamizdan vuran,hala bile gunumuzde bize yapilan butun saldirilarin barinakligini ve korumaciligini yapan araplar icin bence az bile yazmis.Biz malesef o kadar balik hafizali bir milletiz ki; Filistinin gobegi olan BEKAA vadisinde kurulan PKK yi unutur,Israilin bunlara yaptigi saldirilari protesto icin meydanlari doldururuz.Bizim 35 bin insanimizin katledilmesine katkida bulunanlari DIN kardesimiz diye kucaklariz.
    Yapilanlari unutmamak,ARAP dusmanligi ise, buradan itiraf ediyorum ki ben de araplarin bir numarali dusmaniyim.saygilar.

    .

    Efendim benim arkadaşın yaptığı ce siniz yayınladığınız konuya bir itirazım yok. ancak yazımda da belirttiğim gibi itirazım yine Jules Soury adlı kişiden alıntı yazısı ve bunu sizin yayınlamış olmanız. Yayınlayan siz olduğunuz için muhatabım sizsiniz ve demem o ki

    Jules Soury adlı şahıstan yapılan alıntı önyargılı bir yazının örneğidir. Yazıda Arap toplumu küçümsendiği gibi Arap edebiyatıda küçümsenmektedir. Yine bunun gibi önyargılı batılı aydınlar Türkleri ve Türk edebiyatınıda küçümsemektedir. yayınlamış olduğunuz o alıntı gibi bizim edebiyatımızı küçümsiyen sözler içeren ve yine batılı aydınlara ait bir çok yazı bulunmaktadır. Benim itirazım bir milletin edebiyatına yapılan hakarettir. Bu hakareti siz yapmıyorsunuz ama Jules Soury adlı kişi yapıyor sizde yayınlıyorsunuz.

    Başka bir husus kimsenin dil devrimiyle sorunu yok ancak Osmanlı döneminde ki Türk dilinde arapça ve farsçanın büyük etkileri görüldüğü bir gerçektir yani bizim edebiyatımızı bile bu kadar etkileyen bir dili ve edebiyatını küçümsiyen Jules Soury adlı şahısın yanlışını önyargısını ortaya koyuyorum.

    anlatmaya çalıştığım nokta sadece Jules Soury adlı şahıstan yapılan alıntının önyargılı bir yazı olduğudur ve bu yazı gibi bizede önyargılı yaklaşan batılı aydınların mevcut olduğudur.

    Araplar hakkında böyle düşünme özgürlüğüne sahipsiniz ben bu düşüncelere katılmadığımı ifade ediyorum ve nedenlerini sıralıyorum. Araplar dahil hiçbir milletin edebiyatı ve dili küçümsenmemeli hor görülmemelidir benim görüşüm budur.

    Tarihi olarak Araplarla olan ilişkilerimiz ayrı bir hususdur burda tartışmanın lüzumu yok.saygılar

    dip not: efendim şahsım ilahiyat değil Türkoloji bölümü mezunudur bilginize.
    hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
    merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
    ŞEYH GALİP

    ey dil hele âlemde bir âdem yoğ imiş
    var ise de ehl-i dile mahrem yoğ imiş
    gam çekme hakikatte eğer ârif isen
    farz eyle ki el'an yine âlem yoğ imiş.
    NEF'İ

  8. #8
    zazza adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    17-03-2006
    Mesajlar
    426
    Karizma Gücü
    0
    kütüphanelere sığmayacak kitap, bir okadar alim yalan söylemişte bi siz doğrusunuz. aha bakın arkanızda size inanan milyonlarca insan var onlara gerçekleri gösterdiniz gözlerini açtınız, hemen kına merasimine geçilsin...
    VATAN SANA CANIM FEDA...



    Güneşe çıplak gözle bakılmaz; isli camla bakılır. Esbab isli cam gibidir. Güneşi görmek için esbab camını alaşağı etmek gerekmiyor; onu düzgün kullanmayı becermek gerekiyor.


    Onlara anladıkları kadar söyleyin. (Hadis-i şerif)

  9. #9
    yesevili_burak adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-02-2008
    Mesajlar
    279
    Karizma Gücü
    5
    işte barristor gibilerin bir yanlış anlama olayını daha görüyoruz.

    barristor demiş kinneye, babaya, kardese ihanetin belgesi(bak sen):

    Tevbe(*)/23:
    Ey iman edenler! Eger küfrü imana tercih ederlerse, babalarinizi ve kardeslerinizi bile dost edinmeyin. Içinizden kim onlari dost edinirse, iste onlar, zalimlerin ta kendileridir.

    Küfür dedigi de; Arap'in putuna iman etmemek. Baska ayetlerde "ana-babalariniza iyi davranin" der ama; onlar Arap'in putuna tapan ana-babalar için.

    arap'ın putu degil bütün insanlıga gönderilmiş bir din,dogrudur bazı ayetlerde ana-babanıza iyi davranın der amallah'a tapmasalar bile iyi davranın der.

    Tevbe(*)/24:
    De ki: "Eger babalariniz, ogullariniz, kardesleriniz, esleriniz, (.....) size Allah?tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artik Allah?in emri gelinceye kadar bekleyin! Allah fasik toplulugu dogru yola erdirmez."

    "Anan, baban, oglun, kizin, kardesin, esin, dostun, sirdasin; sat hepsini sat, senin putun sana yeter" diyor.

    cevap:tam olarak anlaman için vermiş oldugun ayetten sonraki birkaç ayetide alıyorum:

    Meâl-i Şerifi

    23- Ey iman edenler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürden hoşlanıyorlarsa, onları dost edinmeyiniz. Sizden her kim onları dost edinirse işte onlar da zalimlerin ta kendileridir.

    24- Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.

    25- İnkâr kabul etmez bir durumdur ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Özellikle Huneyn Günü ki, o gün kendi çokluğunuz size güven vermişti de o gün size onun bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız.

    26- Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı. Ve o kâfirlerin cezası işte budur.

    27- Sonra bütün bu olup bitenlerin arkasından Allah, dilediğine tevbe nasib eder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (tevbe,23-27).böyle ayetleri anlamak için bu ayetlerin tefsirine bakmak gerekiyor aksi halde yanlış yorumlanabilir işte bu ayetlerin tefsiri:

    23- Ey müminler! Babalarınızı, kardeşlerinizi, imana karşı küfrü benimseyip sevdikleri takdirde kendinize dost edinmeyiniz. Yani başkaları ve yabancılar şöyle dursun, velileriniz olan öz babalarınızı, öz kardeşlerinizi bile kâfirliği müminliğe tercih edip de sevgi duydukları takdirde, hele hele küfürden vazgeçme ümidi kalmadığı takdirde onları kendinize dost edinmeyin, sırdaş tutmayın, onları veli tanımayın, sizin üzerinizdeki velayet haklarını kabul etmeyin, ve onu kullanmalarına izin vermeyin, onların emirlerine uyup da küfre hizmet etmeyin, küfre yardımcı olmayın. Hasılı yakınlık duygusunun etkisine kendinizi kaptırıp da onları kendinize dost ve yardımcı saymayın, yakın akrabalığı, ve yakınların gözetilmesi hakkındaki ilâhî emirleri, yukarıdan beri durumları gözler önüne serilen müşriklerden berâete engel zannetmeyin. ve sizden her kim onlara dost olur dostluğu kabul eyleyip onların velayeti altına girerse, onların isteklerine uyup onlara yardım ederse, onlara bel bağlar, onlardan uzak durmazsa, işte onlar da (yani onların dostluğuna bel bağlayan ve velayetlerine sığınanlar da) o zalimlerden başkası değillerdir. Zira velayet hakkını ehlinin ve mevkiinin gayrine koymak da haksızlığı irtikâp etmektir. Allah böyle yapanlara da hidayet nasib etmez.

    Bu ve bundan sonraki âyetin Mekke fethinden önce, bu akrabalık bağlarını hicrete engel zannedenler hakkında veya dinden dönüp tekrar Mekke'ye dönen dokuz kişi hakkında nâzil olduğuna ilişkin iki rivayet varsa da bunlar nüzûl tarihi hakkındaki esas rivayetlere aykırı bulunduğundan delil olarak kabul edilmeye layık görülmemiştir. Bundan dolayı Cessas'ın "Ahkam-ı Kur'ân"da zikrettiği üzere, müminler münafıklardan ayırdedilmek için bununla emrolunmuşlardır. Çünkü münafıklar, kâfirlerle dostluk ilişkilerine giriyor ve buluştukları zaman onlara saygı gösteriyor ve ikram ediyorlardı, onlara velayet ve taraftarlık izhar ediyorlardı. Allah Teâlâ da bu âyetteki emrini mümin ile münafıkın farkına alâmet kılmış ve böyle yapmayanın nefsine zulmetmiş ve böylece cezaya hak kazanmış olduğunu haber vermiştir. Ancak şunu da unutmamak lazım gelir ki, Allah, kâfir olan anaya, babaya ihsanı ve belli ölçüler içinde yakınlığı dahi emreylemiştir. Nitekim Lokman Sûresi'nde beyan buyurulduğu gibi: "Biz insana, anasıyla babasına itaat etmesini emrettik... Bununla beraber ananla baban, bilmediğin bir şeyi Bana şirk koşman hususunda sana baskı yaparlarsa onlara itaat etme. Fakat onlarla dünyada iyi geçin..." (Lokman 31/14, 15). Aynı şekilde Nisâ Sûresi'nde "Allah'a ibadet edin, hiçbir şeyi ona ortak koşmayın, anaya babaya iyilik edin." (Nisa, 4/36) ve En'âm Sûresi'nde "De ki: "gelin size Rabb'inizin neleri haram kıldığını ben okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyilik edin.". (En'âm, 6/151. âyetin tefsirine bkz.) Bu âyetin başı ile sonu göz önünde bulundurulduğu zaman anlaşılıyor ki, bu âyet biraz yukarıdaki "Siz kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyordunuz? " âyetindeki "Allah'dan, Resulünden ve müminlerden başkasına sığınmazlar..." ifadesinin daha geniş bir açıklaması şeklindedir. Bunun hikmeti de biraz ilerde gelecek olan âyetiyle gösterilecektir.

    24- De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz ve aşiretiniz, birlikte yaşadığınız, düşüp kalktığınız yakın akrabalarınız ve aile fertleriniz ve kazanıp biriktirdiğiniz mallar, yani mal varlığınız ve kesadından korkacağınız ticaret ve hoşunuza giden meskenler, içlerinde yaşamak arzusunda bulunduğunuz evler, konaklar, köşkler, bahçeler, iller, obalar, yani bütünüyle bunlar, aile ve akrabalar, mal ve ticaret, vatan ve meskeninde rahat ve huzur içinde oturmak, insan grupları arasında başlıca dostluk ve kaynaşma sebepleridir. Ve savaşın bunlardan ayıran bir hicran tarafı vardır. Savaş insanları, sevgili babalardan, oğullardan, kardeşlerden, zevcelerden, hısım ve akrabadan, konu komşudan, eşten dosttan ve hemşehrilerden ayırır. Uğraşıp kazandığı kıymetli mallardan eder, ticareti durdurur, rahat döşeklerde yatmaya engel olur. Bu yüzden de savaş sevilecek şeylerden değildir. Bundan dolayı durup dururken savaş çıkarmak da iyi değildir. Fakat rahatı sevmenin de bir sınırı vardır. Bunlar insanoğlu açısından ne son gaye ve maksattır, ne de ebedi kurtuluş için yeterli olan şeylerdir. Bunlara sevgi göstermek, din ve Allah yoluna hizmete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir, din sevgisine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve engel oldukları zaman da birer bela ve musibettirler. Bunları her sevgiye tercih edecek şekilde sevenler, insanlıkta ve ahlâkta yükselemezler, hakkı ve hukuku ihlal ederler, zulüm ve haksızlıklara sebebiyet verirler, her türlü bayağılığa rıza gösterirler de gerektiği zaman Allah yolunda mücadele edemezler, cihada gidemezler. Can ve mal, evlat ve iyal kaygısıyla her zillete, her alçaklığa boyun eğerler. Onun içindir ki, bunlara şöyle deniliyor: Eğer bütün bu sayılanlar size Allah ve Resulü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise o halde bekleyiniz ta ki, Allah'ın emri gelsin. Bu durumda size yapacağını yapsın, başınıza ne felaket verecekse versin, işinizi bitirsin, belasını başınıza musallat etsin, ne haliniz varsa görün. O vakit kurtulmak ümidi var mıdır, yok mudur yakından görürsünüz. Var mı zannediyorsunuz? Hayır, asla yoktur. Biliniz ki, Allah fasık bir kavmi hidayet etmez. Yoldan çıkmış fasıklar güruhuna doğru yolu bulmayı nasip etmez. Yani siz, Allah'ı ve Resulü'nü ve Allah yolunda cihad etmeyi, mal, mülk ve evlad u iyal sevgisine üstün tutup, onlardan daha çok sevmedikçe yapacağınız en iyi şey, başınıza gelecek felaketi durup beklemektir. Böylece Allah Teâlâ tarafından sizin iradi sevginize ve tercihinize bağlı olarak farz kılınan cihadı terketmekle siz taatten çıkmış, vazifenizi yapmamış, kendi mukadderetanızı kendiniz ihlal etmiş fasıklar olacağınızdan artık her türlü helaki ve cezayı bekleyip durmanız gerekir.

    Görülüyor ki, önceki âyet imana karşı küfrün velayetinden uzak durmayı, ondan teberriyi emretmektedir. Bu âyet de Allah ve Peygamber sevgisine aykırı düşen ve dinî görevlerin yerine getirilmesini engelleyen her türlü sevgi ve ilişkiden uzak durmayı emrediyor. Bundan dolayı önceki âyette yalnızca baba ve kardeşler zikredilmiş olduğu halde bu âyette eşler, çocuklar ve hatta hısım akraba ve aşiret dahi zikredilmiştir. Çünkü sevgi ve muhabbet bunların hepsinde geçerli olduğu halde, velayet işi yalnızca baba ve kardeşlere mahsustur, hatta zevce ve oğullar için bile velayet mutad değildir. Bütün bunlara iyilikle emrolunduğu halde, bilinmelidir ki, bunların hiçbiri "Allah'a hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde şirk koşmayınız!" emrine göre; bunlara gösterilecek sevgi hiçbir zaman Allah'a şirk derecesine varmamalıdır. Allah'a ve Resulü'ne aykırı düşecek bir noktaya vardığı zaman hepsi hiçe sayılmalıdır.

    25-Allah'a karşı onlar nasıl olur da dost edinilebilir? Allah sevgisine ve Allah korkusuna nasıl olur da eşdeğer tutulabilir? Ey müminler! Şurası kesindir ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Bedir, Ahzap, Kurayza, Nadır ve Hayber gibi nice yerlerde muzaffer kıldı. Huneyn Günü'nde de sayı üstünlüğünüz sizi hayrete düşürdüğü vakit çok olmanız sizin için hiçbir şeye yaramamıştı. O kalabalıklığına güvendiğiniz ordunuz, size bir fayda vermemiş, Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti sonra da arkanızı dönerek kaçmıştınız.

    HUNEYN, Mekke ile Taif arasında bir vadinin ismidir ki, müslümanlarla Havazin ve Sekîf arasındaki savaş burada olmuştu. Şöyle ki, Mekke'nin fethedilmesiyle Kureyş'in çoğunluğu müslüman oldu, olmayanlar pek az kaldı ve böylece İslam dini daha geniş bir alana yayılmış oldu. Daha önce Kureyş'in taraftarı olan kabilelerin bir kısmı da müslümanların tarafına meyil gösterdiler. Fakat Arap Yarımadası'nın en büyük kabilelerinden biri olan Havazin kabilesi ile Sakif kabilesi aralarında anlaşarak Hz. Peygamber ile savaşmak üzere söz konusu Huneyn Vadisi'nde toplanmaya başladılar. Bu kabilelerin savaş konusunda eğitimleri ve maharetleri vardı, ayrıca bir süreden beri Arap kabileleri arasında müslümanlara karşı kışkırtma faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Topluca harekete geçmek için hazırlanmışlardı. Mekke'nin fethi üzerine kin ve öfkeleri kabarmış ve Hz. Peygamber'in, kendilerinin üzerine yürüyeceğine kanaat getirmişlerdi. Daha fazla bekleyecek olurlarsa, muhakkak silinip gideceklerine inanmaya başlamışlardı. Hazırlıklarını bitirip hemen harekete geçmişlerdi. Esasen Havazin ile Sakif dört bin kadar askere sahip idiyse de Beni Sa'd, Beni Bekir ve Beni Cüşem gibi daha başka kabilelerin de katılmasıyla büyük ve kalabalık bir ordu meydana gelmişti. Bazı rivayetlere göre bu kuvvetlerin tamamının toplam olarak yirmi binden daha fazla olduğu söylenmiştir.

    Bu savaşa orta Arabistan Ka'b ve Kilab kabileleri katılmamışlardı. Havazin ile Sakif bütün kadınlarını ve çocuklarını da getirmişlerdi. Böyle yapmakla askerlerinin gayret ve yiğitlik duygularını harekete geçirmek istemişlerdi. Hz. Peygamber, böyle büyük bir ordunun toplandığını haber aldı, hiç vakit kaybetmeden karşı hazırlıklara başladı. Hatta Safvan b. Ümeyye'den silah yardımı istedi. Safvan henüz müşriklerden idi, müslüman olmak için daha önce iki ay mühlet istemişti, "Gasben mi alacaksın ey Muhammed?" diye sordu, "Hayır iade olunmak üzere ve telef olanların bedeli ödenmek şartıyla ödünç istiyorum." cevabı verildi. O da "öyleyse mesele yok" dedi. Ve üçyüz zırh verdi. Nevfel b. Haris b. Abdulmuttalib dahi üçyüz mızrak ödünç verdi. Hasılı Resul-i Ekrem, tedarikini ve hazırlıklarını tamamlayıp oniki bin, bazı rivayetlere göre belki biraz daha fazla bir kuvvetle Mekke'den çıkıp Huneyn tarafına doğru yürüdü. Bu askerin on bini zaten Mekke fethine katılan ashab, üst tarafı da Mekke'nin yerlilerinden yeni İslâm'a girmiş olan kimselerdi. Hz. Peygamber'in ordusunda seksen kadar da müşrik vardı ki, bunlardan biri de Safvan b. Ümeyye idi. Daha sonra alınan esirlerin altı bin kadar olduğu sahih rivayetlerle sabit olduğuna göre, İslâm ordusunun sayıca düşmanın toplamından daha fazla olmadığı anlaşılıyorsa da herhalde müslümanların o zamana kadar yaptıkları ve muzaffer oldukları en büyük savaş bu idi. O zamana kadar görülmedik bir sayı çokluğuna ulaşıldığı kesindi. İşte bu görülmedik kuvvet bazı müslümanların hoşuna gitmiş ve "Bu ordu yenilmez." diyerek kendilerine büyük bir güven gelmişti. Rivayete göre, Seleme b. Selemeti'l-Ensari "Bu gün sayı azlığından dolayı asla mağlup olmayız." demişti. Bu söz de Hz. Peygamber'in hoşuna gitmemişti. Bu sözü Hz. Peygamber'in söylediğine ilişkin rivayet ise zayıf bir rivayettir. Gerçi bu söz galibiyeti sadece sayı çokluğuna bağlı görmek mânâsından uzaksa da yine de sayı çokluğuna bel bağlamak anlamına gelmektedir. Oysa "Zafer yalnızca Allah'dandır." âyetinin hükmünü gözetmemek gibi bir kibir ve gurur vardır ki, bu da yakışık almayan bir kusurdur. Âyette de uyarıldığı üzere, şimdiye kadar pek çok yerde nail oldukları zaferlerin hiçbiri sayı çokluğuna dayanmıyordu. Bu sefer müslüman askerlerinin sayı çokluğunu söz konusu etmeleri onlardan beklenen ihlas ve tevekküle aykırı düşen bir tutum olmuş oluyordu. Allah Teâlâ da Peygamberini muzaffer kılanın kendisi olduğunu göstermek için bu savaşta önce müslüman ordusunu hezimetle karşı karşıya getirmiş, gerçek anlamda sayı azlığından dolayı değil, fakat çokluğa güvenmekten dolayı onları yenilgiyle yüzyüze getirmiş, sonra da yine o durumdan kendilerini kurtarmıştır. Gerçekten de Huneyn Savaşı başlar başlamaz müslüman saflarında korkunç bir panik yaşanmış. Beni Süleym askerleri ile Mekke'den yeni müslüman olmuş bazı askerler Halid b. Velid kumandasında öncü kuvvet olarak önde gidiyorlardı. Beni Süleym ilerlemişti ve bir hamlede düşman üzerine hücuma geçmişlerdi. Bunu gören Mekkeliler de lâubali bir şekilde ganimet elde etmek üzere koşarlarken, önceden vadiyi tutmuş olan düşman kuvvetleri, gizlenmiş oldukları pusularından çıkarak birdenbire hücuma geçmişlerdi. Bu saldırı karşısında öncü kuvvetler öylesine bir bozguna uğrayıp kaçıvermişlerdi ki bu panik bir anda bütün İslâm ordusunu sarıvermişti. Bu haber kısa zamanda Mekke'ye bile erişmişti. İmanları zayıf olan bir çok yeni müslümanın kafaları karışmaya başlamıştı. Bu öyle bir bozgun olmuştu ki, merkezde Hz. Peygamber bile ancak birkaç yakın ashabıyla yapayalnız kalıvermişti. Oniki bin müslüman askerinin kaçmaya mecbur kaldığı ok sağnakları karşısında yalnızca Fahr-i kâinat Efendimiz fütursuzca ve telaşa kapılmadan soğukkanlılığını koruyabilmişti. Bir iman, sabır ve sebat timsali olarak peygamberlik mucizesini gösteriyor, ilâhî bir heyecan ve cesaretle bindiği düldülü düşmanlarının üzerine doğru sürüyordu, sanki bütün küfür dünyasına karşı tek başına savaşıyordu. "Ben peygamberim, yalan yok; ben Abdulmuttalib'in oğluyum." diyor ve durmadan düldülünü düşmanın üstüne üstüne sürüyordu. Sürdükçe de önündeki kâfirler kaçıyordu. Onlar kendisine hamle ettikçe durup bekliyordu, sonra kendisi hamle yapıyordu. Rivayet olunduğuna göre, bu karşılıklı hamle on kereden fazla meydana geldi. Yalnızca amcası Abbas ve amcası oğlu Ebu Süfyan b. Abdülmuttalib ve onun oğlu Cafer ile Ali b. Ebi Talib, Rabia b. Haris, Fadl b. Abbas, Üsame b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd ki, Eymen b. Ümmi Eymen'dir. Ehli Beyt'ten olan bunlarla bir de Ebubekir ve Ömer, Hz. Peygamber'in yanından ayrılmamışlardı. Resul-i Ekrem Efendimiz, yalnız başına düldülü düşman üzerine sürerken Ebu Süfyan da binek üzerinde gidiyordu. Amcası Abbas koşmuş, Hz. Peygamber daha ileri gitmesin diye düldülün dizginlerini tutmuştu.

    26- Sonra Allah, Resulü'ne ve müminlere sekinetini indirdi: kalblerine sükunet veren rahmetini gönderdi... ...Ve görmediğiniz askerler indirdi. Bunlar meleklerdir. Ancak sayılarının beş bin veya sekiz bin veya onaltı bin olduğu hakkında üç ayrı rivayet vardır. Muhtar olan kavle göre, bunların inmeleri, esasen müminlerin kalblerine güzel duygular telkin etmek suretiyle güç kazandırmak ve müşriklerin kalblerine de korku salmak içindi (Enfal Sûresi 8/9. âyetin tefsirine bkz.) O sırada Fahr-i âlem Efendimiz vadinin sağ tarafını tutup durmuştu. Hz. Abbas'ın sesi gayet gür olduğundan, ona "Ey Ensar, Ey Ashab" diye bağırmasını teklif etti. O da bağırıp şöyle seslendi: "Ey Akabede biat eden Ensar! Ey biatürrıdvanda ağaç altında dönmemek üzere ant veren ashab! Ey ashab-ı şecere (ağaç Ashabı) Ey ashab-ı Sûre-i Bakara (Bakara Sûresi'nin Ashabı)!" diye çağırdı. Ve nidalar biribirini izledi, sonra her taraftan "Lebbeyk, lebbeyk" sesleri gelmeye başladı ve kısa zamanda derlenip toparlandılar ve Hz. Peygamberin olduğu yere doğru koşup gelmeye başladılar. O vakit Hz. Peygamber bindiği hayvandan indi, "Ben o peygamberim, yalan yok. Ben Abdulmuttalib oğluyum dedi, sonra "Allahım bize yardımını gönder" diyerek Allah'dan yardım diledi ve dua etti. Semadan melekler inip Resulullah'a yardım ettiler. Bozulmuş olan asker öyle hızlı bir şekilde derlenip toparlandı ki, atları koşamayanlar inip koşuyorlardı. Kısa zamanda müminlerin hepsi tekrar Resul-i Ekrem'in yanında toplandılar ve yeniden savaş düzeni aldılar. O korku ve telaşı bir yana bırakıp bütün ciddiyetiyle cenge giriştiler. O vakit Resulullah baktı ve "Fırın kızıştı" buyurdu. Yerden bir avuç toprak alıp müşrikler tarafına doğru savurup attı "Bozguna uğrayın, Muhammed'in Rabbi hakkı için!" dedi. Ve hakikaten hezimete uğramışlardı.

    İşte Allah o anda müslümanlara böyle yardım etti ve kâfirleri de azaba uğrattı. Cezalandırdı, öldüler, yaralandılar, esir oldular, pek acı bir yenilgiye uğradılar. Malları ellerinden gittiği gibi, gayrete getirici ve teşvik edici olur diye beraberlerinde getirdikleri çoluk çocukları ve zevceleri de müslümanların ellerine esir düştüler. Her şeylerini savaş meydanında bırakmak zorunda kaldılar. Bu da kâfirlerin cezasıdır.

    27- Sonra Allah, yine de bütün bu olup bitenlerin ardından dilediğine tevbe nasib eder. Reisleri ve savaşta başkumandanları olan Malik b. Avfî Nadrî ile birlikte Havazin ve daha başkalarından birçoklarına nasib ettiği gibi, müslüman olmaya muvaffak kılar, ve Allah ğafurdur onların geçmişteki küfür ve masiyetlerine afv ü mağfiret eder, rahîmdir, onlara ayrıca rahmetinden ihsanda da bulunur.

    Resul-i Ekrem, Huneyn ve Evtas'ta alınan esirlerin ve ganimet mallarının, Cirane'de muhafazasını emrederek Taif üzerine hareket etmişti. Onsekiz gün kadar süren Taif kuşatmasını kaldırdıktan sonra Cirane'ye döndüğünde erkekli kadınlı altı bin esir, yirmidört bin deve kırk binden ziyade koyun ve keçi ve dört bin okka kadar olduğu söylenen altın ve gümüş nakit toplanmış bulunmakta idi. Belki bir yerden esirlerini kurtarmak için müracaat vaki olur diye on günden fazla orada durup bekledi ve oyalandı. Kimse gelmeyince esirleri ve malları taksim etti. Daha sonra Havazin heyeti çıka geldi. Resulullah'a İslâm üzere biat ettiler ve "Ey Allah'ın Resulü, sen insanların en hayırlısı ve en çok hayır sevenisin, bizim eşlerimiz ve çocuklarımız esir edildi, mallarımız alındı." diyerek, mallarının ve esir alınan yakınlarının kendilerine geri verilmesini istediler. Resulullah, "Yanımdakileri görüyorsunuz, sözün en hayırlısı en doğrusudur. Bekledim gelmediniz, şimdi iki yoldan birini seçiniz: Ya çoluk çocuğunuzu, ya da mallarınızı." Bunun üzerine "Biz soyumuza hiçbir şeyi denk tutmayız." dediler. Sonra Resulullah ayağa kalktı, müslümanlara hitaben şu konuşmayı yaptı. Allah'a hamd ü senada bulunduktan sonra ashabına dönerek, "Bunlar tevbe ettiler ve huzurumuza müslüman olarak geldiler. Biz de kendilerini çocukları ve eşleriyle malları arasında birinden birini tercih etmekte serbest bıraktık. Onlar da soylarına hiçbir şeyi denk tutmayacaklarını söylediler. Şimdi her kimin elinde bir esir varsa, gönül hoşluğuyla onu geri versin, böyle yaparsa ne âlâ, gönül rızasıyla vermek istemezse bize satsın ve onun karşılığını ödemek boynumuza borç olsun, ilk fırsatta onu ödeyelim." dedi. Bunun üzerine hepsi bir ağızdan "Bu karara razıyız ve teslim ettik gitti." dediler. Hz. Peygamber "Belli olmaz, belki içinizde razı olmayanlar vardır, temsilcilerinize söyleyiniz de bunu bize iletsinler." diye buyurdu. Sonra temsilcileri de "Hepsi razı oldular." diyerek ikrar verdiler. Bütün o esirler topluca serbest bırakıdılar ve kurtuldular. Ancak Safvan b. Ümeyye'ye düşmüş ve ondan hamile kalmış olan bir kadın geri verilmemiştir.

    Taberani'nin rivayetine göre; bu âyette işte Hz. Peygamber'in esirleri serbest bıraktırması konusundaki rahmete işaret edilmiştir. Fakat görülüyor ki, burada daha önceki âyetlerde olduğu gibi mazi sigası değil diyerek muzari sıgası irad buyurulmuştur. Buna göre bunun esas ifade etmek istediği şey, bir sene önceki Huneyn Vak'ası'ndaki rahmet değil, bu kere, yukarıdan beri açıklanan Berâet ve özellikle cihadın dış görünüşüyle rahmet ve ihsana ters düştüğü zannı ile Öz babalarınız ve kardeşleriniz de olsa müşrik ve kâfirlere velayet verilmemesini emreden âyetin içyüzünde gizli olan rahmet ve gelecekte müslümanlara sağlayacağı faydayı açıklamaya yöneliktir. Hasılı mânâ şudur:

    İmana karşı küfrü seven baba ve kardeşlerden velayeti kaldırmayı, hısım akrabadan ilişkiyi kesmeyi ve bütün müşriklere karşı bu kere ilan edilen berâeti ve cihad emirlerini gayet çetin bulup, hakikatte rahmet ve ihsan hedefine aykırı sanmayın. Huneyn Vak'ası'nda olduğu gibi, bunun sonucunda da bir çok kimseye tevbe nasib olacak ve nice nice mağfiret tecellisi ve rahmet meydana gelecek, nice fenalık ortadan silinip gidecektir.

    daha sonra barristorun kopyaladıgı yazının devamı;

    Esine ihanetin belgesi(vay be):
    Asagidaki ayet, Diyanetin sitesinden alinmistir ve parantezler silinmistir. Parantezler Diyanet'in makyajlamasidir. Kendileri de zaten "parantez içindeki yerleri biz ekledik" diye açikliyorlar.


    Nisâ(*)/34:
    Erkekler, kadinlarin koruyup kollayicilaridirlar. Çünkü Allah insanlarin kimini kiminden üstün kilmistir. Bir de erkekler kendi mallarindan harcamaktadirlar. Iyi kadinlar, itaatkârdirlar. Allah?in korumasi sayesinde onlar da "gayb'i korurlar. Baskaldirdiklarini gördügünüz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarinda yalniz birakin. Onlari dövün. Eger itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin. Süphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür.

    cevapedigim gibi bu ayetleri daha iyi anlamak için bu ayetlerden önceki ve sonraki ayetlerede bakmak gerekiyor daha detayı bilgi için vermiş oldugun linke bakabilirsin ve senin vermiş oldugun tercümeye göre biraz daha anlaşılır bir tercüme;

    Meâl-i Şerifi

    34- Erkekler, kadın üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün yaratmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar, itaatkar olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür.

    35- Eğer karı-koca arasının açılmasından endişeye düşerseniz bir hakem erkeğin tarafından, bir hakem de kadının ailesinden kendilerine gönderin. Bu arabulucu hakemler gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyin aslından haberdardır.(nisa,34-35)


    işte ayetlerin tefsiri;

    34-Erkeklerin mirasta hak ettikleri paylarının fazla olmasının hikmeti erkekler ve özellikle tam erkek olan erkekler, kadınlar üzerinde hakimdirler, onların üstlerinde dururlar, işlerine bakarlar, dikkatle gözetir, muhafaza ederler; kahyaları, müdürleri, koruyucuları, amirleridirler. Küçükler de buna adaydırlar.

    KAVVAM; "kâim"in mübalağası olup den alınmıştır. Bir kadının işine bakan ve korunmasına önem veren ve işlerini idare edene "Kayyimü'l-mer'eti" ve daha kuvvetli olarak "Kavvâmü'l-mer'eti" denilir. Bu deyim, erkeğin kadına hakimiyyetini ve fakat rastgele değil "Milletin efendisi, onlara hizmet edendir." mânâsı üzere hizmetçilikle karışık bir hakimiyetini ifade eder. Bundan dolayı bir taraftan erkeğin üstünlüğünü anlatırken diğer taraftan da kadının değer ve üstünlüğünü bildirir. Ve bu ayırım içinde eşitlik iddiasını kaldırarak karşılıklı olarak farklı bir eşitlik metoduyla öyle bir birlik sağlar ki, bu durum sultan ile ümmet arasındaki karşılıklı haklara benzeyecek ve bu şekilde aile terbiyesi, toplum terbiyesi ve siyasi terbiyenin bir başlangıcı olacaktır. Bunun için Kadı Beydâvî un tefsirinde der ki, "Valiler, halkı idare ettikleri gibi onlar da kadınları öyle idare ederler." Şimdi bu esas da biri Allah tarafından verilen, diğeri çalışmakla kazanılan iki sebebe bağlanarak buyuruluyor ki: Çünkü erkekler ve kadınların bir kısmını diğerine yaratılış açısından üstün kılmıştır. zamirinin delalet ettiği mânâ ile bundan erkeklerin kadınlara üstünlüğü ve tercihleri anlaşılmakla beraber âyetin öyle güzel bir açıklaması vardır ki, bu üstünlük ve değeri, "Allah o erkekleri kadınlara üstün kılmıştır." diye mutlak surette erkeklere tahsis etmemiş, kapalı olarak bazısının diğer bazısına üstünlüğünü ifade etmiştir. Bu ise, erkeğin kadında bulunmayan, yaratılıştan var olan bir takım üstünlüklere sahip olduğu gibi, aynı zamanda kadının da erkekte bulunmayan yaratılıştan var olan bazı üstün vasıflara sahip olduğunu ve bundan dolayı her ikisinin birbirine değişik yönlerden muhtaç olduklarını ve bu şekilde erkekle kadının yaratılıştan farklı ve karşılıklı olarak birbirlerinden üstünlükleri olduğu gibi, her erkeğin ve aynı şekilde her kadının da seviyelerinin bir olmadığını ve bundan dolayı her erkeğin, her kadın ile tek olarak mukayese edilemeyeceğini ve bununla birlikte bütün bunlar toptan karşılaştırılınca kadınların erkeklere ihtiyacının, erkeklerin kadınlara ihtiyacından daha fazla olduğunu ifade eder. Ve açıklandığı üzere esas üstünlük ölçüsü olan kazanma ve mal edinme açısından erkek, faaliyet gösterme yeteneğine sahip; kadın ise itaat duygusu ve kabiliyet yönünden ince ruhlu ve çekici bir yaratılışa sahip olup bunun için erkeklerin kuvveti ile korunmaya ve muhafaza edilmeye daha fazla muhtaçtır. Ve bundan dolayı sonuç olarak genel bir şekilde üstünlük ve faziletin erkek tarafında bulunduğunu, amirlik ve idarecilik yetkisinin, hakkıyla erkek olan erkeklere verilmesi ve kadınların onlara itaat etmesi, hem bir hak ve hem de kadınların menfaatlerinin gereği olduğunu pek beliğ özlü bir ifade ile anlatır. Ve işte erkeklerin peygamberlik, imamet (imamlık, devlet başkanlığı, valilik, şeair-i İslâm, yani İslâm'ın önemli prensiplerini gerçekleştirmek), kısas cezalarında şahitlik etmek, cihadın kendilerine vacib olması, cumanın vacib olması, ezan, hutbe, itikaf, asabelik (mirasın tamamını alan kimse), hata ile ve kasame öldürmelerinde kan bedelini yüklenmesi, ricat boşanmasında bağımsız hareket etmesi gibi bir takım özellikler, haklar ve vazifeler ile üstün olmaları da bu örneklerden bazılarıdır. "kadınlar üzerine hakimler." olarak ailede başkanlık hakkına sahip olmalarının bir sebebi, bu yaratılıştan olan üstünlük; biri de erkeklerin mallarından bir kısmını mehir ve nafakaya harcamaları meselesidir.

    Çalışılarak elde edilen bu sebeb de öncekine bağlıdır. Ve kadınların mirastan paylarının yarım olması özellikle bu sebeple ilgilidir. Ve bunda kadınların faydası, mirasta erkeklere eşit olmalarından çok fazladır. Şu halde hanımının hakkını vermeyen, kadının malına göz diken ve aile için harcama vazifesini yapmayan ve ailesinin ırz ve namusunu korumayan erkekler erkeklerden sayılmazlar. Şüphesiz ki, bu vazifelerini yapan erkeklerin de kadınlar üzerinde hakimiyyet sahibi olmaları ve onlardan itaat ve bağlılık beklemeleri meşru bir haklarıdır. Bundan dolayı saliha olan kadınlar da Allah'a itaat ederler. Kocalarının huzurunda hazır olarak bekleyip haklarına riâyet ederler. Kocalarının gıyabında can, mal, namus, itibar (onur) ve aile sırları gibi korunması lazım gelen hususları Allah'ın korumasına dayanarak korurlar. Çünkü Allah bunun korunmasını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'den rivâyet edilmiştir ki: "Kadınların hayırlısı o kadındır ki, baktığın zaman seni sevindirir, emredersen itaat eder, gıyabında bulunduğun zaman da seni malında ve nefsinde korur." buyurmuş ve bu âyeti okumuştur. Bu âyetin de yukarda açıklanan Hz. Ümmü Seleme'nin sözü üzerine indirildiği söylenmiş ise de bunun asıl iniş sebebi şu şekilde rivayet olunur: "Ensar'ın ileri gelenlerinden Sâd b. Rebia'ya karşı hanımı Habibe binti Zeyd b. Züheyr ve bir rivâyete göre Habibe binti Muhammed b. Seleme isyan etmiş, o da bir tokat vurmuş, bunun üzerine babası kızını almış, Hz. Peygambere gidip şikayet etmiş. Hz. Peygamber de "Mutlaka ondan kısasını (öcünü) alırız." buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Peygamber (s.a.v.) de: "Biz bir şeyi yapmak istedik, Allah'da diğer bir şeyi irade etti ve şüphe yok ki, iyilik Allah'ın irade ettiği şeydedir." dedi. Bu sebeple salih kadınları açıkladıktan sonra kocalarına karşı gelen kadınlar hakkında buyuruluyor ki: Ey hakim olan ve hanımlarının haklarını veren kocalar! Kafa tutup, itaatsizlik etmelerinden korktuğunuz, korkacak bir belirti hissettiğiniz karılara gelince:

    NÜŞÛZ: Aslında lugatte yükseklik ve tümseklik mânâsından alınarak kadının kocasına kafa tutup baş kaldıracak bir durum almasıdır ki, sözde kendisini yüksek sayıp itaatını ortadan kaldırmış olur. Bunu açıklamak için büyük müfessirlerden şu açıklamalar yapılmıştır: Kadının nüşûzu kocasına isyan etmesi (İbnü Abbas), koku sürünmemesi, kocasını birleşmekten men etmesi, önceleri kocasına yaptığı muameleyi değiştirmesi (Ata), kocasından hoşlanmaması (Ebu Mensur), kocasının şer'î mesken olarak belirlediği konutta beraber oturmaktan kaçınıp onun istemediği bir yerde oturmasıdır (denilir) ki, bu mânâlar az çok birbirlerine yakındırlar.

    Böyle bir durum karşısında önce bunlara vaaz ve nasihat ediniz. İkinci olarak onların yataklarından ayrılın. Üçüncü olarak onları hafifçe ve kusur bırakmayacak bir şekilde biraz dövünüz.

    Bunun üzerine size itaat ederlerse artık onlara saldırmak için aleyhlerine başka bir yol aramayınız, ve meydana gelmiş kusurlarını olmamış gibi sayınız. "Çünkü günahtan tevbe eden günahı olmayan gibidir." Mutlaka şunu kesinlikle bilmeliyiz ki Allah Teâlâ pek yüksek ve pek büyüktür. Bundan dolayı Allah'tan korkunuz da kadınlara karşı size vermiş olduğu kuvveti kötüye kullanmayınız. Allah'ın size karşı gücü, sizin kadınlara karşı gücünüzden çok fazladır. Ve sizin Allah'a karşı günahlarınız, kadınların size karşı işledikleri suçlarından daha çok ve daha küstahçasına olduğu halde, Allah sizin tevbelerinizi kabul ve günahlarınızı affederken size itaat eden hanımlarınızın meydana gelen kusurlarını nasıl affetmezsiniz ve nasıl olur da onlara saldırmak için bahane arar durursunuz? Diğer bir mânâsı şöyledir: Allah zulümden ve haksızlıktan yüce bir ululuk sahibidir. Bundan dolayı onun şanının yüceliği ve ululuğu karşısında zulümden, haksızlıktan, sadakatsizlikten, terbiyesizlikten vazifelerinizi kötüye kullanmaktan son derece sakınmalısınız.

    35- Kadın itaat etmezse ne olacak? O zaman iş yargılamaya (duruşmaya) düşer. Bundan dolayı ey müslümanlar topluluğu ve özellikle ey hakimler! Koca ile karı arasında bir geçimsizlikten endişe ederseniz. Şayet bunlar arasında bir geçimsizliğin meydana gelmesinden korkar, yani evlilik devam ettiği halde aralarının açıldığını anlarsanız biri kocanın akrabasından, biri de karının akrabasından olmak üzere iki hakem gönderiniz. Çünkü akrabaları onların iç yüzlerini daha iyi bilirler ve faydalarını daha fazla arzu ederler. Bununla beraber akrabalardan olmaları müstahabdır. Yoksa yabancılardan da hakem tayin etmenin caiz olabileceği açıklanmıştır. Hakemi seçme hakkı, ilk önce koca ve karıya aittir. Ve bunun her iki taraftan akrabalarının istişaresiyle yapılmasının müstahab olacağı da ve kayıtlarının işaretlerinden anlaşılıyor. O halde akrabaları bulunmadığı veya yabancılardan olmaları kendilerince uygun bulunduğu takdirde şüphesiz caiz olması gerekir.

    Bu hakemlerin yetki dereceleri ne olacaktır? Barıştırma veya birbirinden ayırmanın her ikisini de yapabilirler mi? Bu konuda müctehidler ihtilafa düşmüşlerdir. Bir kısmı eşleri birbirinden ayırabilirler ve bu durumda bir talak-ı bain ile kadın boşanmış olur demişler ki, bu görüş Hz. Ali'den rivâyet edilmiştir. Bir kısmı da bunlara eşleri barıştırmak emredilmiştir, onları birbirinden ayıramazlar demiştir. Bu da Hasan'dan rivâyet edilmiştir. Ve bu İmam-ı Âzam'ın görüşüdür. Gerçi eşleri birbirinden ayırma yetkisi açıkça ifade edildiği, koca da bunu kabul edip ve onlara bıraktığı takdirde bu konuda ihtilaf yoktur. Ancak koca, ayırma yetkisini vermediği takdirde mahkeme kendiliğinden zorla iki hakemi mutlak yetki ile seçebilir mi seçemez mi? Sözün kısası iki hakem karı-kocanın vekilleri yerinde midir? Yoksa mahkemenin hükmetmeye izin verdiği vekilleri makamında mıdırlar? Ve mahkemenin bizzat eşleri ayırma yetkisi var mıdır, yok mudur? İşte ihtilaf bu hususlardadır. Şüphe yok ki, âyetin gelişi, eşleri barıştırma üzerindedir. Onları birbirinden ayırmaktan bahsetmek uygun görülmeyip bu konuda açıklama yapılmamıştır. Ve bunun için bir içtihad konusu olmuştur.

    Bu iki hakem gerçekten iyi niyetle arabuluculuk kasdederler, aralarını düzeltmek isterlerse Allah iki tarafın arasını bulur ve onları barıştırır. Koca ve karının kalblerine sevgi ve dostluk hislerini kor. Bunu nasıl yapar? Muhakkak Allah her şeyi hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır. Nasıl yapacağını bilir ve şüphe yok ki, alîm (çok bilen) ve habir (herşeyden haberdar olan) Allah'ın burada eşleri birbirinden ayırma yönünden bahsetmemesi de gâyet anlamlıdır. Demek ki Allah'ın rızası geçimsizlikte değil, arabuluculuktadır. Esas istenen iyi geçinmedir. Görülüyor ki bu hükümler, kadınların itaatsizliği üzerinde yürümüştür. Acaba erkekler tarafından itaatsizlik olmaz mı? Kadın ne olursa olsun itaat etmeye mecbur mudur, gibi bir soru akla gelebilir. Evet erkekler tarafından da itaatsizlik olabilir.

    İleri de "Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, karı kocanın aralarında anlaşarak sulh yapmalarında bir sakınca yoktur." (Nisâ, 4/128) âyetinde bununla ilgili hükümler gelecek, ayrılmak konusu da orada zikredilecektir. Fakat burada söz konusu olan, erkeklerin hakimiyeti ve onun gereğince bütün vazifelerinin yapılması ve bundan dolayı erkek tarafından hiçbir kusur ve suç bulunmadığı varsayımı üzerine olduğundan, bu şartlar altında erkeğin geçimsizliğini düşünmek aslında geçmediği gibi, açıklama gayesi de aile hayatının yalnız düzelme ve terbiyesine bağlı bulunduğundan dolayı, burada kadınların itaatsizliğinden dolaylı olarak bahsedilmiş ve erkeklerin geçimsizliği konusu daha sonra başlıbaşına açıklanması için sonraya bırakılmıştır. Böylece aile hayatının iyiliği temin edildikten sonra, aile terbiyesinde herkesin bilmesi, genel ve temel bilgiler olarak öğrenilmesi ve uygulanması gerekli olan güzel ahlâklara geçilerek her şeyden önce şu on vazife emrediliyoryazı fazla uzun olmasın diye gerisini vermiycem detaylı bilgi almak isteyen linkten takip eder).

    işte bir digeri:

    Kendi diline ihanetin belgesi(bunu söyleyende sürekli copy base diye yazılarına yazan barristor olması..):
    Yûsuf/2:
    Biz onu, akil erdiresiniz diye Arapça bir Kur?an olarak indirdik.

    Dinciler Kurandaki bu ve buna benzer Arapça yalakaligi ayetlerini, Arapça'nin dünyanin en iyi dili olduguna belge olarak sunarlar övüne övüne. Iste kendi diline ihanet, hiyanet. Oysa ki bakiniz Arap dili uzmani, teolog yazar Jules Soury Arap dili için ne diyor? [*1]

    Zuhruf/2,3:
    Apaçik Kitab?a andolsun ki, iyice anlayasiniz diye biz, onu Arapça bir Kur?an yaptik.

    cevap:
    Meâl-i Şerifi:

    Yûsuf,(1-2)
    1.Elif Lâm Râ. Bunlar, apaçık Kitabın âyetleridir.
    2.Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

    tefsiri;

    1-2- Elif, Lâm, Râ. (Bunun anlamı için Yunus ve Bakara Sûrelerinin ilk âyetlerine bakınız.) Allah bilir, bakınız ağızlarından tek tek çıkan o hece harfleri nasıl ilâhî sırlarla doludur. Bunlar, bu hece harfleri veya bu harflerle başlayan bu sûre, o mübin kitabın âyetleridir.

    Mübin: Hûd Sûresi (11/6) nde de geçtiği üzere den ismi faildi ki, lazım ve müteaddi olarak her ikisi için de kullanılır. Lazım anlamıyla "mübin" kendi özünde açık, seçik ve aydınlıktır. Yani haddi zatında kendisinin ne olduğu açık ve belli, kendisinin ne olduğunu tanıtmaya kendisi yeterli olan demektir Müteaddi (geçişli) fiil olarak anlamı ise beyan edici, açıklayıcı, açığa çıkarıcı, ayırt edici demek olur. Bir de dili ve ifadesi gayet güzel, muradını ve maksadını gereğine göre dilediği gibi anlatır, fasih ve beliğ mânâsına gelir. İşte Kur'ân-ı Azimüşşan "hüda", "nur", "furkan" isimleriyle anılan bir hikmetli kitap, bir tafsilatlı kitap olduğu gibi, aynı zamanda her yönüyle bir "mübin" kitaptır.

    Birincisi: Herşeyden önce bütün Arap edebiyatçılarını, şairlerini ve belagatçılarını, hatta bütün insanları ve cinleri icazıyla aciz bırakmış, Allah tarafından mucize olarak nazil olmuş bir kitaptır. Bundan dolayı hak ve Haktan olduğunu, kendisinden başka hiçbir delile ihtiyaç bırakmayacak şekilde, bizzat kendi varlığıyla isbat etmiş olan bir kitaptır. "Bu ne sırf şarka, ne de sırf garba ait olmayan bir ağaçtan tutuşturulur. Onun yağı kendisine hiç ateş dokunmasa bile ışıl ışıl ışıldar." (Nur, 24/ 35) âyetinin zevkiyle bu, bizatihi beyyin, tecrübeyle sabit, hiç şüphe götürmez bir mucizedir.

    İkincisi: Ahkam ve şeriat kuralları, mülk ve melekute ait gizlilikler, gaybe ait haberler, kıssalar ve mev'izalar gibi, dinin usul ve mearifini açıklayan, beyan eden bir kitaptır.

    Üçüncüsü: Hakkı batıldan, hayrı şerden, doğruyu eğriden, güzeli çirkinden ayırt eden bir kitaptır.

    Dördüncüsü: Dilin ifade güzelliği, beyan gücü bakımından da gayet parlak bir kitaptır ki, bunun da üç sebebi vardır:

    a. Dilinin Arapça olmasıdır. Arapça ise hece harflerindeki güzellik ve sağlamlık, kelimelerindeki uyum ve ahenk, anlamlarındaki genişlik, iştikaklarındaki asalet ve çeşitlilik, kinayelerindeki müenneslik ve müzekkerlik ve daha başka özellikleri ile icaz içinde vuzuha hizmet eden ince ayrıntıları, edatlarındaki insicam kabiliyeti, pek çok faydalı bağlantıları ve bilhassa terkip ve irabındaki incelik va parıltılı yönleri bakımından ifadei meram etmeye yarayan diller içinde en kuvvetli ve sağlam bir beyan aracı olarak dikkat çeker.

    b. Kur'ân bu dilin, en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nazil olmuştur.

    Arabî: Arab'a mensup demektir. Arap da Arabî'nin çoğuludur. "Ebu Hayyan Tefsiri"nde ihtar olunduğu üzere, bir de "Arabe" ismi vardır ki, Hz. İsmail Aleyhisselam'ın diyarı olan Mekke ve çevresinin ismidir. Nitekim şair: "Yer yüzünün bir nahiyesi vardır ki, insanlardan zekası keskin, dili tatlı (olan Resululah) dan başka hiç kimse onun haramını helal kılmamıştır." diyerek Hz. Peygamber'in Mekke'yi fethini anlatmış ve şiir zaruretiyle Arabe'nin "ra"sını sakin kılarak, "arbe" yapmıştır. İşte bu kelimenin de nisbesi" Arabî"dir. Buna göre Kur'ân'ın Arabî olması, doğrudan doğruya buna da nisbet edilebilir ki, Arabe diyarının lehçesiyle inmiş demek olur.

    c. Kur'ân'ın nazmı, Arap diline öyle yüksek bir insicam, salabet ve halavet ihsan etmiş, öyle güzel bir beyan ve ifade üslubu kazandırmış ki, onun Allah kelâmı olmasından kaynaklanan bu bedi'î üslup ve fıtrî beyan, Arap şair ve belagatçılarını bir benzerini getirmekten aciz bırakma konusunda başlı başına rol oynamıştır. İşte Kur'ân, beyan ve ifadesinde böyle çok yönlü bir kuvvet, katmerli bir güç, seçkin bir güzellik bulunması açısıdan da bir mübin kitaptır.

    Aslında birinci mânâ, dördüncü mânânın bu şıkkındaki mânâyı da zımmen içine almakta ise de hadd-i zatında bu husus, Kur'ân'ın üstün bir özelliğini teşkil ve sırf kendisine mahsus olan müstakil bir mânâdır. Velhasıl Kur'ân, bütün yönleriyle eşsiz ve benzersiz olan bir kitaptır.

    Demek ki, "İşte bunlar hikmetli kitabın âyetleridir." diye başlayan Yunus Sûresi ile onu "Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri hikmetle donatılmış, sonra da habir ve hakim olan Allah tarafından açıklanmıştır." diyerek söze başlayan Hûd Sûresi'nden sonra, yani Kur'ân'ın hikmet özelliğiyle yakından ilgili olan âyetlerinden sonra, tevil ilmini öğreten böyle bir sûrenin gelmesi, o hikmetlerin nasıl ve ne yönde açıklanması gerektiğine güzel bir misal verecek olan bu sûre de onlar gibi, ezelî güzelliklerden bir remz ve sembol olan harflerle başlamaktadır. Yusuf Sûresi de Kur'ân'ın daha ziyade güzel anlatım demek olan "beyan" özelliği ile ilgili âyetlerindendir. Bundan dolayı buyuruluyor ki:

    Muhakkak ki biz, onu Arabî bir Kur'ân olarak indirdik. Yani yalnızca mânâsını değil, lafzını da Arabî olarak vahy-i metluvv (okunan vahy) olarak indirdik. Ki aklınızı kullanıp anlayasınız diye. İyi anlayasınız veya aklınızı kullanasınız da şimdi ihtar olunacağı üzere bunun Allah'dan olduğunu bilesiniz.

    (ZUHRUF SÛRESİ,1-3)
    1.Hâ Mîm.1
    2,3.Apaçık Kitab’a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur’an yaptık.

    tefsiri;

    1-3- O apaçık kitap hakkı için. "Hâ-mîm"de yemin mânâsı bulunduğuna göre (vav) atıf vavı olmadığına göre yemin içindir, o açık kitap, Allah yolunu apaçık gösterir bir nur olan o parlak kitap, yani Kur'an. Kur'ân'ın şanını beyan ederken yine Kur'ân'a "beyan" vasfı ile yemin edilmesi onun kendini tanıttırmak için başka delile muhtaç olmayıp bizzat "beyyin" (açıklayıcı) olan bir nur olduğunu ifade içindir. Aynı zamanda ona yemin edilmesi hakkına tazim emrini gerektirdiğinden meâlde bu lazım mânâyı gösterdik.

    daha bitmedi devam ediyor:
    Vatana, millete ihanetin belgesi:
    Sûrâ/7:
    Böylece biz sana Arapça bir Kur?an vahyettik ki, sehirlerin anasi olan Mekke?de ve çevresinde bulunanlari uyarasin. Hakkinda asla süphe olmayan toplanma günüyle onlari uyarasin. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.


    Bizden degil alçak. Mekkeli Mekkeli. Arap'la en ufak kavgamizda bizi sirtimizdan biçaklayacak. Ispati mi? Bkz: Menemen olayi, Istiklal savasinda Atatürk hakkinda verilen "katli vaciptir" fetvalari.

    Niye biçaklar biliyor musun? Herif Mekke'li Mekke'li. Mekke'li o satilmis alçak. Arap'la bir olup Türk'leri kiliçtan geçirerek zorla müslüman yapan alçak da bunun dedesi degil miydi?

    cevap:

    bildigim kadarıyla barristorda ingilterede yaşıyor merak ediyorum ingilizlerle arası nasıl hani araplar bizi arkamızdan vurmuş ya onun için soruyorum hayır atatürkün katli vaciptir diyen adamlar ingiliz ajanı çıktı,arapların türkleri arkasından vurması için her türlü pisligi ingilizler yaptı ya o yüzden soruyorum

    ŞÛRÂ SÛRESİ(1-8)

    1.Hâ Mîm.

    2.‘Ayn Sîn Kâf1

    3.(Ey Muhammed!) Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.

    4.Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O, yücedir, büyüktür.

    5.Neredeyse gökler (onun azametinden) üstlerinden çatlayacaklar. Melekler ise, Rablerini hamd ile tespih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    6.Allah’tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.

    7.Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.

    8.Allah dileseydi onları (aynı dine mensup) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur.

    tefsiri;

    1-8- Bunların iki isim olması gerektir. Onun için araları ayrılmış ve iki âyet sayılmış gibi bir isim olduğuna göre ayırılması, başında diğer "Hâ-mîm"lere uygun olması için denilmiştir. Böyle, bu vahiy tarzı ile veya ilerde gelecek mânâ ile vahiy veriyor ve verir sana ve senden önceki peygamberlere. Keşşaf sahibi burada şöyle der: "Yani bu sûrenin kapsadığı mânâlar öyle mânâlardır ki yüce allah onun aynısını hem bu sûrenin dışında sana vahy etmiştir, hem de senden önceki peygamberlere vahyetmiştir. Bu şekilde yüce Allah bu mânâları Kur'ân'da ve semavî kitapların hepsinde tekrar buyurmuştur. Çünkü bunlarda eninde sonunda kullarına beliğ bir uyarı ve büyük bir lütuf vardır." "Vahyetti" buyurulmayıp da muzari (şimdiki zaman) lafzı ile "vahyediyor" buyurulması da böyle vahyetme âdeti olduğuna delalet içindir. Bundan başka burada bir de şu mânâ vardır. Yüce Allah'ın sana ve senden önceki peygamberlere vahyinin tarzı bu vahyi gibi, yani bu sûrede beyan ve tarif olunduğu gibidir. Çünkü vahyin çeşitleri bu sûrenin sonunda "Bununla birlikte hiçbir beşer için mümkün değildir ki Allah ona başka suretle kelam söylesin, ancak vahiy ile veya bir perde arkasından veyahut bir elçi gönderip de izniyle ona dilediğini vahyetmesi müstesna." (Şûrâ, 42/51) diye beyan olunacaktır." ın da bu üç tarza rumuz olması muhtemeldir. (Nisâ Sûresi'ndeki "Nuh'a, ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, evlatlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettiğimiz ve Davud'a Zebur verdiğimiz gibi şüphesiz sana da vahyettik biz." (Nisâ, 4/163) âyetin tefsirine bkz.) "Nerde ise gökler üstlerinden çatlayacak gibi titreşiyorlar." Bu ifade yüce Allah'ın yüceliğini, eserlerini anlatmaktadır. Yani Allah öyle yüksek ve öyle büyük ve azametlidir ki cismanî yükseklik ve büyüklüğün timsali olan semalar, o yüksek gökler, O'nun celal ve azametinin heybeti altında üstlerinden çatlayıverecek gibi ezilip titremektedir. "Üstlerinden" denilmesi Allah'ın yüksekliğinin semaların yüksekliğinin üstünde olmasındandır. Zemahşerî'nin dediğine göre; çünkü yüce Allah'ın celalini ve azametini gösteren âyetlerin en büyükleri semaların üstünde Arş ve Kürsî ve arşın etrafında tesbih ve takdis ile çalkalanan meleklerin safları ve daha nasıl olduğunu Allah'tan başkasının bilemeyeceği büyük saltanat eserleridir.

    Ve yeryüzündekiler için mağfiret isterler. Şefaat, ilham ve itaate sevkeden sebepleri ortaya koyma gibi araçlara koşarlar. Bu mânâ ise genellikle mümini ve kâfiri kapsar. Hatta "istiğfar" eksiği örtmek mânâsına tefsir olunursa hayvanı ve cansız varlıkları bile kapsar. Tekabül (karşılık olarak getirme) karinesiyle müminlere tahsis olunduğu takdirde ise maksat şefaattır.

    barristor demiş ki;
    Sadece vatana, millete degil, bütün dünyaya ihanetin belgesi:

    Ahzâb/27:
    Allah sizi onlarin topraklarina, yurtlarina, mallarina ve henüz ayak basmadiginiz topraklara varis kildi. Allah her seye hakkiyla gücü yetendir.


    Enfâl/1:
    (Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkinda soruyorlar. De ki: "Ganimetler Allah?a ve Resûlüne aittir. O halde, eger mü?minler iseniz Allah?a karsi gelmekten sakinin, aranizi düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin."


    Mâide/51:
    Ey inananlar! Yahudi ve hiristiyanlari dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlaridirlar. Sizden kim onlari dost edinirse kuskusuz o da onlardandir. Süphesiz Allah zalimler toplulugunu dogruya iletmezler.

    cevap:

    Meâl-i Şerifi:

    (AHZAB,23-27)

    23- Müminlerdendir o erler ki Allah'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler.

    24- Çünkü Allah sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir.

    25- Hem Allah kâfirleri herhangi bir hayra ulaşmadan hınçlarıyle defetti. Bu şekilde Allah, müminlere savaşta kâfi geldi. Allah çok güçlüdür, çok üstündür.

    26- Hem de kitap ehlinden onlara yardım edenleri kalplerine korku düşürerek kalelerinden indirdi, siz onların bir kısmını katlediyordunuz, bir kısmını da esir alıyordunuz.

    27- (Allah) onların arazilerini, yurtlarını ve mallarını size miras kıldı. Bir de henüz ayak basmadığınız bir yeri (size miras kıldı). Allah, her şeye kâdirdir.


    tefsiri;

    23-27- Samimi müminlerden o erler ki Allah'a verdikleri sözde durdular. Bunlar sahabelerden birtakım kimselerdir ki Resulullah'ın beraberinde herhangi bir savaş yaparlarsa sebat edip şehid oluncaya kadar çarpışmaya azmetmişlerdi. Bunlar Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah ve Said b. Zeyd b. Amr b. Fudayl ve Hamze, Mus'ab b. Umeyr ve Enes b. Nadîr vesaire idiler. (Allah hepsinden razı olsun)

    Onlardan kimisi, nezrini yani adağını ödedi. Hz. Hamze ve Mus'ab b. Umeyr ve Enes. b. Malik'in amcası Enes b. Nadir gibi bazıları sözlerini yerine getirip şehid olarak öldüler kimisi de şehitlik beklemektedir. Ki bunlar da Hz. Osman ve Talha gibi sonradan şehid olanlardır. (Allah hepsinden razı olsun). Ve Allah'ın yardımı savaşta müminlere yetti. Yani Allah müminleri savaştan kurtardı, çarpışma yaptırmadan, düşmanlarını savdı. "Hem de kitap ehlinden onlara yardım edenleri (kulelerinden) indirdi." Bu kitap ehli, yahudilerden Kureyzaoğullarıdır. Resulullah ile anlaşma yapmışlarken, Nadiroğullarının ısrarları ile dönmüşler, Ahzab'a yardım etmişlerdi. Ahzab'ın yenilip dağıldığı gecenin sabahı müslümanlar Medine'ye dönüp silahlarını bıraktıkları sırada Cebrail Resulullah (s.a.v.)e gelmiş, "Zırhını çıkarıyor musun? Melekler henüz silahı bırakmadılar, Allah Teâlâ senin Kureyzaoğulları üzerine yürümeni emrediyor, ben de onlara gidiyorum" demişti. Bunun üzerine, "İkindiyi Kureyzaoğullarında kılsınlar" diye müslümanlara ilan edildi. Müslümanlar vardılar yirmi, yirmi beş gece kuşatma yaptılar, Resulullah'ın hükmünü kabul etmeleri teklif edildi, kabul etmediler, Sa'd b. Muaz'ın hükmünü kabul etmeye razı oldular. O da savaşa katılanların öldürülmelerine, çocukların ve kadınların esir edilmelerine hükmetmişti ki, bu olay meşhurdur. Sıysalarından, kulelerinden.

    SAYASÎ, sıysanın çoğulu, sıysa dağın ucuna ve her şeyin aslına ve çulha tarağına denir. Burada sağlam, yüksek kale, sur ve kule anlamınadır.

    (ENFÂL,1-2)

    1.(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler Allah’a ve Resûlüne aittir. O halde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”

    2.Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.

    tefsiri;

    1-Resulüm, sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar Enfâli soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki, asıl enfâli soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve, bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik, yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz, düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği, sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar, kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar, tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.

    2- Resulüm, sana enfâlden, ganimetlerden soruyorlar Enfâli soruyorlar buyurulmayıp "enfâlden soruyorlar" buyurulması gösterir ki, asıl enfâli soruyorlar veya ganimeti istiyorlar demek olmayıp, enfâlin durumunu, onunla ilgili hükmünü soruyorlar demek olduğuna işarettir ve, bu cihet zaten verilen cevap ile açıklık kazanacaktır. Sonra bunun A'raf sûresinin son âyetlerine ilgisi bakımından da kulluğa yönelik, yani hakkiyle kulluk edebilme arzusundan doğan bir soru olduğundan da gaflet edilmemek gerekir. Cevap olarak: De ki; enfâl, Allah ve Resulünündür. Yani enfâl hakkında hüküm vermek Allah'a ve Resul'e mahsustur. Bunda kimsenin oyu ve onayı yoktur. Allah nasıl emrederse Resul de onu öylece tebliğ ve icra eder. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakınınız, Allah'a ittika ediniz ve gazabına sebep olacak hâllerden sakınıp korununuz. Ve aranızdaki açıklığı gideriniz, düzeltiniz. İhtilaf ve anlaşmazlıkları gerektiren hâllerinizi düzeltiniz ve bunu yapabilmek için Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz eğer müminler iseniz, böyle yaparsınız. Zira müminler, ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yani sırf Allah'ın ism-i celâli söylendiği, sıfatlarından hiç bahsolunmaksızın ve fiillerinden, kudretinden hiçbiri gösterilmeksizin yalnızca "Allah" denildiği zaman yürekleri oynar, kalblerini rahmet ümidi ve sevgi heyecanı kaplar, muhabbetle karışık bir korku sarar, Allah'ın azamet ve ihtişamından kaynaklanan bir ürperti kaplar. Ve üzerlerine O'nun âyetleri okunduğu, tilâvet edildiği vakit imanlarını arttırır. Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar, tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab'lerine tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a güvenir ve O'na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler.

    Meâl-i Şerifi

    (MÂİDE,51)

    51- Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.

    tefsiri;


    51- Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki "Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız" buyurulmamış, "Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz" buyurulmuştur. Çünkü "Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez." (Mümtehine, 60/8) buyurulmuştur. Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar. Nihayet bazıları bazılarının dostları, birbirlerinin yârânı (dostları) dırlar. Yani yahudiler birbirinin, hıristiyanlar da birbirinin dostlarıdırlar. Ne Yahudiler, kendilerinden olmayana dost olur, ne de hıristiyanlar. Bunların dostlukları kendilerine mahsustur. Bu da hepsi arasında değil, bazısı arasındadır. Ve siz müminlerden her kim onları dost tanır, veli edininirse, şüphe yok ki, o da onlardandır. Onlara benzemiş, onların huyunu kapmıştır. O artık hakka değil, onlara ve isteklerine hizmet eder. Netice itibariyle onlardan sayılır. Ahirette onlarla beraber haşrolunur. Çünkü: Allah zalimler guruhunu her halde doğru yola çıkarmaz. Şu halde Yahudileri ve hıristiyanları dost edinenler de onlardan olur, başlarını kurtaramazlar.



    evet yeterince anlaşılır cevaplar işte link:

    http://www.kuranikerim.com/telmalili/maide.htm

    burada daha fazla bilgi alabilirsin ve bu arada Atatürk'ün ateizm hakkında söylemiş oldugu şeylerede bakarsan sevinirim senin gibi Atatürk'ü din düşmanı biri gibi gösteren birine gerekli cevabı Atatürk vermiştir. birde bu var sana en güzel cevabı bunlar veriyor:




    Tanrı zar atmaz
    Albert Einstein

  10. #10
    zazza adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    17-03-2006
    Mesajlar
    426
    Karizma Gücü
    0
    burada açtıkları konularla akıllarınca Kur'an-ı Kerim i yalanlayan arkadaşlara, bizlere inanmayan insanın sefaletini, acizliğini ve inananlarında huzurunu gösterme fırsatı verdikleri için teşekkür ediyorum..
    VATAN SANA CANIM FEDA...



    Güneşe çıplak gözle bakılmaz; isli camla bakılır. Esbab isli cam gibidir. Güneşi görmek için esbab camını alaşağı etmek gerekmiyor; onu düzgün kullanmayı becermek gerekiyor.


    Onlara anladıkları kadar söyleyin. (Hadis-i şerif)

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •