Kürt meselesinde bir kısım solun ataleti, eksensizliği, politikasızlığı, hülasa gidip sistemin en sağ siyasal ideolojisine eklemlenişini gizlemek için başvurduğu bahaneler manzumesi ruhumu karartıyor.

Ergenekon davası süreci olsun, Kürt sorunu olsun bu zevatın iki süper bahanesi hazır kıta bekliyor. İsviçre çakısı gibi her derde deva iki ucuz gerekçe…

1. Bu işin arkasında ABD var.
2. Biz sınıfsal olayları şey ediyoruz, kimlik şeylerini şey etmiyoruz.

OLAĞAN ŞÜPHELİ ABD

Bir kez ABD’yi kadiri mutlak bir küresel güç olarak gördükten sonra, bu işin arkasında, yanında, önünde, üstünde, ötesinde, berisinde ABD parmağı olduğunu ileri sürmek kolay. Susurluk kazasının ardından devletin her bir kirli işini ortada olmayan Yeşil kod adlı bir devlet memurunun üzerine yıkabilmeyi becermiş bir neslin ahfadıyız. Olup biten her olayı ABD’ye isnat ettirmek de aynı hesap. İnsanın aklına Edip Cansever’in meşhur şiiri geliyor: “Masa da masaymış ha / Bana mısın demedi bu kadar yüke / Bir iki sallandı durdu / Adam ha babam koyuyordu.”

ABD kadiri mutlak bir küresel güç değil. Mutlak ABD hegemonyası peşinde koşarak dünyayı bir yangın yerine çeviren yeni muhafazakârların dahi hayal gücünü zorlayan bu yaklaşımın hiçbir geçerliliği yok.

ABD'nin varsayılan saldırganlık, manipülasyon, uluslararası müdahale kapasitesini, güce tapan bir anlayışla yüceltmenin alemi yok. Bir kısım solcularımızı en önemli tahlil unsurlarından yoksun bırakacak ama, iş bu küresel ABD gücü geriliyor. ABD’nin mühim strateji uzmanlarından Brzezinski’nin deyişiyle, bu güç bazılarımızın umduğundan çok daha kısa bir süre içinde berhava olacak.

Esas tartışma da zaten ABD’nin bu işin arkasında olup olmadığı değil. İki temel noktayı açıkça ortaya koyalım.

1. Öncelikle Türkiye, ABD'nin kuklası değildir. Ha, Türkiye kukla değil midir? Elbette, kukladır. Ama istihdam edildiği yer Beyaz Saray değil, “Hisseli Kapitalist Dünya Sistem Kumpanyası"dır. Meali, her ulus devlet ve hatta olağan şüpheli ABD gibi uluslararası sisteme eklemlenmiştir, bu sisteme tabidir ve ‘ulusal çıkar’ diye tarif ettiği bazı işlerde kendi ağırlığına uygun (yani kumpanyaya koyduğu hisse sermayesiyle orantılı) olarak ağababalardan bağımsız tavırlar takınabilir.

Ulus devletlerin sistem içindeki hiyerarşik konumları statik değildir. Jeopolitik ve jeostratejik gelişmelere uygun olarak değişir. Kahvehane duvarlarında Mustafa Kemal’in yanına Kennedy resmi asıldığı devirler epey geride kalmıştır. Duyurulur.

2. İkincisi, PKK ve genel olarak Kürt açılımına destek veren Kürt kesimler ABD'nin kuklası değildir. Bu PKK’nın ABD’yi dikkate alarak siyaset yapmadığı, ABD’yi bir baskı unsuru olarak kullanmak istemediği, hatta PJAK kolu üzerinden ABD ile İran’da işbirliği yapmadığı anlamına gelmez. PKK ile ABD arasındaki ilişkiyi tarif etmek için ABD verisini dikkate almak başka bir şeydir; Kürtler’in demokratik taleplerini, memleketin acilen barış ihtiyacını ABD ilhamlı olarak tanımlamak, ister katıl, ister katılma bu dava yolunda hayatlarını yitirenleri 'Amerikan Niyazi’si diye nitelemek başka bir şeydir. Yapılan tam da bu ikincisidir.

“Savaşı ABD başlattı” diyenlerle, “Barışı ABD başlattı” diyenler arasında hiçbir ideolojik farklılık yok. Bu da duyurulur.

‘ULUSLARARASI KONJONKTÜR’ VE TÜRKİYE

ABD’nin güncel uluslararası siyasetinin Kürt açılımı yoluyla Türkiye’de halklar arasında bir barış tesis edilmesine uygun olması, bu barışı isteyenlerin külliyen ABD yardakçısı, yardım ve yatakçısı olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki, ABD’nin güncel siyasetinin yahut alaturka solcularımızın algısıyla uluslararası konjonktürün böyle bir açılım için uygun olduğu yaklaşımı da boş laftır.

Uluslararası konjonktür sadece ABD’nin uluslararası siyaset adımlarından ibaret değildir. Türlü tarafları, iç ve dış dinamikleri vardır.

Devam edelim, eğer uluslararası konjonktürün Türkiye’den – Ortadoğu’ya yönelik – bir talebi varsa o da bölünme değil, birleşmedir. Bu talebin birkaç katmanlı olduğu söylenebilir.

Birincisi, Ortadoğu'da yeniden tesis edilmek istenen siyasi sınırların koruyucusu olarak Türkiye'nin fikri, etkisi ve katkısı elzemdir. Eğer Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulacaksa, bunun hamisinin Türkiye olması istenmektedir. Bu da ekonomik, askeri ve hatta ileride siyasal entegrasyonu öngören bir gelişmedir.

İkincisi, artık ‘haydut devlet’ olma hususiyeti yitmeye yüz tutan Suriye ve Irak ya da mevcut Irak’tan ne kalırsa o siyasal birimin Türkiye ile ilişkilendirilmesidir. Bu da en azından ekonomik entegrasyonu öngörmektedir.

Üçüncüsü, art arda yaşadığı iki askeri ve siyasi yenilgiden sonra Ortadoğu halklarına ‘ayar çekme’ ve ‘çeki düzen verme’ melekesini kaybetmiş olan İsrail yerine, yumuşak bir güç olarak Türkiye’nin devreye girmesi istenmektedir.

Uluslararası konjonktürün Kürt açılımı için uygun olduğu şeklinde kestirmeden bir çıkarım yapmadan önce, “Türkiye’nin kapitalist dünya sisteminin bu taleplerini yerine getirmek için Kürt açılımı yapmasına gerek var mı?” sorusuna yanıt verebilmek gerekir.

Bu yanıtı başka bir yazıya bırakalım. Zira aşağıda açıklamaya çalıştığım gibi, Kürt açılımı meselesi açısından uluslararası konjonktür uygundur demek kolay değil, başka bir deyişle, bu açılımın uluslararası sistemin talepleri ile tam olarak örtüştüğünü, yani bir ABD vesaire siyaseti olduğunu söylemek güç.

Başka bir soru daha soralım. Şimdilik, ‘kan dursun artık’ şeklinde tarif edilen ve belli demokratik hakları içereceği anlaşılan, hem hükümet, hem MGK, hem de Abdullah Öcalan'ın beyanlarına bakılırsa Kürt kökenli yurttaşların Türkiye Cumhuriyeti ile bağlarının güçlendirilmesini öngören bu açılım, muhtemelen ileride Kuzey Irak’ı da içine alacak bir entegrasyonu dışarıda bırakmayan bir planla uyumlu mu?

Meselenin esasa dair muhataplarından Abdullah Öcalan’a bakarsanız, hayır! Öcalan, Kuzey Irak’taki fiili Kürt devleti pratiğinden ziyade AB yolunda ilerleyen, iç barışını tesis etmiş bir yeni Türkiye modelini kendisine daha yakın bulmaktadır. Bu yaklaşımın Suriye, İran ve Irak siyasi sınırları içinde yaşayan Kürt halkları ile birleşerek bir Kürt ulus devleti kurma (Büyük Kürdistan) ya da bu ülkelerdeki Kürt bölgelerinin Türkiye ile siyasi entegrasyona girmesi (federasyon) fikrini desteklemediği söylenebilir. Başka bir deyişle açılımın Kürt muhatapları, uluslararası konjonktüre uygun bir talepte bulunmamaktadır.

Uzatmayalım, güzide ulus devletimizin siyasileri ve MGK'sı tarafından atılan ortanın PKK tarafından gole çevrilmesi an meselesidir. İlginç olan da, bu golü önce alaturka solcularımızın yiyecek olmasıdır.

Onlar hala bu maçın ABD hakemliğinde yürümediğini, memleketin iç dinamiklerinin, bizatihi sınıf savaşımının yeni bir aşamasının beklenen sonucu olduğunu kavramamaya gayret ediyorlar. Ulus devlet milli takım formasını üzerlerinden hiç çıkarmadıkları için de yeniliyorlar, ama ezilmiyorlar. Bununla avunuyorlar.

DURUN YAHU, DAHA DEVRİM YAPACAKTIK !

Gelelim ikinci bahaneye. İçinde Kürt, Kürtler’in demokratik talepleri vb. sözler geçen bir cümle kurduğunuzda, hemen bir ağır abi ortaya çıkıp, içinde bolcana “sınıf”, “emekçi”, “burjuvazinin burçları” vb. geçen küfür cümleleri ile sizi liberal, sosyal demokrat, özgürlükçü (hep birlikte liboş) olarak tanımlayarak, “kimlik siyasetiyle işimiz olmaz, biz sosyalistiz” şeklinde kestirip atıyor.

Kürtlere fena halde kızgınlar: “Durun yahu, daha devrim yapacaktık!”

Sanki siz devrim yapacaktınız, burjuvaziye karşı Kürt emekçinin haklarını korudunuz / koruyacaktınız da Kürtler engel oldu.

Kürt kökenli arkadaşlar üzerlerine fazla alınmasınlar. Bu mevzu onların da bildiği gibi çok daha köklü bir patolojiden besleniyor.

Misal, kadın hakları diye ortaya çıkan feministlere “Hele siz bir durun bacım, devrimden sonra asayiş berkemal olacak!”, akademik mücadele diye bastıranlara “Bizim burjuvazinin okullarıyla işimiz olmaz, biz sınıf içinde çalışıyoruz, ama nerede çalıştığımızı söylemeyiz: çok gizli!” gibi yanıtları verebilmiş bir soldan bahsediyoruz ne de olsa.

Şimdi de on binlerce kayıp verildikten, onca bedel ödendikten sonra demokratik haklarına kavuşma fırsatını yakalamış bir halka çıkıp “Kardeş, pardon heval, bu kimlik siyaseti ile bir yere varılmaz, gelin burjuvalara dalalım!” tarzında samimiyetsiz, arsız bir yanıt verilebiliyorsa, esas mesele bir kısım solcuların, solcu olmamasından başka bir şey değil. Daha doğrusu, ideolojik mücadele diye bir mücadele alanı olduğundan bihaber bir solcu kesimimiz var.

Ağızlarından düşürmedikleri Marksist külliyat bakımından zır cahil bir kesim bu. Emek sermaye çelişkisinin, zengin ile yoksul arasında bir didişme haline indirgenemeyeceğini, kapitalist dünya sisteminin gündelik yaşamın bütün mecralarında halklar üzerinde baskı ve yeniden üretim mekanizmaları kurduğunu görmüyorlar.

Kadınların, farklı cinsiyet tercihleri olanların, ötekileştirilen etnik kimliklerin sınıfsal konumlarından görece bağımsız bir başka zulümle karşı karşıya olduğu fikri onlara yabancı. Onlara kalırsa işçi, emekçi, köylü, ezilen o her ne mahlûksa cinsiyet, etnik kimlik, din vb. unsurlardan azade.

Misal devrim mi yapılacak, bunun için kişinin kendisini bu gereksiz ayrıntılardan, kuruntu ve takıntılardan temizlemesi lazımdır.

Kusura bakmasınlar, ama ben bu yaklaşımı solculukla uzlaştırmakta güçlük çekiyorum.

Bugün Kürtlere sosyalizm, devrim, demokratik mücadele ahkâmı kesenlerin buz gibi burjuva güzide ulus devletimizin sabık ve sadık koruyucu ideolojisi ile bu denli iç içe olmaları gerçekten de utanç verici. Kimlik siyasetini bırakın demek, silahlarınızı bırakın demekle eş anlamlıdır.

Kimlik siyasetine karşı çıkanlara bakınca, durumun garabeti daha da açık hale geliyor: Sözgelimi Erbakan, “bütün Müslümanlar kardeştir, ayrımız gayrımız olmaz”, Bahçeli, “hepimiz kardeşiz, bölen kalleştir, ulan” diyor. Milli lâf ebesi Baykal ise “etnik siyaset yapanın alnını karışlarım” diye dövünüyor.

Kıssadan hisse, bugün sola düşen, barışı kayıtsız şartsız desteklemektir. Bin dereden su getirerek destekliyormuş gibi yapmak ya da destekliyor görünürken ABD etkisi ve kimlik siyaseti gibi sürecin altını oyan bahanelerle ulus devletin en sağ ve en sığ unsurlarına yakın konuşmak bize yakışmaz.

Bu barış hepimize lazım.