Birkaç hafta önce onları gördüm Çırağan Otel’de mutlu mesut kahvaltı yapıyorlardı...
Yunan multimilyoner bir dostlarının İstanbul’da Fener Patrikhanesi’nde düğünü varmış, onun için gelmişler...
Yunan zenginler arasında son moda İstanbul Fener Patrikhanesi’nde düğün yapmakmış...
Atina’dan uçak kaldırıp bütün davetlileri İstanbul’a taşıyor, iki gün misafir ediyor ve düğün yapıyorlarmış...
Karı koca Zahariadis’ler o düğün için gelmişler...
“Atina’da artık yeni moda Türk olmak... İstanbullu olmak müthiş prestijli... Zenginler düğünleri de İstanbul’da yapıyor... Eski günler geride kaldı, Reha’cığım...” diyorlardı...
***
Abdi İpekçi Türk-Yunan Barış ve Dostluk Komitesi’nde çalışırdı karı koca Zahariadis’ler...
Milliyet gazetesi sürdürürdü öldürülen Genel Yayın Yönetmeni’nin anınısa o geleneği, şimdilerde kalmadı sanırım...
Ben de Milliyet’in Atina Temsilcisi’ydim, bütün organizasyon benim üzerimden yürürdü...
O günlerde Türk ve Yunan hariciyelerinin perde arkasında döndürdüğü bütün olaylardan haberdar bir gazeteciydim ve Ankara-Atina Savaşa Bir Var diye bir kitap çıkarmıştım, Milliyet yayınlarından...
Ankara’ya olduğu kadar Atina’ya da hakimdim...
Bir gün ortak kullandığım ev-büronun telefonu çaldı...
Arayan Yunan Başbakanı Papandreu’nun dış politika özel danışmanı Rodusakis’di...
“Megaro Maximu’dayım” dedi, “Ne zaman müsaitsen, burada bir görüşme yapmak istiyorum seninle...”
***
Rodusakis en gerilimli anlarda bile Türkiye ile ilişkilerin iyi olmasından yana olan çok iyi bir Yunan diplomattı...
Toplantılardan, temaslardan, Büyükelçilik’teki resepsiyonlardan samimi olmuş, iyi bir dostluk kurmuştuk aramızda...
Yunan Dışişileri Bakanlığı’nda sertlik yanlılarına karşı bir tavrı vardı ve Türkiye ile bir zirve yaparak, diyalogun ve barışın yolunu açmak istiyordu...
Özal da Yunanistan’la barış istiyordu ve Türkiye o günlerde çalkalanıyordu...
“Ne yapmak istiyordu bu Turgut Özal?..” vatanı Yunan’a mı satacaktı?..
Yunanistan’da da benzer tepkiler gösterenler vardı ve Rodusakis bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordu...
Benimle kahve içmeyi onun için istemişti...
Beni çağırdığı yer Yunan Başbakanı’nın çalışma ofisi olan Megaro Maximu’ydu...
O günlerde bir Türk gazetecisi değil Başbakan’ın çalışma ofisi olan Megaro Maximu’ya, Yunan Dışişleri Bakanlığı’nın dış kapısına bile çağrılmazdı...
Saati kararlaştırdık, sanıyorum öğleden sonra 15.00 sularında buluştuk...
***
“Sizce Özal Türkiye’deki bunca muhalefete karşın bu diyaloğu başlatabaliecek mi MR. Muhtar?..” dedi...
Bodoslama dalmıştı konuya...
“Eğer giremeyecekse biz de şimdiden önlemimizi almalıyız... Sizin düşünceniz ve yagılarınız önemli... Biz sizin barışı ve diyaloğu ne kadar istediğinizi biliyoruz... Ama aynı zamanda ne kadar gerçekçi olduğunuzu da... Sizce Davos zirvesi başarıya ulaşır mı?..”
Ona Türkiye’de “yeni” bir şeyler yapmanın çok zor olduğunu söyledim...
“Hele hele Yunan, Ege, Kıbrıs gibi konularda hükümetlerin adım atmalarını engellemeye çalışan çok güçler olur...” dedim, “Ama benim tanıdığım Özal bu işi yapar...”
“Çok teşekkür ederim...” dedi Rodusakis, “Çok güzel bir görüşme oldu...”
Yunan Başbakanı’nın ofisinden ayrılırken, “bir tarihe tanıklık ettiğimin, hatta o tarih yazılırken bir gazeteci olarak benim görüşüme başvurulduğunun” farkındaydım...
Daha çocuk sayılırdım...
Hepsi hepsi 29 yaşındaydım...
Megaro Maximu’dan ayrılırken yolda kendi kendime soruyordum:
“Neler yapıyorsun, nelere tanıklık ediyorsun sen çocuk?..”
***
Bu öykünün sonrası da var...
Onu bir başka zaman anlatacağım...
Ama birkaç hafta önce, Çırağan Oteli’nin kahvaltı salonunda Zahariadis’leri Yunan multimilyonerlerinin daveltisili olarak geldiği İstanbul’da gördüğümde, Başbakan’ın çalışma ofisini ziyarete gittiğim o günü hatırladım...
Türk diplomatlarının arka arkaya öldürüldüğü, ASALA liderlerinin Atina’yı mesken tuttuğu, Türk dendi mi, vebalı görmüş gibi kaçıldığı, İstanbullu Rumların bile “Turkosporos-Türk tohumu” denerek aşağılandığı Atina günlerim gözlerimin önüne geldi...
Şimdi Yunanistan’da moda İstanbul’du...
Düğünler İstanbul’da yapılıyor, İstanbul adlı kafeler restoranlar açılıyor...
Yunanlılar, geçmişlerinde İstanbul’dan bir hısım, akraba bularak trendy duruma uygun olmaya çalışıyorlardı...
Megaro Maximu’da o gün konuşan 29 yaşındaki genç gazetecinin, bugünlerle ilgili rolü var mıydı bilinmez, o genç gazeteci yıllar yılı bu gerçeğin tam aksine “Reha Muhtar oradayken, Yunanistan’la aramızda az kalsın savaş çıkacaktı...” lafına gülüp geçmişti...
Hiç bu anısını bir yerlerde anlatmadan...
***
Bugün anlatıyorum...
Çünkü bugün de “Uluslararası ilişkilerde değil, ama ulus içi hayatımızı etkileyen bir ilişkide yeni günlere gebeyiz...”
Demokratik açılım ya da adı her neyse Kürt açılımı...
Biliyorum ki uluslararası ilişkilerde nasıl davrandıysam, ulus içi ilişkilerde de aynı davranacağım...
Ben bu açılımı ve barış yolunda atılacak her adımı sonsuz derecede destekleyeceğim...
Biliyorum ki, yine birileri bir taraftan atacak, tutacak, suçlamalar gırla gidecek...
Oysa biz Yunanistan’la dost olduk, ne Türkiye bölündü, ne toprak ne de deniz verdik Yunanistan’a...
Elbette ki şimdi de barış sağlanacak, ne toprak verilecek ne de ülke bölünecek...
29 yaşındaki o genç gazeteciyi hatırlıyorum...
Ayakları büroya dönerken yürümüyor adeta koşuyordu...
Muhtemelen sevinçten, muhtemelen barış için bir şeyler yapabilmiş olmaktan...
O gün genç gazetecinin duyduğu gururu, bugün de sürdüreceğim...
Kararlıyım ben...
*****
“YALAN KARŞINIZDAKİNİN ÜRETTİĞİ BİR ŞEYDİR...”
Yalan karşınızdakinin ürettiği bir şeydir...” demiş Ömer Özgüner, “Başkasını Seviyorum” isimli romanında...
“Siz yalan söylersiniz, ama çokça karşınızdakini mutlu etmek için, onun duymak istediği şeyleri söylemek için yalan söylersiniz... Yalan bu anlamda çokça karşı tarafın ürettiği bir şeydir...”
Bu kadar mı güzel, bu kadar mı veciz anlatılır bir gerçek...
“Ondan dolayı başkaları için değil, kendim için yaşamayı düşünüyorum...” artık diyor romanın kahramanı Yavuz...
Başarılı bir reklamcı o ve karısına “Başkasını seviyorum ben” diyerek başlıyor roman...
İlk andan böyle muhteşem analizlerle sizi içine alıyor...
Çok önceleri editörümdü Ömer Özgüner STAR’da çalışırken ben...
Sonra SHOW’da haber müdürüm oldu...
Şimdi NTV’nin genel yayın yönetmeni...
Hiç şaşırmadım gazetecilikte tepeye tırmanmasına...
Ama bu romanına şaşırdığımı itiraf etmeliyim...
***
İnsanın başkaları için değil, kendisi için yaşamaya başlaması “kişisel hayatının en önemli devrimidir...”
“Başkaları ne düşünür” değil, “ben ne düşünürüm, vicdanım ne der” diye içinden geçirmeye başladığında, artık bilgelik aşamasına adım adım gelmektedir o insan...
Başkaları için yaşanmış hayatlar kaybolmuş hayatlardır...
Başkaları adına kendi ideallerinin uğruna yaşanan hayatlar ise kahramanlık mertebesinde...
İçselleştirmediği bir şeyi yaşayanlar, “hep başkalarına fedekârlık ettiklerini ama bunların anlaşılmadığını” söylerler...
Oysa hayatı içselleştirenler, kendi doğrularını kendi bildikleri gibi yapanlar, hayal kırıklıklarından teğet geçerler...
***
Hep sordular bana:
“Ayrıldığın kadınların arkasından hiç konuşmadın... Hepsini sen mi bıraktın?.. Yoksa o kadar sevmedin mi de, konuşmuyorsun?..”
Oysa cevap hiçbiri değildi...
Ben kimseye hiçbir şeyi fedekârlık olarak yapmadım...
Yaptığım her şeyi içselleştirmiştim...
Onlar “benim” yaptıklarımdı, ben istemiş ve ben yapmıştım...
Hayal kırıklığını karşı tarafa aksettirmeye gerek yoktu...
Kararlar benimdi...
Kendi kararlarım için başkalarını suçlayamazdım...
İlişki bittiğinde tek sözcük yeterliydi:
“Hoşçakal...”


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla