• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    jolly adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-01-2005
    Mesajlar
    720
    Karizma Gücü
    8

    Onay Koca Bir Yalandı Yaşamak (İlk Denemem)

    KOCA BİR YALANDI YAŞAMAK
    Ve araladı gözkapaklarını... Yorgun bir günışığı ayazın soğuğunu kucağına alıp yansıdı gözlerine.
    Alelade bir mezarın başucunda uyandı. Uzun yıllar önce göçüp gitmiş, şiirlerde anılan o “kara toprağın” soğuğuna gizlenmiş, tanımadığı bir insanın mezarının başucunda açtı gözlerini.
    Ne kadar uzun zaman geçmiş meğerse buraya gizlenişinin üzerinden. Ne kadar uzun zamandır kendisi de gömülmüş bu yabancının yanıbaşına. Ve gözlerini açışında gördüğü ilk şey ayakucunda parlayan gözalıcı maskesi oldu. Ne garip şey! Kendisini şu anda bulunduğu yerde olmasından hep alıkoyduğunu düşündüğü o maske, aslında burada oluşunun yegane sebebiydi.
    Ve çevirdi gözlerini... Gözalıcı parlaklığıyla hep kendisini çağıran maskenin bulunduğu tarafa bakmamaya çalıştı. Korkuyordu sanırım... Yine ruhunun isteği dışında “ele geçirilmesinden” korkuyordu. Yine maske tarafından sunulan tüm vaatlerin büyüsüne kendisini kaptırmaktan korkuyordu.
    Başucunda oturduğu mezartaşına ilişti gözleri. Yalnızca ölüm tarihini okumaya çalıştı. Fazlasını kaldıramazdı gözleri. Dayanamazdı o tanımadığı yabancının tüm hayatını gözünün önüne getirmeye. Yine korkuyordu, ve ölüm tarihine odakladı gözlerini... Silindi silinecek, zorlukla okunuyordu. 1988 yazıyordu o solgun beyaz mermerin örttüğü yabancının mezartaşında ölüm tarihi olarak. Alamadı gözlerini bu beceriksizce işlenmiş tarihin üzerinden. Nasıl olduysa ölüm tarihin gözlerinin önüne gelmesiyle tüm hatıraları canlandı bir an gözlerinde, tüm hayatı... Tanıdığı tüm insanlar; tattığı tüm duygular; şu anda bile pençesinden kurtulamadığı tüm kederleri, hayal kırıklıkları ve pişmanlıkları... Herşey teker teker gözlerinin önüne geldi bir an. Kendi trajikomik tarihini izledi, bu sıradan tarihin üzerinde yarattığı hiç de sıradan olmayan etkisiyle. Ve yalnızlığını gördü 1988'de. O kahrolasıca, her zaman sinsice yanına gizlenen ve en zayıf anında bir anda ruhuna yerleşen yalnızlığını... Tüm hatıralarının aciz çöküşünün, şu anda maskesiz, çırılçıplak olan ruhunu korkutamayışının üzerinden geçti yalnızlığı o an. Ve tüm gücünü silip süpürdü umarsızca...
    Tüm ruhuyla titredi sonrasında. Tam anlamı ile titredi! Titreyişinin sebebi üzerinde oturduğu bu soğuk mermer taş parçası değildi. Birkaç metre altına gizlenmiş yitik yabancı hiç değildi. İçinde bulunduğu koskoca mezarlık tüm durgunluğu ile aksine rahatlatıyordu onu. Yüzüne doğmaya çalışan güneş, ayazın soğuğu, etrafındaki soluk beyaz renkler, ve ağaçların yapraklarından gelen hafif hışırtı... Hayır... Hayır, hiçbiri değildi! Yalnızlığı ve o kahrolasıca 1988... İşte bunlardı titreyişine sebep olan. Bir de o maske... Şimdi bile garip bir ışıltı ile onu yanına çekmeye çalışan ama bir daha asla takmayacağına yemin ettiği maske.
    Oysa ne kadar kolaydı yüzünde bir zamanlar çıkarmaya kıyamadığı, çok sevdiği maskesiyle “yaşamak”. En azından nefes alabiliyordu rahatça, yorgun şehrinin ötesi olmayan sokaklarında. Şimdilerde usulca adımını atmaya bile çekindiği bazen hayat dolu, bazen oldukça durgun olabilen, sonu gelmez görünen tüm yollarında... Yüzünde maskesi olmadan korkuyordu hayatın bağrına atmaktan kendini. Ölümün simgesinde nefes alamamayı yeğliyordu. Belki de huzur veriyordu şu anda ölümün beyazı kendisine.
    Peki neden hayatın canlılığından koparıvermişti ruhunu? Neden bir anda atmıştı kendini ölümlerin diyarına? Nasıl olmuştu da o kendisini cazip gösteren maskenin tehlikesinin farkına varmıştı? Nasıl olmuştu da yüzünü ve ruhunu o maskeden kurtarıp, maskesini bir kenara atabilme cesaretini bulabilmişti kendinde?
    Bir an gelmişti ve farketmişti ki bakmaya korktuğu maskesinin ardına gizlenip nefes almaya çalışmak değildi yaşamak. Ne olmuştu da dimağında akmaya başlamıştı farkındalığın pınarı?

    Uzun zaman önce uyandı. Gözleri kapalıydı. Ancak gözkapaklarına birer gözbebeği çizilmişti sanki ve yüzü bir maske ile sarmalanmıştı. Hissetmişti yüzünde bir maskenin varlığını... Ancak öyle güzel görünüyordu ki hayat, çıkarmaya kıyamamıştı. Hayatın tüm acılarından koruyordu bu maske onu, kendinden bile... Kendini, kendi gölgesinden bile koruyordu. Maskenin ihtişamı gözlerini almıştı. Yaratıcısının kendisine armağan ettiği bu fevkalade objeyi şimdiye kadar kendisine armağan edilen alelade bir obje gibi bir kenara atamazdı. Tadını çıkarmalıydı pespembe renklere bürünmüş hayatının.
    İnsanoğlunun tüm küstahlıklarını ve kendinibilmezliklerini bir kenara koyup, tüm acı anıları teker teker yaşanası anlara dönüştüren olağanüstü bir maskeydi. Bir terslik vardı sanki... Ancak masallarda veya masallarla yaşanabilecek bu hayatta ters giden birşeyler vardı. Fakat yaşadıkları öylesine mutluluk vericiydi ki, hissettiği bu tersliği görmezden gelmişti. Böyle hissetmesinin bir nedeni vardı tabii... Maskeyi taktığı an, mucizevi bir olay gerçekleşmiş ve etrafındaki tüm aynalar ortadan kaybolmuştu. Aynaların yokluğunun bir sebebi olmalıydı. Ancak anlayamıyordu. Bu sırrı çözemiyordu. Zaten ne zaman bu sırla ilgili düşüncelere kapılsa, bir anda o düşüncelerden uzaklaştığını hissediyordu. Düşünemiyordu artık! Yalnızca izliyordu. İnsanların yardımseverliğini, inanılamayacak ölçüde insancıl olan davranışlarını izliyordu. Belli ki maske yalnızca yüzünü değil, ruhunu ve mantığını da kapsamıştı zaman geçtikçe... Örümcek ağlarıyla sarıp sarmalandığını hissediyordu, ancak kendisine bu maske ile birlikte sunulan fevkalade hayat maskesini çıkarmasını engelliyordu.
    Zaman geçti... Aynaların yokluğunu, düşünememe yetisini, örümcek ağlarını, kısacası tüm endişelerini unuttu. Yalnızca “yaşıyordu”. Oldukça mutluydu, ve memnundu hayatından. Hiçbirşey sonunda kendisine sunulan bu sonu gelmez saadeti kendisinden koparamazdı...
    Uzunca bir süre sonra birine rastladı. Kısacık boyu, rengarenk gözleri, şahane fiziği, herşeyi ile mükemmeldi. Bir anda ruhu okşanmaya başlamıştı sanki. Gözlerini alamadı bu güzellikten. Bugüne kadar gördüğü ve yaşadığı tüm güzelliklerden farklıydı sanki bu gözlerin kendisine sunacakları... Ruhundaki örümcek ağları sanki teker teker sökülüyordu ve yerine karşı konulamayacak bir tutku ve sevgiyle O yerleşiyordu. Öylesi güzeldi ki sonrasında yaşadıkları... Sanki bir anda bir masalın içine düşüvermişti. Mutlu sonla biteceğinden emin, güzel prensesi de dahil tüm güzellikleri içinde barındıran mutlu bir peri masalı...
    Bilemezdi ki bu güzel gözler, onun için hiç de tahmin edemeyeceği bir dönüm noktası oluşturacak. Bilemezdi tüm olağanüstülüğüyle satırlarında doyasıya aktığı bu masalın, masaldan ziyade ileride acı bir otobiyografiyi temsil edeceğini, ve içinde yaşadığı masalı da üstünden koparıverecek bir güce sahip olduğunu... Bu gücü de kendisi vermişti aslında O'na. Tüm sevgisini, tüm kalbini O'na vererek... Hayatını üzerinde şekillendirerek... Onsuz bir hayatı düşünememek öylesine cazip geliyordu ki kendine... Devam etti.

    Zaman geçtikçe üşüdüğünü hissetmeye başladı, ancak maske koruyordu benliğini. Tüm acılardan, ikilemlerinden ve endişelerinden koruyordu. Hissediyordu ki “günışığı” uzaklaşıyordu bedeninden, ruhundan... Tamamiyle kendisinden uzaklaşıyordu. Bunları göremeyecek kadar kördü o zamanlar gözleri... Yalnızca küçük çizikler acıtıyordu ruhunu. Ruhundan tam anlamıyla koparamamıştı örümcek ağlarını zaten. O'nun güzelliği bile yetmemişti... Maskesi oldukça güçlüydü...
    “Günışığı” bir yaz güneşi ile birlikte gelmişti. Yine bir yaz güneşinin doğmasına yakın, kaybetmişti günışığını... Aslında sonbaharda yağmurlar O'nun kalbine yağmaya başlamıştı sanırım. Çok barizdi, ancak fazlasıyla kördü bunları görmek için. Kaçınılmaz sonu görememişti gözlerini bürüyen maskesini, ve ruhunu ele geçiren sonsuz aşkını kaldırıp... Ani gelmişti. Tıpkı kalbinde yer etmiş biri yaşamayı bıraktığında bunu ne kadar açıkça ortaya koysa dahi o ani gidiş gibi gitti. Nereden bilebilirdi ki günışığının neler hissettiğini... O'nu göremeyecek kadar meşguldü... Hem sevgisiyle, hem de maskesinin kendine sunduğu vazgeçilmez güzelliklerle... Bencildi... Bencilce seviyordu belki de. Veya bencil hislerini dahi göremeyecek kadar kapalıydı gözleri yüzünün tamamını örten ışıltılı maskesi tarafından... ve gitti... Günışığı gitti... Hem de alıştıra alıştıra gitmeye çalışırken aniden gitti.
    Giderken bir de ayna bıraktı tam karşısına. Kendisinden gizlenen tüm aynalara inat, görebilmesi için bir ayna bıraktı. Yaptığı ilk iyilik kendisiydi, son iyiliği de bu oldu. Ruhuna saplanan acı ile gözlerini hafifçe araladı, ve puslu gidişini gördü...
    Maskesi ilk kez bir kederi sunmuştu ruhuna. Belki de bir cezaydı sunulan keder. Ruhunu örümcek ağlarına teslim etmeyişinin cezası... Bir süreliğine ruhunu daha yoğun mutluluklara açma sevdasının, kendisini geri dönüşü olmayan yollara savurduğunu hissetti.
    Puslu gidişini izledi, ve geri getirmeye çalıştı günışığını şuursuzca... Getiremedi... Boşaydı çırpınışları... Geri getiremeyeceğini bile bile ağladı geceler boyu, kurumadı göz pınarları... Sonsuz sevginin korkunç kederi büyüdü ruhunda... Pişmanlıklar vardı, umutsuzluklar ve derin acılar... Kapanmayan yaralar... Sanki bardağın boş tarafıydı çarpan yüreğine. Kırılmıştı. Cam parçaları umarsızca değiyordu ve yakıyordu. Çok acıtıyordu. Maskesi bile koruyamadı kendini... Kaldıramayacağını hissetti... Ruhuna öylesi bir yük binmişti ki kurtulamıyordu. Geri dönüşü için çırpınmanın fayda etmediğini görünce bu kez kurtulmak için çırpınmaya başladı. Yüreğini sökmeye çalıştı, beceremedi. Canını çıkarmaya çalıştı, onu da beceremedi. Çıkaramazdı zaten... Olası bir intihardan koruyordu kendini yüzünü çevreleyen maskesi... Lanet okudu sonraları... İsyan etti.
    Ve gözleri aralanmaya başladı. Puslu acılar önüne dizildi tüm parlaklığıyla. Daha çok acıttı... Çünkü önceleri günışığı tarafından kendisine sunulan aynayı belli belirsiz seçebilen gözleri ardına kadar açılmıştı. Yırtmıştı gözlerindeki örümcek ağlarını, beynindekilerle birlikte... Herşeyiyle görmeye başladı. Puslu gidişini görmüştü önceleri, ve çok sonralarında nedenlerini gördü armağanı olan aynada...

    Gözlerini aynaya dikti o an. Kendisini de görebiliyordu artık. Işıltılı maskesi ile birlikte canlandı yansıması gözlerinde... O hep görülmesinin engellendiği maskesini tüm parlaklığı ile birlikte görebiliyordu. Ve işte o an bir dönüm noktası oldu onun için... Aynalarının yokluğunun da, örümcek ağlarının da, düşünme yetisinin zamanla kayboluşunun da nedenleri tüm çıplağıyla gözleri önüne serildi. Maskesinin üzerinde yazan ve varoluşunun amacını sergileyen yegane sözcük bir anda aydınlattı tüm benliğini... Şimdi anlıyordu nasıl böylesine vazgeçilemeyecek bir hayatın kendisine sunulabildiğini... Şimdi anlıyordu gözlerine inen perdenin ruhunda oluşturduğu mutluluğun sebebini. Şimdi anlıyordu maskenin gücünün tek sırrını. Öylesine basit, öylesine sıradandı ki parmaklarını ısırmamak için zor tuttu kendisini...

    “Uyurgezer” yazıyordu maskesinin üzerinde. Yüzünü çevreleyen göz kamaştırıcı maskesinin üzerinde “Uyurgezer” yazıyordu. Bunca zaman üzerine yapışmış uyurgezerliğinin simgesiydi yüzündeki maske... Çıkarıp atamadığı olağanüstü armağanı bunca zaman hayatın pespembe yanlarını göstermişti kendine... Mutlulukla çevrelenmişti tüm hayatı, fakat hepsi yalandı. Tüm mutlulukları, tüm iyi anıları, herşey yalandı.
    Farkına vardı pervasızca güzel şehrinin tertemiz sokaklarında dolanırken etrafında dolaşan uğursuz bir hissin varlığının. Farkına vardı ki aslında ne şehri güzeldi, ne sokakları tertemiz... Ne etrafındaki insanlar yardımseverdi, ne de arkadaşları her daim sadık ve yanında... Tüm gerçek önünde duruyordu şimdi... Günışığının giderken kendisine armağan ettiği aynanın içinden şeytani bir şekilde gözkırpıyordu kederli yaşantısı...

    Ve farkındalığın güçlü kolları kavradı kendisini... Ölümün sıcak ve samimi kucağına savurdu... Kendisini en çok güvende hissedebileceğini düşündüğü yegane boşluğa...
    Uyandı kahramanımız... Ruhundaki hazin gerçekle birlikte bir mezartaşının başucunda uyandı... İşte buydu uyandığında ruhunda oluşan acı hissiyatın nedeni... Mezarın sahibi olan yabancının yanıbaşına uzun zaman önce diri diri gömülmüş olduğunu hissetmesinin sebebi... Yalnızlığını kavrayışı ve içinde bir titreme yaradışı...
    Herşey açıktı. Gözlerinden birer damla yaş aktı yanaklarına doğru... İşte buydu burada bulunuşunun hazin hikayesi. Nefes alıyor gibi görünen tüm insanoğlundan sıyrılıp da kendini doğduğu yıl ölen bir yabancının mezarına atışının hikayesi... Yalandan nefes alışların ruhunda açılan derin yaraların üzerine tuz biber ekmesine seyirci kalacağına burada nefes almamaya karar vermişti. Tüm mantığıyla ve ruhuyla vermişti bu kararı. Ama bir türlü gömememişti o yalancı maskeyi. Bir türlü ayıramamıştı ayakucundan. Belki eline almaya bile korkmuştu oraya savuruşunun ardından. Belki de yine mantığını kullanıp her ihtimali düşünerek orada öylece bırakıvermişti artık soluk bir ışık saçan maskesini.

    Ancak hazin hikayesi tekrardan gözlerinin önünden geçtiğinde cesaret buldu uzunca zamandır yanında bulunduğu mezartaşının tamamını okuyabilmek için. Tekrar çevirdi gözlerini ve mezartaşına dikkatle baktı. Ama bu olanak dışıydı! Zorlukla okunan işlemelerin üzerinden kendi adını seçebildi... Ve aslında doğum ve ölüm tarihinin ayni olduğunu sonunda görebildi.

    Doğarkenden ölümünü görmeye, ölümünü yaşamaya dayanamadı aciz ruhu... Tüm hayatı bir yalanlar şeridinin parçasıymış meğer... O içten içe acıdığı yabancı ta kendisiymiş meğer... Bunun farkındalığına varmaya dayanamadı... Birşeyler yapmalıydı. Ya hayatının sonuna dek kendi mezarının başucunda oturup kederiyle boğuşacak, ya da o bir türlü gömemediği maskesini tekrardan yüzüne yerleştirip yalan bir hayatın içine dönecekti. Düşündü...
    Sarıp sarmaladı o titreyiş tüm vücudunu... Dayanamıyordu kendi mezartaşına bakmaya... Dayanamıyordu tüm gerçeklerle yüzleşip kendi içinde boğulmaya...
    Ve dayanamadı da...
    Eli maskesine uzandı.
    Gözlerinden yaşlar damlıyordu
    Mezarının üzerine...
    Ve ayakucunda bulunan maskesini eline aldı...
    “Uyurgezer” işlemesini inceledi...
    Ne kadar da güzeldi.
    Ne kadar “cazip”ti.
    Ne kadar gözalıcıydı.
    Bu kez bile bile,
    Tüm farkındalığıyla,
    Ruhunun ve bedeninin örümcek ağları ile çevrelenmesine izin vermeyeceğine “yemin ederek”,
    O hep kendini çağıran maskesini,
    Yüzüne geçirdi...
    ve kalktı kendi mezarının başucundan...
    O anda birşey oldu.
    Mezartaşının üzerindeki yazıların solukluğu yerini beyaz bir mermere bıraktı...
    İyi hissetti kendini bir an...
    Herşey sona ermiş gibi hissetti...
    Artık farkındaydı, ama mutlu da hissedebilirdi...
    Hem o kadar acıtmıyordu da artık ruhundaki derin yaralar...
    Hiç kapanmıyor olsalar da en azından dayanılmayacak ölçüde yakmıyordu ruhunu...
    Ve çıktı mezarlığın kapısından.
    Kavuştu sonunda o aslında hiç özlemediği yalan yaşama...
    Zorundaydı çünkü.
    Tüm benliğiyle hissediyordu bunu.
    Nefes alıyor gibiydi ve sırf bu yüzden tekrar denemek zorundaydı.
    Mezarlığın kapısından çıktığında baktım kahramanımızın mezartaşına...
    Bomboştu artık.
    “Hiç yaşamamış gibi veya daha yaşıyormuş gibi...”
    Bomboş bir mezar... Ruhumu ürpertti...
    Çözememiştim aslında... Ürperişim bundandı...
    Kahramanımız yaşıyor muydu, yoksa son yaptığı tercihten sonra hiç yaşamamış gibi mi farzedilmişti... Bu yüzden miydi mezartaşındaki silik işlemelerin verdiği korkutucu his... Son bir test miydi yaşamı üzerine... Çözemedim.

    Sonrasında düşündüm...
    Farkında mıydı acaba...
    Farkındalığı bu kadar güçlü bir şekilde ruhuna tesir edebilmiş miydi...
    Aslında maskesiz bir hayatta kendi mezarı başında aldığı tek tük solukların,
    Maskesiyle almaya çalıştığı düzenli soluklardan daha gerçek olduğunu...
    Farkında mıydı acaba...
    ki aslında bir yaşamın bir yalan olduğunun...
    Tam anlamı ile bir yalan olduğunun...

    Evet, bir yalandı yaşamak!
    Uyurgezerlik maskesini yüzünden,
    ruhundan,
    ve mantığından
    bir an olsun çıkarabilene...
    Farkına varabilene...



    © Aysun
    Tüm hakları saklıdır.
    M.K.Paşa : "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur..!"


    Laws are sand, customs are rock. Laws can be evaded and punishment escaped but an openly transgressed custom brings sure punishment.




    ... ::: TurkForum Kadınlar Klubü Üyesidir ::: ...

  2. #2
    TF Bölüm Sorumlusu <span style='color: #006400'><span class='glow_FFA500'>_WOLF_</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    24-12-2007
    Mesajlar
    22,258
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    9
    Anladıysam arap oluyum.
    Teşekùrler yinede paylaşım için




    Uzaklık deyip dert ettiğin nedir ki sevgili..?..Biz, yaradanı görmeden sevmedik mi..?((MEVLANA))

  3. #3
    jolly adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-01-2005
    Mesajlar
    720
    Karizma Gücü
    8
    Felsefe bölümünde mi paylaşsaydım acaba
    Neyse, yine de teşekkürler ilk yorum senden geldi
    M.K.Paşa : "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur..!"


    Laws are sand, customs are rock. Laws can be evaded and punishment escaped but an openly transgressed custom brings sure punishment.




    ... ::: TurkForum Kadınlar Klubü Üyesidir ::: ...

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Hariri tanığı: İfadem yalandı
    2005 Konuları bölümünde angel_nili tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 29.11.05, 10:19

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •