Otuz küsur PKK’lının bugün Türkiye’ye dönmesini bekliyoruz. Ben bu satırları yazarken onlar gelmiş olabilir. Taraf, hükümetin, gelenlerin birkaç saat içinde serbest bırakılacağının güvencesini verdiğini yazıyordu. Bunun gerçekten böyle olduğunu tabii ki umuyor ama aynı zamanda tahmin ediyorum. Onları bildiğimiz Türk usulü yaka paça derdest ettikten sonra barışın ayağını basacak yer bulamayacağını herkes bilir.

Böyle bir olayın nihayet olabilmesine (devamının geleceği umuduyla) sevinmemek mümkün değil. Bir yandan da, şimdiye kadar niçin olmadığına şaşmadan edemiyorum. Niçin bu kadar yılı böylesine rahatlıkla heba ettik?

“Zaman” insana verilmiş en önemli, en değerli şey; ama sanki bir armağan gibi verilmiş değil; daha çok, bir “emanet” gibi ya da haltâ bir “sınav” gibi. “Al sana ‘zaman’! Bakalım bunu nasıl kullanacaksın!”

Tek tek bireyler gibi, toplumlar için de geçerli bu sınama. Ama bunun bir “sınama” olduğunu hepimiz anlamıyoruz. Tepe tepe kullanılmak üzere verilmiş bir armağan olduğu inancı ağır basıyor. Bu inançla, “hele şimdilik dursun, ileride düşünürüz” diye diye, kendimizin ve herkesin o son derece değerli zamanını boşuna harcıyoruz.

Ama Türkiye’de sorun sadece bir “tembellik” de değil elbette. İşte, şimdi de, bazılarımız PKK’lıların geri gelmesinin bir bayram havası yaratacağını, yaratması gerektiğini düşünürken, kimileri diş gıcırdatıyor; bazılarımız Ermenistan’la imzalanan kâğıda sevinir, bunun arkasının gelmesini beklerken, birileri yeriniyor. Birileri, bu işleri başlatan hükümetin bir yerde ayağının sürçmesini bekliyor –bunu, hükümetin üstüne atılıp onu parçalamanın ve işleri yeniden eski çözümsüzlük durumuna getirmenin fırsatı yapmak umuduyla.

Bir yanda bu çözümsüz, dünyayla kavgalı, kendisiyle kavgalı varoluş biçimini hayatın kuralı olarak kavrayanlar var; bir yanda da bürokratik “erteleme” alışkanlığıyla yetişmiş, biçimlenmiş olanlar. Birinciler, ikincileri kolayca etkiliyor. Siz bir soruna bakıp “Şu işi düzeltmenin bir yolunu bulmalı” diye düşünmeye başladınız mı?.. Hemen o “birileri” ortaya atılıyor, “Sakın oraya elini sürme! Altında kalırsın! Bütün sorumluluk sende olur!” diye bağırıp çağırmaya ve çözüm için adım atmanın doğuracağı sayısız sakıncaları anlatmaya başlıyor. Bu olunca, o çekingen zihniyet ve onun yarattığı kolektif sorumsuzluk ortamının aktörleri elini ayağını oynatmaktan vazgeçiyor.

12 Eylül’den beri, bu iki insan tipinin her şeyi belirleyebildiği bir iklimde yaşamaktayız. Her şeyi bu iki insan tipi belirliyor çünkü başta 1982 Anayasası, bütün bir yasal düzen, bunu gerçekleştirmek üzere kurulmuş.

Hükümetin yedi yıldır yaptıklarını düşünün. Bunların pek çoğu, uzun süre önce yapılması gereken şeylerdi. Yapılan işi küçümsemek için söylemiyorum; böyle bir muhafazakârlık ortamında bunların nihayet yapılması son derece önemli ve son derece olumlu. Ama çoktan yapılması gereken, yapılabilir olan ve yapılması ile büyük yararlar sağlanan işlerdi. Hâlâ, dört yanımızı böyle sorunlar kuşatıyor.

Ve hâlâ “yaptırmama” mücadelesi sürüyor.

Bir toplum maddî, mânevî birtakım kazanımlar sağlamışsa, bunun üzerine bir muhafazakârlık kurabilir. Bugün birçok Avrupa ülkesinin böyle bir havada yaşadığını görebiliyoruz. Belki çok onaylanır bir şey değil, ama anlaşılır bir şey.

İyi ama, elini dokundurduğun her şeyi bir soruna çevirip sonra da bu sorunlar üstünde oturmanın muhafazakarlığını yaratmaya çalışmak akıl kârı bir davranış mıdır?

Zaman kaybetme (ve onun içerdiği, can kaybı, kaynak kaybı, ahlâk kaybı vb.) uzmanı Türkiye de, bu uzmanlığından yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor.