Açılım adı altında geliştirilmek istenen sürecin tam manası ile anlaşılması için “Milli Devlet” inşasıyla birlikte gerçekleşen uluslar arası sistemin analiz edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda baktığımızda “Dünya İmparatorluğu ve Hegemonya” olarak iki ana başlık karşımıza çıkmaktadır.
Dünya İmparatorluğundaki tek bir siyasi iradenin varlığı, sermaye dolaşımında ölü bir piyasa öne sürmekte olduğu için kapitalizmin gelişmesiyle zıt orantılı bir ivme göstermektedir. Bu sebeptendir ki; kapitalizmin gelişmesi karşısında tutunamamıştır.
“Hegemonya” ise özellikle coğrafi keşiflerden sonra sermaye ve emek dolaşımının pazar temelinde kolaylaştırması ve canlandırması yönünden kapitalizmin gelişmesi ile doğru orantı göstermiştir. Özellikle 18. yüzyılda Birleşik Eyaletler (Hollanda), 19. yüzyılda Birleşik Krallıklar ( İngiltere) ve 20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri ile hegemonya gücü el değiştirmiştir.
Sermaye birikiminin artması, burjuvazinin güç kazanması ile kapitalizm güçlenerek ilerlemiş ve dünya sistemini düzenlemiştir.
1638 Westphalia Antlaşması ile Avrupa devletlerinin “egemenlik” temelinde birbirini tanıması ve devletlerarası hukukun düzenlenmesi ile devletler sisteminin oluşması da devletlerarası sermayenin dolaşımı ve pazar oluşumunun bir sonucudur.
Bunun akabinde milli burjuvazinin oluşması ve sermaye dolaşımının güvensiz bir ortam içermesi ile –ki bunun içine hukuksal ve güç bağlamındaki güvenceyi sayabiliriz- Ulus Devlet yapılarının oluşturulması ve buna bağlı olarak da uluslar arası hukukun oluşturulması ile sonuçlanan bir sürece gidilmektedir.
Türkiye özeline indiğimiz takdirde, Osmanlı’nın son dönemlerinde çevre ülke konumundan, cumhuriyet ile birlikte yarı-çevre konumuna geçiş gerçekleşmiştir.
Bu temelde incelediğimizde Merkez, Yarı-Çevre, Çevre devlet oluşumları gözümüze çarpmaktadır. Ham madde alımı ve ürün arzı ile kapitalist meta zincirlerini uluslar arası alanda dolaştıran Merkez Ülke ve ilkel üretim biçimleri, ham madde satımı, ürün talebi yönünde çevre ülke ilişkileri arasında sıkışan yarı-çevre ülke varlığını göstermektedir.
Milli Devletin güç kazanımı ile milli egemenliğin başat güç olması, uluslar arası ve ulus üstü sermayenin dolaşımında büyük bir engel teşkil etmeye başlayınca da egemenliğin paylaştırılması sürecine gidilmiştir. Askeri ( NATO…), siyasi ( AB…), iktisadi birlikteliklerle ( IMF, Dünya Bankası…) ile üçlü paylaştırma gerçekleştirilmiştir.
Üst paylaşım olarak üçlü birliktelikler gerçekleşirken ayrıca milli birlikleri zayıflatacak azınlık parametreleri ise alt paylaşım olarak devreye girmiştir. Buna da örnek olarak etnik kimlikli ve inanç temelli azınlık parametrelerini gösterebiliriz.
“Biz” kavramına geri dönersek; Türkiye cumhuriyetin ilanı ile çevre ülke konumundan yarı-çevre statüsünü elde ederek bölgesel bir güç oluşturmuştur. Nihai hedefin aslında Merkez ülke konumunu kazanarak başat güç olmak ve hegemonya paylaşımında söz sahibi olmak kaygısı kaybedilerek, mevcut statünün korunması isteği ise bu bağlamda önemli bir duvar oluşturmuştur.
Milli egemenliğin özellikle son dönemlerde etnik kimlik bağlamındaki bölüştürülmesi ise Türkiye’yi yarı-çevre konumuna hapsetmekten öte bir şeyi ifade etmemektedir.
Büyük Osmanlı düşünceleri ile bölgesel olarak yayılmış bir yarı-çevre ülkesi olarak Türkiye’nin AB’nin ve ABD’nin menfaatlerini gözetmesi ve milli şef dönemi sürecindeki kapalı, fiskalist, provizyonist devlet olma kaygısı ise sonuç olarak yine ülkeyi yarı-çevre fasit dairesinin içine hapsetmiştir.
Azınlık Parametresi Olarak İrlanda, İspanya ve Türkiye Örneklemenin Çözümlenmesi
Türkiye’nin merkez ülke konumunun engellenmesi için azınlık parametresi özellikle etnik kimlik bağlamında oluşturulmuştur. Bilinçli bir şekilde İrlanda ve İspanya örneğinin Türkiye’ye uyarlanması konusunda ısrarcı olan zihniyetlerinin görmek istemedikleri büyük uçurumların varlığını göstermek ise bizlere düşmektedir.
• Üst kimlik inşasında benimsenen farklı politikaların bu sürece etkileri zaten farklılıkları en başından göstermektedir.
• Britanya’da üst kimlik kavramının emperyal bir temelde kodlanması ve Türkiye’nin emperyal sürece bugüne kadar hiç entegre olmaması ise bu konudaki açmazlardan bir diğeridir.
• Teritoryal İspanyol kimliğinin tarihsel bir zihniyetin yansıması olarak şekillenmesi ve bunun devamı olarak üst kimlik olarak İspanyolluğun vurgulanmasına karşılık 1000 yılı aşkın millet ve teritoryal temelde şekillenerek işlenmiş TÜRK üst yapısının bilinçli bir şekilde etnisite ve etnik grup kategorisine sokulması şuur çelişkisinden öte bir şey değildir.
• Milli Egemenlik kavramının zayıflatılması çerçevesinde milli irade ve milli devlet değerlerinin yerini neo-liberal değerler bütününün alması ile azınlık dili, tarihi, kültürü icadı ve akabinde bu icadın uluslar arası alanda keşfi gerçekleştirilmiştir. Bu minvalde; Kürt Kimliğinin ve Üst kimliğinin yeniden tanımlanması çabası oluşturulmaktadır.
• Britanya ve İspanya neo-liberal sürece eklemlenmesini daha erkenden başlatırken Türkiye’de bu süreç 1980 darbesi ile oluşturulmuştur. ( Our boys have done )
• Kuzey İrlanda ve Bask meseleleri Avrupa Üst Kimliğinde ülkesel bir sorun iken, Kürt Meselesi sadece Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir sorun değildir. Türkiye, İran, Irak, Suriye, kısmen Lübnan, Filistin ve Ermenistan bölgesini ilgilendiren bir Ortadoğu Sorunsalıdır. Bu gerçeği görmeden bunu sadece Türkiye Milli Devlet anlayışı ve Milli egemenliği ile açıklamak ve bu bağlamda çözmeye kalkmak ise yarı çevre maşası olmanın bir istencesi olacaktır.
• İrlanda meselesinin de mezhep ve inanç parametreleri ekseninde gerçekleşmesi olsa olsa Filistin- İsrail sorunsalı bağlamında örnek teşkil edebilir.
Ülkü Ocakları


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla