Ayna, kendine aksedeni yansıtır. Yani aslında hiçbir özelliği ve güzelliği olmayan sıradan bir metadır. En çok etkilendiği şey ise ışıktır. Ufkunda ne kadar ışık varsa o kadar gerçeklere yaklaşır. Karanlıkta ise sadece ortada dolanan siluetlerin yalan yanlış karartısını ve birbirine dolaşmış gölgeleri gösterir.
İçine düştüğümüz şu alacakaranlıkta, işte böyle dışının karalığını ve içinin karanlığını yansıtan bir aynayla karşı karşıyayız. Her ortaya çıkışında dört bir yanını zifiri karanlığa boğuveren bu aynanın her şeyi bir ilginç.
Diyarbakır’da doğmuş, Adana’da yaşamış, ancak Mardin’i temsil etmeye karar vermiş. Bilinen tek özelliği 68 kuşağından bir teröristin familyasından olması. Gökkuşağı kadın derneğini kurmuş ve başkanlığını yapmış, fakat gökkuşağının onca rengini kör koyup kendine karanlığa açılan kapkara yolları hedef seçmiş. Muhtemelen hızlı feminist. Kırkını geçmiş, bekâr.
Her yerde izi, her mecliste sözü var, ama sadece ortaokula kadar okumuş. Böyle bir çeşni içinden araya araya bulup ülkemizin birlik ve dirliğinin teminatı olan yüce bir Meclis’e yerleştirdiğimiz bu aynanın bir kusuru var maalesef. Herhalde oradan oraya dikkatsizce taşındığı için ortadan ikiye bölünmüş. Bu sebeple de ülke ve insanımız dahil her şeyi iki parçalı görüyor ve gösteriyor. Bu özelliği onu bölücülük konusunda uzmanlaştırmış. Fakat gelin görün ki ana gövdeden bölünmüş olarak yansıttığı parçanın en belirgin rengi olan dilinin bile cahili.
Daha ötesi kendi sunduğu bölünmüş tablonun dışına çıkan, iç içe girmiş görüntülerden son derece rahatsız. Hatta algı alanına girmeyen, kendi halince ve kendi yolunca giden herkesi ve her şeyi hain olarak gösterecek kadar da pervasız.
Boydan kısa velakin uzanmadığı yer, içinde olmadığı sır yok.
Geçmişine, birikimine, yaptığı bir iş veya başardığı bir şeye dair başkaca bir bilgi yok. Ancak nerde bir fitne yumağı haline gelmiş bir topluluk var ya başında, ya konuk olarak baş köşeye kuruluyor, ya mikrofon önünde ahkâm kesiyor. Nerde bir şer odaklı fırka veya dernek var içinde, ya as başkan ya üs başkan ya da baş başkan. Anlayacağınız her yerde sözü, her resimde yüzü var.
Ancak bazen ya dilinin dolaşmasından ya aklının şaşmasından 30 Ağustos Zafer Bayramını 15 ağustosta kutlayıveriyor. Öyle ya, çok konuşunca, hele bir de ilgi ve bilgi alanı dışında ahkâm kesmeye kalkınca bu kadarcık hatalar oluyor tabii.
Hakkını yemeyelim şimdi. Hiç şaşırmadan yaptığı işler de var. Mesela eşkıya başının adını ağzına her aldığında besmele çeker gibi önüne hemencecik bir sayın eklemeyi unutmuyor. Zaten bütün kaygısı cani başının saçı sakalı, yediği içtiğidir. Her vesileyle saygısını arz eder, kılı tüyü dahil her derdiyle dertlenir. Bunların dışında da pek öyle bir kaygısı veya sıkıntısı olmamıştır.
Adana’yı sel almış, Mardin’i yel almış, Diyarbakır’ı el almış ne gam! O cani başı sağlık ve afiyette olsun da ötesi hiç önemli değil.
Bu aynanın derununda, bu ülkede neden bazı adamların üç hanımdan otuz çocuk sahibi olmak istediği, neden bazı insanların kırk arşın tarla için kadın çocuk demeden, düğün evi, Allah’ın evi demeden kırk kişiyi katlettiği soruları yoktur. Hele o dağlara çıkıp devletin askerine, polisine, öğretmenine, mühendisine kurşun sıkan, köylerde ve mezralarda altı aylık sabilerden altmışlık piri fanilere kadar kimseyi ayırmadan katliam yapan teröristin ıslahına ve yaptıklarının hesabını vermesine dair en küçük bir endişe yoktur. Bunların yerine bu cinayetlere yeni cinayetler ekleyecek tahrik edici konuşmalar, teröristi masum gösteren, hatta teşvik eden söz ve tavırlar vardır.
Bu aynanın derdi ne cehalet ne plansız nüfus artışı ne de ağa, şeyh veya teröristin baskı ve zulmüdür. Varsa yoksa asker ve devlet. Barışı da onlar bozar, suçu da onlar işler. Her şeyin suçlusu ve sorumlusu devlettir, askerdir. Dev gibi büyümüş sosyal problemler ve yol açtığı facialar için söylenecek bir söz, yapılacak bir iş yoktur. Mahallenin topal tavuğunun bile ayağını asker kırmıştır, yarasını devlet sarmamıştır. Bunca eli kanlı terörist masumdur, bunca cahil ve zalim adam günahsızdır.
Dağdaki eşkıyaya veya şehirdeki efendilerine sesini çıkaramayanlar, daha ötesi onların önünde kırk kat eğilip selam ve saygı sunma yarışına girenler, iş devletin askerine, polisine, hatta en temel kurumlarına ve yasalarına gelince bir afra bir tafrayla dayılanmaya başlıyorlar. O da yetmiyor, tehditler savuruyorlar.
Tabii bu durumu sadece çatlak aynaların yansıttıklarıyla veya çapsız adamların yaptıklarıyla açıklamak hata olur. Açıla açıla yalama olmuş sosyal ve siyasi dinamiklerin, üç günlük iktidarı veya dünyalık ihtiyacı için her şeye boyun eğer hale gelmiş yetkili ve sorumluların vebalini de unutmamak gerekir.
Aylardır hapiste yatan ve daha suçunun ne olduğu bile anlaşılamayan bir kısım insanlara hemen uzanıveren devletin ve adaletin eli, her sözüyle ve tavrıyla suç işleyen ve toplumu suç işlemeye tahrik edenlere yaklaşınca bir telaş başladı ki demeyin gitsin.
Karanlıkların aynası, buyuruyor ki her türlü fesadı ve tahriki yayarım ama hesabını vermem. Bizim için her kapıyı açacağını söyleyenler, gelsin bu kapıyı da açsınlar, yoksa ortalığı fena dağıtırız ha!
Buyurun cenaze namazına. Dokunulmazlık zırhlarıyla sarıp sarmaladığımız aynamızı, şimdi kimler koruyacak. O keskin ve tırtıklı köşelerden kimler tutarak hem kendi ellerini hem de milletin vicdanını kanatacak.
Atalar boşuna dememiş, “Taharetlenme cam kırığıyla kestirirsin, ülfet etme cahil ile küstürürsün”.
Haydi, Belde-i Tayyibenin eski şehremini, mübarek Recep ayında Er doğan yiğit ve onun aziz yoldaşı Mehmet namlı Ali simalı Şahin iş size düşüyor. Sırtlayın bu aynayı da kırdırıp döktürmeden bu bela kapısından da geçiriverin. Sen de omuz ver bu işe serv-i bülendim yürü! Öyle uzaktan uzağa “size kapılar açtık gelip geçesiniz diye” nutukları atmak yetmiyor. Zorlayın bütün kapıları, baktınız açılmıyor, kırın gitsin.
Her ne kadar, sizden bu kadar yıldır, derdine derman olacak yasaları dört gözle bekleyen bunca meslek ve iş erbabı vatandaş varsa da, onlar nasıl olsa beklemeye alışmışlardır, bırakın biraz daha beklesinler. Siz öncelikle bu işe bir el atın da, bizi ele âleme rezil olmaktan kurtarın. Maazallah asker veya polis, suç işlemiş bir vekilimizin yakasına yapışırsa biz asiller ne yaparız sonra!
Bize gelince, biz kara budun olarak askerimizi, polisimizi kapımıza getirtmeyi ar sayarız. Her işimiz için ve her vesileyle biz gider, devlet kapısında bekleriz. Öyle ifade vermek için nazlanmak, gelen mahkeme celbini takmamak biz asillere yakışmaz. Bunları yapsa yapsa bir kısım vekillerimiz yapar. Bizim kulağımız sestedir, devletimiz nereye çağırsa koşar, o buyurmadan da üstümüze düşeni yaparız.
İşte bu aziz milletin vekaletini alan ve dertlerini, sıkıntılarını, taleplerini dile getirmek için Meclis’ine giren aziz vekillerimiz, bu ahval ve şerait içinde her şey size kalmış görünüyor. Aman dikkat, hesabını veremeyeceğiniz bir iş için parmağınızı oynatmayın. Unutmayın, bir iki yıl daha halkın sinesinden kaçsanız bile eninde sonunda hakkın sillesinden kaçamayacaksınız. Sözün özü budur, bundan ötesi lafügüzaftır.
Biz yine dönelim aynamıza da son sözümüzü söyleyelim, belki tarihe bir kayıt olur da bir gün birileri ibret alır.
Ayna! Ayna! Haber ver İmralı’daki dayına. Yaydığınız karanlıkları, bu milletin gönlünün aydınlığı yurt semalarından kovacak. Size gelince, sizi de, millî devlet, o çok gecikirse, ilahî adalet döktürdüğünüz kanda, yüreğini yaktığınız mazlumların âhında boğacak!
Nevzat Özkan
Kaynak: http://www.kayseri-turkocagi.org.tr/ekim2009.pdf


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
