Küçük bir öykü anlatırlar hep, insanın ne/kim olduğunu bilmesi ve bu ‘kimlik’ bilinciyle toplumsal yaşam içerisinde, kendisine yer/konum edinmesine, dolayısıyla kendi kimliğinin ona müsaade etmediği yere/konuma çıkmamasına ya da kendi kimliğinin onu ulaştırdığı yerin/konumun da aşağısında/gerisinde kalmamasına ilişkin: küçük ve zayıf kurbağanın, karşısına çıkan devasa ve kuvvetli öküzü görüp de, “ben de onun gibi olmalıyım” demesi ile başlar her şey; ardından bu “ben de onun gibi olmalıyım” cümlesine ölümcül bir ekleme daha yapar kurbağa: “ben de ‘hemen’ onun gibi olmalıyım”; işte bu andan itibaren, kurbağa doğal olanın kendisine zorunlu kıldığı ontolojik zarureti redde kalkışmış ve bir bakıma kendi ‘yok oluş’ fermanını imzalamış olur ki kurbağanın attığı bu imzadan sonra giriştiği eylem de onu kaçınılmaz sonuna götürür: kurbağa ‘öküz gibi heybetli olmak’ adına çekebildiği kadar havayı içine çeker, şişer ve ardından bünyesinin daha fazla dayanamaması neticesinde patlayarak can verir. Olan, gayet açık ve nettir: kurbağa, olmak istediği şey ile olduğu şey arasındaki geçişin/dönüşümün olabilirliğine ilişkin hiçbir kanaate sahip olmadığı gibi, bu geçişe/dönüşüme ‘mutlaka olur’ ya da ‘niye olmasın ki’ düzeyinde bir aksiyomla da iman etmiştir. Bu iman, ona iki şey getirecektir: ya ‘ölüm’, ya da ‘sentetik/yapay bir öküzlük’. Kuvvetle muhtemeldir ki kurbağamız ikincisini seçmiştir; lakin kendi fizyolojik sınırları, ona bu amacını ancak ‘bir başka dünya’da gerçekleştirme uyarısında bulunmuştur.
Günümüz ‘Kürtçü’ militanlarının da gidişatı ve onları bekleyen ‘son’, söz konusu kurbağanınkinden farklı olmayacaktır: artık Türk milleti olarak, bizlerin karşısında, yine bizim bir parçamız, hatta bize sorarlarsa adeta mütemmim cüzümüz olan bir doğal/alt-etnik grup olarak ‘Kürt’ ‘etnik’liğinin, artık ‘etnik’likten çıkıp bir ‘milliyet’e dönüşmesi gerektiğini, hem de bununla da kalmayıp, bu dönüşümün ‘hemen’ olmasının hayati/zaruri olduğunu söyleyen/yazan ‘Kürtçü’ bir intelijansiya ve onun kaos ve travma yaratmakla görevli milis kuvvetleri bulunmaktadır. ‘Kürtçü’ intelijansiyanın mücadelesi, adeta bir ‘tanrı’lık mücadelesidir; zira yapmaya çalıştığı şey, öyle ‘olan/mevcut’ bir toplumsal birimin/formun/gerçekliğin savunusunu yapmak filan değil, apaçık bir biçimde ‘olmayanı yaratmak’tır. Bu ‘olmayanı yaratma’ sürecinde, ‘Kürtçü’ kitle, ‘olan’ı da yok etmekten, can alıp-can vermekten de çekinmemekte, Kürtlerin şuan ki ‘doğal etnik’ seviyesini, ‘sentetik/yapay/edilgin bir milliyet’ seviyesine çıkarmak adına her yolu mubah ilan etmektedir.
Durmuş Hocaoğlu, 2023 dergisinin kendisi ile yaptığı bir mülakatta, Kürt etnisitesinin ayrılma/bölünme/milliyetleşme taleplerinin neden artık daha tehlikeli hallere geldiğini, önemli bir tespit sıralaması ile ortaya koymuştur:
“Leslie Lipson, Demokratik Uygarlık'da, etnik nüfusun muayyen bir böl*gede kesâfet kazanmasından bahse*derken, "...ulusal çapta azınlık olan bir grup, kendi bölgesi içinde bir ço*ğunluk oluşturabilir. Bu durumda, birbirlerine yakın olmaları ve belli bir alan üzerinde denetim kurmuş olma*ları, ayrılıkçı duygularını ve güçleri*ni artırabilir." demektedir. Fakat Lipson'un bu analizinde, beklediğim de*rinliği bulamadım. Ben biraz daha detaylandırmağa gayret ettim muhtelif yazılarımda; özeti şöyle: Bir ülkedeki belirli bir etnik nüfusun oranı, genel kabule göre, eğer yüzde 35'i geçiyor*sa, o ülke genellikle mozaik ülke ola*rak adlandırılır. Kaldı ki, Türkiye'deki dil ölçümleri, nüfusun yüzde doksanı*nın Türkçe'yi birinci dil olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu tartışma*ya devam etmek buranın konusu de*ğil; o sebeple kısa geçerek asıl söyle*mek istediğime geleyim. Yapmış oldu*ğum araştırmalar, şunu göstermekte*dir diyebilirim: Belirli bir etnik nüfus, şayet, toplam nüfusun yüzde onuna - ki bu yüzde on (%10) değerini "eşik değer" olarak tanımlıyorum - yaklaş*mış ya da geçmişse, bu, ciddî bir et*nik problemin en azından potansiyel olarak mevcudiyetinin göstergesidir; Türkiye'de Kürtlerin, Amerika'da İspaniklerin durumu gibi. İkinci ola*rak, bu nüfus ülkenin tamamına ho*mojene yakın bir şekilde dağılmış ol*mayıp, belirli bir alanda konsantre ol*muş ise risk bir kat daha artmış de*mektir; üçüncü olarak, bu konsantre olmuş bölge ülkenin daha rahat kont*rol edilebilen iç bölgelerinde veya düz ovalık bölgelerde değil de uç bölgele*rinde ve hele bir de dağlık bölgelerindeyse risk daha da büyümüştür; dör*düncü olarak, bu bölge tam da sınır*da ise risk daha da büyümüştür, be*şinci olarak, sınırın öte tarafında aynı etnitiseye dayanan bir devlet ya da bir devlet oluşumu var ise işler iyice çatallaşmıştır; altıncı olarak, bahse konu etnik grup, otantik ise hâkim unsura "işgalci" nazarıyla bakar ki bu da tarihî risk faktörüdür; yedinci olarak - bundan aşağısı Amerika'da olmayan faktörlerdir - bahse mevzû ülke, kü*resel büyük aktörlerin menfaatleri ica*bı tâkatten düşürülmesi, ufalanması gereken bir bölge olarak görülüyorsa risk artık zirveye tırmanıyor demektir; buna ilâveten, sekizinci olarak, o ül*ke, kendisini ufalamayı planlayan güç*lere karşı çıkacak güce sahip değil ve daha da kötüsü, onlarla lâubâlilik de*recesine varan kontrolden çıkmış, tâbi'-metbû münasebeti türünden iç-içe geçmiş, siyasî, iktisadî bağlar ile bağ*lanmış ve binâenaleyh, siyâsî iktidar*lar kadar askerlerin dahi O'ndan icâ*zet almadan kendi ülkelerinde politika geliştirmeleri muhâl mertebesine vâsıl olmuş ise, o ülkenin işi bitmiş demek*tir. Bu risk faktörleri daha da detaylı aslında, ama artık bitireyim: Nihâyet, dokuzuncu olarak, yüzbinlerce polis*ten, askerden, binlerce tanktan, top*tan, uçaktan oluşan muazzam bir asker-polis gücüne karşılık, çeyrek asırdır devam etnik bir isyân bastırılamıyor ise, o ülkeyi hiç kimse kurtaramaz kolay-kolay; çünkü siyasette kuraldır: Kılıç çeken kılıç ile düşürülemez ise, o kılıcı çekenle ergeç, ama mutlaka ma*saya oturulur.”
Hocaoğlu’nun bu tespitinin analizi ve gelinen bu noktada Kürtçü zevatın tespit yoksunluğu yarın ki yazımızın konusu olacaktır.
Ülkü Ocakları


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


