Okuyucularımıza şunu ifade etmek isterim, gündeme ilişkin değerlendirme kapsamında bir girizgâhtır aşağıda yazılanlar… Sağduyulu, soğukkanlı, doğru düşünebilmek adına ve tespit koyabilmek adına; “ortalığı kolaçan” etme niyetinedir. Ardından yazı kendisini devam ettirecektir.
An gelir, devrana bakarsınız; olup bitenleri, yaşanan hadiseleri, “sorumluluk” sahibi olanların “sorumsuzluğunu”, üstelik “fatura kesmek” ve tabi “zeytinyağı gibi” üste çıkmak noktasında ucuz manevraları da görürsünüz.
An gelir, kendi “açıkları” ve “sabıkaları” boylarını aşanların “fikir” adına ne denli seviyesizleşeceklerini görürsünüz. İçine düşülen garabete “sis perdesi” örterek, türlü cambazlıklar yaparak, her halükarda ve rahatsız edici şekilde “haklı çıkma” gayretlerini görürsünüz. Üstelik de bunu değerlerin ardına sığınarak yaparlar ki bütün toplumun “ortak kabulü”(!) olsun görüşleri…
Değerler; yani “istismara” açık olan ve kendilerini tasdik edecek şekilde algıladıkları ne varsa…
An gelir, bir tarafta “vatan” yargılanır, bir tarafta “şehit anası” hor görülmeye kalkılır, bir tarafta yüce dinimiz İslam’ın “Allah katında hak din” olduğu, “dialog safsatasına” kurban edilir. Bir bakarsınız “Türkçe” sorgulanır, “Türklük” yargılanır, “milliyetçilik” canavar ilan edilir. Bir bakarsınız sokaklarda “anarşinin, terörün, bölücülüğün” saldırılarıyla vatandaşa korku salınmaya çalışılır, hükümet, “8 yıldır tek başına iktidar” değilmiş gibi acizleşir. Gencecik fidanımız “Serap” yanmış bedeniyle acılar çekerek ölür, hain pusularda “Mehmetçik” can verir.
An gelir… İsyanınız içinizde büyür, haykırışlarınız ruhunuzu sarar; yutkunursunuz. Teskin edici bir söz, bir dostun sükûnet davetine icabet etme isteği ile duyarlı olmanın ağırlığını akıl ve mantıktan kopmadan, sakince kaldırmaya çalışırsınız. Sorunu gördüğünüz saniyeden itibaren çözüme odaklanarak… Yeni umutları, huzurlu ve bereketli günleri, günün aydınlığını; öyle “iyimsercilik” oynamadan düşünmeye başlarsınız. Ki bunun yolu emekten, alın terinden, bütünlükten, birlikten geçer.
Bunları söylüyorum değerli okuyucumuz; çünkü mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Ülkücü Harekete ve benimsemiş olduğumuz “dünya görüşümüze” akla ve izana sığmayacak saldırılar zuhur etmiştir. Saldırılar karşısında “savunmaya geçmek” ise; gücünü kaybedenlerin tavrıdır. Denge aramak, ağırlığını yitirenlerin tavrıdır. Umutsuzluğa düşmek ve tıkanmak da sinsiliğe, kurnazlığa, hayâsızca kalkışmalara ve kışkırtmalara pirim vermektir.
Bugünlerde “Zaman” gazetesinin başını çektiği zevatın hareketimize yönelik bilinçli saldırılarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bakınız, mevzu “şahıslar” ya da şahısların neyi, nasıl söyledikleri değil; mevzu zihniyettir. Kendi idrakimizden eminsek, bu zevatın “derdinin ne olduğunu” ve gerekirse “hak edene hakkını vermemiz” gerektiğinden de emin olmalıyız.
İmdi, “Yandaş Medya Tipolojisinin “Zaman’daki” Tezahürü” adlı yazımızda, bu tespitlere de yer vermiş ve “okyanus ötesindeki Fethullah Gülen’e” bir hayli yakın olan “Hüseyin Gülerce tipinin” densizliğini belirtmiştik.
Anlaşılan o ki “bu tipolojinin tezahürlerini” daha da göreceğiz. Bunlardan birisi 15.12.2009 tarihli yazısı ile “İhsan Dağı” olmuştur.
Bakın bu ne diyor;
“Ergenekon başaramamıştı ama CHP ve MHP başardı, tebrik ediyorum. Elinde silah, döner bıçağı ve keserle birilerini boğazlamaya hazır üç beş caninin sokağa dökülmesini sağladılar, kabarttıkları korku ve nefretle. İstanbul'da ve Mersin'de çekilen silahlı, bıçaklı, baltalı fotoğraflar bunların anladığı 'milliyetçiliğin resmidir'.”
Nasıl? Tam “zihniyet ürünü” değil mi? Yani hükümetin içine düştüğü acziyetten falan dem vurulmuyor zaten, o bir tarafa; sokaklarda kol gezen bölücü terörün, anarşizmin “sebep-sonuç” ilişkisine dair tespiti, “CHP zihniyeti” ile “Milliyetçi Hareketi” kendi kafasına göre “aynı kefede” gösterip “sorumlu” ilan etmektir. Üstelik İstanbul’u ve Mersin’i misal göstererek –öyle ya- “milliyetçilik canavarının resmini” çekiyor.
Bakınız devam ediyor. Devamında, “darbe yaygarası” kopararak, mevcut AKP iktidarını nasıl da savunuyor; öyle canhıraş, hevesli, kompleksli ve “kendisini besleyen statükonun” elden çıkma telaşıyla…
“Sokağa taşınan şiddet aslında sandıkta kaybedilen bir iktidar mücadelesinin rövanşıdır; kavgaya tutuşturulan halkın elinden iktidarın geri alınmasının ön hazırlığıdır.”
Yani? Yani bu hükümetin, milletin bölünmez bütünlüğünü zedeleyen icraatlarına karşı gelmek, buna tepki göstermek “millet düşmanlığıdır”, dahası “demokrasi karşıtlığıdır” ve dahası “darbe şartlarını olgunlaştırmaktır.” Provokasyon yapmak ve “Ergenekoncu” olmaktır. Sokaktaki bölücülerin pervasızlığının hükümetin acizliği ile ilgisi yoktur.
“Türkiye demokratikleştikçe, iktidar halka geçtikçe halkı yeniden kuşatmanın yolu olarak eski bir tema öne sürülüyor; vatan elden gidiyor. Vatan her 'tehlikede' olduğunda 'vatanın sahipleri' ortaya çıkıyor ve ellerinden kaçırdıkları iktidarlarını vatanın kurtarıcıları sıfatıyla yeniden ele geçiriyorlar.”
Dikkat ediniz “cambaza bak cambaza” diyor resmen; yahu “darbeciler yargılansın” ve “cuntacılar hesap versin” diye 30 senedir bas bas bağırıyoruz. Bu ülkenin öz be öz evlatlarını, ülkücüleri işkenceden geçirenler, sehpalara yollayanlar rahat içinde diyoruz. İnsafın kurusun “demokrasinin yılmaz hamisi İhsan…”
Ama derdi o değil ki İhsan’ın, derdi başka…
“Ergenekon soruşturması da ekibi dağıttı. Ama 'demokratik açılım' yeni bir imkân verdi; artık korkularla kışkırtılan bütün kesimler 'bölünüyoruz' endişesiyle tek bir cephede toplanabilecekti. CHP ve MHP bu koroya katılınca sivil kesimlerle korkutarak iktidar devşirenler sokakta buluştu.”
İşte bu… Kusuyor içindeki iğrenç irini hayâsızcasına; aşağılık bir biçimde… Beyni “homoseksüelliğe” programlanmış gibi, türlü fitne dehlizlerinin içinde sürüngen gibi geziniyor, beynindeki kuyular kan dolmuş ve idrakindeki karanlık noktalar diline vurmuş… Çemkiriyor İhsan…
“Aslında bütün olup bitenler iptidai bir iktidar oyunu; AK Parti'yi seçimlerde yenemeyenler, laiklik üzerinden kapattıramayanlar, ekonomik krize gömemeyenler bugün Kürt meselesini ve sokağı kullanıyorlar. Demokrasi de umurlarında değil, Türkiye'nin barış ve huzuru da. Yeter ki AK Parti'yi bitirebilsinler. 'Büyük koalisyon'un 'iki yaralı aslan'ı bunu son şans olarak görüyorlar, güçlerini birleştiriyorlar, daha da kenetlenecekler...”
Görüyorsunuz değil mi?
Bunlar “fitne ve istismar mühendisliğini” meslek haline getirenlerdir. Bunların demokrasiden anladığı kendi aktörlüklerinin güçlenmesi; bugün AKP’nin, yarın “bilmem kimin” bunların değirmenine su taşımasıdır.
Derdi bölücü terörü bitirmek, kardeşliği ve bütünlüğü yeniden tesis etmek, sorunları tespit ve tahlil ederek köklü ve kalıcı çözümler üretmek değildir. İktidarı “boyunduruk altında” tutmak ve işlerini gördürmektir. “Statüko karşıtlığı” spot başlığı altında “idare-i maslahatçılık” da sınır tanımamaktır. Taklacılar, sürüngenler, beslemeler; fikrin kıymetini yerlere çalan haysiyet fukaraları…
ABD’ye bir dik duruş gösteremeyen, AB’yi ciddi ve milli hassasiyetler çerçevesinde sorgulayamayan, ülkenin Irak’ta düşürüldüğü zavallı haline “gık” diyemeyen, üstelik küresel güçlerle “oynaşarak” adeta “aktörlük” kapan bir “cemaatin ve zihniyetin” ürünüdür bunlar…
Şöyle kulak kabartarak dinleyin, ABD’deki “neo con’ların” ne düşündüğünü, bunların fısıltılarında duyarsınız. Bunlar birbiriyle örtüşür ey millet, bunlar anlaşır.
Benim anlamadığım ey millet, daha ne kadar bunların “fısıldaşmalarına, oynaşmalarına ve çevirdikleri dolaplara” göz yumacaksın?
Cemaat ve iktidar yalakalığı bir yere kadar…
“Devrik statükonun” tetikçileri “Ergenekon ve Gladio uzantısı” olarak hapse tıkıldı. Kirli ilişkiler, bombalar, silahlar, planlar fışkırdı her bir yerden… İfşa edildiler. Ki bunlar “aktördürler.” Peki bu tayfa, bugün devranın ve küresel emperyalizm tarafından oluşturulan “yeni statükonun aktörleri” olarak hesap vermeyecek mi?
El-cevap; korkularının kaynağı budur.
Kaynak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
