İsyanlı siyah kalem imgesiz sesiyle öksürdü buz beyazına
eksinin altında üşürken, tenimde terlerdi toprakaltı şiirler
havale tutmadan geceyi
silin gözümün önünden..
hangi zorluğun gerekçesiyle yargılansa
alıp veremediğin dehlizli aklımı mazgallara vereli,
sözümü sele kaptıralı
Suskunum..!
...
sana doğru koşan ak gövdeli bahar kadındı
çiçeklerini dökmeden gelmişti huzura
ismini kazımak vardı kuzeye..
ellerimle dikebilseydim heykelini kendi kentime
eskimo konaklarının sıcağında ısıtacaktım yalnızlığını
bütün kabahat somonlarda akıntıya karşı yüzemediler ki...
bir otobüs biletine savurduğun ılıman gülüşüne
buzul alfâbemle kavrulmuş sözcükler yazarken;
Bli hos meg alltid ! -hep bende kal-
/benim sevdiğim olmasından başka bir anlamın yoktu senin/
sökerek düşlerimi aşkın hücrelerinden
tükür kaldırımlara geçici sevdaları
bırak düştüğü yerde kalsın tütün kokulu geceler..
...
ağzıma şiir boşaltan yağmur kokulu Sarayburnu
kaç kez vuruldum kaç kez düştüm kucağına
kurşun ağırlınca teper talih geri, tarih tekerrür eder -İleri
İlâhî adalet mezarlığında böyledir hep bu ürperiş unutma..
usareme yüksünen dilinle, doksan dokuz el ateş ederken içine içine
bildiğin her şeyi yinele
-Hakkın nefse açtığı ateş ve ateşkesti bu-
gerçek iki ileri-yalan bir geri
gerçeğimde her ne varsa doldur gözlerinin çukuruna...
...
geniş zamanlarda, yanmış-geçmiş
gelecek ve gamsız geniş zamanları sereli göğsümüze
şiirler sürüklerken gökyüzünde o hayali
Güneş nefsimizin ve alnımızın ateşinde kavrulurken
yeryüzünde bir babanın sılaya dönüş vaktiydi
gündüzün ışığı
gecenin öte yarısıydım kendime aynada bakan...
...
gittiğinde töton şövalyelerinin uğradığı memlekete
eyleme hazır soruları, şifâhen cevaplamaktı seninki
oysa; yarası bütün açık-yarısı yarım kapalı
-özlemedin beni değil mi- diyagnozu ile başlayıp sayrılığa dönüşen
dönülmez sözler verip de döndüğümde
bayram arefesi önümü kesen akla zarar uyarının*
sınırlarını çizdigi şehir oldu kaderim...
...
her seferinde Memet, her seferinde öptüm ağzını
dudaklarımın ekseninde daireler çizerken deli tatlısı dilin
iki çılgındık Asya ve Avrupa gecesinin orta yerinde
bir defa değildi ettiğim kaza, her gece her vakitte..
iki siyah inci tanesi gibi kabarırken günah göğsümde
kaç kez soyundu kadınlığım morötesi ışınlarda
ağrı ve sancı tenime bulaşınca
anlamsızlığımdı Marmara...
her seferinde defalarca sana..
gümüş rengi bir pınara eğmişken, şeyda başımı
vaktidir şimdi saldır gövdeme hadi !
tam orta yerinden kabart ve karıştır özsuyunu
içimden taşan suya..
bana fazla gelip kendine eksik kalırken akıl oyunu
diriyken ölülerle beraber yıkanıyorduk Ganj ırmağında...
...
insanoğlu hayr-ı istediği kadar şerri
ben, şerri istemediğim kadar hayr-ı ve seni
ömrün iki durağında iki kez vurulduk tek kurşunla
ikincisi;
doldurup doyuramadığım gözlerinin çukuruna vursun şimdi..
kısaltıp kıvırdım kelimeleri
uzattım şiirlerimin baldırını açan etek payına..
Meryem’in İsa’yı dölsüz doğurduğu güne yakın bir günde
affettirdim ateşe taşı ve bir şiir heykeli
yıkık dökük bir şehri
İstanbul’u ve yağmuru affettirdim...
...!
yanmak fuzuli işiydi.. benim ki de öylesi..
-Aşk maşuka varmaktır şiir kucaklar gibi-
sularda da yanmayacak artık
kendi tapınağında...
"sen hiç duymadın şiirlerimle seni yaktığımı gecelerde..
ve hiç görmedin mum ışığında söndürdüğüm gözlerimi...
ses vermeden
sessizce alıp gittim seni.."
Alıntı


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
emeğine sağlık
sla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten

