Bir albay hükümet devirmeye teşebbüs eder mi hiç?’ demiş Albay Dursun Çiçek. Bence bu kadar tevazu gerekmezdi. Sayın Çiçek darbeye kalkıştı mı, veya darbecilerle işbirliği yaptı mı, onu bilemem. Fakat ‘bir albay böyle işlere karışamaz’ genellemesi bana hiç de doğru gözükmedi.
Yakın tarihimize bakınca görürüz ki albaylar darbe yapmaya kalkışmıştır. Hem de generallerden daha fazla. Sadece kalkışmakla kalmamış, başarılı da olmuşlardır!

27 Mayıs’tan sonra ülkeyi yöneten subayların oluşturduğu Milli Birlik Komitesi’nin büyük çoğunluğu albaydı! Komite’nin etkin elemanlarından Albay Alpaslan Türkeş’i darbenin güçlü lideri olarak görenler çoktu. MBK’nin 38 üyesinden sadece dördü generaldi. Bazıları da son anda cuntaya davet edilmiş kişilerdi.

12 Mart darbesinden sonra ordu kendi içindeki sol (veya reformcu) kanadı temizlemeye girişince (bunlara 9 Mart’çı denecekti) beş generali, bir amirali, 35 albayı görevden almak gerekmişti. Görüldüğü gibi, bu olayda da albaylar büyük bir kısmı oluşturmuştur.

Albay rütbesi taşıyanların pekala darbe heveslisi olabileceğini gösteren başka
örnekler de var önümüzde. Örneğin Albay Talat Aydemir. 27 Mayıs’tan sonra iki kez darbe yapmaya kalkıştı. Birincisinde affedildi, fakat içindeki şeytana yenik düşüp ikinci kez darbeye kalkışıca bunu hayatıyla ödedi.


Albayların darbeye kalkışmasını başka örnekleri de var. Libya’da Albay Muammer Kaddafi gibi. Mısır’da Albay Abdülnasır gibi. Gerçi Nasır kurnazlık yaptı, darbe lideri olarak Necip adında bir generali öne sürdü, kendisi geri planda kaldı. Fırsatını bulunca da Necip’i devirip tek lider olarak ülkeyi yönetti. Benzer bir yöntemi Irak’ta darbe yapan subaylar izledi.
1950-75 yılları arasında dünyada çok darbe yapıldı, bunların çoğunda albaylar önemli rol oynadı. Hatta bazı siyaset bilimciler ‘neden albaylar darbe yapmaya heveslidir’ konulu makaleler yazdılar.
Bütün bunları Albay Çiçek’in darbeci olduğunu ima etmek için söylemiyorum. Fakat, albayların siyasal yaşamdaki yeri (Türkiye’de olsun, dünyada olsun) salt rütbeleriyle ölçülemeyecek kadar büyük olmuştur. Buna dikkati çekmek istedim.
***
Selendi’de yaşanan rezaletin tevil götürür hali yok! Kamu yönetimi anlayışımızın ilkellikten kurulamadığının bir göstergesi gibi.
Bre halkım, sen neylersin? Onca film izledik Ku Klux Klan’ın yaptıklarını eleştiren, Nazileri kötüleyen, nice roman bastık faşizmi karalayan, vahşeti kötüleyen...
Bunları hiç izlemedin mi, okumadın mı, ey halkım?
Ya siz sayın valim? ‘Ben evimi barkımı kendi isteğimle bırakıp gidiyorum’ diye vatandaşlardan imzalı kâğıt almanın hangi yasada, hangi hukukta yeri vardır? Ben yarın taşınacak olsam valiliğe haber vermem mi gerekecek?
Ne zamandır böyle bir uygulama var?
Hangi yasaya göre?
Nasıl olur da devlet böylesi bir yıkımı gözleri açık izler, kılını kıpırdatmadan? Durmadan konuşan Başbakan ve kıymetli yardımcısının bu konuda ne gibi önerileri var, söyleseler de öğrensek.
Başta AKP iktidarı olmak üzere pek çok liberal ve sol eğilimli kişinin senelerdir
yineleyip durduğu demokratikleşme reçetesinin ana maddelerinden birisi ‘yerel yönetimlere yetki devri’ olmuştur.
Kuşkusuz ki yerel yönetimlere yetki verilmelidir. Fakat Selendi’de yaşanan dramatik olaylar ve belediyenin bu olayları yatıştırmak yerine kışkırtıcı bir tavır takınması, bu konuyu bir kez daha düşünmemize katkıda bulunmalı.
http://www.radikal.com.tr/Default.as...ticleID=973695


Militarist bir Demokrasimiz var