Ağrı efsanelerin dağıdır. Sabrın kudretin tanrısallığın simgesidir. Bu yüzden dağcılar zirvesine göz diker; ama efsanelerde zirvesine çıkanlar taş kesilir. Geceleri daha da büyür heybeti öfkesi korkunçtur insan gibi soluk alır yaşar; sevdalıları saklar büyük aşklar Ağrı’da yaşanır. Çoğu efsanede adı geçer; ama kendi adıyla anılan efsaneye Ağrı; gölüyle kuşuyla halkıyla sarayıyla karışır...



TAŞLARIN DİLİ

Ahmet ile Sofi’nin zindanında yattığı Gülbahar’ın çaresizlik içinde sabahı ettiği Mahmut Han’ın öfkesinden içinde dört döndüğü saray Doğubeyazıt’taki İshak Paşa Sarayı’dır.

Bugün yapıyı gezenler viran olmuş bir sarayla karşılaşır. Sarayın üst örtüsü tamamen tahrip olmuş 1962 yılında başlayan ve sürekli el değiştiren restorasyon çalışmaları yüzünden dış cephe duvarları orijinalliğini kaybetmiştir. Buna rağmen sarayın taş işçiliği; kapı ve pencereleri süsleyen sonsuz nakış farklı bir eserle karşı karşıya olduğunuzu anlatır size. Taş süslemelerdeki zenginliğin Türk-İslam sanatında ikinci bir örneği yoktur.

Sarayın odalarını gezerken başınız döner; kuzey batı ve güney cepheleri uçurum halinde vadiye açılmaktadır. Saray sarayın kuzeyindeki Urartu yapımı kale sarayın güneyine ve batısına düşen eski kent kalıntıları bugün ören yeri olarak gezilmekte. Çünkü Eskibeyazıt sarp yapısı nedeniyle 1938 yılında terk edilmiş kent aşağıya transit yolun geçtiği Sarıova’ya taşınmıştır.
Peki Topkapı Sarayı’ndan sonra gelen Osmanlı’nın bu en büyük sarayını yaptıran kimdi?




PADİŞAHI KISKANDIRAN SARAY

Eski adıyla Beyazıt Trabzon’dan Tebriz’e uzanan eski İpekyolu üzerindeki sınır kentiydi. Osmanlı Rus ve İran sınırındaki bu kent sınır şehri olmanın tüm zenginliğini yaşamış; ama güç Osmanlı aleyhine değiştiğinde de fazlasıyla tahrip edilmişti. Sarayı yaptıran 18. yüzyılda bu bölgeye hükmetmiş Çıldıroğulları hanedanından II. İshak Paşa’dır. Sancak beyiydi sarayı yaptırdığında daha sonra eyalet valisi olacak; ama III. Selim tarafından görevinden azledilecekti.

Nedeni de İran’dan İstanbul’a gönderilen bir elçinin bu sarayda misafir edilmesi ve gördüklerini de padişaha anlatmasıdır. Saray çoğu hükümdarın kıskançlığını çekecek ihtişamdaydı; bu kişi Osmanlı mülkünün sultanı da olsa... İshak Paşa’nın ölümüyle de yerine oğlu Mahmut Han geçer. Ağrı Dağı Efsanesi’ndeki zalim Mahmut Han...





BULUTLARIN ÜSTÜNDE

Saray eski ve yeni kente Doğubeyazıt platosuna hakim bir kaya kütlesi üzerine kuruludur. Üç tarafı uçurum olduğundan sadece doğu yönünden araziye bağlıdır taçkapı adını alan ana giriş kapısı da bu yöndedir. Doğu-batı doğrultusunda üç bölümden oluşur saray; mekânları Osmanlı sarayları plan şemasına uygun olarak biderun (ön avlu) ve enderun (iç avlu) etrafında toplanmıştır.

‘Birinci yapı grubu’ sarayın en fazla tahrip edilmiş bölümüdür. Muhafız koğuşları ve altındaki zindanlar kuzeyden; ikinci taçkapı batıdan; sadece yüksek dış duvarı kalmış ahır ve araba hangarı ise ön avluyu güneyden çevreler.

Dörtgen bir avlu etrafına yerleştirilmiş üç yapı kütlesinden oluşan ‘ikinci yapı grubu’ sarayın en önemli bölümüdür. İkinci taçkapıdan ve 12 metre uzunluğundaki tünelden geçilerek enderuna girilir. Avlunun kuzey kanadında; cami medrese divan salonu ve özel odalardan oluşan selamlık kütlesi yer alır. Güneyde hizmetçi odaları zahire ambarları ve ahırdan oluşan üç katlı yapı; doğuda bekçi odaları divan galerisi; batıda harem taçkapısı bulunur. Divan salonu resmi işlerin yürütüldüğü büyük salondur. Burası Charles Texier’in de konuk edildiği ve bin bir renkte kuşun uçtuğu tavandaki manzara resimlerine renkli seramiklerin süslediği duvarlara hayran kaldığı yerdir.




SARAYIN HAREMİ

‘Üçüncü yapı grubu’ harem bölümüdür sarayın en kompleks ve kalabalık yapı kütlesidir. Muayede salonu mutfak hamam harem odaları ve bunları birbirine bağlayan hol ve koridorlardan oluşur. Yan yana sıralanmış nişler içindeki aynalar artık olmasa da; zeminden belli bir yüksekliğe kadar siyah sarı kalkerli taşlarla örülen duvarlar iç cephelerdeki İshak Paşa’ya yazılmış kasideler diğer bezemeler salonun lüksünü yansıtmaya yetiyor.
Tüm yapıda geleneksel Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ağır basmakla birlikte; kolonlar kaideler sütunlar 18. yüzyıl Avrupa mimarisini anımsatır taş süslemeler ise alır başını gider; hayat ağaçlarının çiçekleri cennet meyveleri Selçuklu’dan Kafkas’a Hint’e uzanır. Yaşamın ve bereketin simgesi bu ağaçlar taçkapılarda caminin kubbe içi resimlerinde türbenin gövdesinde tropikal çiçekleri ve egzotik meyveleriyle salınır durur.