Prag/ 27 Ocak 1904
Sevgili Oskar !
Bana güzel bir mektup yazdın; ya hemen yanıtını vereceğim, ya da hiç yanıtlamayacağım bir mektuptu o. Üzerinde on beş gün geçti. Yazamadım sana daha. Aslında bağışlanmaz bir şey ama, nedenlerim var bunun için. Birincisi; Sana iyice düşünüp öyle yazmak istiyordum; çünkü bu mektubun yanıtı daha önce yazdığım bütün mektuplardan daha önemli gözüktü banaç (Ama olmadı işte). İkincisi de: Hobbel’in günlüğünü (1800 sayfa) bir solukta okudum. Oysa eskiden bana pek tatsız geldiğinden parça parça kemirirdim bu günlüğü. Sonraları birbirleriyle ilişkili olanlara göz atmaya başladım. Başlangıçta laf olsun diye yapmıştım bunu. Ama sonunda, bir mağara adamının önce şakadan ve can sıkıntısından mağaranın girişine bir kaya parçası yuvarladıktan sonra, kayanın mağarayı karartıp içine hava girmesine engel olduğunu görünce korkudan şaşkına dönerek büyük bir çaba ile taşı oradan uzaklaştırmaya uğraşması gibi bir duygunun içinde kaldım. Ne var ki, adamın mağaranın kapısından uzaklaştırmak istediği taş şimdi on kat daha ağırlaşmıştır ve adam mağaraya yeniden ışık ve hava girsin diye, korku içinde, var gücünü ortaya koymak zorunda kalmıştır. Bu günlerde elime hiç kalem alamadım; çünkü hiç aralıksız, durmadan yüksele yüksele, kendi dürbününle göremeyeceğin bir düzeye ulaşmış bir kuleye benzeyen, böyle bir yaşamı gözden geçirince, insanın içi bir türlü rahat edemiyor. Ama insanın içinin geniş yaralar alması iyidir, çünkü bu yolla her türlü acıya karşı daha duyarlı olabilir. Bana öyle geliyor ki hep böyle, insanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıydık. Okuduğumuz kitap bizi şakağımıza indirilen bir yumruk gibi uyarmazsa onu neden okuyalım? Senin yazdığın gibi bizi mutlu etmesi için mi?
Tanrım! Hiç kitap okumadan da mutlu olabilirdik ve bizi mutlu edecek kitapları daha bir sıkışırsak kendimizde yazabilirdik. Oysa bize, bizi bir felaket gibi etkileyen, kendimizden daha çok sevdiğimiz birinin ölümü gibi acı veren, bütün insanlardan uzak, bir ormanın derinliklerine sürülmüş gibi, bir intihar gibi acı veren kitaplar gerek. Bir kitap, içimizdeki donmuş denizi kırmak için balta olmalıdır. Benim inancım bu. Ama sen mutlusun. Mektubun gerçekten ışıklar saçıyor. Sanırım kötü çevren yüzünden mutsuzdun sen. Bu da pek doğal bir şey. Gölgede güneşlenilmez…Ama ben senin mutluluğuna vesile oldum. İnanmıyorsun buna.
Yani şöyle:Bilge olduğundan kendinin bile haberi olmayan bir bilge bir deli ile karşılaşır, bir süre onunla, görünüşte hiç ilgisi olmayan şeyler üzerine konuşur. Konuşma bitip de deli evine gitmek isteyince – deli bir güvercinlikte oturmaktadır- karşısındaki onun boynuna sarılır, öper onu ve bağırır: Sağol, sağol, sağol! Niçin? Delinin deliliği öylesine büyüktü ki, bilgeye bilgeliğini gösterdi ve bunun bilincine vardırdı onu.
Sana bir haksızlık ettim de özür dilemem gerekiyor gibi geliyor, ama haksızlığın ne olduğunu bilemiyorum
Senin Franz’ın
Çeviren: Zahide Gökberk
Türk Dili Dergisi/ Mektup Özel sayısı


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

