Bu topraklarda anlatılan öyle aşk hikayeleri var ki, dilden dile aktarılarak en büyük şairlerin kalemlerinde tekrar tekrar hayat buldu...
Leyla ile Mecnun’u, Ferhat ile Şirin’i, Arzu ile Kamber’i duymayanınız yoktur. Hangi zamanda ve nerede yaşadığı bilinmeyen bu aşıklardan günümüze sadece adları ve dillere destan hikayeleri kaldı. Kimi sevdiği uğruna dağları deldi, kimi aşkından yanıp küle döndü, kimi de Leyla’sında Mevla’yı buldu…
Sadece Türk edebiyatında değil, Azeri, Arap, Fars ve Balkan… edebiyatlarında da yer alan bu aşk hikayeleri, ülkeden ülkeye, hatta şehirden şehre bile değişiklik gösterebiliyor. Bu hikayelere baktığımızda aslında çoğunun anonim olduğunu görüyoruz. Hatta pek çok kültürde benzer hikayeler farklı isimlerle anlatılagelmiştir. Özelllikle Fars edebiyatında aslında halk tarafından anlatılan aşk hikayeleri pek çok ünlü şair tarafından işlenir. Bunun sebebi ise o dönem şairlerin değerini ve şairlik derecelerini, anlattıklarından daha ziyade nasıl anlattıklarının belirlemesiydi.
Örneğin Leyla ile Mecnun hikayesine baktığımızda pek çok şairin mesnevilerinde bu hikayeye yer verdiğini görüyoruz. Ancak Fuzuli'nin eseri diğerlerinden daha üstün olarak görülür. Aynı durum Ferhad ile Şirin hikayesinde de geçerlidir. Nizami mesnevi türündeki eserinde bu hikayeyi 'Hamsede Ferhad ile Şirin' olarak işler . Ali Şir Nevai ve Senai de bu hikayeyi işleyen şairler arasındadır. Ancak esas olarak Nizami'nin Hamsesinin ikinci mesnevisine mevzu olduktan sonra İran ve Türk edebiyatında en çok bahsi geçen ortak hikâyelerden birisi olmuştur.
Bu yazıda, destanlaşmış aşk hikayelerinden en bilinenlerine yer vermeye çalıştık. Kültürden kültüre değişiklik gösteren bu hikayeleri hangi kaynaklardan okuyabilirim diye düşünenler için de, her hikayenin sonunda, bu hikayenin tamamını okuyabileceğiniz edebi kaynaklara yer verdik.
İşte, yüzyıllardır anlatılagelen aşk hikayelerinden bazıları...
KEREM İLE ASLI
Bir zamanlar Türkmenistan’ın Semerkant şehrinde bir bey yaşardı. Sururi adındaki bu bey ile muhasebecisi keşiş Yahud’un çocukları olmadığından ikisi de üzüntü içindeydi. Bir gün birlikte seyahat ederlerken yolda eğer çocukları olursa birbirleri ile evlendirmeye karar verirler. Önlerine çıkan bir dervişe dertlerini anlatırlar. Dervişin verdiği bir elmayı hanımları bölüşüp yedikten sonra Hatice sultan bir oğlan, Keşişin hanımı da bir kız doğurur. Oğlanın adını Mirza Han, kızın adını da Kara Sultan koyarlar. Fakat zamanla keşiş güzel kızını, Sururi Şahın oğluna vermekten vazgeçer ve Semerkant’ı terk ederek Zengi kasabasına çekilir.
O sırada 15 yaşına gelen Mirza Han, bir gece rüyasında Kara Sultanı görür, içine bir aşk ateşidir düşer... Bir gün en yakın arkadaşı Sofu ile çıktığı av sırasında yolları Zengi kasabasına düşer. Mirza Han vurduğu kuşun düştüğü bahçeye atlar ve havuzun başında gergef işleyen ay parçası gibi bir kız görür. Mirza Han, bu kızın rüyasında görüp aşık olduğu kız olduğunu anlar ve yavaşça yanına yaklaşarak
-Hangi bağın bağbanısın gülüsün? diye sorar.
Kara Sultan, "Benim babam eskiden Semerkant Beyinin Maliye nazırı olan keşiştir. KEREM et beni bırak" diye yalvarır.
Mirza: "Telaşınızın ASLI nedir?" der ve bırakır Kara Sultan’ı. İşte ondan sonrada Mirzanın adı KEREM, Kara Sultan'ın adı da ASLI olarak kalır.
Kızını beyin oğluna vermemek için sürekli olarak Semerkan’tan uzaklaşan Keşiş en sonunda Kayseri'ye yerleşir.
Derken Kerem, Keşişin Kayseri’de Şiremenli semtine yerleştiğini ve karısının dişçilik yaptığını öğrenir. Diş çektirme bahanesiyle eve girdiğinde Aslı ile karşılaşır ve kendinden geçer, adeta bir ölü gibi sararır. Aslı annesine haber verir. Annesi, hastasının başını Aslının dizine koymasına izin vererek hangi dişiniz ağrıyor diye sorar ve Kerem'in gösterdiği her dişi çeker. Ne var ki Kerem Aslı’nın dizinden kalkmamak için 32 dişini aynı anda çektirir.
Durumdan şüphelenen kadın müşterisinin Kerem olduğunu anlayınca kocasını aramak için dışarı çıkar.
O sırada Aslı, Kerem'le anlaşarak gece kaçmaya karar verirler. Evde pusu kuran keşişin adamları Kerem ile Sofuyu yakalayıp zindana atarlar. Fakat şehrin beyi Keşişe baskı yaparak aşıkları serbest bıraktırmakla kalmayıp Kerem ile Aslı’nın evlenmelerini sağlar. Bu defada Keşiş kızına gerdek gecesi için büyülü bir elbise giydirir.
Talas kilisesinde yapılan düğünden sonra çözüldükçe iliklenen elbise sabaha kadar açılmaz.
Muradına eremeyen Kerem derin bir “ahh” çeker ve ağzından çıkan alev Kerem'i yakıp kül eder.
Aslı dağılan külleri saçlarıyla toplarken saçı tutuşur o da yanar. Külleri Kerem’in küllerine karışır gider.
Bu iki aşığın külleri, Erciyes’in eteğinde toprağa verilir; şimdi o küllerden her yıl bir çift gül açar birinin rengi kırmızı diğerininki sarıdır. Bu güller kırk gün durur, sonra sararıp solarak bu iki talihsiz aşığın küllerine karışırlar. Bunun için derler ki: Erciyes’in başındaki kar, bu iki aşığın kefeni, yağan yağmurlar ise onların gözyaşıdır.
Kerem ile Aslı'nın hikayesini, Fakir Baykurt'ın Kerem ile Aslı adlı kitabından okuyabilirsiniz.Kerem Erzurum'da hasta yatarken, Aslı Han'ın üç gün sonra geleceğini haber verirler. O zaman şu türküyü söyler
Bir han köşesinde kalmışam hasta
Gözlerim kapıda kulağım seste
Kendim gurbet elde gönül heveste
Gelme ecel gelme üç gün ara ver
Al benim sevdamı götür yâre ver.
Erzurum dağları duman dildedir
Başım yastıktadır gözüm yoldadır
Aslı hayın yârdır adam aldadır
Gelme ecel gelme üç gün ara ver
Al benim sevdamı götür yâre ver.
Erzurum dağları kardır geçilmez
Gizli sırdır her adama açılmaz
Ayrılık şerbeti zehir içilmez
Gelme ecel gelme üç gün ara ver
Al benim sevdamı götür yâre ver.
Felek sen mi kaldın bana gelecek
Akıttın göz yaşım kimler silecek
Kerem'e dediler Aslı'n gelecek
Gelme ecel gelme üç gün ara ver
Al benim sevdamı götür yâre ver.
LEYLA İLE MECNUN
Leyla ile Mecnun Arap efsanesine dayanan klasik bir aşk hikayesi. Nizami başta olmak üzere birçok kişi tarafından işlenmiş olan konuyu Fuzulî,1535 yılında mesnevi türünde kaleme almıştır. Eser, mesnevi tarzına ve Türk diline yenilik getirmiştir.
Türk edebiyatına, Arapça ve de Farsça eserler ve şifahi rivayetler yoluyla giren bu hikaye; on beşinci asırda Ali Şir Nevâî ve Şâhidî tarafından manzum Türkçe olarak yazılmıştır. Bunlardan sonra 30 kadar şair de bu hikayeyi manzum olarak yazmışlardır. Ancak bunların içinde edebi değeri en çok olanı Fuzuli’nin 1535’te yazdığı mesnevîsidir.
Hikayenin konusu kısaca şöyle:
Asil, faziletli ve zengin bir Arap emiri, itibarını ve mirasını bırakacak bir erkek evlat sahibi olmak için türbelere adaklar adar, sürekli Allah'a yalvarır. Sonunda duaları kabul olur ve bir erkek çocuğu olur. Çocuğa Kays adı verilir. Kays on yaşına gelince okula gönderilir ve orada Leyla ile tanışır. (Bazılarına göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır.) Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla’nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan anne, ona çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla’yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun'un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla’yı istese de Mecnun (deli) oldu diye Leyla’yı vermezler.
Babası Mecnun’u iyileşmesi için Kâbe’ye götürür. Duaların kabul olduğu bu yerde Mecnun, kendisindeki aşkı daha da arttırması için Allah’a yalvarır.
“Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni. Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni.”
Duası neticesi aşkı daha da çoğalır ve Mecnun bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabı içindedir.
O sırada Mecnun’un bu haline acıyan Nevfel isimli bir yiğit, Leyla’nın kabilesine savaş açarak, kızı zorla almayı ve Mecnun’a vermeyi düşünür. Fakat Mecnun, Leyla’nın kabilesi yenilmesin, diye dua eder. Her girdiği savaşı kazanan Nevfel, bu savaşta yenilir. Sonunda Leyla’yı zorla almaktan vazgeçtiğini söyler. Mecnun da duadan vazgeçer. Nevfel, sırf yiğitliğini kurtarmak için savaşı kazanır ve gider.
Bir zaman sonra ailesi, Leyla’yı İbn-i Selam isimli zengin ve itibarlı biriyle evlendirir. Ancak, Leyla kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selam'ı vuslatından uzak tutmayı başarır.
Bir müddet sonra Mecnun’un ahı tutarak İbn-i Selam ölür. Leyla baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnun’u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnun, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ’nın maddi varlığını unutmuştur. Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu hâlde, Mecnun onu tanımaz.
Mecnun, artık Leyla’nın varlığında ilahi güzelliği bulup, Mevla’yı sevme yüceliğine; yani fena makamına ulaşmıştır. Fena ise fâni demek olup, tasavvufta; Allah’tan başka her şeyi dünyayı da, ahreti de unutmak demektir. Mecnun da artık yalnız Allah’ı bir bilip başka her şeyi, yani mâsivâyı unutur. (Mâsivâ: Mahlûklar demektir. Akla hayâle gelen, düşünülen, görülen her şey mâsivâdır.) İşte Mecnun’un Leyla’ya yüz vermemesi, onu tanımaması da; fenaya kavuşmuş olmasındandır. Çünkü; kalbin hastalığı Hak Tealadan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Allah’tan başka bir şeyi sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkiyi, rütbeyi, hep kendi için ister. Onun mabudu tapındığı şey kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalp bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur.
Leyla, onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnun, Leyla’nın ölüm haberini Zeyd’den öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler. Kabri kucaklayarak ölür.
Bir müddet sonra, Mecnun’un sadık arkadaşı, Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki: “Bunlar Mecnun ile onun vefalı sevgilisi Leyla’dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular.”
Leyla ile Mecnun'un hikayesini, İskender Pala'nın Leyla ve Mecnun adlı kitabından okuyabilirsiniz.Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden bir bölüm
Kays, bilinen adıyla Mecnun, Leyla’nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp Mecnun'a "Namaz kılan birinin önünden geçilmez bunu bilmiyor musun?" diye çıkışır. Mecnun cevap verir "Ben Leyla'nın aşkından öyle bir hale geldim ki senin burada namaz kıldığını görmedim bile. Sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?"
FERHAD İLE ŞİRİN
Ferhad ile Şirin, konusunu Hüsrev - ü Şirin adlı İran öyküsünden alan eski bir Türk halk öyküsüdür. Firdevsi’nin Şehname’si başta olmak üzere bütün tarihi kaynaklarda geçmektedir. Gerek Hüsrev - ü Şirin, gerek Ferhad ile Şirin adıyla İran ve Türk Divan şairleri tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır.
Hüsrev ve Şirin, Sasani Hanedanı'nın I. Hüsrev ile Azerbaycan'da Berde kentinin hükümdarının yeğeni Şirin arasında yaşanan aşkı anlatan bir şiirdir.
Hüsrev - ü Şirin, ya da Ferhad ile Şirin adlarıyla İran ve Türk divan şairlerince mesnevi biçiminde yazılmış olan bu halk öyküsü, Orta Asya, Azerbaycan, İran, Türkiye ve Balkanlar'da ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklere uğramış olarak yüzyıllardır anlatılmaktadır.
Öykünün Anadolu'da da anlatılan ve konusu Amasya kenti ile bağlantılı olan biçimi şöyledir: Azerbaycan'da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu, kız kardeşi Şirin için bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Ferhad'a verirler. Ferhad, çalışırken Şirin'i görür ve ona âşık olur. Mehmene Bânu da Ferhad'ı sevmektedir. Bu nedenle Şirin'le evlenmesini istemez, karşı çıkar. Ferhad bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhad'ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen'e giderler.
Hürmüz Şah, Şirin'i Ferhad için Mehmene Bânu'dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah'ın oğlu da Şirin'e âşık olur. Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin, Amasya'ya getirilir. Oğlunun da Şirin'e aşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. En sonunda Ferhad'a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin'e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir.
Ferhad büyük bir çoşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhad'ın bu işi başaracağını anlayan Hürmüz Şah, çalıştığı bir dağda Ferhad'a yaşlı bir kadınla Şirin'in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhad, Şirin'in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünü canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür. Ferhad'ın ölüm haberini alan Şirin de bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler.
Söylenceye göre; her bahar Ferhad'ın mezarı üstünde kırmızı, Şirin'in mezarı üstünde beyaz bir gül ve aralarında da bir diken çıkmaktadır.
Ferhad ile Şirin'in hikayesini, Gönül Alpay Tekin'in Ali-Şir Nevai Ferhad-ü Şirin (İnceleme-Metin) adlı eserden okuyabilirsiniz.
MEM İLE ZİN
Mem û Zîn, Ahmed Hani'nin 17. yüzyıl'da yazdığı ünlü manzum eserdir. Kürtçe'nin Kurmanci lehçesiyle yazılmıştır.
Mem ile Zin, birbirine aşık olan ancak kavuşamayan iki gencin trajik öyküsünü anlatır.
Hikayeye göre Sitti ve Zin, Botan beyinin kız kardeşleridir, güzellikleriyle etraflarını büyülerler. Tacdin ile Mem ise çok yakın arkadaştırlar. Tacdin bileği kuvvetli bir yiğittir ve soyca üstündür. Mem ise akıllı, güzel huylu bir delikanlıdır. Kızlar ve delikanlılar nevruz şenlikleri sırasında karşılaşırlar ve birbirlerine aşık olurlar. Kara sevda ile yataklara düşerler, bu hal içinde iken kendilerine yardımcı olan bir kadın sayesinde hem kızların hem de erkeklerin birbirlerini sevdikleri anlaşılınca Botan Bey'den kız kardeşleri istenir. Tacdin’i soyca kendisine uygun bulan Bey, kız kardeşi Sitti’yi ona verir, lakin Beko adlı adamının da telkinleriyle Zin’i Mem’e vermez. İki sevdalı arasındaki ayrılığın elemiyle perişanlıkları başlar.
Mem bir gün Zin’i görmek için beyin konağına girer, Bey tarfından yakalanacakları bir sırada dostu Tacdin kendi evini yakar, bey ve adamları onlara yardıma gidince Mem ile Zin, Beye yakalanmaktan kurtulurlar. Mem hemen kendisi için evini yakan Tacdin’e yardıma gider. Ama Mem ile Zin arasındaki aşk artık dillere düşmüştür.
Botan Bey'i bu işe bir çözüm bulmak ister. Yine kötü kalpli adamı Beko’nun verdiği akılla Mem’e bir tuzak kurulur. Tuzak sonunda Mem öldürülecektir. Bu tuzağı yine Tacdin bozar, Bey de Mem’i kısa bir süre hapse atmak ister ve bu kabul edilir. Ama bu kısa süre bir yıldan fazla sürer.
Mem zindanda gelip geçici olana değil, kalıcı olana bağlanmak gerektiğini inanarak rabbine bağlanır. Aynı durum Zin içinde geçerlidir. Tacdin’in beyi zorlaması sonucunda Mem’i zindandan kurtarmak ister. Bey Zin ile konuşmaya gittiğinde Zin kanlı gözyaşları döker ve kan kusar, bey insafa gelir ve kardeşini Mem’e vermeye razı olur. Zin zindana müjdeli haberle Mem’i memnun etmeye gittiğinde Mem ölmeden ölümü tatmıştır ve Zin’i görmesiyle birlikte canını gerçekten teslim eder. Mem’in ölümü ile kahrolan Zin, Botan Beyi Ağabeyinden kendisini Mem’in ayak ucuna defnetmelerini ister. Bey ise kardeşini Mem’in mezarının içine koyar. Mem biricik sevdiğini büyük bir sevgiyle mezarında kucaklar.
Mem ile Zin'in hikayesini, Mehmet Emin Bozarslan'ın Mem u Zin adlı kitabından okuyabilirsiniz.
TAHİR İLE ZÜHRE
Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı'dan sonra en çok yayılmış halk hikayeleri arasında gelir. Tahir ile Zühre de yazarı bilinmeyen bir eserdir. Ancak gerek nazım, gerek nesir dilinden anlaşıldığına göre 17. yüzyıla ait olduğu zannedilmektedir. Tahir ile Zühre'nin, Azerbaycan’da, Doğu Anadolu'da ayrı ayrı şekilleri, varyantları bulunmaktadır. Anadolu şeklinde Mardin Kalesi ve Şat Nehri geçmektedir.
Tahir ile Zühre hikâyesi şöyle gelişir:
Çocuğu olmadığı için pek üzgün olan bir hükümdar vardır. Veziri de kendi durumundadır. Bir gün veziriyle geziye çıkarlar. Yolda bir derviş ile karşılaşırlar. Derviş onlara bir elma verir. Doğacak çocukların da birbiriyle evlendirilmesini söyler. O gece yarımşar elmayı eşleriyle yerler. Hükümdarın kızı, vezirin ise bir oğlu dünyaya gelir. Dervişin sözüne uyarak kızın adını Zühre, oğlanın adını Tahir koyarlar. Bu çocuklar ergenlik çağına gelince birbirine aşık olurlar. Hükümdar ve vezir bu evliliğe razıdırlar. Fakat tam çocuklarını evlendirmek üzereyken Karadiken isminde bir köle, Zühre'nin annesini kandırır. Zenci köle hükümdara çeşitli ilaçlar ve sihirler yaparak evlendirme kararından vazgeçirir. Ama genç aşıklar gizli gizli buluşurlar. Karadiken bunların durumunu bildirince hükümdar Tahir'i Mardin Kalesi'ndeki zindana attırır.
Tahir epey maceralardan sonra zindandan kurtulup, yurduna döner. O gece Zühre, zorla bir başkasıyla evlendirilmektedir. Zühre'nin evleneceğini öğrenen Tahir, ihtiyar bir aşık kıyafetiyle saraydaki düğüne gider. Bir yolunu bulup Zühre ile yalnız kalır. Kaçmak için karar verirler. Karadiken yine durumu öğrenir. Kaçarlarken saray muhafızları Tahir'in üzerine atılırlar. Tahir bunların hepsiyle başa çıkarsa da sonunda kementlerle yakalanır. Hükümdar, Tahir'i parçalatıp etlerini lime lime doğratır. Bu durumu öğrenen Zühre çılgına döner anne ve babasına sitem eder, parça parça olan sevgilisinin üstüne kapanır ve ağlaya ağlaya Tahir'in yanında ölür.
Bedduasına uğrayan annesi ve babası da kıvrılıp yanarlar. Karadiken de iki gencin arasına yığılır, bir anda alev alev yanar. Yan yana gömülen Zühre'nin mezarından beyaz bir gül, Tahir'inkinden kırmızı bir gül biter. Aralarında bulunan Karadiken'in mezarından biten çalı, bu iki gülün birbirlerine kavuşmalarına mani olur.
Tahir ile Zühre'nin hikayesini, Afşar Timuçin'in Tahir ile Zühre adlı eserinden okuyabilirsiniz.
ARZU İLE KAMBER
Arzu ile Kamber, birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki gencin aşklarını anlatan ve 17. yüzyılda ortaya çıktığı sanılan Türk halk öyküsüdür. Konusu şöyledir: Bir kervan yolda eşkıya baskınına uğrar. Baskından yalnız küçük bir erkek çocuğu sağ olarak kurtulur. Bir aile tarafından evlatlık olarak alınan çocuğa Kanber adı verilir. Bir süre sonra bu ailenin bir kız çocuğu olur, adını Arzu koyarlar. İki çocuk birbirlerini kardeş sanarak büyürler. Bir süre sonra aralarında ilgi ve yakınlık başlar. Kardeş olmadıklarını öğrenince de evlenmek isterler.
Arzu'nun annesi bu evliliğe karşı çıkar ve kızını zengin bir tüccarla evlendirir. Ama adam kısa bir süre sonra ölür. Arzu ile Kanber evlenmek için yeniden uğraşırlarsa da anne engel olur.
Aşıklar bir rastlantı sonucu birbirlerini bulurlar. Kavuşmanın heyecanıyla ikisi de bayılır. Sürekli olarak kızını izleyen kötü yürekli anne onları gene ayırmak ister ama gençlerin çevresi su ile kaplandığından yanlarına ulaşamaz. Az sonra iki sevgilinin göğüslerinden birer güvercin çıkarak uçar ve böylece ikisi de orada can verirler.
Arzu ile Kamber'in hikayesini, Orhan Güzel'in Arzu ile Kamber adlı kitabından okuyabilirsiniz.
alıntı


LinkBack URL
About LinkBacks






Alıntı Yaparak Cevapla
