• Login:

  • Reklam
+ Konuyu Yanıtla
1 sonuçtan 1 --- 1 arası gösteriliyor
  1. #1
    Kalpaksız Kemalci amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz... amca_bey , paylaşım ruhunu kapmış diyebiliriz...
    Kayıt Tarihi
    27-12-2009
    Mesajlar
    1,475
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    3

    İyi, Kötü ve Çirkin / Mehmet Ali Tuğtan

    İyi, Kötü ve Çirkin

    Mehmet Ali TUĞTAN
    (28/11/2008, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi )


    Aslında herşey, Lausanne Barış Konferansı sonuçlandıktan sonra, İngiliz Delegasyonu Başkanı Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya yaptığı uyarı ile başladı: “Bugün için isteklerimizi masadan çekiyoruz. Ama sizin ulusunuz fakir, ülkeniz harap. Gelişmek ve refaha ermek istediğinizde teknik yardım ve para için bize geleceksiniz. O gün geldiğinde, bugün masadan çektiklerimizi bir bir masaya geri koyacağız! ”

    Kurtuluş Savaşı, Türkleri geldikleri yere kovulması gereken Asyatik bir ırk olarak gören ırkçı Avrupa emperyalizmine karşı, Osmanlı’nın yetiştirdiği son genç kuşağın verdiği insanlık onuru mücadelesidir. Savaşı kazanan Kuvvayi Milliye Ruhu ve ardından Cumhuriyeti kuran Kemalizm, bu mücadelenin unsurlarıdır.

    Batının egemen güçleri, ne bu mücadeleyi Türklerin kazanmasından hoşnut oldu, ne de ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası sistemde eşit haklara sahip bir aktör olarak yerini almasından. Haklarını vermek gerekir; batı aydınlarının ilerici ve aklıselim kesimleri en başından beri Cumhuriyeti kuranları ve onların verdiği insanlık mücadelesini desteklemiştir. Bunu, bizzat Mustafa Kemal’in yazıştığı batılı aydınların mektuplarında ve daha sonra Türkiye’deki yeni rejimle ilgili eserlerinde açıkça görmek mümkündür. Fakat batılı egemen güçler ve onların yerli işbirlikçileri, Türkiye Cumhuriyeti gerçekliğini hiçbir zaman hazmedemediler. Çıkarları öyle gerektirdiği ve durumu değiştiremeyecekleri noktalarda yalnızca geçici olarak kabullendiler: Her fırsatını bulduklarında da altını oymaya çalıştılar.

    Uzun süredir devam eden Kemalizm ve Cumhuriyet eleştirileri, özellikle son on yılda giderek daha kapsayıcı bir hale gelmiş ve eleştirenler, zaten başından beri sahip oldukları “fikirleri” açıkça “zikretmeye” başlamışlardır.

    Nedir zikirleri?
    Aslında Kemalizm diye bir ideoloji yok. Olan, Mustafa Kemal’in gelişi güzel, rakı sofrasında uydurduğu keyfi bir takım fikirlerin devlet gücü kullanılarak uygulanmasından ibarettir.

    Aslında Türkiye Cumhuriyeti de halkın egemenliğini ve çıkarlarının savunulmasını sağlayan bir ulus-devlet değil, işgalcileri kovduktan sonra ülke yönetimine çöreklenen çeteciler ve onların taraftarlarının çıkarlarını koruyan bir diktatörlüktür.

    Zaten aslına bakarsanız, Türk ulusu diye birşey de yoktur. Bu ulus, yukarıda adı geçen zorbaların 1. Dünya Savaşı sona erdiğinde ateşkes sınırları içinde kalan Müslüman çoğunluğu zorla bir araya getirmesi, Müslüman olmayanları da etnik temizlik sonucu tasviye etmesi ile oluşturulmuştur.

    Aslında, bu zorbalar 1915’teki Ermeni soykırımını gerçekleştiren savaş suçlularından başkası da değildir. Bugün Türkiye’de Talat Paşa Bulvarı olması, Almanya’da Heinrich Himmler Bulvarı olması gibi birşeydir.

    Sonuç olarak, ne “Türk” ne de “Cumhuriyet” kavramları ahlaken meşru değildir. Ahlaken meşru olmadıklarına göre de, batının Kemalizmi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni söküp atması normal, hatta arzu edilir bir sonuçtur. Bu yönde batıya yardım edenler “vatan haini” değil “özgürlükçü” ve “ilerici” birer kahramandır.

    Özetle, “zikirleri” bu... Bunu da, bugün insanlık vicdanı tarafından “iyi, doğru ve güzel” olarak kabul edilen ahlaki ilkelerin bir sonucu gibi takdim ediyorlar. Tabii, bu varsayımlara karşı çıkanlar da “kötü, yanlış ve çirkin”.

    Bakalım, gerçekten öyle mi?
    İsrail Devleti, varlığını meşru görmeyen ülkelerle diplomatik ilişki kurmuyor. Anayasa, İsrail topraklarında yabancı asker bulundurulmasını yasaklıyor.İsrail Parlamentosunda Almanca konuşmak yasak. Herhangi bir klasik müzik topluluğu Wagner’in eserlerini çalmaya kalkınca olay çıkıyor. İsrail Devleti, Soykırım suçlusu Eichman’ı paketleyip getirdikten sonra, yargılayıp idam etti. Cesedini yakıp külleri de İsrail toprağını kirletmesin diye, rüzgarın batıya doğru estiği bir gün, askeri uçağa yüklediler ve İsrail karasularının dışına çıktıktan sonra Akdenize serptiler.

    İsrail, işgal ettiği Filistin topraklarının çoğundan hala geri çekilmiyor. Çekildiği topraklardan ya da sınırları dışındaki komşu ülke topraklarından kendisine her ateş açıldığında ise, ateş açanı da açtıranı da vuruyor. Dünyanın herhangi bir yerinde İsrail Devletinin temsilcileri, vatandaşları ya da onların soydaşları tehlikeye girerse, İsrail askeri yöntemler dahil her türlü müdahale hakkını meşru görüyor.

    Fransa, Cezayir’de öldürdüğü 1.5 milyon kişi için özür dilemedi. Dilemeyi de düşünmüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, bu konu kendisine hatırlatıldığında, “Babanın günahları için oğul suçlanamaz” dedi. Fransa, Korsikalıların bağımsızlık taleplerini gözardı ediyor. Fransa anakarasında Korsikalılara, Kuzey Afrikalılara ve zencilere karşı açıkça ayrım yapılıyor. Fransız Devleti, bunları “münferit olaylar” olarak görüyor.

    Britanya İmparatorluğunun Kuzey Amerika ve Avustralya kıtalarına yerleşen kolonicileri, bu kıtaların yerli halklarını soykırıma uğrattı (Sadece Kuzey Amerika’da yaklaşık 50 milyon kişi) . Bunların kurduğu devletler (ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda) , soykırım suçunu kabullenmedikleri gibi, tartışmıyorlar bile, zira tartışabilecekleri bir ‘karşı taraf’ yok. Sadece Avustralya Devleti, kıtanın beyazlarca keşfinin 200. yıldönümünde geriye kalan yerlilerin yaşadığı bölgelerin üzerinde arkasında bez afiş taşıyan bir uçağın uçurulmasına izin verdi.

    “Üzgünüz (We are sorry) ” yazıyordu afişte.
    Kızılderilileri öldürmek için biyolojik silah dahil her yöntemi kullandığı kendi resmi kayıtlarında sabit olan Amerika Birleşik Devletleri, bugüne kadar soykırım suçunu üstlenip hukuki gereklerini yerine getirmedi.

    2. Dünya Savaşı bittikten sonra, Polonya’nın sınırları 300 km batıya kaydırıldı. Savaştan önce Doğu ve Orta Avrupa’da yaşayan 12 milyon Alman batıya, Almanya’dan geriye kalan harabelere doğru ‘tehcir edildi’. 1945-1950 arasında gerçekleşen bu tehcir sırasında (barış zamanında) resmi kayıtlara göre 2.1 milyon kişi öldü. O sırada Doğu ve Orta Avrupa’nın çoğuna hükmeden Sovyet otoriteleri ve iktidardaki yerli komünistler, ölenlerin sadece yüzde 10 ila 30’unun şiddet içeren olaylarda yaşamını yitirdiğini, kalanların ise –sıkı durun- “soğuk, açlık ve hastalıktan” öldüğünü bildirdiler.

    1945 sonrasında çıkan ve bir kısmı hala yürürlükte olan Beneş Kararnameleri gereği, 2. Dünya Savaşı sonrası Çekoslovakya’dan sürülen Südet Almanları ve Macarların soyundan gelenler, Çek Cumhuriyeti’nde atalarının terk ettiği toprak ve mülk üzerinde hak iddia edemiyorlar. Avrupa Birliği, bu kanunların AB yasa ve yönetmelikleriyle çelişmediğine hükmetti.

    Belçika Kralı II. Leopold, o sıralar (19. Yüzyıl sonu 20. Yüzyıl başı) şahsi mülkü olan Orta Afrika’da (bugünkü Kongo) 10 milyon kişiyi insanlık dışı koşullarda çalıştırma, açlık ve isyancılara gözdağı vermek gibi sebeplerle öldürdü. Bugün heykeli, Belçika Kraliyet Sarayı’nın etrafındaki Place du Trone’u süslüyor. Belçika’da son yıllarda tartışmalara konu olmasına rağmen, orta öğretim ders kitaplarında Belçika sömürgeciliğinin uygarlaştırıcı etkilerini anlatan bölümler hala yerinde duruyor.

    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak sanırım meramımı anlatabilmişimdir.

    Amerika’nın en büyük sosyalist tarihçilerinden Howard Zinn, Amerikan Halklarının Tarihi (A People’s History of the United States) adlı artık klasikleşmiş eserinin girişinde, Kolomb liderliğindeki beyaz kaşiflerin ve onların ardından gelen kolonicilerin yerli halklara yaptığını bir soykırım olarak tanımladıktan sonra şöyle der: “Bu kitap boyunca benimseyeceğimiz bakış açısı bu olacaktır: Katilin değil kurbanın yanında olmak! ”,

    Kendi tarihleri konusunda kurbanların yanında yer almayanlar, başkalarının tarihi konusunda hüküm veremezler. Verdikleri hükümler ise boştur, geçersizdir. Bu hükümlere dayanan tüm siyasi girişimler, sadece meşruiyetten yoksun olmakla kalmaz, başarısızlığa da mahkumdur.

    Kendi devlet ve ulusal kimliklerinin oluşum süreçlerinde kusur olarak görmediklerini, başkasında kusur olarak görenler, aslında kusurlu gördükleri devlet ve uluslara hakaret etmektedir. İngilizle İngilizce, Fransızla Fransızca, terbiyesizle terbiyesizce konuşarak bunlara hakettikleri cevabı vermek, hakarete uğrayan ulus ve devletlerin seçilmiş ve atanmış tüm temsilcilerinin görevidir.

    Kendi şahsına ve toplumuna uygulamadığı ahlaki ölçütleri, başkalarına uygulayanlar iki yüzlü ve kötü niyetlidir. Bunların eleştirileri övgü, verdiği payeler hakaret, ettiği hakaretlerse bizim için birer ödüldür.
    "İşte bu ahval ve şerait içinde dahi..." (MUSTAFA KEMAL)


 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Kötü Bakteri Gibi Kötü Kanki
    KOMEDİ VE GEYİK MUHABBET bölümünde pembecilek tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 08.10.11, 16:42
  2. Çirkin Postacı
    Üyelerimizin Yazıları, Şiirleri, Hikayeleri bölümünde shadow2569 tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 20.02.06, 02:02

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.