• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
15 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Konya hakkında bilgiler

    " Gez Dünyayıda Gör Konyayı" diye Konyamızın nasıl bir medeniyet şehri olduğunu H.z Mevlana sözlerinde dile getiriyor.Konyayı hiç görmemiş veya tam gezememiş arkadaşlar için şehrimizin önemli yerlerini sizlere fotoğraflarla tanıtmaya çalışacağım.

    Yukarıdaki resimde Hz.Mevlananın Yeşil Kubbeli Türbesi ve Türbenin ön kısmındaki giriş bölümündeki havuz kısmı.Kimi yabancı turist ve yerli halk içine para atar ve dilek tutar.


    Yukarıdaki resimde ise Konyamızın nadide yerlerinden olan adına türküler yazılan Şu an adı TCDD de adı Meram Ekspresi olarak kullanılan Konya İl Merkezdeki En yeşil ve en akarsuyu bol olan merkez ilçemizdir.Meram'a yazın gitmenizi tavsiye ederim ve orada Tavus Baba türbesini görmenizi şiddetle öneririm.Çok büyük bir Düşünür ve tasavvuf düşünürü olan Tavus Babanın türbesini yabancı ülkelerden gelen turistler çok yoğun olarak ziyaret ediyorlar.

    Resimde görülen Camimiz ise Mevlana Türbesinin Batı tarafına kalan ve ibadete açık olan Selimiye camimiz.

    Yukarıdaki resimde ise Selçuklu Anadolu Devletine Liderlik yapmış olan Alaaddin Keykubat ve diğer Devlet erkanından olanların Türbelerinin bulunduğu ve Dünyadaki En büyük Dönel Kavşak ünvanını kotuyan Alaaddin Tepesi.

    Konyamızın uydudan merkezi yerlerinin resimleri .Sağ taraf köşeden numaralı yerleri bulabilirsiniz.

    Büyük Şehir binamız ve arkadaki bina Kombassan Gökdeleni.

    Konyamızın yönetildiği ve yaklaşık olarak 200 yıldır hizmet veren Valilik binamız.

    İnce Minare Medresesi Selçuklu Anadolularından Günümüze kadar gelebilen zamanın çok büyük bilginlerini yetiştiren bir medrese olup şu anda kültür bakanlığınca müze haline getirilmiş Alaaddin Tepesinin batısında kalan bir konumdadır.
    Mevlananın ünlü yedi öğüdü.Kıssadan hisse çıkarmaya gerek yok.Rehber önümüzde.




    Konya Türkiyemizin alan olarak en büyük yüzölçümüne sahip ilidir.(Yüzölçümü 38257 km2 (göller hariç)'dir.İdari yönden, kuzeyden Ankara, batıdan Isparta, Afyonkarahisar, Eskişehir, güneyden, İçel, Karaman, Antalya, doğudan, Niğde, Aksaray illeri ile çevrilidir.

  2. #2
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Akşehir - Konya



    Akşehir, Konya ilinin bir ilçesidir. Nasrettin Hoca'nın türbesi bu ilçede bulunur.

    İlçe yüzölçümü 1442 km²’dir. Denizden yüksekliği 1050 m’dir. Güneybatı kesiminde yer alan Konya iline bağlı Akşehir ilçesi, Konya-Afyon karayolu üzerinde olup Konya iline 135 km. Afyon iline 90 km. mesafededir.

    Tarih boyunca hep önemli bir yerleşim, ticaret, kültür merkezi olan Akşehir'e ait ilk arkeolojik bulgular Neolitik Dönem'e kadar uzanıyor. Etiler zamanında Akşehir'in adı THYMBRİON'dur. Zamanla Frigya egemenliğine daha sonra Anadolu'da egemenlik kuran Lidyalılar'ın yönetiminde kalan Akşehir'in önemi daha da artmıştır. "Krallar Yolu" Akşehir'den geçmektedir. Akşehir, İ.Ö. III. yüzyılda, PHİLOMELİUM "Bal Sevenler" adıyla anılmaya başlanmıştır. Pers ve Hellenistik dönemlerden sonra kent, Roma daha sonra da Bizans egemenliğine geçer.

    Araplar Akşehir'i, beyaz çiçek açmış elma ve erik ağaçlarının görüntüsünden dolayı "Belde-i Beyza" (Beyaz Şehir) olarak anmışlardır. Ancak sonra Anadolu'ya yayılan Türkler, Kutalmışoğlu Süleyman Şah komutasında kenti almışlardır. Haçlı Seferleri, Selçuklu taht kavgaları, Moğol istilası sıralarında sürekli savaşlar yaşayan Akşehir (Akşar) büyük yıkımlar yaşamak zorunda kalmıştır. 1381 yılında Padişah Murat Hüdavendigâr'a satılarak Osmanlı egemenliğine girerse de Y. Beyazit'in Timur'a yenilmesi ile Moğollar'ın, Fetret döneminden sonra Karamanoğulları'nın eline geçer. Nihayet Fatih Sultan Mehmet 1467 yılında Akşehir'i fethederek Osmanlı topraklarına katar. 19. YY. sonlarında Akşehir’de Kaymakanlık yapan Bereketzade İsmail Hakkı’nın Hatıralarında verdiği bilgilere göre; Akşehir’in çevre kasabalarıyla birlikte 100.000'den fazla nüfusu vardır. Türkler, Yörükler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar vd. diğer milliyetlerden insanların birarada yaşadığı sosyal ve ekonomik bakımdan canlı, bir merkezî yerleşme birimidir. Ayrıca İlçenin sınırları içinde bulunan Karahüyük Kasabasında Hz.Mevlana'nın kızının da mezarı bulunmaktadır.

    Kurtuluş Savaşı'nın dönüm noktası Sakarya Meydan Muharebesi'nden sonra, 18 Kasım 1921 tarihinden itibaren Garp (Batı) cephesi karargahı Akşehir'e yerleşir. Kumandan İsmet (İnönü) Paşa TBMM'den ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'dan aldığı emirlerle "Büyük Taarruz"un hazırlıklarını 9 ay boyunca Akşehir'de yapar. Akşehir, bir anlamda sinesinde Büyük Taarruz'u doğuma hazırlar. M. Kemal Paşa'nın da katılımıyla son hazırlıklar tamamlanır ve 24 Ağustos 1922 tarihinde, Batı Cephesi Karargahı ve bağlı kuvvetlerimiz Büyük Taarruz için Akşehir'den Afyon'a doğru hareket ederler. Ünlü yazarımız, hemşehrimiz merhum Tarık Buğra, Küçük Ağa romanında işte o günlerin Akşehir'ini anlatmıştır. 24 Ağustos her yıl Akşehir Onur Günü olarak coşkuyla kutlanır. En büyük ve tanınmış beldesi; vişne ,elma ve özellikle yaş sebzesi ile ünlü olan Karahüyük Kasabası dır.Ayrıca dünya'da NAPOLYON KİRAZI olarak da bilinen kirazı da meşhurdur...Özellikle İngiltere kraliçesi bu kiraza bayılır(bir rivayete göre).bu kirazla ilgili meşhur bir sözde... bu kirazı bi ingiltere kraliçesi bi de biz yiyoz(akşehirde yaşayanlar söyler...Türkiye'de sadece Akşehirde yaşayanlar yiyebilir bu meyveyi)...

    Bu ilçede bulunan Nasreddin Hocanın maya çaldığı Akşehir Gölü ve bugün hemen hemen kurumuş olan göl, Türkiye'nin 5. büyük gölüdür. (353 km²)

    Nasreddin Hoca Etkinlikleri 5-10 Temmuz

    Her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen etkinliklere, Türkiye'nin çeşitli yörelerinden sanatçılar, yazarlar, bilim adamları ve basın mensupları katılmaktadır. 4 Temmuz günü İstanbul Haydarpaşa'dan yola çıkan "Gülmece Treni" 5 Temmuz'da başlayan etkinliklerin önemli bir parçasıdır. Gülmece Treninin karşılanması ile şenliklere başlanır, Nasreddin Hocayı temsilen canlandıran sanatçı karşılanır. (2007 - Kadir Çöpdemir)

  3. #3
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Hazret-i Mevlana'nin Hayati

    Hazret-i Mevlana'nin Hayati

    Mevlana'nin asil adi Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasina gelen Mevlana ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladigi tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yi sevenler kullanmis, adeta adi yerine sembol olmustur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana'nin, Rumi diye taninmasi, geçmis yüzyillarda Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturmasi, ömrünün büyük bir kisminin orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasindandir.


    Dogum Yeri ve Yili

    Mevlana'nin dogum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlana'nin dogum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.


    Nesebi (Soyu)

    Asil bir aileye mensup olan Mevlana'nin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanligi) hanedanindan Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dir. Babasi, Sultanü'l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvani ile taninmis, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi'dir. Eflaki'ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve genis olan bir alim idi. Din ilminin üstadi ve alimlerin büyüklerinden sayilan, güzel siirler söyleyen Nisaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana'nin sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmis dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Siddik'a ulastigini kaydediyorlar.


    Babasi Bahaeddin Veled Hazretleri'nin Sahsiyeti

    Bahaeddin Veled, 1150'de Belh'de dogmus, babasi ve dedesinin manevi ilimleriyle yetismis; ayrica Necmeddin-i Kübra (? - 1221)'dan feyz almistir. Bahaeddin Veled bütün ilimlerde esi olmayan, olgun mana sultani idi. Ilahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksiz bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarinin, en güç fetvalari halletmede, tek üstadi idi ve vakiftan hiçbir sey almazdi; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maasla geçinirdi. Kaynaklarin ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed'in manevi isaretiyle, Baheddin Veled'e Sultanü'l- Ulema ünvanini vermislerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmistir. Bu ünvanin verilisi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin taninmadan kaybolup gitmesine, unutulmasina razi olmazlardi. Onlari halkin gözünde belirtmek, halki ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layik olduklari birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karsi saygi duygularini gösteren parlak bir delildir. Hatta anane geregince imzalarin üstünde bu ünvanlari kullanmaya mecburdurlar onlar kazandiklari bu ünvanlari kendileri için manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardi. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazindan sonra, halka ders okutur; ögle namazindan sonra dostlarina sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi. Va'zi esnasinda umumiyetle, Yunan filozoflarinin fikirlerini benimseyenlerin görüslerini reddeder ve "Semavi (Allah'dan olan ilahi) kitaplari arkalarina atip, filozoflarin silik sözlerini önlerine alip itibar edenlerin nasil kurtulma ümidi olur" derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Razi'ye ve ona uyan Harezmsah'in aleyhinde bulunur; onlari bidat ehli (dinde, peygamber zamaninda olmayan, yeniden begenilmeyen seyleri çikaranlar) olarak görür ve söyle derdi: "Muhammed Mustafa'nin yürüyüsünden dahi iyi yürüyüs, yolundan daha dogru bir yol görmedim"


    Hazret-i Mevlana'nin Babasi ile Belh'ten Çikislari ve Konya'ya Gelisleri

    Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunlarin Harezmsah katinda saygi görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled'in açikça kendi aleyhine tavir almasina da çok içerlediginden onu Harezmsah'a gammazladi. Bahaeddin Veled'in de gönlü Harezmsah'tan incindi ve Belh'i terk etti. Ancak arastiricilar, Bahaeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Mogol istilasini gösterirler. Sultanü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlariyla Belh sehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmisti. Nisabur'a ugradi. Göç kervaniyla Bagdat'a yaklastiginda, kendisine hangi kavimden olduklarini ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafizlara Sultanü'l-Ulema Seyh Bahaeddin Veled su manidar cevabi verir: "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan baska kimsede kuvvet ve kudret yoktur." Bu söz Seyh Sehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)'ye ulastiginda: "Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled"den baskasi söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karsilamaya kostu. Birbirleriyle karsilasinca Seyh Sühreverdi, katirindan inip nezaketle Bahaeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bagdat'ta üç günden fazla kalmadi ve Kufe yolundan Kabe'ye hareket etti. Hac farizasini yerine getirdikten sonra, dönüste Sam'a ugradi. Bahaeddin Veled, yaninda biricik oglu Mevlana oldugu halde, göç kervaniyla Sam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a ugradilar. Karaman'da bir müddet kaldiktan sonra, nihayet Konya'yi seçip oraya yerlestiler.


    Göç Yolunda Hazret-i Mevlana'ya Teveccühte Bulunan Mutasavviflar

    Seyh Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bagdat'a dogru yola çikan Bahaeddin Veled, Nisabur'a vardiginda ziyaretine gelen Seyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüsüp sohbet eder. Sohbet esnasinda Seyh Attar, Mevlana'nin nasiyesindeki (alnindaki) kemali görür ve ona Esrar-name adli eserini hediye eder ve babasina da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin oglun alemin yüregi yaniklarinin yüreklerine atesler salacaktir." der.

    Seyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü'l-Ulema, Hac farizasini yerine getirdikten sonra dönüste Sam'a ugradi. Orada Seyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüstü. Seyh-i Ekber, Sultaü'l-Ulema'nin arkasinda yürüyen Mevlana'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasinda gidiyor" demistir.


    Hazret-i Mevlana'nin Evlenmesi

    Karaman'da bulunduklari 1225 tarihinde Mevlana, babasinin buyrugu ile itibarli, asil bir zat olan Semerkantli Hoca Serafeddin Lala'nin, huyu güzel, yüzü güzel kizi Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiginde onsekiz yasindadir.
    Hazret-i Mevlana'nin, Konya'ya Yerlesmeleriyle Ilgili Yorumu: "Hak Teala'nin Anadolu halki hikkinda büyük inayeti vardir ve Siddik-i Ekber Hazretlerinin duasiyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layik olanidir. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanlari mülk sahibi Allah'in ask aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaraticisi Allah, hos bir lutufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

    Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sirlarina ait) iksirimizden (altin yapma hassamizdan) onlarin bakir gibi vücutlarina saçalim da onlar tamamiyla kimya (bakisiyla, baktigi kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciger arkadasi) olsunlar."


    Hazret-i Mevlana'yi Yetistiren Mutasavviflar

    Sultanü'l-Ulema Seyh Bahaeddin Veled Hazretleri

    Önceki bahislerde sahsiyetini belirtmeye çalistigimiz Bahaeddin Veled, Mevlana'nin ilk mürsididir. Yani Mevlana'ya Allah yolunu ögretip, tasavvuf usulunce hakikatleri ve sirlari gösteren tarikat seyhidir. Bütün Islam aleminde yüksek itibar ve söhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçuklulularin Sultani Alaaddin Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayis 1228 tarihinde Selçuklularin bas sehri Konya'yi sereflendirip yerlestikden kisa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayinda Bahaeddin Veled'in serefine büyük bir toplanti tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altina girdi. Sultaü'l-Ulemaya gönülden bagli olan Sultan Alaaddin onu hayranlikla söyle över; "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekligim, dinim artiyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? Iyice inandim ki o, cihanda nadir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanina hükmeden, essiz Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled, 24 Subat, 1231 tarihinde Cuma günü kusluk vaktinde ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayirli ogul ile Maarif gibi bir eser birakti. Sultanü'l-Ulema, sadece duygu ve düsüncelerini açikladi söhret pesinde kosmadi. Etrafindakilerini yetistirdi ve onlari daima aydinlatti.

    Seyyid Burhaneddin Hazretleri

    Bahaeddin Veled'in irtihalinde Mevlana yirmidört yasinda idi. Babasinin vasiyeti, dostlarinin ve bütün halkin yalvarmalari ile babasinin makamina geçti, oturdu. Mevlana, babasindan sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yil mürsidsiz kaldi. 1232 tarihinde babasinin degerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkik-i Tirmizi, Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altina girdi.

    Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürsid idi. Maarif adli eseri irfaninin delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sirlari bilmesinden dolayi, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yillarinda bir lala gibi omuzlarda tasiyip dolastirdigi Mevlana'ya dedi ki: "Bilginde esin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramissin; fakat benim gibi onun haliyle de sarhos ol. Böylece de ona tam mirasçi kesil; cihana isik saçmada günese benze. Sen zahiren babanin mirasçisisin; ama özü ben almisim; bu dosta bak, bana uy." Mevlana babasinin halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasinin yerine koydu ve gerçek bir mürsid bilerek gönülden, tam dokuz yil ona hizmet etti. Bu zaman zarfinda, o kamil mürsidin kilavuzlugu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlasti, bastan ayaga nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki su iki beyit, pistiginin, kamil insan mertebesine ulastiginin ifadesidir; "Pis, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin."


    Hazret-i Mevlana'nin Konya Disina Seyahati

    Halep ve Sam'a Gidisi: Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinlesmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Haleb'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fikih, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oglu Kemaleddin'den ders aldi. Mevlana, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Sam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yil kaldi. Bu zaman zarfinda Sam'daki alimlerle tanisip, onlarla sohbet etti.


    Sam'da Sems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlik Görüsme

    Eflaki'ye göre Mevlana, Sam'da Semseddin-i Tebrizi ile görüsmüstür; fakat bu görüsme kisa bir müddettir ve söyle cereyan etmistir. Semseddin-i Tebrizi, bir gün halkin arasinda, Mevlana'nin elini yakalayip öper ve ona "Dünyanin sarrafi beni anla!" diye hitap eder ve kaybolur. Iste bu sohbet veya bir anlik görüsme tarihinden takriben sekiz sene sonra Sems, Konya'ya gelecek ve Mevlana ile içli disli sohbet edecektir.


    Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürsid

    Yedi yil süren Halep ve Sam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasina, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çikardi. Yani üç defa kirkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamini ibadetle geçirmek suretiyle nefsini aritti. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana'yi kucaklayip öptü; takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde esi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdigi bir kisi olmussun... Bismillah de yürü, insanlarin ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete bog; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve askinla dirilt." Dedi ve onu irsad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana'dan izin alip Kayseri'ye gitmis ve orada ebedi aleme göçmüstür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrilisindan sonra, irsad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (ögretim) makamina geçti. Babasinin ve dedelerinin usullerine uyarak bes yil bu vazifeyi basari ile yapti. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardi.


    Hazret-i Mevlana'nin Dostlari, Halifeleri; Kendisine ilham Kaynagi Olan Mutasavviflar

    Sems-i Tebrizi Hazretleri
    Bu zatin adi, Semseddin Muhammed olup dogumu 1186 dir. Tebrizli Melekdad oglu Ali'nin oglu olan Sems, tahsilini bitirdikten sonra, zamaninin yegane seyhi olarak gördügü Tekbirzi Seyh Ebu Bekir Sellebaf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irsadiyla yetisip olgunlasti. Sems, ulastigi manevi makama kanaat etmediginden daha olgun mürsidler bulmak arzusuyla seyehate çikti. Senelerce takati tükenircesine bir çok bir çok yerler dolasti, zamaninin arifleriyle görüstü. Bu arifleri, mana alemindeki uçusunda kinaye olarak Sems'e, Sems-i Perende (Uçan Günes) adini vermislerdir. Sems, ta çocuklugundan itibaren fikren ve ruhen hür bir dervis, kendinden geçercesine ilahi aska dalarak yasayan bir sahsiyetti. Sems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadasi arayan bir kamil velidir. Yana yakila, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Sems'in bir gece karari elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'in tecellilerine gömülüp mest olmus bir halde münacatinda "Ey Allah'im! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum" diye yalvardi. Allah tarafindan, istediginin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü'l-Ulema'nin oglu Muhammed Celaleddin oldugu ilham edildi. Bu ilham ile Sems, 29 Kasim 1244 yili Cumartesi sabahi Konya'ya geldi.


    Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Sems'in Bulusmalari

    Mevlana ile sems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet bulustular, görüstüler. Bu tarihte Sems, altmis, Mevlana, otuz sekiz yasinda idi. Bu iki ilahi asik, bir müddet yalnizca bir köseye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: "Ansizin Sems gelip ona ulasti; ona masukluk (sevilen, sevgili olmanin) hallerini anlatti, açikladi. Böylece de sirri yücelerden yüceye vardi. Sems, Mevlana'yi sasilacak bir aleme çagirdi, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap."
    Hazret-i Mevlana'nin Masukluk Mertebesine Erismesi: Bu hususu Sultan Veled söyle açiklar, "Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardir ki o, masukluk duragidir. Aleme bu masukluk duragina dair haber gelmemis, bu durakta bulunanlarin ahvalini hiçbir kulak isitmemisti. Tebrizli Semseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin'i asiklik ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamasi olan, masukluk mertebesine eristirmistir. Esasen Mevlana, ezelde, masukluk denizinin incisiydi, her sey döner, aslina varir."

    Kim, kimi aradi? Hatirlara gelebilecek, "Sems mi Mevlana'yi aradi, Mevlana mi Sems'i" sorusuna söyle cevap verebiliriz: Sems, Mevlana'yi, Mevlana'da Sems'i aramistir. Sems Mevlana'ya asik ve taliptir, Mevlana'da Sems'e asik ve taliptir. Çünkü asik, ayni zamanda masuk, masuk ayni zamanda a******. Mevlana der ki: "Dilberler (gönlü alip götürenler, manevi güzeller), asiklari, canla basla ararlar. Bütün masuklar, asiklara avlanmislardir. Kimi asik görürsen bil ki masuktur. Çünkü o, asik olmakla beraber masuk tarafindan sevildigi cihetle masuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda suzuslari arar."


    Hazret-i Mevlana'nin Manevi Yolculugundaki Safhalari

    Mevlana, manevi yolculugunu, olgunluga ermesini, su sözünde toplamistir. "hamdim, pistim, yandim." Mevlana'nin pismesi, babasi Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin'in feyizli nefesleriyle, yanmasi da Sems'in nurlu aynasinda gördügü kendi güzelliginin ask atesiyledir.


    Hazret-i Mevlana ile Sems Hakkinda

    Mevlana, Sems ile Konya'da bulustugu zaman tamamiyle kemale ermis bir sahsiyetti. Sems, Mevlana'ya ayna oldu. Mevlana, Sems'in aynasinda gördügü kendi essiz güzelligine asik oldu. Diger bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah askini Sems'te yasatti. Mevlana'nin Sems'e karsi olan sevgisi, Allah'a olan askinin miyaridir (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Sems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açilmak üzere bir güldü. Sems ona bir nesim oldu. Mevlana bir ask sarabi idi, Sems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Sems onda bir gidis, bir nesve degisikligi yapti. Sems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak söyle söyleyelim, Sems, Mevlana'yi atesledi, ama karsisinda öyle bir volkan tutustu ki, alevleri içinde kendi de yandi.


    Sems-i Tebrizi Hazretleri'nin Konya'dan Ayrilisi

    Sems ile bulusan Mevlana, artik vartini Sems'in sohbetine hasretmis, Sems'in nurlarina gömülüp gitmis, bambaska bir aleme girmisi. Sems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi askla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sirri idrakten aciz olanlar, ileri geri konusmaya basladilar. Neticede Sems, incindi ve Mevlana'nin yalvarmalarina ragmen, Konya'dan Sam'a gitti (14 Mart, 1246 Persembe).


    Hazret-i Sems'in Konya'ya Dönüsü

    Sems'in ayrildiginda derin bir izdiraba düsen Mevlana, manzum olarak yazdigi güzel bir mektubu, Sultan Veled'in baskanligindaki kafileyle Sam'a, Sems'e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Sam'a vardi, Sems'i buldu ve babasinin davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygiyla Sems'e sundu. Sems, "Muhammedi tavirli ve ahlakli Mevlana'nin arzusu kafidir. Onun sözünden ve isaretinden nasil çikabilir."diyerek, Mevlana'nin davetine icabet etti ve 1247 'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.


    Hazret-i Sems'in Kaybolusu

    Sems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sikintilarindan kurtuldu. Artik Sems'in serefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sikisi durumlar yeniden basladi. Sems, o bahtsiz dedikoducu toplulugun yine kinle doldugunu, gönüllerinden sevginin uçup gittigini, akillarinin nefislerine esir oldugunu anladi ve kendisini ortadan kaldirmaya ugrastiklarini bildi, Sultan Veled'e dedi ki: Gördün ya azginlikta yine birlestiler. Dogru yolu göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlana'nin huzurundan beni ayirmak, uzaklastirma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gidecegim ki, hiç kimse benim nerede oldugumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düsecek, kimse benden bir nisan bile bulamayacak. Böylece bir çok yillar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek." Iste Sultan Veled'e böyle yakinan Sems, 1247-1248 tarihinde Konya'dan ansizin gidip kayboldu. Sems'in kaybolusundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkinda asli esasi olmayan bir haber bile verse ve Sems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarigini ve hirkasini vererek sükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Sems'i Sam'da gördüm diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek sekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bagisladi. Dostlarindan birisi, bu adamin verdigi haber yalandir, o Sems'i görmemistir, dediginde Mevlana su cevabi vermistir. "Evet, onun verdigi bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eger, dogru haber verseydi, canimi verirdim."


    Hazret-i Mevlana'nin, Sems-i Tebrizi Hazretleri'ni Aramak Için Sam'a Gidisi

    Mevlana, Sems'i çok aradi. Onun ayriligiyla, gönülleri yakan, sizlatan, nice siirler söyledi. Onu aramak için iki kere Sam'a gitti. Yine Sems'i bulamadi. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yillari arasinda oldugu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, Sam'da suret bakimindan Tebrizli Sems'i bulamadi ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varliginda beliren Sems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakimindan ondan ayriyim ama, bedensiz ve cansiz ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kisi! Ister onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben."


    Konya'li Kuyumcu Seyh Selahaddin Hazretleri

    Yagibasan'in oglu Konyali Zerkub (kuyumcu) diye taninan Seyh Selahaddin Feridun, Konya civarindaki bir gölün kenarinda balikçilikla geçinen bir ailedendir. Ummi olarak bilinen Seyh Selahaddin, gençliginde Seyyid Burhaneddin'in terbiyesine girmis, onun sohbetlerinde pismis, onun feyziyle olgunlasmis, kamil bir insandir. Ayrica Sems'in sohbetlerinde de bulunmus, ondan da feyz almistir. Mevlana ile Sems bulusmalarinda, alti ay Seyh Selahaddin'in hücresinde sohbet etmislerdir. Onlara hizmet edebilme serefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarligina eren zat, Seyh Selahaddin'dir. Seyh Selahddin, kuyumcu dükkaninda altin varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle ugrasirdi.


    Hazret-i Mevlana'nin Vecd ile Sema'i

    Seyh Selahaddin'in, Mevlana ile tanismasi ta Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altina girdigi tarihte baslar, fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana'ya manen baglanmasina ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep su hadisedir. Mevlana bir gün Seyh Selahaddin'in Kuyumcular çarsisindaki dükkaninin önünden geçmektedir. Içeride varak yapmak için çekiçle altin dövmekte olan Kuyumcu Seyh Selahaddin ve çiraklarinin çekiç darbelerinden çikan sesleri duyan Mevlana, o hos seslerin ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafindan manen çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aska dalarak) Sema etmeye baslar. Disarida Mevlana'nin Sema ettigini gören Seyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettigini anlayinca, altinin zayi olmasini düsünmez ve çiraklarina, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de disari firlar ve Mevlana'nin ayaklarina kapanir.


    Hazret-i Mevlana'nin, Seyh Selahaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemden ve Halife Seçmesi

    Mevlana, son Sam seyahatinde, mana yönünden Sems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Seyh Selahaddin'i dost ve hemden olarak seçti. Mevlana, Sems'e duydugu muhabbet ve gönül bagliliginin aynisini Seyh Selahaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah'in cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yasadigindan, müridlerinin irsadiyla bizzat ugrasamamis ve onlarin irsad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarindan birbirini tayin etmistir. Iste Seyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettigi dostudur. Mevlana, Seyh Selahaddin'e yalniz manevi bir bag ve içten gelen muhabbetiyle kalmadi, onun kizi hakkinda, "Benim sag gözüm" diyerek iltifatta bulundugu Fatma Hatun'u oglu Slutan Veled'e almak suretiyle aralarinda bir akrabalik bagi da kurdu.


    Seyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunlugu

    Mevlana'nin, Sems ile dostlugunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana'nin Seyh Selahaddin'e gösterdigi yakinliga haset etmeye basladilar. Seyh Selahaddin'i, ümmidir diye, yüksek irsad makamina layik görmüyorlardi. Sems'e yaptiklari gibi küstahliga kalkistilar. Kendisine kötü düsünce ile bakan bahtsiz, zavallilara Seyh Selahaddin, "Mevlana, beni yalnizca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçik bir görüsüm yok, ben bir aynayim. Mevlana, ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi güzelim yüzüne asik, bundan baska fikre düsmek kötü bir sey" diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllügünü) göstermistir.


    Seyh Selahaddin Hazretleri'nin Ebedi Aleme Göçüsü

    Mevlana ile Seyh Selahaddin, on yil birbiriyle adeta mest olarak görüsüp sohbet ettiler, ayrilik mahmurlugunu tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Seyh Selahaddin hastalandi ve ebedi alemde göçtü (1259).


    Çelebi Hüsameddin Hazretleri

    Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya'ya göçmüs bir soylu ailedendir ve dogum yeri Konya'dir. (1225) Çelebi lakabini kendisine veren Mevlana'dir. Gençliginin ilk yillarinda, Ahilerin seyhi olan babasini kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamaninin bütün ulu kisileri ve seyhlerinden yakin alaka ve himaye gördügü halde, bütün hizmetkarlari ve arkadaslariyla, Mevlana'nin hizmetini seçmistir. Böylece Mevlana'nin terbiyesinde yetisip olgunlasmis, kamil insan olmustur.


    Hazret-i Mevlana'nin Çelebi Hüsameddin'i Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi

    Mevlana, Seyh Selahaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin'i seçti ve dostlarina söyle dedi; "Ona bas egin, önünde acizcesine kanatlarinizi yere gerin! Bütün buyruklarini yerine getirin, sevgisini caninizin ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur." Mevlana'nin bu buyrugu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle, "Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi kesildiler, Sems'e ve Seyh Selahaddin'e yapmis olduklari asagilik hareketlerden kurtulmuslar, edeplenmislerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsameddin'e itaat ettiler." Çelebi Hüsameddin on bes sene Mevlana'nin serefli sohbetinde bulundu. Mevlana'dan sonra da dokuz sene irsad makaminda, Mevlana postunda oturdu.


    Çelebi Hüsümeddin Hazretleri'nin Degeri

    Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin'in bulundugu meclis rahat bulur, huzur duyar, cosup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardi. Mevlana'ya göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çikaran Çelebi Hüsameddin'dir. Mesnevi'sinde bu manaya isaretle söyle der; "Bu söz, can memesininde süttür. Emen olmadikça güzelce akmiyor. Dinleyen susuz ve arayici olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmis ve usanmamis olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapimdan içeri, na-mahrem girince, harem halki, perde arkasina girer, gizlenir. Zararsiz ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hos ve yarasan seyler, gören göz için yapilir. Çengin zir (en ince) ve bam (en kalin) nagmeleri, nasil olur da sagir kular için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadi. Koku duyan için yaratti; koku almayan için degil." Iste Islami Tasavvuf edebiyatinin en büyük didaktik saheseri olan Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana'nin tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çikartmistir.


    Çelebi Hüsameddin Hakkinda

    Mevlana'nin kirk yil samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risale'sinde, Çelebi Hüsameddin'in degerini su cümlelerle belirtiyor; "Hakikatte Hüdavendigar Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnev-i Serif onun ricasi ile yazilmistir. Bütün tevhid ve ask ehli, kendilerine bahsedilen Mesnevi'nin yalnizca yazilmasi hususunda, kiyamete kadar Çelebi Hüsameddin'e tesekkür etseler, yine sükran borçlarini ödeyemezler."


    Mesnevi'nin Yazilisi

    Eflaki, Mesnevi'nin yazilip tamamlanmasini anlattigi bahiste diyor ki: "Mevlana Hazretleri, asil kisilerin sultani Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, aksamdan basliyarak gün agarincaya kadar birbiri arkasindan söyler, yazdirirdi. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve yazdiktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana'ya okurdu. Cilt tamamlaninca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapip tekrar okurdu." Bu sekilde dikkatlice 1259-1261 yillari arasinda yazilmaya baslanilan Mesnevi, 1264-1268 yillari arasinda sona erdi.


    Hazret-i Mevlana'nin Baki Aleme Göçüsü

    Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbes sene güzel demler, hos safalar sürdü. Bu müddet zarfindan bahtsizlarin fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yasadi. Dostlari onun cemalinin nuruna pervane olmuslardi. Mevlana, artik son anlarini yasadigini, özledigi ebedi cemal alemine kavusacagini anlamisti. Ansizin hastalanip yataga düstü. Mevlana'nin hastalik haberi Konya'da yayildigi zaman ahali, sifalar dilemeye, gönlünü, duasini almaya geliyorlardi.

    Seyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana'ya geçmis olsun demeye geldi ve çok üzüldügünü beyan edip, "Allah yakin zamanda sifalar versin. Hastalik ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canisiniz, insaallah yakin zamanda tam bir sihhate kavusursunuz" diye temennide bulundu. Bu nun üzerine Mevlana: "Bundan sonra Allah sizlere sifa versin. Asikin masukuna kavusmasini ve nurun nura ulasmasini istemiyor musun?" dedi. Seyh Sadreddin, yanindakilerle birlikte aglayarak kalkip gitti.

    Mevlana, dostlarina ve aile efradina, bu dünyadan göçecegine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayriligi kabullenemiyorlar, aglayip inliyorlardi. Mevlana'nin hanimi, Mevlana'ya hitaben; "Ey alemin nuru, ey ademin cani! Bizi birakip nereye gideceksin?" diyerek agliyor ve ilave ediyordu. "Hudavendigar Hazretlerinin dünyayi hakikat ve manalarla doldurmasi için üçyüz veya dörtyüz yillik ömrünün olmasi lazimdi." Mevlana cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne isimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasil olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindaninda kilmisim, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malini çalmisim? Yakinda Allah'in sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanina dönecegimiz umulur"


    Hazret-i Mevlana'nin Vasiyeti

    "Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanizi, az yemenizi, az uyumanizi, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kilmaya devam etmenizi, daima sehvetten kaçinmanizi, halkin eziyet ve cefasina dayanmanizi avam ve sefihlerle düsüp kalkmaktan uzak bulunmanizi, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanizi vasiyet ederim. Hayirlisi, insanlara faydasi dokunandir. Sözün hayirlisi da az ve öz olanidir. Hamd, yalniz tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun."


    Seb-i Arus

    irfan ve sevgi günesi Mevlana, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralik 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlakligi ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanina dogdu. Mevleviler, o geceye Seb-i Arus derler.


    Hazret-i Mevlana'nin Cenaze Merasimi

    Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyali varsa hepsi, Mevlana'nin cenaze merasimine katildi. Müslümanlar, müslüman olmayanlari sopa ve kilisla savmaya çalisarak onlar: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardir? Bu din sultani Mevlana bizimdir, bizim imamimizdir" diyorlardi. Onlar da su cevabi veriyorlardi. "Biz Musa'nin ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayip ögrendik. Kendi kitaplarimizda okudugumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasil onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri'nin zati, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler günesidir. Günesi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydinlanir. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmege ihtiyaç duymamazlik edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?


    Hazret-i Mevlana'nin Cenaze Namazi

    Mevlana'nin vasiyeti üzerine Seyh Sadreddin, Mevlana'nin namazini kildirmak üzere niyetlendiginde dayanamayip bayginlik geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadi Siraceddin imamlik etti.


    Hazret-i Mevlana'ya Yesil Kubbe

    Mevlana'ya Yesil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin esi (Sultan II. Giyaseddin Keyhüsrev'in kizi) Gürcü Hatun'un yardimiyla Çelebi Hüsameddin zamaninda yapildi. Türbenin mimari Tebrizli Bedreddin'dir. Selimoglu Abdülvahid adli bir sanatkar da Mevlana'nin kabri üzerine, Selçuklu oymaciliginin saheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptirmistir. Bu sanduka bu gün, Sultan"ül-Ulema Bahaeddin Veled'in kabri üzerindedir.


    Hazret-i Mevlana'nin Ölüme ve Mezara Bakisi

    "Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye basladi mi, bende bu cihanin gami var, dünyadan ayrildigima tasalaniyorum sanma; bu çesit süpheye düsme, bana aglama, yazik yazik deme. Seytanin tuzagina düsersem iste hayiflanmanin sirasi o zamandir. Cenazemi görünce ayrilik ayrilik deme. O vakit benim bulusma ve görüsme zamanimdir. Beni kabre indirip birakinca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler toplulugunun perdesidir. Batmayi gördün ya, dogmayi da seyret. Günese ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, dogmaktir. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canin kurtulusudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda süpheye düsüyorsun? Hangi kova kuyuya salindi da dolu dolu çikmadi? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta agzini yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansizlik aleminin fezasindadir."

  4. #4
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Konyanın coğrafi konumu

    KONYANIN COĞRAFİ KONUMU

    Konya ili Anadolu Yarımadası'nın ortasında bulunan İç Anadolu Bölgesi'nin güneyinde, şehrin kendi adıyla anılan Konya bölümünde yer almaktadır.

    İlimiz topraklarının büyük bir bölümü, İç Anadolu'nun yüksek düzlükleri üzerine rastlar. Güney ve güneybatı kesimleri Akdeniz bölgesine dahildir. Konya, coğrafi olarak 36041' ve 39016' kuzey enlemleri ile 31014' ve 34026' doğu boylamları arasında yer alır. Yüzölçümü 38257 km2 (göller hariç)'dir. Bu alanı ile Türkiye'nin en büyük yüzölçümüne sahip olan ilidir. Ortalama yükseltisi 1016 m'dir. İdari yönden, kuzeyden Ankara, batıdan Isparta, Afyonkarahisar, Eskişehir, güneyden, İçel, Karaman, Antalya, doğudan, Niğde, Aksaray illeri ile çevrilidir.

    Konya ili, doğal açıdan kuzeyinde Haymana platosu, kuzeydoğuda Cihanbeyli Platosu ve Tuz Gölü'ne, batısında Beyşehir Gölü'ne ve Akşehir Gölü'ne, güneyinde Sultan Dağları'ndan başlayan Karaman ilinin güneyine kadar devam eden, Toros yayının iç yamaçları önünde bir fay hattı boyunca oluşmuş volkanik dağlara, doğusunda ise Obruk platosuna kadar uzanır.

    İlin uç noktalarını kuzeyinde Kulu'nun Köşkler Köyü, batısında Akşehir'in Değirmen Köyü, güneyinde Taşkent'in Beyreli Köyü, doğusunda ise Halkapınar'ın Delimahmutlu Köyü uç noktalarını oluşturmaktadır.

    Konya il sınırları içerisinde kalan alan, Türkiye'nin Ana Tektonik Üniteleri'nden Orta Anadolu Birliği'nin güney kesimi ile Toros Birliği'nin orta kesiminde kalmaktadır. Toros Birliği farklı çökelme ortamlarını yansıtan ve geç Kretase Paleosen (ikinci zaman sonu dördüncü zaman başlangıcı) döneminde gelişen sıkışma kuvvetleri ile üstüste bindirilmiş kütlelerden meydana gelmektedir. Konya il sınırları içine giren alanda bunlardan Bozkır Geyikdağı ve Aladağ kütleleri gözlenmektedir. Gerek Toros Kuşağı'nda, gerekse Orta Anadolu birliğinde yörede yüzeyleyen en yaşlı kayaçlar olarak Paleozoik (birinci zaman) yaşlı kayaç birimleri Bozkır, Hadim, Seydişehir, Akören, Ahırlı, Beyşehir, Doğanhisar, Kadınhanı yörelerinde ortaya çıkmaktadır. Genellikle Paleozoik yaşlı birimlerin bir devamı niteliğinde olan Mesozoik (ikinci zaman) yaşlı kayaçlar ise yaygın olarak Ereğli, Bozkır, Seydişehir, Ahırlı, Akören, Altınekin, Kadınhanı, Beyşehir, Akşehir, Ilgın, Doğanhisar yörelerinde yüzeylemektedir. Mesozoik sonunda kapanan okyanusun sıkışması ile ortaya çıkan dağ oluşumu evresinde Toroslarda kütleler meydana gelirken okyanus kabuğu parçaları olan ofiyolitler bu kütlelerin arasında, özellikle Konya Meram, Ereğli güneyi, Bozkır güneyi, Karapınar ve Cihanbeyli civarında gözlenir konuma gelmiştir.

    Tersiyer'de (üçüncü zaman) denizin ve gölsel sedimanların yanısıra yaygın volkanik faaliyetlerle daha yaşlı birimlerin üzeri örtülmüştür. Denizel sedimanlar Ereğli ve Çumra civarında gözlenir. Konya ve çevresi Geç Miyosen (10 milyon yıl) Pliyosen döneminde blok faylanmalarla çökmeye başlamış daha sonra bu ortamda bugün de kalıntılarını gördüğümüz (Akgöl ve Hotamış gölü) büyük bir göl oluşmuştur. Bu göl, karasal ve gölsel sedimanlar ile doldurularak bugünkü ovalardan Ereğli, Karapınar, Cihanbeyli, Kulu, Sarayönü, Kadınhanı, Konya merkez ve çevre ilçeler ile Çumra Ovaları oluşmuştur. Bu dönemde meydana gelen volkanik faaliyetler ile Karapınar, Çumra, Akören, Selçuklu kesiminde Takkeli dağ, Acıgöl, Meke Gölü gibi volkanik yapılar ve tüfler ortaya çıkmıştır. Aynı zaman aralığında Ilgın civarında meydana gelen bir fay ile bugün kaplıca olarak kullanılan sıcak su çıkışları meydana gelmiştir. Bütün bu birimler Kuvaterner yaşlı genç karasal sedimanlarla örtülmüştür. Özellikle Konya Ovası ve bunun devamı niteliğindeki Ereğli ve Cihanbeyli Ovaları'nda, çok kalın alüvyal depolar bulunmaktadır.

    Konya ili sınırları içerisinde Türkiye'nin en büyük alüminyum (boksit) ve magnezit yataklarının yanısıra, kömür, kil, çimento hammaddeleri, kurşun-çinko, barit madenleri ile önemli oranda yer altı suyu rezervleri bulunmaktadır. Alüminyum (boksit) yatakları Seydişehir ilçesi güneyinde Üst Kretase zaman aralığında karasal ayrışmalarla meydana gelmiştir. Magnezit yatakları ise Meram ilçesi sınırları içerisinde olup tek başına hem Konya'nın hem de dünyanın en büyük rezervli (80 milyon ton) magnezit yatağıdır. Yunak civarında Magnezit ve az miktarda lüle taşı yatakları bulunmaktadır. Ilgın (Haremi Kurugöl), Beyşehir ve Seydişehir ilçelerinde Pliyosen yaşlı toplam 750 milyon ton rezervli linyit kömürü yatakları bulunmaktadır. Beyşehir, Selçuklu ve Ilgın civarında önemli miktarlarda kil yatağı vardır. Ayrıca Bozkır'da barit, Hadim (Kızılgeriş) ve Bozkır'da (Küçüksu) kurşunçinko yatakları bulunmaktadır. Ayrıca Konya'nın birçok yerinde çimento hammaddelerinden kil, kalsit, jips, tras, kireçtaşı ve dolomit gibi hammaddeler bulunmaktadır. Konya ve çevresindeki Çumra, Ereğli, Cihanbeyli, Akşehir, Yunak ovalarında yaklaşık 20-100 metreler arasında yer altı suyu bulunmakta ve bazı yerlerde bu su artezyen yapmaktadır.

    Konya ilinde en fazla alana sahip yeryüzü şekli ova ve platolardır. Ovaların tabanlarında yer alan çukur kısımlarında kapalı havzalar oluşmuştur. Yükseltiler az yer tutar, genellikle ilin güneyinde toplanmıştır. Ovalar, platolarla birbirinden ayrılmıştır. Platolar akarsular tarafından fazla derin parçalanmamıştır. Açık havza kısımları da vardır.

    Dağlar :
    Dağlar İlin kuzey kısmında yeralan yükseltiler genel olarak doğu-batı doğrultusunda uzanır. En önemlisi Bozdağlardır. Bozdağlar üzerinde yer yer tepeler yükselir, bu tepelerin en yükseği Bozdağlar'ın batısındaki Karadağ Tepe'dir. (1919 m). Bu tepeler arasında da geçitler yer alır.
    Konya'nın batısında yeralan sıra dağlar kuzeyden güneye doğru uzanırlar. En kuzeyinde Sultan Dağları (2169), Aladağlar (2339), Loras (2040), Eşenler (1951) yer almaktadır. Bölgenin güney kısmı Toros dağlarıyla sınırlanmıştır. Bu kuşakta ise Geyik (3130), Bolkar dağları (3134), Aydos dağları (3240) yer almaktadır.

    Bu alanda volkanik kütlelerin ve arazilerin önemli bir yeri vardır. Karapınar Ovası'nın güneyinde yer alan Karacadağ (2025), Konya'nın güney batısındaki Erenler Dağı (2319) batısında Takkeli Dağ (1400) yer almaktadır.

    Belirtilen volkanik dağların dışında Karapınar yakınlarında kül konilerine rastlanır. Bunlar genç volkanik faaliyetler sonucunda oluşturulmuş küçük konilerden ibarettir. İl sınırları içinde yer alan volkanik dağlar İç Anadolu Bölgesinin diğer volkanik dağları ile karşılaştırıldığında yükselti ve alanlarının daha az olduğu görülür.

    Konya'nın ormanları ve su kaynaklarının büyük bölümü buradaki yükseltilerde yer almaktadır. Bölgenin güneyindeki kireç taşlarından oluşmuş yükseltilerin bulunduğu yerlerde mağaralar oluşmuştur. Bunlardan Çamlık mağaralar ve Seydişehir'de bulunan Tınaztepe mağarası , milli park olmaya namzet mağaralarımız.

    Platoları
    Yöredeki Obruk ve Cihanbeyli Platoları ortalama 1000 m. yükseltiye sahip geniş düzlüklerden oluşurlar.
    Tuz gölünün batısında Cihanbeyli platosu, güneyinde ise Obruk platosu yer alır.

    Obruk platosu üzerinde kireç taşı tabakaları üzerinde gelişmiş karstik şekillerden olan obruklara rastlandığından bu isim verilmiştir. Bunların en büyüğü Kızören obruğudur. Konya'nın kuzeydoğusunda yer alan bu obruk kireç taşlarının çözülmesi ile oluşmuş yaklaşık 300 m. çapında 145 m. derinliğindedir. Obruk içerisine suların dolması ile aynı ismi alan bir de göl oluşmuştur. Göl tabanından fazla suları boşalttığından suları tatlıdır.
    Obruk platosu yörenin en çukur yeri olan Tuz Gölü ile Konya ve Ereğli ovalarını birbirinden ayıran bir eşik görünümündedir.

    İlin kuzeyini kaplayan Cihanbeyli Platosu genel olarak kireçtaşı tabakaları ile kaplıdır. Bu plato akarsular tarafından az parçalanmış dalgalı bir yüzeye sahiptir.

    Zengin bozkırlarla kaplı olan bu platolar, il hayvancılığı ve tarımı açısından önemlidir.

    Ovalar : İl sınırları içerisinde ovalar platolardan sonra en fazla alanı kaplar. Buradaki ovalar, genel olarak buraya yerleşen bir gölün ortadan kalkması ve göl tabanında alüvyonların depolanması ile ortaya çıkmıştır. Obruk platosunun kuzeyindeki en çukur alanda Tuz Gölü yerleşmiş, güneyde ise Hotamış bataklığı ile İvriz bataklıkları burada oluşan eski göl kalıntıları olarak yer almıştır.
    Konya ve Ereğli ovaları yörenin en geniş ovalarıdır. Bu ovalar Konya ve Ereğli arasında geniş düzlükler şeklinde uzanırlar. Konya ili bu ovaların batı ucunda kurulmuştur. Bu dizi içerisinde, Çumra Ovası ve Karapınar'ın bulunduğu Karapınar ovasında eski Konya Gölü tabanının kum depoları rüzgar erozyonuna da imkan vermiştir. Bozdağların kuzeyinde Altınekin, Sarayönü ve Kadınhanı ovaları bulunur. Ilgın (Çavuşçu) gölü ve Akşehir gölünün yerleştiği çanakta bir çöküntü hendeğidir. Ilgın ve Akşehir ovaları, bu çöküntü hendeği içerisinde oluşmuş ovalardır. Bu ovalar dışında; Beyşehir ovası, Seydişehir ovası, Doğanhisar ovası ile Yukarı Sakarya ovalarının güney ucunu oluşturan Yunak ve Akgöl ovalarıdır.

    Akarsular :

    Konya ili sınırları içerisinde daha çok mevsimlik ve sel rejimli akarsular yer alır. Buradaki akarsuların boyları kısadır. Konya ilinin geniş sahaları, kapalı havza olması sebebiyle akarsular ova tabanlarındaki bataklıklarda kaybolur. Bölgedeki akarsular kar ve yağmur suları ile beslenirler. Konya'daki yağış rejimi düzensiz olduğu için bu akarsuların rejimi de düzensizdir. Bir çoğu, yaz aylarında kururlar; ancak ilkbahar ve yaz aylarında kısa süreli sağanak yağışlar ile sel baskınlarına sebep olabilmektedir. Sel baskınları tarım alanlarında büyük zarara neden olur. Bundan dolayı bölgede erozyonla mücadele çalışması yapılmaktadır. Bu çalışmalar en fazla sel gelen dereler üzerine barajlar kurularak sürdürülmektedir. May ve Apa barajları buna örnektir.

    Konya'da akarsuların su toplama havzaları farklı yönlere akış gösterirler. Bunlardan Yukarı Sakarya Nehri'ne ulaşan Gökpınar Deresi ile Karadeniz'e, Göksu Nehri'nin kuzey kolu olan Hadim Çayı, Manavgat Nehri'nin yukarı havzası çevresindeki dere ve çaylar açık havza niteliğinde olup sularını Akdenize ulaştırırlar.

    Bunlardan Tuz Gölü, Çavuşçu Gölü, Beyşehir Gölü, Ereğli Ovasındaki Akgöl, Hotamış Bataklığı çevresindeki yükseltilerden kaynağını alan dereler ise kapalı havza şeklindeki bu alanlara akış gösterirler.

    Bölgenin güneyindeki kapalı havzanın merkezinde Konya ve Ereğli ovalarında kuraklık nedeniyle göl oluşmaz ve buradaki yükseltilerden kaynağını alan dereler ovada kaybolurlar.

    Konya'da yer alan en büyük ve en önemli akarsu Çarşamba Suyu'dur. Kaynağını Bozkır ilçesindeki yükseltilerden alır. Beyşehir Gölü'nün ayağı ile birleşerek Çumra Ovası sulama şebekesini oluşturur. Çarşamba Suyu üzerinde kurulan Apa Barajı hem selleri önlemek hem de Konya Ovasının bir bölümünde sulama yapmak için kurulmuştur.

    Konya ilinde Meram Çayı, Sille Deresi, May Deresi, İvriz, Bolasan, Çiğil, Doğanhisar İnsuyu, Göksu, Adıyan, Engilli, Çavuşköy, Karasu Çayları da önemli akarsulardandır. Şehrin içme ve kullanma suyu olarak kullanılan Hatıp, Çayırbağı, Mukbil ve Dutlu Suyu ve Hotamış Bataklığı çevresindeki çeşitli kaynaklarda önemlidir.


    Göller :


    Konya ili sınırları içerisinde pek çok tabii göl ve bataklık bulunmaktadır. Bunların kimilerinin suları acı ve tuzlu, bazılarının da suları tatlıdır. Oluşum yönünden de birbirinden farklılıklar gösterirler.

    Tuz Gölü : Tuz Gölü kapalı havzasının merkezinde Tuz Gölü oluşmuştur. Ankara, Konya, Aksaray sınırlarının kesiştiği yerde olup bir kısmı Konya ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Tuz Gölü Türkiye'nin yüzölçüm olarak ikinci büyük gölüdür. Derinliği 12 m. civarındadır. Yaz mevsiminde buharlaşmanın etkisi ile alanı oldukça küçülür. Kuruyan kesimlerde tuz tortulları meydana gelir. Türkiye'nin tuz ihtiyacının bir kısmı buradan temin edilir. Sulama ve su ürünleri için kullanılamaz.

    Beyşehir Gölü :

    Konya ilinin batısında Konya-Isparta sınırı üzerinde yer almaktadır. Beyşehir Gölü, yurdumuzun 3. büyük gölüdür. Aynı zamanda en büyük tatlı su gölüdür. Tektonik-Karstik olaylarla meydana gelmiştir. Aynı zamanda Türkiye'nin en önemli milli parklarından biridir. Milli park alanı içerisinde aynı anda su sporları, dağ sporları ve av sporları yapmak imkanı vardır. Su ürünleri açısından ekonomik değeri yüksektir. Gölün iki plajı, 22 adası ve pek çok kayalığı bulunmaktadır. Göl Ornitolojik bakımdan önemli bir kuş üreme, barınma, beslenme ve konaklama merkezidir. Bu yönü ile de turizm açısından önem taşımaktadır.

    Akşehir Gölü :

    Konya ilinin kuzey batısında Konya-Afyonkarahisar il sınırında yer alır. Suyu tatlıdır. Tektonik olaylarla meydana gelmiştir. Su ürünleri açısından ekonomik değer gösterir. Sulama suyu olarak kullanılmakta olup kamış üretimi de yapılmaktadır.

    Suğla Gölü :
    Konya ilinin güneybatısında yer alır. Oluşumu tektoniktir. Yağışlı yıllarda alanı iyice genişlemekte kurak yıllarda ise göl kurumakta ve alüvyonlu göl tabanı ortaya çıkarak, iyi bir tarım alanı oluşturmaktadır. Suları tatlıdır. Su ürünleri ve sulama açısından önemi büyüktür.

    Ilgın (Çavuşçu) Gölü :

    Konya ilinin kuzeybatısında yer alır. Oluşumu tektoniktir. Suları tatlıdır. Su ürünleri açısından önemlidir. Ayrıca bir ayağı ile Atlantı ovaları sulanmaktadır.

    Ereğli Akgöl :

    Ereğli ilçesinin batısındadır. Eski göl tabanıdır. Çok sığ bir özelliğe sahiptir. Tatlı sulara sahiptir. İvriz deresinden gelen sularla beslenir. Akgöl sazlıklarında 200'ün üzerinde kuş türü yaşamaktadır. Bu yüzden tabiatı koruma alanı olarak kabul edilmiştir.

    Yunak Akgöl :

    Yunak ilçesi yakınlarında küçük bir göldür. Suyu tatlıdır. Çoğu yeri bataklık halindedir. Göl Gökpınar Deresi ile Sakarya Nehrine boşalmaktadır.
    Bunların dışında Konya ilinin karstik sahalarında, karstik şekillerden olan obrukların sularla dolması ile çok ufak göller meydana gelmiştir. Bunlar Kızören obruğu, Timraş obruğu, Obruk gölü, Çiralı gölü, Meyil gölü de vardır. Obruk göllerden bazıları sulama amaçlı kullanılırken bazı obruk gölleri de turistik değer taşır.

    Volkanik olaylarla da göller meydana gelmiştir. Volkan konilerinin çevresinde volkanizmanın etkisi ile daire şeklinde çanaklar oluşmuştur. Bu çanaklara suların dolması ile küçük maar gölleri meydana gelmiştir. Bunlar Acıgöl Maarı ve Meke Gölü'dür.

    Karapınar ilçesi sınırları içerisinde bulunan bu krater göllerinin içerisinde magnezyum sülfat çözeltileri vardır. Bu nedenle suyu çok acıdır. İçinde canlı yaşamaz. Oluşumdan kaynaklanan özellikler nedeniyle Meke Gölü etrafındaki volkanik malzeme biriket yapımı ve benzer amaçlarla büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Meke Gölü, Kültür Bakanlığı, Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından "1. Doğal Sit Alanı" ilan edilmiştir.

    Yeraltı Suları :

    Konya ilinde Çumra, Ereğli, Cihanbeyli, Akşehir, Yunak ovalarında yaklaşık 20 ila 100 m. arasında zengin yer altı suyu bulunmaktadır. Bazı yerlerde bu su artezyen yapmaktadır. Bunun yanında binlerce adi kuyu kazılmıştır. Genellikle tarım amaçlı olarak pek çok sondaj kuyusu da açılmıştır. Konya çevresinde genellikle paleozoik mermerler, mesozoik kalkerler, neojen kalkerleri ve Alüvyonlar su taşıyan formasyonlardır.


  5. #5
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Camii

    Alaeddin Camii:

    Anadolu Selçuklu Devri Konya'nın en büyük ve en eski camiisidır. Şehrin merkezinde yüksekçe bir hüyük olan Alaeddin Tepesi üzerine inşa edilmiştir. Selçuklu Sultanı Rükneddin Mesud I'in son zamanlarında başlanılmış, Kılıçaslan I I (1156-1192) devrinde inşaatına devam edilmiş, Sultan Alaeddin Keykubad I tarafından 1221 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır.
    Camii İslam mimarisi yapı tarzında inşa edilmiştir. Üzeri ağaç ve toprakla örtülmüştür. İçerisi Sütunlar ormanını andırmaktadır. Bizans ve klasik devirlere ait 41 tas mermer sütundan ibarettir. Camiinin en ilginç taraflarından birisi de minberidır.
    Minber abanoz ağacından birbirine geçmiş olup, Anadolu Selçuklu ahşap işlemeciliğinin en güzel örnekleridır. 1155 yılında Ahlat'lı Mengum Berti tarafından yapılmış bir şaheserdır. Çinilerle süslü mihrabın önünde çini süslü kubbesiyle örtülmüş bir saha mevcuttur. Mihrap ve kubbelerin çinileri kısmen sökülmüştür.

    İplikçi Camii;

    Alaeddin Caddesi üzerindedır. Şemseddin Altınoba tarafından 1201 yılından sonra yaptırılmış, Somuncu Ebubekir tarafından genişletilmiş, yenilenmiştir. (1332) Cami İplikçiler çarşısında bulunduğu için İplikçi Camii adını almıştır.
    1951-1960 yılları arasında Klasik Eserler Müzesi olarak kullanılan camii, 1960 yılında tekrar ibadete açılmıştır.

    Sahip Ata Camii ve Külliyesi :

    Anadolu Selçuklu Devleti Vezirlerinden Sahip Ata tarafından 1258-1283 yılları arasında inşaa edilmiş olan mescid türbe, hanigâh ve hamamdan ibarettir. Mimari Abdullah Bin Kellük'tür.

    Sadrettin Konevi Camii ve Türbesi :

    Konya'nın Şeyh Sadrettin mahallesindedır. 1274 yılında yapılmıştır. Giriş kapısındaki kitabede adi geçen Sadrettin Konevi aslen Malatyalı olup, Konya'ya yerleşmiş, zamanın tanınmış bilginlerindendır. Muhiddin İbni Arabi'den tahsil ve terbiye görmüş, Konya'daki hanikâhında hadis ilimleri okutulmuştur. Mevlâna'ya derin bir sevgi ile bağlanmıştır.
    Türbe, Camiinin doğusundaki avludadır. Açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidır. Türbenin şekli Selçuklu kümbetlerine benzer. Gövde açık, kaidesi mermer isleme olan türbenin üzerinde, köseli bir tanbura oturan, kafes şeklinde ahşap bir külah vardır.

    Sems-i Tebrizî Camii ve Türbesi:

    Şerafettin Camii kuzeyinde eskiden mezarlık olan Şems Parkının içinde yer alır. Bugünkü yapı 1510 yılında Abdürrezzakoğlu Emir İshak Bey tarafından mescidle birlikte elden geçirilmiş ve genişletilmiştir. İlk yapının 13. Yüzyılda yapıldığı ileri sürülmektedir. Ancak kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.
    Cami bölümüyle bitişik durumda, içten tavanlı dıştan sekizgen tambur üzerine piramidal külahla örtülüdür. Eyvan şeklinde olan türbe mescide kalem işi süslenmiş ahşap Bursa kemeriyle açılır. Diğer yönlerde biri altta, diğeri üstte olmak üzere ikişer penceresi vardır. Türbenin duvarlarında herhangi bir bezeme yoktur.
    Tavanı geometrik motiflerle bezenmistir. Üzeri örtülü sandukanın altında önceleri kuyu bulunduğu söyleniyorsa da araştırmalar neticesinde burasının kuyu değil mumyalık olduğu anlaşılmıştır.
    Gövdesi tastan tambur ve külahı ise tuğladan yapılan türbe 1977 yılında tamiri sırasında orjinalliğini biraz kaybetmiştir.

    Kadi Mürsel (Haci Hasan) Camii:

    Hükümet konağının batısındadır. Güney duvarında bulunan kitabesine göre 812 H.-1409 M. Yılında ve Karamanoğlu Mehmet Bey zamanında Hacı Mustafa oğlu Mürsel tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı tas ve moloz dolgu yüksekçe bir tabana oturmaktadır. Üzeri çatı ile örülmüştür.

    Tursunoğlu (Tahir Pasa Camii):

    Abdülaziz mahallesindedir. XV. Yüzyıl başlarında Konya eşrafından Tursunoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Beden duvarları tas, kubbe ise tuğladır. Camiinin kuzeyindeki kubbeli son cemaat mahallide tuğladan yapılmıştır. Tek şerefeli ve köseli bir minaresi vardır.

    Selimiye Camii:

    Mevlâna Dergâhının batısında inşaatına Sultan Selim II' nin şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmıştır. Camii Osmanlı klasik mimarisinin Konya'daki en güzel eserlerindedir. Kuzeyinde altı sütuna istinat ettirilmiş yedi kubbeli son cemaat yeri ve mermer süveli geçme basık kemerli cümle kapısı mevcuttur. Ahşap kapı kanatlarından sağdakine "Mescitte Mümin, suda balık gibidir." İbareleri mevcuttur. Son cemaat yerinin sağ ve solunda tek şerefeli iki minaresi vardır.

    Aziziye Camii:

    Konya çarsısının ortasındadır. Muntazam kesme Gödene Tası ile yapılan mabed son Osmanlı mimarisinin çok muvaffak bir eseridir. Yerindeki 1671-1676 yılları arasında Şeyh Ahmed eliyle yaptırılan camii yandığı için (1867) Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevnihal adına yeniden bugünkü Camii yaptırılmış ve bu adla anılmıştır. (1874) Türk Baroku uslubundadır.Alti mermer sütuna oturan üç kubbeli son cemaat yerinin iki ucunda kaideleri şadırvanlı iki minaresi dikkat çeker. Üzeri ferah kubbe ile örtülüdür.

    Şerafettin Camii:

    Hükümet konağının güney cephesindedir. Camii ilk defa XII. yüzyılda Şeyh Şerafettin tarafından yaptırılmış, 1336 yılında tamamen yıktırılarak Çavuş oğlu Mehmet Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Camii gövdesi kesme taslardan büyük bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbeyi 10 fil ayağı tutmakta, güneyinde bir yarım kubbe ile desteklenmektedir. Mihrabın bulunduğu kısmı dışarıya taşmaktadır. Yarım bir kubbe ile örtülmüştür. Güney kısmı hariç diğer yönlerdeki ikinci kat mahfelleri bulunmaktadır. Camii iç yazı ve nakışlarla dekorize edilmiş olup, mermer islemeli mimber ve mihrabı takdire değer bir sanat eseridir. Sonradan ilave edilmiş tek şerefeli bir de minaresi vardır. Osmanlı Camii mimarisinin en mümeyyiz vasıflarından birisi olan cemaat yerine yer verilmiş olup, altı mermer sütun üzerine oturmuş yedi küçük kubbe ile örtülmüştür.

    Kapu Camii :

    Konya'da merkezde sarraflar (çıkrıkçılar) caddesi üzerindedir. Asil adi İhyaiyye olup eski Konya Kalesinin kapılarından birinin çevresinde yer aldığından Kapı Camii adıyla anılır.
    Cami ilk defa 1658 yılında Mevlevi Dergahı Postnisinlerinden Pir Hüseyin Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Bir süre sonra yıkılan bu camiiyi 1811 yılında Konya Müftüsü Esenlilerlizade Seyyid Abdurrahman yenilemiş, 1867 yılında bir yangın, cami ile birlikte bu civarda vakıf dükkanları da yok etmiş. Bu olaydan bir yıl sonra camii üçüncü defa yeniden yapılmıştır. Bu yeni inşaasına dair 1285 H. (1868 M) tarihli kitabesi taç kapısı üzerinde yer almaktadır.
    Kapı Cami Konya'da yer alan Osmanlı Dönemi camilerinin en büyüğüdür. Kuzeyinde 10 mermer sütuna istinat eden yüksek bir son cemaat mahalli ve basık kemerli bir cümle kapısı vardır. Ayrıca doğu ve bati yönlerinde de birer kapısı bulunmaktadır.
    Kesme taslardan inşa edilen camiinin üzeri dıştan çatı, içten büyüklü küçüklü sekiz kubbe ile örtülüdür. Tas Mihrabı ve ahşap minberi sadedir.

    Nakiboğlu Camii :

    Camii, Nakiboğlu mahallesindedir. Vakfiyesine göre Konya Müftüsü Nakib'ül Seyid İbrahim tarafından 1176 H. (1762 M.) yılında yaptırılmıştır. Kare planlı olup toptan yapılmıştır. Çatı ahşaptır. Kiremitle örtülmüştür.
    Minaresi, 1178 H. (1764 M.) yılında Nakib'ül Hac Seyid İbrahim oğlu Mehmet Emin tarafından yaptırılmıştır.
    Cami zamanla harap olduğu için 1926 yılında minaresi hariç, yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.

    Osmanlı Devrine ait diğer Camiler :

    -Piri Mehmet Pasa Camii
    -Hacı Fettah Camii
    -Ovali oğlu (Çelik Pasa) Camii
    -Saray (Kışla) Camii
    -Sep Hevan Camii
    -Köprübaşı Camii
    -Namık Pasa Camii
    -Amber Reis (Feridiye) Camii

  6. #6
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Konya Hamamları

    Sahip Ata (Sultan) Hamamı (Meram)

    Konya Meram ilçesi, Larende Caddesi’nde Sahip Ata Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturan hamam, külliye ile beraber Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılmıştır. Külliyenin yapımına 1258 yılında başlanmış, türbe ve hanikâhın eklenmesi ile 1283 yılında tamamlanmıştır. Hamam da 1258–1283 yılları arasında yapılmıştır.

    Sultan Hamamı ismi ile bilinen bu hamam Selçuklu hamam mimarisinin önemli örnekleri arasındadır. Çifte hamam planında yapılmış olup, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Yapımında kesme taş ve yer yer de moloz taş kullanılmıştır.


    Mahkeme Hamamı (Hamam-ı Cedid) (Selçuklu)

    Konya’da Şerafeddin Camisi ile Şems-i Tebrizi arasında bulunan bu hamam, Karamanoğlu II. İbrahim Bey zamanında, XV. yüzyılda yaptırılmıştır. Hamam 1754 yılında onarılmıştır.

    Kesme taş ve moloz taştan yapılan ve çifte hamam plan düzenindeki hamam, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Hamamın bölümlerini oluşturan mekânların üzerini örten kubbeler yıkılmış ve ahşap kubbelerle yenilenmiştir. Hamamın en önemli bölümü erkekler kısmındaki 3 m. çapında beyaz ve mor mermerden yapılmış havuzudur. Ayrıca kadınlar bölümünde de yaprak fıskiyeli bir havuz bulunmaktadır.

    Kare mekânlı soyunmalık ve ılıklık yuvarlak kemerli kapılarla birbirlerine bağlantılıdır. Sıcaklık kısmı ise haç planlı olup, üç eyvandan meydana gelmiş ve üzeri merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Yan bölümlerde de küçük kubbeler halvet kısımlarının üzerini örtmektedir.


    Ahmet Bey Hamamı (Selçuklu)

    Konya Aziziye Camisi’nin güneydoğusunda bulunan Ahmet Bey Hamamı, kitabesinden öğrenildiğine göre Musahip Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mustafa Paşa’nın 1676 tarihli vakfiyesinde hamamın Şeyh Ahmet Efendi yönetiminde yazıldığından ötürü Ahmet Efendi’nim ismi ile tanınmıştır.

    Osmanlı hamam mimarisinde çifte hamam plan düzeninde yapılmış, ancak yalnızca kadınlar bölümü ayakta kalabilmiştir. Kesme taş ve tuğladan yapılmış soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Soyunmalık ve ılıklık kare planlı olup, üzerleri birer kubbe ile örtülmüştür. Ilıklıktan yuvarlak kemerli bir kapı ile geçilen sıcaklık dört eyvanlı plan düzenindedir. Üzeri merkezi bir kubbe ile örtülmüştür. Sıcaklığın köşelerinde halvet hücreleri bulunmakta ve üzerleri de çeyrek kubbelerle örtülüdür.


    Meram Hamamı (Meram)

    Konya Meram ilçesinde bulunan bu hamam, kitabesinden öğrenildiğine göre 1454 yılında yaptırılmıştır.
    Çifte hamam plan düzeninde olan hamam kadınlar ve erkekler bölümünden meydana gelmiştir.Hamam soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Kesme taş ve moloz taştan yapılmış, bölümlerinin üzeri kubbelerle örtülmüştür.
    Hamamın eski kapısı kısmen toprağa gömülmüş, kemer cephesinde palmet motifleri ve bunların içerisinde örgülü bezeme görülmektedir. Ayrıca kemerin ortasına birbirine sarılmış iki kuş figürü ile baş aşağı duran iki balığı kavrar durumda bir arma buraya işlenmiştir.


    Orta Hamam (Akşehir)

    Konya Akşehir ilçesi, Ulu Cami Caddesi’nde bulunan Orta Hamamın kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Yapı üslubundan XIII.yüzyılda, Anadolu Selçukluları tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Konya Valisi Avlonyalı Ferit Paşa tarafından 1900 yılında onarılmıştır.

    Kesme taş ve moloz taştan yapılan hamam soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Yapılan onarımlar sonucunda da özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir.


    Meydan Hamamı (Akşehir)

    Konya Akşehir ilçesinde bulunan bu hamam, kaynaklardan öğrenildiğine göre Subaşı Emir Şerafettin tarafından 1329 yılında yaptırılmıştır.

    Kesme ve moloz taştan yapılan hamam, soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Bu bölümlerin üzeri kubbe ile örtülüdür. Çeşitli dönemde yapılan onarımlar sonucunda özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Hamam günümüzde halen kullanılmaktadır.


    Büyük Hamam (Beyşehir)

    Konya Beyşehir ilçesi, Eşrefoğlu Camisi’nin kuzeybatısında bulunan Büyük hamam’ın kitabesi günümüze ulaşamadığından ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Bununla beraber Eşrefoğlu Camisi’nin kitabesinde, cami ile beraber yapılmış olan yapılardan söz ederken bu hamamın da ismi geçmektedir. Bu nedenle hamamın XIII.yüzyılın sonlarında yapıldığı sanılmaktadır.

    Kesme taş ve moloz taştan yapılan hamam, soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Bu bölümlerin üzeri tuğla kubbe ile örtülüdür. Ancak, yapı toprağa gömülü olduğundan tam bir planı çıkarılamamıştır.


    Valide Sultan Hamamı (Karapınar)

    Konya Karapınar ilçe merkezinde bulunan Valide Sultan Hamamı, XVI. yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in annesi Hürrem Sultan tarafından yaptırılmıştır. Sultan II.Selim Külliyesi ile beraber yaptırılan hamam da Mimar Sinan eseridir.

    Günümüze harap bir halde gelebilen bu hamam, kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır. Kare planlı bir yapı olup, soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Üzerini merkezi bir kubbe örtmüştür. Hamamın kapı ve pencere alınlıkları sivri kemerli nişler halindedir.


    Eski Hamam (Şifa Hamamı) (Ereğli)

    Konya Ereğli ilçesinde, Ulu Cami’nin güneyinde bulunan Eski Hamam, Selçuklu döneminde yapılmış ve Karamanoğulları döneminde de kullanılmıştır. Kitabesi bulunmadığından yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır. Günümüzde toprak altında kalan hamama batı yönünden on basamakla inilmektedir.

    Hamam soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. Moloz taş ve tuğladan yapılmış olan hamam dikdörtgen planlıdır. Üzeri kubbe ile örtülü olan hamamın kubbelerinden bir bölümü yıkılmış ve yerine ahşap bir örtü yapılmıştır. Sıcaklık kısmı dört eyvandan meydana gelmiş, eyvanların dışında kalan bölümlere üzerleri kubbeli halvet hücreleri yerleştirilmiştir.


    Yeni Hamam (Ereğli)

    Konya Ereğli ilçesinde, Ulu Cami’nin batısında bulunan bu hamamı Karamanoğlu İbrahim Bey yaptırmıştır.

    Moloz taştan yapılmış olan hamam soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir. XX. yüzyılın başlarında hamam içerisinde yapılan bir gelin töreni sırasında yıkılmıştır. Günümüze hamamdan hiçbir iz gelememiştir.


    Roma Hamamı (Ereğli)

    Konya Ereğli ilçesi, Boyacı Ali Mahallesi’nde, eski belediye binası yıkılarak yeni inşaat yapılırken, temel kazısı sırasında ortaya çıkan hamamın Roma döneminde yapıldığı anlaşılmıştır.

    Temel duvarları bulunan bu hamamın yapılan kazı sırasında sıcaklık bölümü kısmen ortaya çıkmıştır. Hamamın bulunduğu alan Selçuklu döneminde mezarlık olarak kullanılmıştır. Temel kazısı sırasında su koymaya mahsus pithoslar meydana çıkarılmıştır. Günümüzde bu hamamın üzerine yeni bir inşaat yapılmıştır.


    Seyyid Harun Hamamı (Seydişehir)

    Konya Seydişehir ilçesinde bulunan Seyyid Harun Külliyesi’nin kuzeydoğusunda bulunan Seyyid Harun Hamamı’nın kitabesi günümüze gelemediğinden ne zaman yapıldığı kesinlik kazanamamıştır. Bununla beraber, Seyyid Harun menakıbına göre; Seyyid Harun tarafından veya Onun adına XIV.yüzyılın başlarında yapıldığı sanılmaktadır.

    Hamam Selçuklu ve Beylikler döneminde Anadolu’da yapılan klasik çifte hamam örneklerindendir. Güneybatı, kuzeydoğu yönünde uzanan hamamın kadınlar ve erkekler bölümü birbirlerine simetriktir. Her iki bölüm de soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiştir.

    Moloz taş ve tuğladan yapılan hamamın erkekler bölümünün üzeri bir çatı ile örtülüdür. Soyunmalık yerinden yuvarlak kemerli bir kapı ile ılıklığa geçilmektedir. Ilıklığın üzeri kubbe ile örtülü olup, kare planlı küçük bir mekândır. Sıcaklığın üzerini örten ana kubbenin iki yanında yarım kubbeli iki hücre bulunmaktadır. Ayrıca kubbeli bir eyvan ve bunun iki yanında da iki hücre daha bulunmaktadır.

    Hamamın kadınlar bölümü, erkekler bölümünün doğusunda olup, burası da soyunmalık, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmektedir. Soyunmalık daha sonra girilen ılıklık çatı ile örtülü olup, sıcaklık yan yana iki kubbe ile örtülüdür. Bu iki kubbeye bitişik olan üçüncü kubbe de halvet bölümlerinin üzerini örtmektedir. Yanındaki külhan ve su deposu da tonozla örtülüdür.

    Günümüzde halen kullanılan hamam, çeşitli dönemlerde yapılan onarım ve eklerle orijinalliğinden kısmen uzaklaşmıştır.

  7. #7
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Dede bahçesi tarihçesi

    1239 miladi yılı Selçuklu Devleti ricalinden Tac-ül Vezir denilmekle maruf Tacettin Ahmet Alaaddin Tepesi’nin kuzey-batı yönüne tahminen bir kilometre uzağında kale surları dışında yaptırdığı Hanegah medrese zaviye ve bugün ancak ayakta kalabilen Türbesinin güney yönü tamamen tarla halinde olup yaylım ve ekim yeri olarak kullanılmaktaydı. 1650 miladi yılında ise Konya’nın nakibül’eşrafından ve zamanının zenginlerinden Şeyh Hasan Efendi Mevlevi tarikatına mensup olup o vaktin postnişin İkinci Bostan Çelebi ile de ahbaplık hususiyetleri fazlaydı. Hasan Efendi Tac-ül vezir külliyesinin bir parçası olduğunu tahmin ettiğimiz güney yöndeki tarlayı satın alarak etrafını duvarla çevirttirdi ve bahçe haline getirtti.

    Bugünkü pelit ve çınar ağaçlarını diktirtti. Bakımlı hale getirdikten sonra İkinci Bostan Çelebi’ye hediye etti. Bostan Çelebi de (1644-1700) bu bahçeyi dergaha bağlatarak gelirinden dergah mensuplarının istifadesine bırakmayı düşündü ve o suretle bahçe her yıl ekilip bakıldı; meyve sebze ve sair hububat yetişçikçe dergaha mal edildi. Bu tarihten sonra bahçenin adı da Dede Bahçesi oldu. Aradan üç buçuk asır geçmiştir. Dede Bahçesi aynı minval üzerine her yıl bakılmak sureti ile tamamen dergahın hizmetindedir. 1900 yılında Postnişin olan Abdülvahit Çelebi (1858 -1907) ehli keyf ve hüsnü tabiat bir zat olup, zamanımızda Meram’da Tavus Baba Türbesi güneyindeki Yıldız Köşkü’nü yaptırmış, Meram Yolu üzerindeki Dutlu Bahçesi’nde İpekçilik için dut yetiştirip buraya ufak bir kamelya ilave ettirmiştir. Yaka yöresinde Dahiller Mevkii’nde Alaaddin Keykubad zamanından kalma Dahiller Bağı’nı ve evini kısmen inşa ve kısmen tamir ettirmiştir. Karahüyük Köyü’nün güney-batısında meyvelik yetiştirerek içerisine ufak çapta köşk yaptırmış ve Dede Bahçesi’ni de ele alarak buraya o tarihlerde Konya’nın en büyük havuzu bilinen ken taşından ve horasandan yapılan büyük bir havuz ile bu havuzun hemen 3metre güneyine altta 2, üzerinde 1 ve bu üst odanın 4 tarafı balkon olan yakın zamanda yıktırılan köşkü inşa ettirmiştir. Abdülvahit Çelebi ehli keyf sahibi olup yaz günleri bu mesire yerlerinde eğlence ile vakit geçirdiği gibi bazı günler Dede Bahçesi Köşkü’nde kurdurduğu sofrasında da yer, içer, bazı günler de pelit ağaçlarının altındaki çayırlıkta semah ayinleri tertiplerdi. Esasen o zamandan kalma Konya’da bir yerli atasözü vardır. “Çelebilik Abdülvahit Çelebi ile, valilik Ferit Paşa ile Konya’da öldü” derlerdi.

    İkisi de aynı devri yaşamış olmakla beraber birbirleri ile geçinemezlerdi. Birinci Dünya Savaşından yeni çıkılmak üzeredir ve halk savaşın açtığı maddi ve manevi yaraların acısı içerisinde, fakat gönül fırsat buldukça dinlendirmek ister. Postnişin Abdülhalim Çelebi Efendi Dede Bahçesi’nin o tarihe kadar yalnız dergah mensuplarının istifadesine açık bulundurulma ananesini kaldırmış halkında bahçeden yaralanmasını emretmişti. Bahçede piyasanın tanınmış saz heyetleri her gün ikindiden sonra geç vakitlere kadar meşk eder, İstanbul piyasalarının en son şarkı ve türküleri meşk olunurdu. Bahçenin mahsulü meyve ve sebzeler ufak bedeli mukabili gelen ziyaretçilere satılır ve hiçbir surette alkollü içki kullanılmazdı. Akşam ezanı vaktinde ışıklandırma olmadığı için bahçe kapanırdı. Cuma günleri ikindiden sonra yaz günlerinden perde ile bölünmüş kısma bazı memur ve yerli rical aileleri gelerek saz dinler çay ve kahve içerlerdi. Tekke türbe ve zaviyelerin 1926 yılı mart ayında kapatılmasıyla Dede Bahçesi’ni Belediye ufak bir ücret mukabili hükümetten, Baltacıoğlu’nun Bahçesi ile birlikte satın alarak yollara ve parklara ağaç dikme gayesi ile fidanlık haline getirmeye teşebbüs etti. Ve yıkık vaziyete olan etraf duvarlarını tamir ettirdi.

    Büyük havuzu çimento ile derz yaptırdı. Yanındaki metruk kuyuyu temizleterek motopomp getirdi Ayrıca Çayırbağı su yollarını tamir ettirdiği gibi havuzun güney-batısı ve güney-doğusu yönlerine üzeri kiremit örtülü 4 adet kafesli kamelya yaptırdı. Köşkü tamir ederek boyattı. 1927 senesi baharında köşk önüne tünel ve kayalı fıskiyeyi ilave etti. Ayrıca pelitleri koyu serin gölgesi altına oldukça geniş bir dans pisti ekledi. Aynı sene içerisinde bahçenin güneydoğu kapısından girince sağ tarafa ufak çapta hayvanat bahçesi ilave etti. Tavus kuşları ceylan kurt ve tilkiden başka çeşitli güvercinler getirtti. Hayvanat bahçesi ile havuz arasındaki başlangıçta zamanın en modern tenis kortu inşa olunarak bahçeye giriş 10 kuruş, tenis oynamak isteyenlere ise saati 50 kuruştan kiraya verildi. Havuzda ayrıca ufak bir sandal konularak, halk saati 25 kuruştan gezebiliyordu. 1935 yılında belediye bahçeyi bir süre kapattı. Fakat yaz aylarında tekrar halkın hizmetine açıldı. Bu defa bahçeyi çiçek sergisi ilave etti. Hayvanat Bahçesi ile Tenis kortlarını kaldırarak fidanlık haline getirtti Çiçek sergi kısmı Belediyede kalmak üzere havuz, köşk ve pelitlerin altını kiraya verdi. Bu şekilde uzun bir süre sürdü ve nihayet 1968 senesinde Belediye başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı Dede Bahçesini Şehrin kültür Parkı haline getirtti.

  8. #8
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Onay Konya efsaneleri

    a) Alaeddin Tepesi : Konya Selçukluların başkenti iken Sultan Alaeddin bir cami yaptırmak istedi, bunun için şehrin meclisi şehrin ortasında bir tepe meydana getirilmesinin ve bu tepenin üzerine camiin yapılmasını kararlaştırdı. Bu maksatla bir toprak vergisi kondu. Herkesin hissesine düşen toprağı çuval ve torbalarla getirmesi suretiyle meydana geldi. Camiin inşasına başlandı. Bir gün Sultan Alaeddin tepeye çıktı ve şehir halkının evlerinin damlarında yarı çıplak yattıklarını gördü. Bunun üzerine tepeye yalnız camiinin yapılmasını, sarayın ise tepenin eteklerine inşasını istedi.

    b) Üçler : Üç dervişe hasta olan efendileri “Sizin kısmetiniz burada kesildi, Konya’ya gidin” demesi üzerine Horasan’ı bırakıp Konya’ya göç ederler. Kale kapısına vardıklarında önlerine yüzüpeçeli derviş kılıklı bir adam çıkar ve “Gelin der, sizin yeriniz Mevlanâ Dergahı’dır, oraya yerleşeceksiniz.” Yol gösteren derviş peçesini kaldırır. Bir de ne görsünler, hasta olan kendi mürşitleri değil mi? Mehmet, Mahmut ve Ahmet adlarında bu üç derviş ölünce Mevlanâ’ya yakın yere gömüldüler. Mezarlığa Fatih Sultan Mehmed zamanında Üçler adı verildi.

    c) Şems’in Kuyusu : Konya’lı iki hacı Kabe’yi ziyarete giderler. Su alırken tası zemzem kuyusuna düşürürler, fakat çıkaramazlar. Konya’ya geldiklerinde aynı tası Şems’in türbedarının elinde görürler. Nereden aldın bu tası ? diye sorduklarında türbedar, Şems’in kuyusundan aldığını söyler.

    c) Deve Taşı Efsanesi : (Seydişehir) Seyyid harun küpe dağının eteklerinde şehri kurarken bir haber ulaşır. Ilgın - Kadınhanı arasındaki Mahmuthisar köyündeki tekke de müridleri ile oturan Didiği Sultan adlı bir ermiş şeyh, ayıya gem vurarak binmiş, müridleri ile birlikte Seyyid’in ziyaretine gelmektedir. Haberi alan Seyyid’in Harum, müridlerini toplar, oradaki kocaman bir kayaya “Deve ol” der, deve şekline giren kayaya binerek Didiği Sultanı karşılar. Keramet ehli iki pir, Seydişehir’in girişinde buluşurlar. Didiği Sultan bindiği ayıdan iner, onu dağa sürer. Seyyid Harun’da bindiği taş deveyi çöktürür, oda iner, böylece helalleşip görüşürler. Seyyid Harun’un bindiği taş deve, çöktüğü yerde olduğu gibi kalır. Yüzyıllar boyunca, deveye benzeyen bu kaya parçası, halk tarafından ziyaret edilerek efsanesi anlatılır. Devetaşı olarak bilinen kaya bu gün Aliminyum tesisleri lojmanları arasında kalmıştır.

    Bu efsanelerin dışında daha çok sayıda Konya’ya ve ilçelerine ait efsane mevcuttur. Bunları isim olarak zikretmek faydalı olacaktır. “Kaşıkçı güzeli”, “Nasrettin Hoca” “Güllü Baba”, “Neyzen Hamza”, “Dede Efsanesi”, “Amazonlar Efsanesi”, “Itri Efsanesi”, “Yunus EFsanesi”, “Tahir ile Zehre Efsanesi”, “Kızlar Kayası Efsanesi”

  9. #9
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Meke Gölü

    Konya'nın Karapınar ilçesi Türkiye'nin tahıl ambarı olarak biliniyor. Ama aslında burada Türkiye'nin en ilginç jeolojik oluşumlarından biri var: Meke Gölü ve çevresi.

    Meke krater gölü, Konya'ya 101, Karapınar ilçe merkezine 8 kilometre uzaklıkta. Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 1989 yılında birinci derecede doğal sit alanı ilan ettiği alanda içiçe iki krater gölü bulunuyor. Bölge ilginç coğrafi oluşumlarıyla Sakarmeke, Çamurcun, Yeşilbaş, Angıt, Kızılbacak, Uzunbacak, Kızkuşu, Kuyruksallayan, Kuyrukkakan ve Delicedoğan gibi kuş türlerine ev sahipliği yapıyor.

    Zamanla o da suyla dolarak ikinci bir göle dönüşmüş. Deniz seviyesinden 981 metre yükseklikteki Meke Gölü'nün ortasında bulunan ve su seviyesinden 50 metre yükseklikteki volkan konisinde bulunan ikinci göl 25 metre derinlikte. Adayı oluşturan volkanik kütlenin yapısı, en şiddetli yağmurları bile hemen emecek yapıda. Volkanik patlamaların yarattığı garip tepeler, göller ve çukurlarla kaplı bu ilginç yeryüzü parçasını mutlaka görmelisiniz.
    Bölgede gölün harika manzarasından başka İvriz'i de ziyaret edebilirsiniz. Tuvana kralı Varpulovas tarafından M.Ö. 8. yüzyılda yaptırılan geç Hitit dönemine ait kabartmayı mutlaka ziyaret edin. Burası aynı zamanda kiraz, fındık ve üzümüyle de ünlü bir bölge.

  10. #10
    Neşeli düşler√V^√V'^~--- zeyna_ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2008
    Mesajlar
    12,517
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    7

    Konya'nın Meydan Aşçıları ve Düğün Pilavı








    Türklerde yemek gelenek ve görenekleri Orta Asya'dan günümüze olanca zenginliği ve canlılığıyla devam etmektedir. Türklerin ilk yazılı kaynaklarından olan Orhun Abideleri'nde Bilge Kağan'ın ölen kardeşi için yas yemeği verdiği belirtilir.
    11. Yüzyılda ise, bayramlarda ve Han'ların düğünlerinde halkın yağma etmesi için otuz arşın yüksekliğinde yiyeceklerle minare gibi hazırlanan ,"Kenç Liyu" adında bir sofradan
    bahsedilir Selçukname'lerde, altın sinilerde sayısız yemeklerle donatılan ;
    Osmanlı döneminde ise saraylarda yüz yemeği bulan ziyafetler verildiği görülmektedir.

    Günümüzde de Anadolu'nun birçok yerinde, doğumdan ölüme geçen süreyi içine alan geçiş dönemlerindeki törenlerde ,çok zengin sofralara rastlanmaktadır.
    Bunların en önemlilerinden biri kurallaşmış "Konya Pilavı"dır; "Pilav","Pilav Dökme" gibi adlar da alır Konya'da sünnet ,düğün veya herhangi bir nedenle verilecek çok kalabalık törenlerde mutlaka pilav dökülür

    Pilav'da sırasıyla şu yemekler yer alır: Yoğurtlu Toyga Çorbası, Bütümetli Pilav,
    İrmik Helvası,Bamya Çorbası, Zerdeli Pilav, Hoşaf.
    Konya'da pilava davet edilen bir kimse kesinlikle bu listedeki yiyeceklerle karşılaşacağından emindir; çünkü bu listenin yüzyıllardan beri geldiği söylenmektedir.
    Bu konuda yaklaşık yirmi yıl önceki araştırmamda, seksen yaşındaki rahmetli Havva Beton Hanımefendi Konya Pilavı'nın anneannesinin gençliğinde de aynı olduğunu kendisinden duyduğunu söylemişti.
    Ancak, günümüzde, kurallaşmış olan bu listede çeşitli nedenlerle yirmi yıl kadar önce başladığı söylenen bazı değişikler görülmektedir.
    Pilavın üzerine bütün bir kol veya but yerine kuşbaşı doğranmış et kavurması konulması; zerdeye gül suyu, vanilya, limon kabuğu gibi koku vericiler eklenmesi, yemek sonunda hoşaf yerine şerbet veya koka kola verilmesi düğün yemeğinde görülen üç değişikliktir.

    Konya'da düğün yemeğini erkek tarafı vermektedir. Yemek yaz mevsiminde ise bahçelere kurulan on, on beş ;kış mevsimi ise evin her odasına kurulan sofralarda verilmektedir. Sofralar on veya on üç kişilik hazırlanmaktadır.
    Bin kişiden on bin kişiye kadar hazırlanabilen yemeği aşçılar pişirmektedir. İki ,üç kişiden oluşan bu ekip büyük kalabalıklara bile hazırlanan yemeği iki gün gibi kısa bir sürede pişirmektedir. Pilav genellikle pazar günü sabah saat sekizde verilmeye başlandığı için çeşitli iş yerlerinde çalışan birkaç aşçı bir araya gelerek Cuma gecesinden başlayarak cumartesi ve pazar günü çalışmaktadırlar.
    Ev halkı da pirinç ayıklamada veya servis sırasında aşçılara yardımcı olmaktadır.

    Pilav hazırlığı bir hafta öncesinden düğün sahibi ile aşçıbaşının alışverişi ile başlamaktadır. Davetli sayısına göre yüz, iki yüz koyun ;pirinç ve yemek için gerekli bütün malzemeler cuma öğleden sonra aşçıbaşına teslim edilmektedir. Önce etler pişirilmekte diğerleri sonraya bırakılmaktadır.
    Yemekler büyük kazanlarda piştiği için, mutfak olarak kesinlikle evin arka bahçesi veya yakın bir meydan kullanılmaktadır.
    Araştırma için ,1990 yılında yirmi dört saat gözlem yaptığım Mehmet Kar Usta ve iki yardımcısı beş bin kişilik bir yemek hazırladılar. Ve ben geri planda geleneksel usta çırak sevgi ve saygı ilişkisini belki de yüzyıllar öncesinde de uygulanan şekliyle tanıdım.

    Yemek pişirme işi, Cuma akşamı işlerinden gelen iki yardımcı aşçının ustanın elini öpmeleri ve malzemeleri görmeleri ile başladı. Cumartesi sabahı erkenden gelen yardımcılar, yine ustanın elini öperek işe koyuldular.
    Mekanik bir şekilde hemen koca koca kazanlar kuruldu,etler yıkanıp içine konuldu, bamyalık etler doğrandı, haşlanmaya bırakıldı. Bütün bunlar hiç konuşulmadan yapılıyor;üç usta makine ile kurulmuşçasına gözleriyle anlaşarak seri bir şekilde çalışıyorlardı.
    Nadiren ikaz etmesi gerektiğinde aşçıbaşı yardımcılarına yavaşça "olmadı" diyor, yardımcı ustalar büyük bir saygıyla gerekeni yapıyordu; hoşuna giden bir şey olduğunda ise gidip sevgiyle yardımcısının sırtına vuruyor ve onu memnun ediyordu

    Etlerin ikindine doğru haşlanmasıyla iş yarı yarıya bitmiş oluyor ; bu arada boş durulmuyor helva fıstıkları ,hoşaflık üzümler ,bamyalar ayıklanıyor,hazırlanıyordu .
    Bu arada birkaç defa damadın babası ve annesi gelip ustaların hatırını soruyor, gelenlere kaynamakta olan et suyundan aşçı tiridi yapılıp ikram ediliyordu. Ustalar da yemek zamanı kendilerine aşçı tiridi yapıyorlardı.

    Akşam üzeri bamya, hoşaf ve zerde pişirildi ve gecenin serinliğinde dinlenmeye bırakıldı.
    Gece geç vakitte pilavlık pirinç ıslatıldı ve sabaha karşı pilav pişirildi.
    Etler kızartılarak hazırlandı,ve irmik helvası yapıldı. İrmik helvası ve pilav meşe odununun közleri üzerine oturtularak,sofraya verilinceye kadar yanmadan sıcak kalması sağlandı.
    Sabah ezanı okunurken bütün yemekler hazırlanmış, sıra namazdan çıkan ev sahibinin hoca ile gelerek , bereketli olması için ,yemeği açış duasına kalmıştı

    Dua okunurken baş usta kazanların kapaklarını hafif şekilde açtı, dua bitince kayınpedere ve duaya gelenlere yemek sunuldu,yemek yiyenlerde sinilere bahşiş bırakarak ayrıldılar.
    Sabah sekizde yemek başladı. Önce aile ve akrabalar sofraya oturdular.
    Aileden kişiler de sofraya bahşiş bıraktılar. Sonra gelen konuklara yemekler verilmeye başlandı.

    Bu arada bir çocuk geldi, en genç aşçı ile görüştü. Genç aşçı sakin bir şekilde arkadaşına giderek bir şeyler söyledi. Arkadaşı hemen aşçıbaşına giderek bir şeyler söyledi.
    Büyük usta onu çağırdı,başıyla "tamam"dedi. Genç usta saygıyla eğilip, el öperek yavaşça ayrıldı.
    Meğer, hanımını doğum yapmak üzere hastaneye götürmüşler,onun için izin almış.
    Kendisi saygıdan aşçıbaşına söyleyemezmiş arkadaşı aracılığıyla izin almış


    Konukların gelmesiyle iki gündür sakin çalışan ustalar hareketlendiler.
    Kurulan sofraların görevlileri sırasıyla yemekleri götürüp, boş tabakları getirmeye başladılar.
    Bu arada aynı sofraya tekrar bamya ,helva, et istenmeye başlandı. Et dışında istenen yemekler hemen gönderilse de et ikinci kez yarım porsiyon konarak gönderiliyordu.
    Ancak, "bir denizaltı" veya "gömme" denildiğinde ustalar tabağa önce bütün eti koyup, üzerini pilavla kapatarak hatırlı sofralara diğerleri görmeden gönderiyorlardı.
    Pilav ikindi ezanına kadar devam etti,artan yemekler fakirlere gönderildi.

    Konya düğün sofrasının bir özelliği vardır. Sofraya tuzluk konulmaz; çünkü aşçı başı yemeğin tuzunu olması gerektiği kadar kullanacak ustalığa sahiptir.
    Ayrıca hoşaf "söz kesen" diye adlandırılır. Hoşafı gören kişi sofraya başka yemek gelmeyeceğini anlar ve son gelen zerdeli pilavla doymadıysa karnını doyurur.
    "Ahçı Takımı Yemekleri"diye de adlandırılan Konya Pilavı günümüzde olanca canlılığıyla devam etmektedir. Aileler modern düğün de yapsalar mutlaka bir de pilav dökmektedirler.

    Sonuç olarak, yemek kültürümüzde kurallaşmış yemeklerin en özgünlerinden olan ve Konya'nın meydan aşçıları tarafından pişirilen düğün pilavını Konya'ya gelen kişilerin bir fırsatını bulup tatmalarını tavsiye ediyorum.


 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Konya Apart Daire Fiyatları Hakkında Bilgisi Olan Var mı..?
    EĞİTİM VE ÖĞRETİM bölümünde aslan35 tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 22.08.11, 01:41

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •