Bir tesadüf eseri karşılaştığım KARMATİler hakkında birkaç bilgi topladım.
Din bölümünde bulunması gereken bir konu oldugunu düşündüm.
Deneme - 30.07.2008 - 16:27
kaynak
Şimdilerde milyonlarca insanı etkisi altına alan ve neredeyse İslam
alimi seviyesine çıkardıkları Fethullah Gülen gerçekte neyi
savunuyor? Hallacı Mansur’la başlayan Yunus Emre ve Mevlana ile
devam eden Şeyh Bedrettin’de siyasi kimliğini bulan panteizm
düşüncesine bakış tarzı nedir? Bu düşüncenin devlet olarak var olmuş
Karmatiler Devleti hakkında düşüncesi nedir? Bu yazımızda kısaca bu
konuyu tartışacağız. Bu yazıyı kaleme alır iken saptırma, çarpıtma
yapmadan sadece doğruyu bulmak için yola çıktık. Bu da böyle biline.
Fethullah Gülen kendi web sitesinde 01.11.2004 tarihinde yazdığı
yazıda aynen şunları yazıyor.
“Karmatîlik, milâdî dokuzuncu yüzyılda Hamdan b. Karmat tarafından
kurulan sapık bir Bâtınî fırkadır. Hamdan, halkın fakirliğinden
yararlanarak "ortak mülkiyet" ve zenginlerin mallarını paylaşma
düşünceleriyle özellikle Irak ve çevresinde tesirli olmuştur.
Görünüşte dindar olsalar da, gerçekte ekonomik düşünceleri, politik
beklenti ve hedefleri olan ve etraflarına topladıkları çapulcularla
Abbâsî halîfesine karşı isyana kalkışan Karmatîler, senelerce ehl-i
sünnet Müslümanlara zulmedip çoklarını şehit etmişlerdir. Hac
yollarını kesmiş, Mekke-i Mükerreme’ye saldırmış, Hacer-ül-Esved’i
çalıp Kâbe’den Basra’ya kaçırmışlardır. Nikah müessesesini de
reddeden Karmatîler, haramlara, "güzel san’at" ismini vermiş,
kadınlarda da ortaklığı kabûl ederek fuhuş ve her türlü
ahlaksızlıkla özellikle gençleri baştan çıkarmış, şarap ve benzeri
içkileri helâl saymışlardır. Kısacası, Karmatîler, kendi heva ve
heveslerine göre bir din icat etmiş, kendilerinden olmayanları
"cehennemlik" görmüş, fitne ve fesat üreterek senelerce bozgunculuk
yapmışlardır. Bunlara, o zamanın anarşistleri, nihilistleri de
denebilir.”
Bu satırları okuyan özellikle sol görüşlü arkadaşlara hiç yabancı
gelmemiştir sanırım. 1960 ve 1970 yıllarda o zamanın Devrimci
Gençliğin hiç de yabancısı olmadığı saldırılar. “Komünistler de
ahlak yok canım, onlar karıları da ortak kullanıyorlar, bir
komünistin evine git şapkayı kapıya as koca gelse dahi şapkayı
görünce kapı önünde bekler.” Demek ki yüzyıllardır ortak mülkiyeti
savunan zengine karşı fakir halkın yanında yer alan herkese aynı
saldırılar yapılmış. Zaten yazının son satırı her şeyi ele veriyor.
“ Bunlara, o zamanın anarşistleri, nihilistleri de denebilir.
Ne yapmış Karmatiler ona bakalım.
1)Ortak mülkiyeti savunmuşlar. Zenginden alıp fakire dağıtmışlar.
2) Devlet herhangi bir sultan, Padişah değil, topluluğun aydınları
tarafından oluşturulan bir meclis tarafından idare edilmiş. Kararlar
halka danışarak halkla beraber alınmış. Halen 21. yy Türkiye’sinde
bile olmayan bir demokrasi ile yönetilmişler.
3) O dönemin ABD si niteliğindeki ABBASİ’lere karşı mücadele
etmişler. Hani şu Müslüman olmaları için 670 ve 740 yılları arasında
milyonlarca Türk'ü öldüren ve o dönemin en gelişmiş şehirleri olan
Buhara, Semerkant gibi şehirleri yağmalayıp çoluk çocuk kimi
buldularsa katleden Muavinin devamı olan Abbasi devleti. Eeee
Abbasiler Müslüman eh ne de olsa, o halde onlara karşı ses
çıkarmamak ve direnmemek gerek.
4) Hallacı Mansur’un yaşadığı döneme denk gelir Karmati Devleti.
Tarihi araştırmalar Karmatilerin Hallacı Mansur düşüncesinden
etkilendiği, din anlayışlarında panteizmin etkisinde kaldığını
gösteriyor. Fethullah Gülen Karmatileri eleştirirken aslında bir
yerde Hallacı Mansur’u da eleştiriyor. Aslında yine kendi sitesinde
17.10.2001 tarihli yazısında ise Hallacı Mansur'u yerden yere
vuruyor. İşte o yazıdan uzun bir paragraf.
" Eğer aşkta itaat yoksa, ondan şatahatlar doğabileceği gibi,
ümitsizlikler, inkisarlar, inkârlar da doğabilir. Hatta aşkın
büyüklüğü nisbetinde şatahatlar büyür, kurbiyet ufkunda bu'diyetler,
yani Hakk'a yakınlaşma çizgisinde uzaklaşmalar meydana gelebilir ve
kıymetli şeyler bir anda kıymetsizleşebilir. Bu neticeler, aşkın
ehemmiyetsiz bir şey olduğuna delâlet etmez. Aşk, 'Kalbin Zümrüt
Tepeleri'nde de ifade edildiği gibi çok önemlidir. Hatta bazıları
onun mecazisine bile çok büyük önem vermiş, cismanî ve bedenî aşk
yüzünden ölen insanlara şehit nazarıyla bakmışlardır. Leyla ile
Mecnun, Şirin ile Ferhat, Aslı ile Kerem vb. halk hikayeleri hep bu
türlü kara sevdaları destanlaştırmıştır. Ancak yukarıda da ifade
ettiğimiz gibi, aşka değer kazandıran kaide ve kurallara riayet
edildiği müddetçe aşk bir mânâ ifade eder. Aksi halde aşktan
beklenilen şeyler bulunamayınca ve vuslat da bir türlü
gerçekleşmeyince, ilgi ve alâka küskünlüğe inkılap edebilir.
İşte -ihtimal- şeytan Allah'tan bu mukabeleyi bulamadığı için
hüsrana uğramış, yıkılmış ve bir daha da doğrulamamıştır.
İtaate gelince, onda bazı yanlarıyla da olsa, bu türlü hatalı şeyler
hiç olmaz. İtaat, itaat edilmesi gerekli olan Zat'a, O'nun arzu ve
isteklerine itaat edilmesi gerektiği için, onun rızası istikametinde
yapılan kalbî ve fiilî bir ameldir.
Öte yandan aşk, insanın muvazenesine tesir eder. Bu ise dengesiz
davranışlara kapı açar. Yani aşk insanı bir açıdan mecnun/deli eder.
Bu açıdan da bir yönüyle şeytan, temelden dengesiz bir varlıktır.
İtaatta vaz'edilen kurallara milimi milimine uymak şarttır. Bu ise
denge demektir. Âdem'in itaati tercih etmesi, onun bir dengeli
varlık olduğunu gösterir.
Son bir husus, ilk başta bir tek cümle ile işaret ettiğim gibi
Hallac panteist bir adamdır. O ve bir ölçüde Muhyiddin İbn-i Arabî
gibi zatlar çok defa Allah'ın rahmetinin enginliği açısından
meseleleri değerlendirirler; değerlendirir ve şeytan ve firavunlar
için bile bir kurtuluş yolu ararlar. Bu açıdan da onların şeytan
hakkında bu türlü yorumda bulunmaları, temel felsefelerinin
gereğidir. Zira onlara göre 'heme ost; her şey O'dur' ve şeytan
O'nun ayrı bir tezahürü, farklı bir tecellisidir. Oysa bize göre
'heme ez ost; her şey O'ndandır.' Dolayısıyla Hallac'ın 'aşkı
şeytandan, itaati Âdem'den öğrenmek lazım' demesini, benimsemiş
olduğu panteist düşünce açısından normal kabul etmek gerekir."
Yani Yunus Emre'yi, Hallacı Mansur'u yada Mevlana'yı karekterlerini
ortaya çıkaran aşk (tanrı aşkı) Fethullah Gülen'e göre itaatkar
olmalı. İşte aslında herşeyi şekillendiren zaten bu bakış tarzı
değilmi. İnsanlar isyan etmemeli, herşeyi kabullenmeli, soyulsada,
sömürülsede ses çıkarmamalı. Direnmek, isyanetmek, hakkını istemek
en büyük suç. Ancak Fethullahçı yazar Faruk Arslan yine Fethullah
Gülen web sitesinde 13.12.2003 tarihli yazısında Fethullah Gülen’i
överken yazının başlığını şu şekilde yazmış. “ Fethullah Gülen’le
Yunusu anladım.” Yine yazının bir yerinde Fethullah Gülen’i överek
şöyle diyor “Mevlana'dan Yunus'tan ötesini dinleyin şimdi.”
Peki yazarın Fethullah Gülen’i kıyasladığı ve hatta ondan öte
bulduğu Yunus Emre, Hallacı Mansur hakkında ne diyor ona bir
bakalım.
"Hallac-ı Mansur ile dara asılan benem"
"İsa Peygamber ile göklere çıkan benem
Başka bir şiir.
Yin"Ol Hallac-ı Mansur ile söylendim Ene'l-Hakki"
"Benem yine onun boynuna dar urganın takan benem.
Fethullah Gülen'in istemediği ve karşı çıktığı isyankar aşk için
Yunus Emre ne demiş bir bakalım.
Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi
Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Akar suların çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
Ol yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost elinde avareyim
Gel gör beni aşk neyledi
İşte böyle kendi çıkarları ve dünya görüşleri için Yunus Emre'yi
kullananlar kendi dilleri ile tuzağa düşüyorlar.Fazla söze gerek
varmı. Bundan sonrasını okuyucular karar versin.
Ali İhsan Uğuz
30.07.2008
Sevgili okurlarım, Milli Eğitim sistemimiz ne yazık ki hiçbir işe yaramıyor.
Meslek eğitimi çok yetersiz.
Bugünkü AKP iktidarı, meslek eğitimi sorunlarını sadece türban ve İmam-Hatip konusuna indirgediği için bu alanda yakın gelecekte de akılcı ve evrensel rekabete uygun bir model geliştirme olanağı pek görünmüyor.
Klasik lise eğitimi ise bir başka fecaat.
Ne Doğu, ne Batı, ne demokrasi, ne laiklik, ne din, ne Atatürk, ne de en önemli konu olan vatandaşlık ve kent yaşamının gerekleri öğretiliyor.
Bu durumun en önemli nedeni, eğitimin ülke gereklerine ve evrensel ölçütlere göre değil, her iktidarın kendi siyasal parti görüşüne göre biçimlendirilmiş olması.
1945'ten sonra başlayan "Soğuk Savaş" bağlamındaki "Anti-komünist" ideoloji çerçevesinde ağırlık verilen din eğitimi, Arap kültür emperyalizminin kucağına attı eğitim sistemimizi.
Çocuklarımız, okul öncesi eğitim yerine, Kuran kurslarına yönlendiriliyor; ilköğretimde ve lisede yetersiz bilgi dağarcığından daha da önemli bir sorun, yöntem konusunda ortaya çıkıyor:
Siyasal iktidarların ideolojik yönlendirmeleri sonucunda, sorgulayıcı, araştırıcı beyinler yerine, ezberci, dogmatik kafalar oluşturuluyor.
* * *
Bu genel yetersizlikten her alan nasibini alıyor, bunların başında da din ve mezhep anlayışı geliyor; Müslümanlık olarak sadece Sünni mezhebi ve onun dalları okutuluyor, bunların dışındaki tarihsel ve dinsel olgular adeta yok sayılıyor, her türlü Şia ile birlikte Bektaşi-Alevi inancı da dışlanıyor.
Sevgili okurlarım, size bugün adını hiç duymadığınız bir İslam mezhebinden söz edeceğim:
Karmatiler: 9. Yüzyılda ortaya çıkmış olan ilk İslam komüncüleri. (Siz "komünistleri" diye de okuyabilirsiniz.)
Yani Anadolu'da "fetret devri"nde önem kazanan Şeyh Bedrettin hareketinin ataları.
Karmatilik, gizli bir örgüt: Tarihteki ve günümüzdeki bütün gizli örgütlerin anası; Hasan Sabbah'ın Haşşaşinler'ine de kaynaklık ediyorlar.
Fütüvve yani Ahilik de bunlardan geliyor.
Hurufi inancı da bunlardan türüyor.
Arap yarımadası'nın Güneyinde korsanlık yapıyorlar.
Zenginden alıp yoksula vermek, genel uygulamaları.
Bu açıdan Robin Hood'un da ataları.
930 yılında Mekke'yi fethedip, Hacer-i Esved'i kaçırıyorlar.
Karmatiler'le başa çıkamayan Abbasiler, Selçuklu Sultanı Melikşah'tan yardım istemek zorunda kalıyor.
İçki haram değil, şarap içiyorlar, güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın, yılda iki gün oruç tutmanın yeterli olduğuna inanıyorlar.
Kıbleleri Mekke değil, Kudüs.
Ben Karmatiler'i ilk kez Dubai'ye gitmeden önce, bu ülke hakkında kaynak araştırması yaparken öğrendim.
Türkiye'de, çok özel araştırmacılar hariç, hiç kimsenin bunlardan haberi olmadığını gözlemledim.
Dinler ve mezhepler tarihi, geçmişin siyasal tarihi olduğu için, hem çok kanlıdır hem de çok ilginçtir; ama bence en önemli özelliği, dogmatik inançla siyaset birleştiği zaman, ortaya ancak ve ancak ölümcül hesaplaşmaların ve sadece kanla çözülen iktidar kavgalarının çıktığını göstermesidir.
Henüz Endüstri Devrimi'ni yani Aydınlanma'yı yaşamamış olan İslam Dünyası'nda eşi bulunmaz bir deneyim sahibi olan Laik ve Demokratik Türkiye'de, dini siyasete alet ettiğiniz zaman alacağınız sonuç hiç de değişik değildir, çünkü kanlı tarih çok gerilerde kalmamış olduğu gibi, toplumsal ortam da bu tür yozlaştırmalara uygundur.
Kaynak: http://www.kongar.org/aydinlanma/200...Karmatiler.phpKARMATİLER kaynakİlk Ehlibeyt inancına sahip olan Hamat Karmat tarafından İran Körfezinin güneyindeki Lasha’da Alevi inancının ve ibadetinin serbestce konuşulduğu yapıldığı miladi 874 yılında bir devlet kuruldu. Yaklaşık 150 yıl varlığını sürdüren bu devlet tamamıyla laikti.Karmatiler adı verilen 7 kişilik bir meclis tarafından yönetilen bu devletin amacı ,filozof Farabi’nin deyimi ile ‘’gerçek akıl devletini,kardeşliğe ve eşit paylaşıma dayanan bir cumhuriyeti kurmaktı’’
Karmetilerin ilk isyanı Vasıt civarında(Küffe) Hamdan ile başladı.Sevad köylüleri arasında geniş bir şekilde yayıldı.Karmatiler bu hareketi yaklaşık on sene sürdürdüler.Bu arada Büveyd Sultanı Samsamüddev’le tarafından Küffe’yi istila etmek isteyen Karmatilerle giriştiği savaşda Karmatiler büyük kayıplar verdiler.(Miladi 890) İkinci Karmati hareketi Bahreyn’de oretaya çıktı.(Miladi 899 ) Ebu Said el-Cenabı liderliğinde başlayan hareket Aleviliğe bağlı olan kitleler tarafından desdeklenerek bir hayli güç kazandı.Ebu Said zamanında Karmatilerin hakimiyeti altına giren Ahsâ ise Müstakil bir devlet haline geldi.(Büyük İslam Tarihi III,287) Karmati faliyetlerinin en büyük merkezi durumuna gelen Bahreyn’de güçlü ve ikdisadi bakımından başarılı ve dayanıklı bir devlet kuran Karmatiler,Fatimiler’dende büyük maddi ve manevi yardım alarak Bağdat’da ikâmet eden Abbasi Halifelerine korkulu günler yaşattılar.
Bahreyn’de Karmati Devletinin başında bir hükümdar bulunuyor ve halk altı kişilik bir meclis tarafından yönetiliyordu.Bunlar oruç tutmuyor ve namaz kılmıyorlardı.Bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman toplum fertleri tarafından yapılan yardımlar sayesinde eski haline gelebiliyordu.Bölgeye gelen bir zanaatkârın yerleşmesi için gerekli para derhal bulunuyor ve hatta fakirlerin evlerinin tamir masrafları devlet tarafından karşılanıyordu.Sözgelişi vergiler toplanıyor ve toplumun fertleri arasında ihtiyaçlarına göre bölünüyordu.(Boswarth,İslam Devletleri tarihi s.9)
Karmatiler Miladi 929 yılında Mekke’yi işgal ettiler ve Ehli Sünnet vel camaat yorumu ile İslamiyeti algılayanların kutsal saydığı kara taş’’Hacer”ül Esved’i’’alarak Lasha’ya götürdüler. Çunkü Hz.Muhammed, Müşrikler zamanında yapılan bütün Putları kendi eliyle yıkarak yok etmiştir,sadece Allaha secde edileceğini Allahdan başka hiç bir şeye tapılmıyacağını,Allah’ında Dünya’da en kutsal varlığınin insan olduğunu Kuran’ı Kerim’de kendi varlığının ademde tecelli ettiğini açıkca belirtmiştir.Karmatiler bu taşa tapmanın puta tapmakla eş anlamda bir davranış olduğunu,bunun dışında buraya hacca gelenleri engellemeye çalışmışlardır.Çunkü burayı Müşriklerin yaptığını ve onların tapınakları olduğunu iddia ediyorlardı.Emeviler döneminde başlayarak İslamın şartlarından biriymiş gibi gösterilen hac ibadetinide ortadan kaldırmış oluyorlardı.Sonuçda Karmatiler Hacer’ül Esved taşını uzun bir sure sonra Bağdat Halifesinin çok ricası üzerine tekrar götürüp Mekke’de yerine koydular.
Karmatiler öğretisi 7 dereceli tekâmül zincirini içermektedir.Örgüte üye olmak iteyen aday,bir yıl boyunca incelemeye alınmakta,uygun görülmesi halinde özel bir törenle,kabulü yapılmaktadır.Örgüte kabul edilenlere sonsuz itaat ve ketumiyet yemini ettirilirdi.
Birinci derecenin adı ‘’Müminler’’derecesiydi.Bu derecede İslamiyet ve Kuran öğretilirdi.Karmatiler için semavi bir dini tam manasıyla bilmeyen kişi ,bu dinin ötesindeki öğretileri anlayamazdı.Müminler dercesinden ikinci dereceye en erken iki yılda geçebilirdi.
‘’Dai’’kelimesi Arapca’da ‘’Çağıran’’ anlamına gelmektedir.Üçüncü derece ‘’Dai’ler derecesiydi.Sır saklama ve ketumiyetin öğretilerek,müritlere Muhammed ve ondan önceki yedi peygamberin yaşam ve görüşlerinin yanı sıra,tarikatın sırları da öğretilmeye başlanırdı.Marifet kapusu denilen bu dereceye haiz Dai’ler tarikata girmek isteyenler hakkında araçtırma yapar,haklarında karar verirlerdi.Dai’lerin bir başka görevide Aleviliği bilmeyenleri bilğilendirmekti.Dai’ler kendilerden önceki iki dereceli müritlerden sorumluydular ve tam bir gizlilik içinde çalışırlardı.Mecalis el Hikme adı verilen toplantılarda tarikatla ilgili kararlar alınırdı.Mezhebe yeni giren müritler,bağlılık yemini ettikten sonra hiyerarşik örgütlenmede sır saklamak esastı.Mezheb öğretisi kitleleri değil tek tek bireyleri hedef alırdı.Bu nedenle adaylar Dai’ler tarafından özenle seçilirdi.Ancak gerekli eğitimi almış,ahlak düzeyi yüksek kişiler mezhebe kabul edilirdi.Bir Dai’nin entellektuel düzeyi yüksek,dinler ve mezhebler konusunda bilgileri tam olmalıydı.Görev aldığı bölgenin dillerine hakim olmalı.Aleviliğin örf ,adet,töre,Kutsal değerlerini ve geleneklerini çok iyi bilmeliydiki,Aleviliği yeternce temsil edebilsin.Hz.Muhammed’inde buyurduğu gibi ilim Çin’deise al getir ilkeleri doğrultusundan hareketle,eğitime büyük önem vererek müritlerin karanlıkda kalan beyinlerini aydınlığa yöneltmişlerdir.
Dai’lerin tamamı dönemin en üstün nitelikli en üstün filozofları olmuşlar,ve önemli felsefi eserler yaratmışlardır.Alevilikde aşamalı bir eğitim sistemi uygulanmış ve zahiri bilimlerden Batini bilimlere dereceli bir silsile izlenmiştir.Batini bilimlerin öğretildiği zamanın en önemli eğitim müessesesi,Kahire’deki El Ehzer üniversitesi olmuştur.
Dördüncü derece’’ Dai’yi Ekber’’yani büyük Dai derecesiydi.Dai’yi Ekber olan müritlere ‘’Baba’da’’ denilirdi .Onlar tarikata geçmeye hak kazanmışlardı.Daha sonraki yüzyıllarda Anadoludaki Alevilerde ‘’Baba’’ ünvanı bu eski geleneğe dayanmaktadır.Dai Ekber’ler tüm Dai’lerin başı durumundayıdı.Mecalis el Hikme’lere başkanlık ederlerdi.
Beşinci derece ‘’Marifet Kapusu’’Aleviliğin gerçek sırlarının verilmeye başladığı dereceydi.
Altıncı derece,Hüccet adı verilen ‘’Hakikat Kapusu’’ Alevilerin ulaşabileceği son dereceydi.Bu derece Evrende var olan ikilik,Tanrının üçlü vasfı ve kâinatı meydana getiren dört büyük güç gibi Batini doktrinin en önemli sırları verilir,tüm peygamberlerin diğer bütün din kurucuları gibi sadece birer kâmil insan oldukları öğretilirdi.Tanrısal nurun ‘’Işık’’ olduğunun belirtildiği bu derecede ona ulaşmak için derece salikleri ruhlarını arındırmak ve kâmil insan konumuna yükselmekle mükelleftiler.Tanrıya ancak kâmil insanların mükemmel bir yaşam sürdükten sonra,öldükleri zaman ulaşabileceklerine inanırlardı.
Yedinci derece en mükemmel bir dereceydi.Sadece Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan Nebilerin,Velilerin,Evliyaların ve Enbiyaların bu dereceye yükseldikleri ünvandır.Karmatilerin eğittikleri Dai’ler 909 yılında Tunus’da‘’ Fatimi’’devletinin kurulmasında Kurucu önderliği yapan Ubeydullah bin Mehdi’ye en büyük katkıyı sağlamışlardı.Karmatiler de ilime ve sanaata çok önem verdiler.Bir zanaatcının Karmetilerin içine geldiğinde ona büyük para yardımı yapılırdı.Bu meslek sahiplerine Ahi denilirdi ve her Ahi’nin yanına çıraklar koyarak o insanlarıda zanaat sahibi yaparlardı.Hz.Ali bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum mesajı Karmetilerin ilham kaynağı idi.Karmetilerde bir aile çok fakir düşerse ona yardımlar yapılır ve öbür ailelerin seviyesine yükseltirlerdi.Bu da gösteriyorki eşit paylaşımı gerçekleştiriyorlardı.
Abbasi Halifeleri Karmati’lerle başa çıkamadılar Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’dan yardım istemek zorunda kaldılar.Nitekim Melikşah ,Türkmen reislerinden Artur beyi Ahsa ve Bahreyn bölgelerinde bulunan Karmati’lere karşı savaş açtı isede başarılı olamadan geri döndü.Bu savaşda başarılı olamıyan Artuk bey ikinci bir seferde Karmatileri yenerek çoğunu kılıçdan geçirdi.Kurtulanlarda Fatimilerin kontrolü altındaki topraklara geçtiler.(Miladi 1077)


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

