İnsanların temel tıp bilgilerinden yoksun oldukları dönemlerde başlarına gelen her türlü felaketi doğaüstü bir gücün gazabına bağlamaları gayet normaldi.
Tanrı bir kişiyi cezalandırmak için ona özel bir cin, kötü ruh yolluyor bazen de veba, deprem örneklerinde olduğu gibi tüm toplumu işledikleri günahlar yüzünden topluca cezalandırmak yolunu seçiyordu!
İngiltere’de yaşayan bazı Müslüman tıp öğrencilerinin imtihanlarda alkol ve seksle bulaşan hastalıklarla ilgili sorulara cevap vermek istemedikleri, karşı cinsten hastaları muayene etmek istemedikleri hatta bu öğrencilerden birisinin bu yüzden final imtihanına giremediğini bildiren bir yazı okumuştum (1). Gazete haberlerinden ülkemizde eşlerine mutlaka bir kadın doktorun bakmasını isteyen erkekler, hatta karşı cinsten hastaları muayene etmek istemeyen hekimler olduğunu biliyoruz. Benim gibi kırk yıl öncesinin Türkiye’si ile günümüz Türkiye’sini karşılaştırabilecek yaşta olanlar benzer görüşteki doktorların sayısının gelecek yıllarda daha da artacağını kolaylıkla tahmin edebilir.
Şu anda ülkemiz din adamları arasında bir anket yapılsa ve “Doktorların karşı cinsten birisini muayene etmesi günah mıdır?” diye bir soru yöneltilse çoğunun en azından “Zaruret varsa tabi ki bakabilir ama kaçınması daha caizdir” şeklinde fikir beyan edeceğinden eminim. Benzer şekilde “Kalbe domuz kapağı takılması sakıncalı mıdır?” sorusuna da bazı hocalar tarafından gene “zaruret” şartı getirileceğinden eminim. Bu yaklaşımın gerek modern tıp eğitimi gerekse pratik uygulamalar açısından son derece çağ dışı ve sakıncalı olduğu açıktır. Ülkemizdeki devlet büyüklerinin doğum kontrolünü açıkça ikrar etmeseler de hala günah olarak kabul etmeleri, “Canı veren Allah’ın rızkını da vereceğini” söylemeleri, teoloji ve tıp bilimi arasındaki savaşın günümüzde de devam ettiğini gösteren önemli bir göstergedir. Oysaki Afrika’da her yıl açlıktan ölen on bin insan, canı veren Allah'ın rızka karışmadığını açık olarak gösteriyor.
İnsanların temel tıp bilgilerinden yoksun oldukları dönemlerde başlarına gelen her türlü felaketi doğaüstü bir gücün gazabına bağlamaları gayet normaldi. Tanrı bir kişiyi cezalandırmak için ona özel bir cin, kötü ruh yolluyor bazen de veba, deprem örneklerinde olduğu gibi tüm toplumu işledikleri günahlar yüzünden topluca cezalandırmak yolunu seçiyordu! Kutsal kitaplarda cinsel sapkınlıkları yüzünden yok edilen şehirler veya çoluk çocuk demeden boğularak öldürülmeleri uygun görülen halklara ait pek çok anlatı vardır. Ülkemizde hala hastalıkların insanlara bir “ceza” veya “ders” amacıyla Tanrı tarafından gönderilen belalar olduğuna inanan insanlar çoğunluktadır. Kırsal kesimde hastaların doktordan önce bir hocaya götürülerek okutulması gerçeğinin arkasında bu inanışın önemli bir yeri olmalı. Bir öğretim üyesinin, şaşı doğan bir çocuğun anne veya babasının işlediği bir günah dolayısı ile özürlü doğduğunu söylediğini duyduğumda çok şaşırmıştım. Eğitimli bir insanın, tanrının en azından bir başkasının suçu için zavallı çocuğunu cezalandıracak kadar gaddar olamayacağını düşünememesi ne acı.
Hastalıklara insanların içine giren kötü ruhların veya cinlerin neden olduğu düşüncesi yüzyıllar (muhtemelen on binlerce yıl) devam etmiş, vücuda giren (çoğunlukla beyine!) cinin dışarı çıkması için iki yol kullanılmıştır:
1.Kafatasına bir delik açarak cinin dışarı çıkmasını sağlamak,
2.Hastaya kötü sözler söyleyerek ya da eziyet ederek, döverek, kırbaçlayarak, işkence yaparak cini dışarı çıkmaya zorlamak.
Trepanasyon işlemi. Arkeolojik kazılarda tedavi amacıyla kafatasında delik açılmış pek çok kemik bulunmuştur. İlk insanlar kafatasının, cinlerin ve kötü ruhların içine girip saklanması için uygun bir yer olduğunu düşünmüş olmalı.
İslam âlimlerinin yunan tıbbı ile tanışması 428 yılında İstanbul’dan sürülen Nasturi’lerin Urfa üzerinden İran'a geçip orada bir okul (Cundişapur okulu) kurmaları ile başlar (2). Hipokrat başta olmak üzere yazılı Yunan kaynaklarının Arapçaya tercüme edilmesi ile başlayan bu devre özellikle Abbasiler döneminde büyük bir gelişme göstermiş, sonraki yedi yüz yıl boyunca dünya çapında ünlü İslam tıp âlimleri yetişmiştir. Örneğin pulmoner dolaşım ilk defa 13. yüzyılda Şam’da ve Kahire’de çalışmış olan İbn Nefis tarafından bulunmuş, batıdaki doktorlar aynı bilgiye 200 yıl sonra ulaşabilmişlerdir(3). İslam tıbbındaki gelişme, bilimin diğer dallarında olduğu gibi 13. yüzyılın sonlarından itibaren durmuştur. İki yüz yıl devam eden “akıl mı yoksa iman mı üstün?” tartışmasını İmam-ı Gazali’nin kazanması ile tüm pozitif bilimlerle birlikte araştırmacı tıp da reddedilmiş “ilim” olarak sadece din bilgisi çalışılmıştır. Ortaya çıkan boşluğu, Engizisyonun boyunduruğundan kurtulan Hıristiyan hekimleri doldurmuş, batı tıbbı o yıllara kadar doğunun elinde olan hekimlik asasını bir daha bırakmamak üzere gele geçirmiştir.
Modern batı tıbbının ilk yılları Hıristiyan taassubu ile doktorlar arasında süre gitmiş çatışmalarla doludur. Örneğin İncil'deki “acı çekerek doğuracaksınız” cümlesi yüzünden doğum sırasında anestezi alınmasına uzun süre karşı çıkılmıştır. Buna karşılık Âdem'in kaburgası alınırken uyuşturulmuş olduğunun bilinmesi erkeklerin bu işten kazançlı çıkmasını sağlamış, erkekler anestezinin nimetlerinden daha önce faydalanmıştır.
Ölen kişilerin bedenleri (kadavra) üzerinde yapılan araştırmalar her üç semavi din tarafından da uzun süre yasaklanmıştır. Kadavra üzerindeki çalışmalar ilk olarak Müslüman hekimler tarafından yapılmıştır. Musevi hekimler komşularından öğrendikleri bu beceriyi Hıristiyan hekimlere öğretmiş ama büyük bir dirençle karşılaşmışlardır. Papa V. Pius on altıncı yüzyılda “gövdesel rahatsızlıkların günahtan ileri geldiğini ileri sürerek hekimlerin hastaları için öncelikle rahiplere başvurmalarını, hasta üç gün içinde itirafta bulunmazsa, başka bir işlememe girişmemeleri gerektiğini” söylemiştir.
Batı ülkelerinde gövdenin bilimsel incelemesini yapan ilk kişi Vesalius’dur. Kral V. Charles’in özel hekimi olduğu için resmi soruşturmalardan kurtulmuş ancak daha sonra başa gelen II. Philip kadavra inceleme yetkisini geri almıştır. O zamanlar kilise insan vücudunda kıyamet günü dirilecek olan vücudun özü olan bir kemik olduğuna inanıyordu. Vesailus’un araştırmaları sırasında böyle özel bir kemik görmediğini söylemesi kendisi için kötü olmuştur. Ölünün akrabalarının izniyle yaptığı bir otopsi çalışmasında cesedin kalbinin attığı iddia edilmiş ve adam öldürme suçuyla Engizisyon mahkemesine verilmiştir. Sonunda kutsal ülkeye yolculuk yaparak günahlarını bağışlatma cezası verilen Vesailus dönüş yolunda uğradığı kazada hayatını kaybetmiştir. Dini taassubun sebep olduğu daha büyük felaketler de vardır: 14. yüzyılda Avrupa'yı kasıp kavuran veba salgınlarının ancak Yahudilerin öldürülmesi ile son bulacağına inanılmış ve birkaç on bin Yahudi Tanrı'nın öfkesini dindirmek amacıyla yakılmıştır.
Bağnazlıkla tıp bilimi arasındaki büyük savaşlardan birisi de aşıların bulunmasından sonra ortaya çıkmıştır. İskoçyalı din adamları Çiçek aşısının uygulamaya girmesinden sonra bir bildiri yayınlayarak aşının “Tanrının adaletini atlatmaya yelteniş” olduğunu söylemişlerdir. 1885 yılında Montreal’de görülen bir çiçek salgınında Katolik halk aşı olmamakta direnmiş, bir papaz “Çiçek salgınının nedeni karnavallarda gösterdiğimiz cinsel azgınlıklara Tanrı’nın verdiği bir cezadır” demiştir.
Rönesans ve sonrasında gelen reformlar batının din ile bilimi ayırması ile sonuçlanmış ama Osmanlı ve doğu ülkeleri bu ayrımı yapabilmek için Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine kadar beklemek durumunda kalmışlardır. Çok değil bundan 139 yıl önce Istanbul üniversitesinin çekirdeği kabul edilen Darülfünun’un müdürü Hoca Tahsin havadaki oksijenle azotu ispatlamak için bir fanusun içine güvercin koyarak havayı boşaltmaya çalışması tepki toplamış devletin resmi tarihçisi Lütfi Efendi “Halkın ve talebelerin inançlarını bozmak alçaklıktır” diyerek konferansları iptal ettirmiştir. Hoca Tahsin bilimsel çalışmalır bırakırken “İlahi, cürm-i tahsil-i ilimden tövbeler olsun” diyerek bir köşeye çekilmiştir.
Çok şükür günümüzde aşının günah olduğunu iddia eden din adamı kalmadı. Buna karşılık bağnazlık/tıp bilimi arasındaki savaş değişik cephelerde halen devam etmektedir. Her üç semavi dinin yetkilileri bir yandan Evrim teorisine bir yandan doğum kontrolüne karşı çıkmakta ve bu sırada dünya nüfusundaki hızlı ve kontrolsüz artışın getirdiği ve getireceği felaketi görmezden gelmektedirler.
Kaynak
DR.MURAT KINIKOGLU
DİNİ TAASSUP VE TIP - BİTMEYEN ÇATIŞMA
Güncel Hukuk SAYI: 2010/01
dinler ve tıp hakkındaki görüşlerinizi bekliyorum arkadaşlar...


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla



ve sonra olayı çözdüm ve kendimi iyileştirdim,Allaha çok şükür bomba gibi oldum.
