KÜL ATEŞ ve SU
O, geri döndü.
Bir yanım ateş, bir yanım rüzgâr.
Karmakarışığım. Yüzünü ellerimin içine alıp soruyorum:
“Kimsin sen? Kaç kişiliksin? Ben, hanginizi sevdim?”
Yıllar çok uzun, anlar ne kısa. Nasıl da geçmiş zaman? Sinsice ciğerlerimi, damarlarımı, bütün bedenimi, benliğimi saran zehirli sarmaşık… Her günün alacakaranlığında doğan acı, güneşle batan umut…
…
Yüreğine tohum düşmüş ilk sevmelerin. Masum, bâkir, apak… Büyür durmadan ısırgan- otu arsızlığında. Çığlıklar yükselir boşluğa, yıldırım hızıyla.
Sabır, hasret, bir de sevda…
Geçiyor zaman.
Anmak, yaşanmışı yeniden yaşamaktır. Yani geçmişin şimdiki zamanda anılmasıdır. Gelişin, zamanın içinden gelen bir tutam ışık, avuçlarımı dolduran.
…
Kör ve karanlıktı hücreler, sürgülü demir kapılar. Dikenli tellerde asılı kalan gözyaşları her mevsim buz tutar kaskatı… Nazenin, incecik, kızıl bir gelincik tomurcuk açar demir parmaklıklarda… Kiminin kardeşi, kiminin çocuğu, kiminin yoldaşı, kiminin yâri… Mektuplardaki sözcükler gibi yavaş yavaş kaybolur ayak izleri. Mahpushanenin avlusuna düşer bir genç kızın saç teli. Bağırır sevdiğine avazı çıktığı kadar:
“Beni, ben olduğum için sev!”
İçerdeki, fidan gibi delikanlı, duymamalı dışarıdaki sesi, çünkü o, Marksist, militan ve devrimci…
…
Ellerim alnında. Parmaklarım usul usul dolanıyor göz çukurlarında, yüzünün tüm hatlarında. Biliyorum ki bu o. Hiçbir kuvvet yok edemez, acı çeken, yere utanarak eğilen ve çocukça gülümseyen bu bakışları.
Kaldır başını, alnını dimdik tut. Gör, nasıl boy veriyor yaşam, bunca çürümüşlüğe, yok oluşa inat.
Soruyor umarsızca:
“Gözlerimiz nerede?”...
Arıyor zaman.
Gece yolculuklarında otobüsler taşıyor parçalanmış özlemleri, geçmişten çalınan umutları, bilinmeyen kentlere.
Dışarıda yeşil, gülümseyen bir bahar, yolculardan bir genç kızın gözleri gibi.
Barut kokusu, “faili meçhul cinayet”ler, ülkenin haritası çatlamış, kan sızıyor sokaklara. Ölen kim, öldüren kim? Ne için? Yerlerin dibine batıyor insanlık utancından. İşsizlik, açlık, eylemler… Tepeden geliyor erkin kahkaha sesleri…
Özgürlük, barış, daha güzel bir dünya… “Haklıyız, kazanacağız” sloganları ve sonra açlık grevleri, coplar, cinayetler… Bir bir hapsedilmiş E tipinde. Zırhlı kapıların arkasında.
İnsanı sevmek de insanlığı sevmek de akılla başlar. Hiç ayrım yapmaksızın sevmek, yüreğinin götürdüğü yere gitmek biraz da cesaret işidir. Dünyanın tüm güzel çiçeklerini bahçene ekmek ve her birini kendi özgünlüğü içinde büyütmek gibi.
Sevgi, sevgi nerede? …
Ağlıyor zaman.
Bahardı. Güneşti. Yağmur yağmaya başladı. Bir mektup çıktı postadan.Sonra gökkuşağı kayboldu. Güneş gitti. Satırlar parmaklarının arasından simsiyah aktı. Masmavi gökyüzü kendini geceye bıraktı. Ay saklandı, yıldızlar şaştı, hepsi birer birer uzaklaştı. Karanlığa gömüldü evren.
Genç kızın yüreğinde…
Söndü zaman…
…
Mantık sordu:
“Sevgi ve özgürlük bir arada olabilir mi?”
Sonra kendisi yanıt verdi:
“Sevgi, özgürlüğü tutsak eder”.
Sevgiyi bıraktı özgürlüğü seçti. Özgürlük, sınırların dışına çıktı, sevgi ise içinde tutuklu kaldı. Özgürlük; deli, hoyrat, şımarık ve bencildi. Bir bedene girdi. Sınır tanımadı. Tartıştı, meydan okudu, her şeyi yok sayarak zevk ve arzunun doruğuna ulaştı. Kendisine ihanet ederek, özünü değiştirdi. Özgürlük, diz çöktüğünde artık o, kendisi değildi.
Sevgi, içinde umudu yeşertti. Sevgi büyüdü, umut büyüdü. Umut! ... Sevgi, acı çekti, üstünü külleyerek acının, hapishanesine doğacak güneşi bekledi.
Yiten özgürlük ve yeşeren sevgi, umut ve acı, bencillik, değişim bir de varoluş attılar kendilerini sonsuzluğa…
Akıyordu zaman.
Sorgulamak? Sorgulamak kendini, diğer aynalarda bulmak. Bilimi, tarihi, varoluşu, felsefeyi, yaşamı, doğayı anlamak… İnsanı bulmak…
İşkence gibi ağır, bulmaca gibi zordu kavramlar. Hayat, kendini yeniden dirilten bir baharsa, yeniden doğmalı ve üretmeliydi insan. Hiç yaşamamışçasına…
Yaşam, emrediyordu tüm yasalarıyla; güçlü olmalı, ayakta kalmalı, varlığına bir anlam yüklemeliydi insan. Var olmak da aynı zamanda bu değil miydi?
Günler ağır, seneler hızlı geçti. Yeniden, yeniden…
Doğuyordu zaman.
Filizlendi, tomurcuk verdi sevgi. İnsan denen varlık umutların, acıların üstünü külleyerek, yeniden yaşama biraz da sitemle ses verdi. Kurumlar, kurallar içinde biçimlenerek, sürüye katıldı, sıradanlaştı. Sıradakiler gibi acıktı, çalıştı, barınak yaptı, üredi, üretti, mutlu olmaya çalıştı. Neydi mutluluk? İyi, kötü, doğru, yanlış gibi değişebilen, kimileyin hiçbir kalıba sığmayan, kimileyin de konulduğu kabın şeklini alan sıvı gibiydi. Mutluluk, acı, özlem, umut… Çağlar boyunca tanımı yere, zamana ve kişiden kişiye en çok değişen kavramlardandı. Yaşanırdı.
Beyaz, sisli bir camın ardından bir filme bakar gibi akıyordu yaşam. Kurumlar, kurallar, sürüler… Aile, toplum, ahlâk, iş, sokak, şehir, yiyecek, barınma, doğum, ölüm, zulüm… Her şey tanımlanmış, bir maddeye, bir kavrama etiket olarak yapıştırılmıştı. Cinsi, türü, ederi…
Kimdim? İçimdeki hücrelerin sayısı kadar ayrışan, sonra bütünleşen, değişen, dönüşen, yaşayan, düşünen ben, kimim? Kim?
Taaa M.Ö 6. yüzyıldan başlayarak, Sokrates’e, Rousseau’ya, Hegel’e, Marx’a Nietzsche’ye, Darwin’e, Freud’a, Heidegger’e, Sartre’a ve Beauvoir’a kadar gelen ben…
Soruyordu zaman.
Erkek ve kadın iki farklı cins. İki birey. Birbirinin zıddı. Zıtların birliğinin kaçınılmazı. Yaşamın varoluşu ve doğası bunun üzerinde tohumlaşıyordu. Bu iki varlık birbirini tamamlayarak anlam buluyordu. O halde nasıl oluyordu da kadın ötekileşiyordu?
Erkeğin dünyası içinde kadının yeri her zaman ikincildi. Neydi kadın? Kadın; ana, eş, arkadaş, yoldaş, hizmetçi… Değişik biçimlerde adlandırılan yeri, adı, konumuyla ikinci derecede yer alan bir varlıktı. Böyle tanımlanıyordu.
Kadının dünyası içinde erkeğin yeri ise kadının olmak isteyip de kendini koyamadığı bir yerdi. Toplumun kuralları içinde buna erkek karar veriyor, kadının dünyası içindeki yerini kendisi belirliyor, bunu da kadına kabullendiriyordu.
Uzun uzun aynada seyretti çıplak bedenini kadın. Yatakta anlamsızca aşağı yukarı hareket eden kalçalar… Ütü, bulaşık, çocuklar, iş, yemek, topuklu ayakkabılar, dudak boyası, şal, televizyon… Kadınlığa aitmiş gibi görünen bir yığın gereksiz fazlalıklar… Bilincini ve kimliğini sorguladı kadın. Bir kez, bir kez daha ötekileşmemek için yeniden tek başına, zorun ayırdına vararak ve savaşımla. Ana olmanın, üretmenin onuruyla, “merhaba” dedi yaşama.
Kadının ezilmesinden dolayı asıl ve en büyük zararı kendisinin çekmekte olduğunun bilincine varıncaya dek erkek…
Direniyordu zaman.
Durdu. Düşündü. Geriye dönüp baktı. Gerçek olan yalnızca yarattığı candı. Böyle düşündü. Kadınlığını yok sayıp analığını yücelterek kadın. Yaşam paylaşımsız, çekilmez, ağırdı. Toplum, ahlâk, kurallar, kurumlar, bencil, fırsatçı, ezici ve yargıçtı.
Yılmadı kadın. Tek yön çizdi kendine hep uzağa, ötelere…
İlerliyordu zaman.
Öyle anlar vardır ki, umutların bitmiş, acıların katlanmış, yüklerin artmış gibidir. Sabır, bağrını yara yara “beni yeniden yarat” diye haykırır. Nefret edersin ondan. Sana teselli veren o en yakın arkadaşın, defolup gitsin istersin. Onun varlığından huzursuzluk duyar, çıldıracak hale gelirsin.
Yitip gidenin önünde …
Çıldırıyordu zaman.
Özlem, sabrı aşıp yine acıya bulaştı. Unutamadıkları, bilinçaltında düşlerine giriyor yalnız bırakmıyordu onu. Varlığından bile haberi olmayan, olup olmamasını da umursamayan geçmiş ve uzantıları olan anılar, yalnızca ona ait dünyada canlanıyor, konuşuyor, imgelerinde yaşam buluyor, tam da istediği gibi davranıyordu. Geçmiş, şu ana, geleceğe doğru akıyordu.
Aşk, küllendiği yerden umudu ve acıyı yeniden çatlatıp yeşertir.
…
İki farklı el, iki farklı ten rengi ve iki dokunuş, kenetlenircesine birbirine tutunuyor. Karanlıkta bir ney olup uzaklara bakarak yitik ezgiler çalıyordu.
Bu, yalnızca yanılsamaydı. İlginç olan; varlığı, benliği ve bu benliğin içinde uyuşan zihniyle, bu duruma karşı çıkmaksızın geçit veriyordu.
Yıllar, yıllar geçiyor, hep yaşıyor gibi baktığı anlarda içten içe, derinden derine aşkla birlikte…
Acı çekiyordu zaman.
Her şey değişiyor gibi görünse de hiçbir şey değişmiyordu. Ya da!… Değişmeyen tek şey o muydu? Değişmemek doğanın yasalarına aykırıydı. Bunlar yanılsamadan ibaretti. Tabii ki değişiyordu her şey, olmasını değil de olmamasını dilediği biçimiyle…
…
Dünya küçülüyor, bunalım, karmaşa artıyor. Bu karmaşanın içinde çürüme başlıyordu. Erki elinde tutan insan, katliamını kılıçla, topla, atom bombasıyla değil, usuyla yapıyordu. Güçlü olan us, teslimiyetçi zayıf usların hücrelerini yiyerek; yavaş yavaş ve hazla, -dişi örümceğin cinsel ilişki sonrası erkeğini yemesi gibi- kurbanını teslim alıyordu.
Barış, özgürlük, emek, hak, adalet, sevgi, kardeşlik, dostluk kavramları sözlükte artık yeni anlamlarını giyiniyordu. Çırpınan tarih, gebe kalmak için bacaklarını açmış bekleyen felsefe boğuluyordu.
Bağırtılar, çığlıklar ve yeni bir doğumun sancıları içinde…
Ölüyordu zaman.
…
O, geri döndü. Bir yanım ateş, bir yanım nehir… Neydi beni ona doğru sürükleyen? Bir yanım acı, bir yanım aşk… Kimsin sen?
Sustu türküler. Sustu bakışlar. Sustu ses. Sustu doğa. Güneş sustu. Evren sustu.
Birbirine karışan tenler, nefesler, sesler, birbirinin içinde yitip gitti.
Tanrı ve Tanrıça işte o anda bağırdılar:
“Eyyy zaman! Burada dur ve küllerimden yarat beni.”
Gülşen Şimşek


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla