• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
24 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1

    Kayıt Tarihi
    07-10-2010
    Mesajlar
    113
    Karizma Gücü
    2

    Evrimcilerin Kendi İtirafları, Evrim Teorisinin Bilimsel Çöküşünü Evrimciler İtiraf Ediyor !

    Evrimcilerin Kendi İtirafları, Evrim Teorisinin Bilimsel Çöküşünü Evrimciler İtiraf Ediyor !



    Evrimci bilim adamları, aslında evrim teorisinin bilimin hiçbir ilgili dalı tarafından ispatlanamadığının ve tutarsız bir iddia olduğunun farkındadırlar. Ancak inandıkları ideoloji uğruna bu teoriyi savunmaktadırlar. Bu bölümde evrimcilerin evrim teorisinin genel olarak geçersizliği ile ilgili itiraflarına yer veriliyor:
    Pierre Paul Grassé (Fransız Bilimler Akademisi Eski Başkanı, Evolution of Living Organisms (Canlı Organizmaların Evrimi) isimli kitabın yazarı):
    Bugün, bizim görevimiz, bizden daha önce baş gösteren ve basit, anlaşılır ve açıklanmış bir olgu olarak kabul edilen evrim mitolojisini yıkmaktır. Hile (aldatma) bazen bilinçsiz olur, ama her zaman değil, çünkü bazı insanlar, tarafgirlikleri nedeniyle, amaçlı olarak gerçeği görmezden gelirler ve inançlarının yetersizliğini ve yanlışlığını kabul etmeyi reddederler.24
    Rastgele mutasyonların, tüm canlılık aleminin ihtiyaçlarını karşılamış olmasının imkansızlığını anlattıktan sonra Grassé şöyle diyor:
    Hayal kurmaya karşı bir yasa yok, ama bilim buna dahil edilmemelidir.25
    Prof. Derek Ager:
    Öğrenci iken öğrendiğim bütün evrim hikayelerinin bugün doğru olmadıklarının anlaşılması oldukça önemli.26
    Dr. Robert Milikan (Nobel ödüllü, ünlü bir evrimci):
    Şu çok acıklı: Biz bilim adamları şu ana kadar hiçbir bilim adamının kanıtlayamadığı evrimi kanıtlamaya çalışıyoruz.27
    Dr. Lewis Thomas:
    Biyolojinin, evrimde yönlendirici güç için "hata" sözcüğünden başka bir sözcüğe ihtiyacı var. Tesadüf doktrini ile uzlaşmam mümkün değil. Doğadaki amaçsızlık ve kör tesadüfler kavramına tahammül edemiyorum. Ve bununla beraber zihnimi sakinleştirmek için bunun yerine ne koyabileceğimi hala bilmiyorum.28
    Jerry Coyne (Chicago Üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü'nden):
    Neo-Darwinist görüş için çok az delil olduğunu söylemeliyiz: Bu görüşün teorik temelleri ve deneysel delilleri oldukça zayıftır.29
    H. S. Lipson:
    Eğer canlılık atomların, doğa güçlerinin ve radyasyonun karşılıklı etkileşimleri sonucunda oluşmamışsa nasıl oluşmuştur?.. Sanırım tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu kabul etmeliyiz. Bundan ne kendim ne de fizikçiler hoşlanmamaktadır. Ancak eğer bir teoriyi bilimsel deliller destekliyorsa, o teoriyi sırf hoşlanmadığımız için reddedemeyiz. Aslında evrim bir anlamda bilimsel bir din haline geldi; hemen hemen bütün bilim adamları bunu kabul etti ve birçoğu onunla uyumlu olması için gözlemlerini eğip bükmeye hazırlandılar.
    Evrim teorisinin yaşayan canlıların tüm özelliklerini sayabilme yeteneği beni daima teoriden kuşkulanmaya itmiştir (Örneğin zürafanın uzun boynu). Bu nedenle son 30 yıllık biyolojik araştırmaların Darwin'in teorisine uygun olup olmadığına baktım. Uygun olduğunu düşünmüyorum. Bana göre teori ayakta bile duramamaktadır.30
    Gregory Alan Pesely:
    Ayrıca bilim adamlarının temel prensibi "gereksiz söz tekrarı" olan bir kanundan memnun kalmaları utanılacak bir şeydir. Bu problem ile ilgili başarılı bir çözüme kavuşulmadıkça doğal seleksiyon teorisi asla ciddi bir bilim olamaz.31
    Dr. Colin Patterson (İngiltere Doğa Tarihi Müzesi yöneticilerinden, evrimci paleontolog. Doğa Tarihi Müzesi Gazetesi'nin editörü, Evolution kitabının yazarı):
    Bu anti-evrimci bakış açısını almaya başlamamın nedenlerinden birisi, bu şey üzerinde 20 yıl çalışıp bu konuda tek bir şey bilmemenin yaptığı etkiydi. Bir kişinin bu kadar uzun bir süre yanlış yönlendirildiğini öğrenmesi onun için oldukça büyük bir şok. Bu yüzden geçen birkaç hafta, çeşitli insanlara ve insan gruplarına basit bir soru sormaya çalıştım. Soru şu: Bana evrim hakkında bildiğiniz bir şeyi, doğru olan bir şeyi anlatabilir misiniz? Bu soruyu Doğa Tarihi Müzesi'ndeki jeoloji grubuna sordum ve aldığım tek cevap sessizlikti. Chicago Üniversitesi'ndeki Evrim Morfoloji Semineri'ndeki (Evolutionary Morphology Seminar) prestij sahibi evrimci üyelerde denedim ve aldığım tek cevap uzun süren bir sessizlikti ve sonunda bir kişi şöyle dedi: "Tek bir şey biliyorum, evrim teorisi liselerde okutulmamalıdır."32
    Dr. Albert Fleischman (Zoolog):
    Çöküşte olan Darwin'in teorisi doğa aleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.33
    W. R. Thompson (Commonwealth Institute of Biological Control - Ottowa'nın başkanı):
    Bilim adamı olmayan kişilerin dikkatini, evrimle ilgili anlaşmazlıkların üzerine çekmek uygun ve doğru olacaktır. Fakat bazı evrimcilerin son görüşleri bunu makul bulmadıklarını gösteriyor. Bilimsel olarak tanımlayamayacakları bir doktrini savunmak için biraraya gelen bilim adamlarının zorlukları elimine ederek ve eleştirileri gizleyerek inançlarını halkın gözünde devam ettirme girişimi bilimsel açıdan anormal ve istenmeyen bir durumdur.34
    E. O. Wiley (CUNY, Balık Bilimi (Ichthyology) Bölümü ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi), Norman Macbeth tarafından yazılan Darwin Retried (Yeniden Darwin) adlı kitap hakkındaki düşünceleri:
    Macbeth, evrime yeni bir göz ile bakmamızı, halka ve gerekirse kendimize Darwinizm'in yanlış verilere sahip yapay bir teori olduğunu itiraf etmemizi öneriyor. Sanırım bunlar mükemmel öneriler.35

    Roger Lewin
    Roger Lewin (Ünlü evrimci bilim yazarı, New Scientist dergisi eski editörlerinden):
    Zekamızı gösteren anlayışımız, son derece geniş teknolojik imkanlarımız, son derece kompleks olan dilimiz, ahlaki değerlerimiz tüm bunlar galiba doğayla insanları birbirinden ayırmaya yeterli olacaktır. Evrimciler için bu durum açıklanması gereken bir utançtır.36
    Herribert Nillson:
    Evrimi bir deney ile ispat etme girişimlerim 40 seneden fazla sürdü ve başarısızlıkla sonuçlandı. Hiç olmazsa deneyime ön yargılı anti-evrimsel bir başlama noktasından başlamakla suçlanmayacaktım.37
    P. Lemoine:
    Evrim teorileri ile araştırma yapmayı seven gençlerimiz kandırıldı. Bütün dünyanın öğrenmeye devam ettiği bir dogma oluşturuldu. Zoologlar ya da botanikçiler yapılan hiçbir açıklamanın yeterli olmadığını saptamıştır. Bu özetten şu sonuç çıkmaktadır ki, evrimin gerçekleşmiş olması imkansızdır. 38
    Norman Macbeth:
    Maalesef evrim alanındaki açıklamaların çoğu iyi değil. Doğrusu bunların açıklama olarak değerlendirilmeleri bile çok zordur. Öneri, önsezi ve boş hayallerdir, hipotez olarak adlandırılmaları bile yanlış olur. 39
    Prof. Cemal Yıldırım (Yerli evrim savunucularından, felsefe profesörü):
    Hiçbir bilim adamı (Darwinist ya da neo-Darwinist olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.40
    Doğrudur, evrim kuramı ispat edilememiştir.41
    Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin'in kuramını, başka bir kuram ortaya çıkıncaya kadar korumak zorundayız.42

    Christopher Wills
    François Jacob (Hücre Genetiği Profesörü - 1965 Nobel Tıp Ödülü):
    Ama yine de, özellikle evrimin mekanizmalarına ilişkin nihai açıklamaya sahip olmanın uzağındayız... Ayrıca, örneğin kromozomların yapısıyla ilgili şu yakınlarda gerçekleştirilen bazı gözlemlerin de ortaya koyduğu gibi, evrimin temelinde yer alan bütün mekanizmaları bilebilmenin de çok uzağındayız.43
    C. D. Darlington:
    Bize insanoğlunun sanatı kademe kademe geliştirdiği ve sonunda tarihin ışığında ortaya çıktığı anlatıldı. Bu "yavaş yavaş" ve "adım adım" gibi insanın beynini uyuşturmak için kullanılan kelimeler sürekli olarak tekrarlandılar. Amaç büyük bir bilgisizliği örtmekti. Biri şu soruyu sormalıydı: Hangi kademeler? Ancak bu soruyu soran kişi de verilen yavan cevaplarla uyuşturuldu ve vazgeçti. Çünkü hiç kimse medeniyetin bir anda oluştuğunu düşünmek bile istemiyordu.44
    Christopher Wills (San Diego California Üniversitesi'nde biyolog ve evrim dersleri veriyor.) Darwin ve Alfred Russel Wallace'tan söz ederek şöyle diyor:
    Evrim kuramının iki büyük kurucusundan birinin (Wallace) sonunda bu kuramın çoğunu reddetmesi şaşırtıcı.45

    24. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.8
    25. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s.103
    26. Derek Ager, "The Nature of the Fossil Record." Proceedings of the Geological Association, Vol. 87, No:2, 1976, s. 132
    27. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html
    28. Lewis Thomas, "On the Uncertainty of Science", Key Reporter, vol.46 (Sonbahar 1980), s.2
    29. H.A. Orr ve Jerry Coyne (1992), "The Genetics of Adaptation: A Reassessment", American Naturalist, 140, 726
    30. H. S. Lipson, "A Physicist Look at Evolution", Physics Bulletin, 31 (1980), s. 138
    31. Gregory Alan Pesely, "The Epistomological Status of Natural Selection", Laval Theologique et Philosophique, vol. 38 (Şubat 1982), s. 74
    32. Dr. Colin Patterson, "Evolution and Creationism", American Museum of Natural History'deki konuşmasından, New York City, 5 Kasım 1981
    33. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland,
    (URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html) (http://www.pathlights.com/ ce_encyclopedia/01-evol1.htm, Scientists Speak About Evolution -1)
    34. Charles Darwin, Origin Of The Species (Türlerin Kökeni) kitabının "Everyman's Library" baskısının Önsöz'ü, 1965
    35. E.O.Wiley, "Review of Darwin Retried by MacBeth" Systematic Zoology, cilt 24 (Haz.1975), s. 270
    36. Roger Lewin, In the Age of Mankind, Washington D.C.: Smithsonian Books, 1988. s.22
    37. Herribert Nillson, Synthetische Artbildung (lund, İsveç: Verlag CWK Gleerup, 1953), s. 31
    38. Introduction: De (Evolution), Encyclopedie Française, Vol.5 (1937) s.6
    39. Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Boston: Gambit, 1971, s. 147
    40. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s.56-57
    41. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.134
    42. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.108
    43. François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 50-51
    44. C.D. Darlington, "Origin of Darwinism", Scientific American, Mayıs 1959, s.68
    45. Christopher Wills, Genlerin Bilgeliği, Sarmal Yayınevi, Mart 1997, İstanbul, s.86





    Yirminci yüzyılın ikinci yarısı ve yirmi birinci yüzyılda, birçok bilimsel bulgu evrim teorisinin bilimsel açıdan geçersizliğini çok açık ve kesin olarak ortaya koymuştur. Daha önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, dünyanın en önde gelen evrimcileri dahi bu gerçeğin farkındadırlar. Hatta teorilerine olan "gözü kapalı" bağlılıklarına rağmen evrim teorisinin açmazlarını kendileri itiraf etmektedirler. Peki, evrim teorisinin bilim dışı olduğunu bilmelerine rağmen neden bazı bilim adamları ısrarla bu teoriyi savunmaktadır?
    Bu kitabın "Giriş" bölümünde de ele alındığı gibi, bilim adamlarının evrim teorisine olan bağlılıklarının nedeni sahip oldukları ideolojilerinde yatmaktadır. Bu evrimci bilim adamları gerçek birer bilim adamı gibi davranmaz, sadece gözlem ve deneylerine bağlı kalmazlar. Onlar yapılan gözlem ve deneylere ve bilimsel araştırmalara rağmen ideolojilerini savunurlar. Sahip oldukları ideolojilerinin temeli ise materyalizmdir. Materyalizme olan inançları onlara Allah'ın varlığını inkar etmeyi emretmektedir. Bu nedenle tüm bilimsel veriler üstün ve herşeyin hakimi olan bir Yaratıcının varlığını açık ve kesin olarak göstermesine rağmen, bu evrimci ve materyalist bilim adamları Allah'ın varlığını inkar etmektedirler. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da açıkça itiraflarda bulunmuşlar, delillerin bir Yaratıcının ve O'nun var ettiği kusursuz tasarımının varlığını gösterdiğini, ancak sahip oldukları ideolojileri uğruna bu gerçeği kabul edemeyeceklerini belirtmişlerdir.
    Chandra Wickramasinghe:
    Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Allah'a inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum. Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.46
    Prof. Fred Hoyle (Cambridge Üniversitesi'nden İngiliz matematikçi ve astronom):
    Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmeyişin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.47

    François Jacob
    François Jacob:
    Bütün bu tartışmalar ciddi soruları gündeme getirmektedirler ve başlıca şu soruları: Biyologların ideolojik ön yargıdan gerçekten bağımsız bir evrim kuramı geliştirmeleri mümkün müdür?48
    Dr. Michael Walker (Antropolog, Sidney Üniversitesi):
    Birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisine dilleriyle hizmet ediyor olmalarının tek nedeninin, bu teorinin bir Yaratıcı olduğunu reddetmesi olduğunu kabul etmek zorundayız.49
    Robert Shapiro:
    Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme olan bağlılık uğruna inanılır.50

    Robert Shapiro
    Hubert Yockey (Evrimci biyolog):
    Diyalektik materyalizmin mutlak ve kapsamlı doktrinlerine olan inanç, yaşamın kökeni senaryolarında çok önemli bir rol oynamaktadır. Diyalektik materyalizmin etkili olduğu hayatın kökeni ile ilgili senaryolardan biri de güneş sistemi içindeki "uygun bir başka gezegende" daha hayat olduğu iddiasıdır. Bu hiçbir delil olmamasına, hatta aksini kanıtlayan güçlü deliller bulunmasına rağmen inanılan bir senaryodur.51
    Paul R. Ehrlich ve Richard W. Holm:
    Modern evrim teorisini bu yapıların açıklamasında en iyi teori olarak görmektense tek teori olarak görmek giderek daha yaygın hale gelmektedir. Günümüzde bu teoriyi bir dogma olarak ölümsüzleştirmek gözlemlenen dünya hakkında daha doyurucu açıklamalar yapılmasını engelleyecektir.52

    Theodosius Dobzhansky
    Theodosius Dobzhansky:
    Deliller hiçbir zaman kimseyi tam anlamıyla tatmin etmedi; yine de gerçekler konusunda bilgili olan çok az insan anti-evrimcidir.53
    Pierre Paul Grassé:
    (Evrimcilerin canlılığın açıklaması olarak öne sürdükleri)... tesadüf kavramı, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir.54

    Cemal Yıldırım
    Prof. Cemal Yıldırım:
    Darwinizm doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz, doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır.55
    Geoffrey Clark (Arizona State Üniversitesi'nden antropolog):
    Önümüzdeki bir grup alternatif araştırma sonucundan bir tanesini, daha önceki varsayımlarımıza ve ön yargılarımıza göre seçiyoruz, bu hem politik hem de subjektif bir işlem... Paleoantropolojinin sadece şekli bilimseldir, içeriği değil.56
    Evrimci Greg Kirby (Biyoloji Öğretmenleri Birliği'nin toplantısında yaptığı bir konuşmadan):
    Eğer bütün hayatınızı kemik toplamak, kafatasının ve çenenin küçük parçalarını bulmak için harcıyorsanız, bu küçük parçaların önemini abartmak için çok güçlü bir istek duyarsınız.57

    46. Chandra Wickramasinghe, London Daily Express ile bir röportajından, 14 Ağustos 1981
    47. Fred Hoyle-Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York, Simon & Schuster, 1984, s.130
    48. François Jacob, Mümkünlerin Oyunu, Kesit Yayınları, İstanbul 1996, s. 60
    49. Dr. Michael Walker, Quadrant, Ekim1982, s.44
    50. Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207
    51. Hubert Yockey, "Self-Organization Origin of Life Scenarios and Information Theory", Journal of Theoretical Biology, cilt 91, 1981, s. 27-28
    52. Paul R. Ehrlich ve Richard W. Holm, "Patterns and Populations", Science, vol. 137 (August 31, 1962), s.656-7
    53. Theodosius Dobzhansky, "Evolution at Work", Science, Mayıs 9, 1958, s. 1092
    54. Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s.107
    55. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s. 51
    56. G. A. Clark, C. M. Willermet, Conceptual Issues in Modern Human Origins Research, New York, Aldine de Gruyter, 1997, s. 76
    57. Paul S. Taylor, Origins Answer Book, 5. baskı, 1995, s. 35





    Evrim teorisi, canlıların iki temel mekanizma sayesinde evrimleştiklerini öne sürer: "Doğal seleksiyon" ve "mutasyon". Evrimci iddiaya göre mutasyonların canlılar üzerinde sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir, böylece canlılar evrimleşirler. Ancak biraz incelendiğinde, aslında ortada hiçbir evrimleştirici mekanizmanın olmadığını görürüz. Çünkü ne doğal seleksiyon, ne de mutasyonlar, türlerin evrimleştikleri ve birbirlerine dönüştükleri iddiasına en ufak bir katkıda bulunmamaktadırlar.
    Doğal seleksiyonun evrimleştirici gücü olduğu iddiasını ilk ortaya atan kişi, teorinin kurucusu olan Charles Darwin'dir. Kitabına verdiği isim, doğal seleksiyonun Darwin'in teorisinin temelini oluşturduğunu gösterir: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla.
    Doğal seleksiyon, bulundukları coğrafi konumun doğal şartlarına uygun yapıda olan canlıların hayatlarını ve nesillerini sürdüreceklerini, uygun yapıda olmayanların ise yok olacaklarını öngörür. Örneğin yırtıcı hayvanların tehdidi altında olan bir geyik sürüsü içinde, hızlı koşabilen geyikler doğal olarak hayatta kalacaktır. Diğerleri ise avlanarak yok olacaktır. Sonuç olarak da geride, hızlı koşabilen bireylerden oluşan bir geyik sürüsü kalacaktır. Ama burada çok önemli bir nokta vardır; bu süreç ne kadar uzun sürerse sürsün, geyikleri bir başka canlı türüne dönüştürmez. Örneğin bir geyik zaman içinde bir ata dönüşemez. Geyikler hep geyik olarak kalırlar.
    Nitekim Darwin'den bu yana, doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir bulgu ortaya konamamıştır. Bunun farkında olan evrimciler ise, başta yine Darwin olmak üzere, doğal seleksiyonun yeni bir tür geliştiremeyeceğini birçok kereler itiraf etmişlerdir.
    Charles Darwin:
    Teorimle ilgili güçlükler ve itirazlar şöyle sınıflandırılabilir: ... İkincisi; örneğin yapısı ve alışkanlıkları bakımından yarasa olan bir hayvan, çok farklı yapısı ve alışkanlıkları olan başka bir hayvanın değişiklik geçirmesiyle oluşabilir mi? Doğal seleksiyonun bir yandan zürafanın sinek kovmaya yarayan kuyruğu gibi pek az önemli bir organ ve öte yandan, göz gibi şaşılası bir organ türetebildiğine inanabilir miyiz?58
    Doğal seleksiyon teorisinin, kendim göremememe rağmen pek çok hata içerdiğini ileride anlayacağım.59

    Alfred Russell Wallece
    Alfred Russell Wallace:
    Bu argümanı (doğal seleksiyonu) insanın gelişmiş yeteneklerini açıklamaya kalkışıncaya kadar ikna edici bulmuştum.60
    Profesör Stephen Jay Gould (Harvard Üniversitesi'nde Jeoloji ve Paleoantropoloji Profesörü ve 20. yüzyılın ikinci yarısındaki başlıca evrim sözcülerinden):
    Paleontologlar (fosil uzmanları) Darwin'in iddiası için aşırı yüksek bir ücret ödediler. Biz kendimizi hayatın tarihi için tek dürüst öğrenciler olarak görüyoruz. Doğal seleksiyonu evrimin açıklaması için hala tercih etmekle bilgilerimizi o kadar kötü gösteriyoruz ki, araştıracağımızı iddia ettiğimiz süreçleri neredeyse hiç görmüyoruz.61
    Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: "Doğal seleksiyon evrimsel değişimin yaratıcı gücüdür". Kimse doğal seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinist teori, "uygun olanı yaratması"nı da istemektedir.62
    Prof. Cemal Yıldırım:
    Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.63
    19. yüzyılda bilim adamları çoğunlukla çalışma odalarında ya da laboratuvarlarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Dünya çapında seçkin bir bilim adamı olan Huxley bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı.64
    Bilimsel açıdan bir başka eleştiri de canlı dünyanın bir çatışma bir var olma savaşımı olduğu savına ilişkindir. Gerçekten, organizmaların, özellikle ileri gelişmişlik düzeylerinde dayanışma, dahası "iş birliği" diyebileceğimiz davranışlar da sergilendiğini gösteren güvenilir pek çok gözlem ortaya konmuştur. Daha önemli bir üçüncü eleştiri doğal seleksiyonun açıklayıcı bir ilke olarak yetersizliğine ilişkindir. Buna göre, amipten insana uzanan tüm aşamalarında canlılar, fizik ve kimya çözümlemelerine elvermeyen olağanüstü bir düzen, ereksel (amaca yönelik) bir eğilim sergilemektedir. Bunun, rastlantısal varyasyonlar üzerinde mekanik bir düzenek olan doğal seleksiyonla açıklanması olanaksızdır. Örneğin insan gözünü ele alalım. Yapı ve işleyişi bu denli kompleks, ince ve yetkin dokunmuş bir organın, belli bir amaca yönelik hiçbir yaratıcı güç içermeyen salt mekanik bir düzenekle oluştuğu olası mıdır? Sanat, felsefe ve bilim çalışmalarıyla uygarlık yaratan insanın doğal seleksiyonla evrimleştiği yeterli bir açıklama olabilir mi? Annenin yavru sevgisini, hiçbir ruhsal öğe içermeyen "kör" bir düzenekle açıklamaya olanak var mıdır? Biyologların (bu arada Darwinistlerin) bu tür sorulara doyurucu yanıt verdiklerini söylemek güçtür, kuşkusuz.65
    J. B. S. Haldane (Ünlü evrimci biyolog):
    Şans varyasyonlarına dayanan doğal seleksiyonun kendi başına evrimi tümüyle açıkladığı düşüncesine katılmakta tereddütümüz var.66
    J. Hawkes:
    Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerinin yaratıcısı olan insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?67
    Roger Lewin:
    Neo-Darwinizm'in temel özelliklerinden olan doğal seleksiyonun dengeleyici bir etkisi olabilir, fakat belirli bir yönde özelleşmeye ve gelişmeye bir katkısı olmaz. Birçok kişinin öne sürdüğü gibi yaratıcı bir kuvvet değildir.68
    Dr. Colin Patterson:
    Hiç kimse bugüne kadar doğal seleksiyon mekanizmaları yoluyla yeni bir tür üretemedi. Hiç kimse böyle birşeyin yakınına bile yaklaşamamıştır.69
    Arthur Koestler:
    Günümüzde eğitimli insanlar, Darwin'in gelişigüzel mutasyonlar artı doğal seleksiyonun sihirli formülü sayesinde tüm sorulara cevap bulduğuna inanmayı sürdürmektedirler. Rastgele mutasyonların konu dışı kaldığı ve doğal seleksiyonun bir kısır döngü mantığı haline geldiği gerçeğinden oldukça habersiz bir şekilde.70
    Pierre Paul Grassé:
    J. Huxley ve diğer biyologların evrimin doğal seleksiyon mekanizması aracılığı ile işlediği teorisi, demografik gerçeklerin, genotiplerin bölgesel dalgalanmasının ve coğrafi dağılımların bir gözleminden başka birşey değildir. Çoğunlukla ele alınan türler on binlerce sene hiç değişmeden kalmaktadır. Koşullara bağlı olarak meydana gelen dalgalanmalar, genlerin önceden değişmesiyle beraber ele alındığında evrime delil olarak kullanılamaz; bunun en güzel delili de milyonlarca yıldır hiçbir değişikliğe uğramayan yaşayan fosillerdir.71

    58. Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s.186
    59. Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York. Appleton and Company, 1888, s.10
    60. Roger Lewin, In the Age of Mankind, Washington D.C.: Smithsonian Books, 1988, s.26
    61. Stephen Jay Gould, The Panda's Thumb, 1982, s. 181-182
    62. Stephen Jay Gould, "The Return of Hopeful Monsters", Natural History, cilt 86, Temmuz-Ağustos 1977, s. 28
    63. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yayınevi, Ocak 1989, s.36
    64. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s. 49
    65. Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.185
    66. J.B.S. Haldane, Possible Worlds, London, 1927 (Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, s.108
    67. J. Hawkes, "Nine Tentalizing Mysteries Of Nature," New York Times, no.33, 1957
    68. Science, 1982, no: 217, s. 1239-1240
    69. Colin Patterson, "Cladistics", BBC, Brian Leek ile Röportaj, Peter Franz, 4 Mart 1982
    70. Arthur Koestler, Janus : A Summing Up, Vintage Books, 1978, s. 185
    71. Pierre Paul Grassé, Evolution On Living Organisms: Evidence for a New Theory of Information, Academic Press, Ocak 1978





    Evrim teorisinin doğal seleksiyonun yanında savunduğu ikinci sözde mekanizma mutasyonlardır. Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar birer kazadırlar ve DNA'yı oluşturan nükleotidleri tahrip eder ya da yerlerini değiştirirler. Çoğu zaman da hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar.
    Dolayısıyla evrimcilerin arkasına sığındıkları mutasyon hiç de sanıldığı gibi canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götüren tılsımlı bir değnek değildir. Mutasyonların net etkisi zararlıdır. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil'deki insanların uğradığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hilkat garibeleri.
    Nitekim evrimi kanıtlamak uğruna laboratuvarlarda radyasyona maruz bırakılan deneklerde ulaşılan sonuç, bacakları kafalarından çıkan meyve sineklerinden öteye gidememiştir. Bugüne kadar gözlemlenmiş hiçbir yararlı mutasyon örneği yoktur. Gözlemlenmiş tüm mutasyonlar zararlıdır.
    Bu çok açık gerçeğin aslında evrimciler de farkındadırlar. Örneğin günümüzün en tanınan ve en şevkli evrimcilerinden biri olan Richard Dawkins kendisine bir röportaj sırasında yöneltilen "Bilinen yararlı mutasyon var mıdır?" sorusunu cevapsız bırakmakla kalmamış, bu sorunun kendisini ne kadar rahatsız ettiğini de tavırları ile açıkça göstermiştir.72

    Her iki resimde de mutasyonların olumsuz etkisi sonucunda canlıların vücutlarında meydana gelen zararlı değişiklikler görülmektedir.
    Prof. R. Goldschmidt (Zoolog, California Üniversitesi):
    Şimdiye kadar hiç kimsenin makro mutasyonlar yolu ile yeni bir tür ya da cins üretemediği bir gerçektir. Seçilmiş mikro mutasyonlar yoluyla dahi tek bir tür bile oluşturulamadığı da doğrudur. En iyi bilinen Drosofila (meyve sineği) gibi organizmalarda bile sayısız mutasyon bilinmektedir. Eğer herhangi bir organizma üzerinde bu binlerce mutasyonun bir kombinasyonunu yapabilseydik, yine de doğada bulunan herhangi bir türle benzerlik gösteren bir tür üretemezdik.73
    Kevin Padian:
    Büyük evrimsel değişiklikler nasıl başladı? Türlerin on binlerce yıl oturup faydalı mutasyonların meydana gelmesini beklediğine (bu arada bu nasıl oluşmaktadır?) ve büyük bir istekle bunları yeni ve yararlı bir tür değişimi oluşana kadar biriktirip koruduklarına inanan biri var mı? İşte bu durum Waddington ve diğerlerinin de belirttiği gibi neo-Darwinizm'in "saçma ve mantık dışı" matematik argümanlarıdır.74
    Pierre-Paul Grassé:
    Ne kadar çok sayıda olursa olsunlar, mutasyonlar herhangi bir evrim meydana getirmezler.75
    Şanslı mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, tam olması gerektiği şekilde binlerce ve binlerce faydalı tesadüfe maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.76
    Francisco J. Ayala:
    X ışınları gibi yüksek enerjili radyasyonlar mutasyon oranını arttırırlar. Radyasyondan olayı meydana gelen mutasyonlar rastgele, bir anlamda onları taşıyan bireylerin sağlığı üzerindeki etkilerden bağımsız olarak meydana çıkar. Rastgele mutasyonlar çoğunlukla zararlıdırlar. Bir organizmadaki genom gibi tamamen organize bir sistemde rastgele bir değişiklik sistemin düzenini veya kullanılırlığını arttırmaz, aksine azaltır.77
    James F. Crow (Wisconsin Üniversitesi, Tıp Genetiği Bölüm Başkanı, radyasyon ve mutasyon konusunda uzman):
    Mutasyonların hemen hepsi zararlıdır ve bunun bedelini insanlar öder. Bu nedenle mutasyon oranını yükseltecek olan her türlü insan aktivitesi insanlık için ciddi sağlık ve ahlak sorunları oluşturuyor demektir.78
    Hayatı oluşturan kimyasal işlemlerin bütünlüğüne isabet edecek rastgele bir değişikliğin bozucu etkisi olacağı kesindir. Aynen bir televizyondaki bağlantıların rastgele değiştirilmesinin görüntünün kalitesini artırmaması gibi.79
    Frederick Seymour Hulse:
    Mutasyonlar rastgele meydana gelirler. Yüksek komplekslikteki sistemlerin bileşiminde ve işleyişindeki herhangi bir değişiklik bu sistemin işleyişini geliştirmeyecektir ve bu nedenle mutasyonların büyük kısmı dezavantajlıdır. Bir organizma ve çevre arasında çok hassas bir denge vardır ve bir mutasyon bu dengeyi kolaylıkla bozabilir. Bir insan aynı şekilde frenin veya gaz pedalının pozisyonunu rastgele değiştirerek bir arabanın işleyişinin gelişmesini de bekleyebilir.80
    Evrimci zoolog D. L. Stern:
    Evrimsel biyolojinin en eski problemlerinden biri geniş çapta çözülmemiş olarak duruyor. Hangi mutasyonlar, evrimsel açıdan faydalı olan fenotip çeşitliliğini oluşturabilir? Bunlar ne tür moleküler değişiklikleri gerektirir?81

    Stephen Jay Gould
    Stephen Jay Gould:
    Bir mutasyon büyük ve yeni bir ham malzeme (DNA) oluşturmaz. Türleri mutasyona uğratarak yeni bir tür elde edemezsiniz.82
    Hoimar Von Ditfurth (Alman Psikiyatri ve Nöroloji Profesörü. Ünlü Alman evrimci bilim yazarı):
    Alabildiğine kompleks biyolojik bir işlevin, organik bir düzenin, amaçsız, hedefsiz, keyfi mutasyonların rastlantısal sonuçları olarak ortaya çıkıp çıkamayacağı sorusuna yanıt ararken, tasavvur etme yeteneğimiz oldukça yaya kalacaktır. Gerçekten de, rastlantısal mutasyonların ardından, sözünü ettiğimiz türden yeni mekanizmaların, yeni düzenlerin ortaya çıkması için evrim istediği kadar zaman bulmuş olsun, yeni denge ve düzenlerin rastlantının ürünü olduğunu ileri sürmekle iyice ileri gitmiş, başka türlü düşünenleri tahrik etmiş olmuyor muyuz? Deyim yerindeyse, sakat doğum gibi bir şeydi bu tuhaf yaratıklar. Bir mutasyonun sonucuydular. Mutasyon sonuçları hemen her zaman bir felaket doğurmuşlardır.83
    Bu noktada itirazcılar, anlamlı ve amaca uygun özelliklerin tümüyle rastlantısal olarak yeterli miktarda oluşmasını sağlamak bakımından, mutasyonların sayısının yeterli büyüklükte olamayacağına ilişkin bir karşı tezi öne sürmek eğilimdedirler. Gerçekten de çok sayıda mutasyon, olasılıklar kurallarına göre, bırakalım gelişmeyi desteklemeyi, zararlı ve hatta öldürücü olmaktan kurtulamaz.84
    Dr. Mahlon B. Hoagland:
    Bugün canlı organizmalarda birikmiş bilgi (üç milyar yıllık evrimin birikmiş sonucu) bütün dünya şairlerinin toplamından daha çok işlenmiş, daha incedir. Bir harfte, bir kelimede, bir deyimde rastlantıya bağlı bir değişimin parçayı daha iyi yapması uzak bir olasılık, böyle rastlantısal bir çarpmanın zararlı olması daha akla yatkındır. Birçok biyolog, nükleer silahların, nükleer reaktörlerin ve endüstride üretilen mutasyona neden olabilecek türden kimyasal maddelerin artmasından, bu nedenle korkmaktadırlar.85
    Hatırlayacaksınız, bir organizmanın DNA'sında bir değişikliğin olması hemen her zaman onun için zararlıdır; başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım; Shakespeare'in oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin onları daha iyi yapması pek olası değildir... Temelinde DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme şansını azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır.86
    Warren Weaver (Evrimci bilim adamı). Weaver, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından nükleer silahların sonucunda oluşan mutasyonları incelemek için kurulan Atomik Radyasyonun Genetik Etkileri Komitesi'nin (Committee on Genetic Effects of Atomic Radiation) hazırladığı rapor hakkında şöyle diyordu:
    Çoğu kimse, bilinen tüm mutasyon örneklerinin zararlı olduğu sonucu karşısında şaşıracaktır, çünkü mutasyonlar evrim sürecinin gerekli bir parçasıdır. Nasıl olur da iyi bir etki -yani bir canlının daha gelişmiş canlı formlarına evrimleşmesi- pratikte hepsi zararlı olan mutasyonların sonucu olabilir?87
    Üstelik mutasyona uğramış genlerin, karşılaşılan durumların büyük çoğunluğunda ve şimdiye kadar üzerinde çalışılan türlerde zararlı etkilerine rastlanmıştır. En uç durumlarda zararlı etkiden kastettiğimiz ölüm demektir. Diğer durumlarda ise döl üretebilme olanağının azalması veya diğer bazı ciddi anormallikler anlamına gelir.88

    1. Normal bir meyve sineğinin kafası
    2. Mutasyona uğramış bir meyve sineğinin kafası; bacaklar gözlerin üstünden çıkmış
    3. Yandaki mutasyona uğramış meyve sineğinin yakın çekim fotoğrafı
    Michael Pitman:
    Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyonlara maruz bıraktılar. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat kaldılar ya da kısır oldular.89
    Gordon Taylor (Evrimci genetikçi) :
    Bu çok çarpıcı, ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller.90

    72. "Biological Evidence of Creation: From a Fog to A Prince", Keziah, Distribütör:American Portrait Films, Cleveland, OH, 1998
    73. Richard B. Goldschmidt, "Evolution, As viewed by One Geneticist", American Scientist, vol.40 (Ocak 1952), s. 94
    74. Kevin Padian, "The Whole Real Guts of Evolution", Review of Genetics, Paleontology and Macroevolution, By Jeffrey S. Levinton, s. 77
    75. Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 88
    76. Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, s. 103
    77. Francisco J. Ayala, "Genotype Environment and Population Numbers", Science, vol.162 (27 Aralık 1968), s. 1456
    78. James F. Crow, "Ionizing Radiation and Evolution," Scientific American, vol. 201 (Eylül 1959), s. 138
    79. "Genetic Effects of Radiation", Bulletin of Atomic Scientists, No: 14, s. 19-20
    80. Frederick S. Hulse, The Human Species, New York: Random House, 1971, s. 61-62
    81. http://www.icr.org/headlines/ darwinvindicated.html; Was Darwin Really "Vindicated"?, Frank Sherwin, Institute for Creation Research, April 30, 2001
    82. Stephen Jay Gould, "Is a New and General Theory of Evolution Emerging?", Lecture at Hobart&Wm Smith College, 4 Şubat 1980
    83. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.66-69
    84. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 6, s.97
    85. Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 12.Basım, Mayıs 1998, s. 69
    86. Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, s. 153
    87. Warren Weaver, "Genetic Effects of Atomic Radiation", Science, cilt 123, 29 Haziran, 1956, s. 1159
    88. Warren Weaver, "Genetic Effects of Atomic Radiation", Science, s. 1158
    89. Michael Pitman, Adam and Evolution, London, River Publishing, 1984, s. 70
    90. Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, New York, Harper & Row, 1983, s. 48







    Evrim teorisi aslında daha ilk aşamada, yani yeryüzündeki ilk canlı yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusunda cevapsız kalmaktadır. Evrim, bu soru karşısında canlılığın tesadüfler sonucunda meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Senaryoya göre, bundan dört milyar yıl önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
    Bu senaryonun gerçek olması imkansızdır, çünkü hayat tesadüfi bir şekilde oluşamayacak kadar komplekstir. En basit bir canlının bile birlikte çalışan milyonlarca parçası vardır ve bunların her birine organizmanın ana fonksiyonlarının işlemesi için gereksinim vardır. Evrimci bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, "Canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinelerden çok daha komplekstir."91 diyerek bu kompleksliği kabul eder. Bu son derece kompleks sistemin parçalarının, doğru zamanda, doğru yerde, birden bire oluşma ve birbirleriyle şans eseri uyum göstermiş olma ihtimalleri kesinlikle yoktur.
    Bu kompleks sistemin Darwinizm'in iddia ettiği gibi, kademe kademe gelişmiş olması da imkansızdır, çünkü sistem ancak tüm parçalarıyla eksiksiz olarak var olduğu zaman çalışır, daha ilkel "kademe"lerde hiçbir işe yaramaz. Nitekim cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış bilim dışı bir iddiadır. Aksine bütün bilimsel bulgular hayatın sadece hayattan geldiğini göstermiştir. Her canlı hücre bir başka canlı hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız kimyasal maddeleri biraraya getirip canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır.
    Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi ve teknolojisi sonucunda bile elde edilemeyen canlı hücresinin, ilkel dünya koşullarında rastlantılarla doğduğu iddiasındadır.
    Ancak bu iddianın ne derece anlamsız olduğu, yine evrimcilerin kendi itiraflarıyla karşımıza çıkmaktadır. Birçok evrimci hayatın tesadüflerle, cansız maddelerden ortaya çıktığı iddiasının imkansızlığını bazı benzetmelerle şöyle itiraf etmişlerdir:
    Prof. Fred Hoyle:

    Fred Hoyle'ün cansız maddelerden hayatın kendi kendine oluşmasının imkansızlığını açıkladığı kitabı; "The Intelligent Universe (Akıllı Evren)"
    Bütün evreni kaplayan bir hurda yığını olduğunu varsayın. Ve bu hurda yığınının içinde Boeing 747'ye ait parçalar ve elektrik devreleri karışık ve birbirinden bağımsız olarak bulunsun. Bu hurda yığınına bir kasırga isabet etsin. Bu kasırganın ardından tüm parçaları biraraya gelmiş uçuşa hazır bir Boeing 747 çıkabilir mi?92
    Rubik kübünü uzaktan tanıyan bir kimse bile kübün yüzlerini rastgele oynatan bir körün çözüm elde edemeyeceğini kabul edecektir. Şimdi sırası bozulmuş Rubik küplü 1050 kör insan bulunduğunu ve hepsinin aynı anda çözülmüş şekle ulaşmaları olasılığını hayal etmeye çalışın. Artık hayatın bağlı olduğu birçok polimerden sadece bir tanesinin rastgele yer değiştirmesi fırsatına sahipsiniz. Sadece bio-polimerlerin değil aynı zamanda programlanmış bir hücrenin çalışması da ilkel organik çorbada rastgele oluşamazdı. Hayat açıkçası kozmik bir fenomen olmalı.93

    Rubik kübünün olası karışımları 4 x 1019'dur (10milyar kere)
    Eğer maddenin, organik (cansız) sistemleri hayata doğru iten bir temel prensibi olsaydı bunun varlığının laboratuvarda kolaylıkla kanıtlanabilir olması gerekirdi. İlkel çorbayı temsil etmek üzere, örneğin bir yüzme havuzunu ele alın. Bunu biyolojik olmayan özellikteki kimyasallarla istediğiniz gibi doldurun. İstediğiniz gazı üzerine pompalayın veya arasından isterseniz hoşunuza giden herhangi bir çeşitte radyasyon verin. Deneyin bir sene sürmesine izin verin ve o 2.000 enzimden (canlı hücreler tarafından üretilen proteinler) kaç tanesinin havuzda ortaya çıkacağını görün. Ben cevabını vereceğim, böylelikle deneyi yapmanın zaman, zorluk ve masrafından kurtulmuş olursunuz. Muhtemelen aminoasitlerden ve diğer basit organik kimyasallardan oluşan, kahverengimsi çamurdan başka hiçbir şey bulamayacaksınız. Bu iddiadan bu kadar emin nasıl olabilirim? Eğer tam tersi olacak olsaydı, bu deney şimdiye kadar çoktan yapılmış olurdu ve eğer yapılsaydı dünya çapında çok iyi bilinip ünlü olurdu. Bunun maliyeti ise Ay'a bir adamı yerleştirmeyle karşılaştırıldığında çok önemsiz kalacaktır.94
    Prof. Fred Hoyle ve Chandra Wickramansinghe (Wickramansinghe Cardiff Üniversitesi'nde, Uygulamalı Matematik ve Astronomi profesörüdür):
    ... Hayat tesadüfi bir başlangıca sahip olamaz. Evrende var olan bütün maymunları birer daktilonun başına oturtsanız ve bu maymunlar rastgele daktilonun tuşlarına bassalar, bu maymunlardan birinin bile Shakespear'in bir çalışmasını oluşturmaları kesinlikle imkansızdır. Hatta pratikte yanlış denemelerin konması için gereken çöp kutularının yetmemesi sebebinden dolayı da bu imkansızdır. Aynısı canlı maddeler için de doğrudur. Hayatın cansız maddeden kendi kendine oluşma olasılığı için 1 sayısının yanına 40.000 sıfır koyun. İşte hayatın cansız maddeden kendi kendine oluşma olasılığı bu sayıda bir ihtimaldir. Eğer insan, sosyal inançlardan dolayı veya "bilimin evrime inanması gerekir" şeklindeki eğitiminden dolayı ön yargılı hale gelmemişse bu basit hesap Darwin'i ve tüm teoriyi gömmek için yeteri derecede olanaksız bir sayıdır. Ne bu gezegende ne de bir başkasında, hiçbir ilkel çorba yoktu ve eğer hayatın başlangıcı rastgele değilse, o zaman belli bir amaca yönelik bir aklın ürünü olmalıdır.95
    Prof. Malcolm Dixon (Biyokimyacı):
    Enzim sistemi her dakika tam vardiya çalışan kimyagerlerin yapamadığını yapıyor. Kimse doğal olarak oluşan enzimlerin yüzlerce arkadaşı ile beraber şans eseri kendi kendilerini fark ettiğini ciddi olarak düşünebilir mi? Enzimler ve enzim sistemleri aynı genetik mekanizmalar gibi mihenk taşlarıdır. Daha ileri araştırmalar yapıldığında daha iyi detaylanmış tasarımı açığa çıkarır.96
    Michael Pitman (Ünlü biyokimyacı. Enzimlerin tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks bir yapıya sahip olduklarını şöyle hesaplıyor):
    Bilindiği üzere evrende 1080 kadar atom var ve Big Bang'in patlamasından bu yana 1017 saniye geçti. Yaşamın devam edebilmesi için de 2000 tane temel enzime ihtiyaç var. Bu enzimlerden bir tanesinin bile tesadüfen oluşması için 1020 den daha fazla bir olasılık gerekir. Bütün hepsinin tesadüfen oluşması için ise 1040000 ihtimal de bir ihtimal oluşmalıdır. Böyle bir ihtimalin oluşması için bütün evrenin organik bir çorba olduğunu düşünsek dahi bu imkansızdır.97
    Prof. Dr. Ali Demirsoy (Biyolog, Hacettepe Üniversitesi):
    Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilimini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belirli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az olasılığa sahiptir denebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir... Sitokrom-C'nin belli bir aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır (maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek).98
    William Stokes (Amerikalı evrimci jeolog):
    Eğer milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli aminoasitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı bile yine (protein) oluşamazdı.99
    Andrew Scott (Evrimci biyolog):
    Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir.100
    Dr. Christian Schwabe (South Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden):
    Moleküler evrim, evrimsel akrabalıkların ortaya çıkarılması için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metot olarak kabul edilmeye başlandı. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi. Ama aksine, türlerin düzenli bir gelişme kaydettiğini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnası olması oldukça can sıkıcı görünüyor. Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnaların ve tuhaflıkların daha önemli bir mesaj taşıdıklarını düşünüyorum.101
    Prof. Cemal Yıldırım (Evrimci yazar):
    Yaşamın rastgele ortaya çıkamayacağını kanıtlamak için öne sürülen savlardan birisi de, işe yarayabilecek bir enzimin oluşma olasılığının inanılmaz düşüklüğüdür. Tipik bir enzim 100 aminoasitten oluşur. 20 tane aminoasit bulunduğuna göre, 20100 kombinasyon söz konusudur. Bu kadar kombinasyon içinde bir seferde şans eseri belli bir enzimin oluşma olasılığı 10130'da birdir. Yine göz ardı edilen nokta, moleküler kinetiğin rastlantısal (şans eseri) olmadığı, işlevsel enzimlerin sürekli oluştuğudur.102
    Prof. Dr. Ali Demirsoy :
    Bir enzim ortalama 1000 aminoasitten meydana gelmiştir. 100 aminoasitten meydana gelmiş bir enzimin 20 aminoasitle verdiği kombinasyon 20100'dür. Tüm evrendeki atom sayısının 1080, evrenin oluşumundan bugüne kadar geçen saniyelerin sayısının 1016 olduğu düşünülürse, belirli bir dizilime sahip bir enzimin ortaya çıkma şansının ne kadar düşük olduğu anlaşılabilir. Bu durumda enzimler nasıl ortaya çıkmıştır?103
    Scientific American (Evrimci çizgide yayın yapan ünlü bilim dergisi):
    Muhtemel ilkel dünya koşullarının taklit edildiği gerçekçi deneylerde, en basit moleküller dahi yalnızca az miktarlarda üretilmiştir. Daha da kötü olan, bu moleküller genelde organik moleküllerin ikinci dereceden yapıtaşlarıdır: Normal etkileri gitgide daha karmakarışık organik karışımları oluşturmak olan jeokimyasal reaksiyonlar sonucunda nasıl olup da ayrışabildikleri ve saflaşabildikleri hala bir problem olarak durmaktadır. Biraz daha kompleks moleküller için bu zorluk hızla artar. Özellikle nükleotidlerin bütünüyle jeokimyasal olan kökeni büyük güçlükler arz eder.104
    Prof. Chandra Wickramasinghe:
    New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini hesaplamıştır. Elde edilen rakam, 10 üzeri 40.000'de 1 ihtimaldir. Chandra Wickramasinghe bu rakam karşısında şu yorumu yapar:
    Bu rakam (10 üzeri 40.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünüdür.105
    Carly P. Haskings (Evrimci biyolog; American Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinden):
    ... Fakat biyokimyevi genetik sayesinde evrimle ilgili birçok önemli soru hala cevaplanamamıştır... Bütün canlılarda, hem DNA eşleşmesi, hem de üzerlerindeki şifrelerin proteinlere çevrilmesi oldukça spesifik ve uygun enzimler sayesinde olmaktadır. Aynı zamanda bu enzim moleküllerinin yapıları da tam olarak bizzat DNA tarafından belirlenmektedir. İşte bu gerçek, evrimde çok esrarlı bir problemi ortaya çıkarmaktadır. Acaba evrim olayında, şifrenin kendisi ve bu şifrenin içinden de proteinlerin sentezinde gerekli olan diğer enzimler beraberce mi ortaya çıkmıştır? Bu bileşiklerin olağanüstü karmaşıklığı ve sentezlenmeleri için aralarında hiç aksamayan bir koordinasyonun olma zorunluluğu göz önüne alındığında, söz konusu zaman çakışmasından bahsetmek çok saçma olmaktadır. Bu soruya Darwin'in görüşleri dışında cevap aramalıyız. Çünkü söz konusu durum özel yaratılışı öngören çok güçlü bir delil oluşturmaktadır.106
    Alexander I. Oparin (Rus evrimci):
    Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin bütününü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır.107
    Loren Eiseley (Antropolog):
    En basit olarak kabul ettiğimiz hücrenin içindeki fizyokimyasal organizasyonun detaylarını kavramak bizim kapasitemizi aşmaktadır.108
    Prof. Dr. Ali Demirsoy:

    Alexander I. Oparin
    Özünde, döllenmiş bir yumurtadan çok değişik yapıda ve işlevde birçok hücre grubunun meydana gelmesi şimdiye kadar doyurucu bir şekilde açıklanamamıştır.109
    Prof. Dr. Klaus Dose (Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı):
    Yaşamın kökeni konusunda kimyasal ve moleküler evrim alanlarında otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyorlar.110
    Yoğun çabalara rağmen son 30 yıldan bu yana canlı hücrelerin oluşumunu açıklayabilecek herhangi bir buluş yapılamadı.111
    David A. Kaufman (Florida Üniversitesi):
    Evrim, hücrelerle beraber dikkatlice tasarlanmış genetik kodların kökenine dair kabul edilebilir bir bilimsel açıklama getirmekten uzak. Ki bunlar olmazsa proteinler ve dolayısıyla hayat da olamaz.112
    Jeokimyacı Jeffrey Bada (San Diego Scripps Enstitüsü):
    Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde nasıl başladı?113
    Hoimar Von Ditfurth :
    Bugünkü bilgilerimiz, evrimin genel ilkesinin burada gerçekleşmediğini; ilkel hücrenin gelişe gelişe nihayet çekirdekli, organlı hücreye dönüşmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını göstermektedir.114
    Hücre, daha doğduğu anda gerekli miktarda enzime sahip olmuş olmalıdır, yani atmosferin oksijeniyle burun buruna gelmeden önce. "Salt rastlantı" sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur. Bu soruya verilen yanıta göre düşünürler de öbeklere ayrılırlar. Bu soruya "evet mümkündür" yanıtı vermek modern doğa bilimine olan inancı doğrulamak gibi bir şeydir. Biraz kötü niyetli ifade etmek istersek şöyle de diyebiliriz: Modern doğa bilimden yana olan kimse, bu soruya 'evet'le yanıt verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı kendine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalelerin yardımlarına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak türetmeyi amaçlamıştır.
    Ama işin burasında, olup biteni doğa yasalarıyla, dolayısıyla "rastlantı" ile açıklaması, söz konusu kimsenin köşeye sıkışmışlığının belirtisidir. Çünkü bu durumda rastlantıya inanmasın da ne yapsın? Evrimin gelişmeye devam etmesini sağlamak bakımından elinde sadece tek bir "soluyabilen" hücre bulunmuş olmasını doğa bilimsel anlayışa ters düşmeden başka türlü açıklamak nasıl mümkün olabilir ki?
    Oksijene uyum sağlayabilecek tek bir hücrenin, tam o kaçınılmaz biçimde gerekli olduğu anda ortaya çıkmış oluşunun, sadece anlamlı bir olayla kalmayıp, bu karmaşık kimyasal tepkimenin yeryüzündeki hayatın devamı bakımından kesinlikle vazgeçilmez oluşunu, bilimsel bir yoldan açıklamak istiyorsak, rastlantı kategorisine başvurmaktan başka çaremiz var mı ki?..
    Ama işte belli bir amaca hizmet edici rastlantıların böyle üst üste birikmesi de, bizim inandırıcılığımızı tartışılır hale getirmektedir. 115
    ... İnşaata nerede ve ne zaman başlanacağı ve planın tek tek parçalarının hangi zaman sırasıyla biraraya getirileceğini ayrıca belirten projeler yoksa, en iyi plan bile bir işe yaramaz. Söz konusu olan bir binaysa işe temelden başlayıp, duvarlar bittikten sonra en son damı yerleştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama elektrik ve su tesisatı tamamlanmadan sıvaya da geçemeyiz. Her inşaatta tıpatıp uygulanan bir mekan düzenleme planının yanı sıra, inşaatın uyduğu bir zaman düzenlemesi vardır.
    İşte doğanın inşaatları ve elbette hücreler için de geçerlidir bu. Ama hücre düzleminde bu öncelik-sonralık ilişkisinin nasıl gerçekleştirildiği konusunda hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Hücreye planın hangi bölümünü ne zaman imal etmesi gerektiğini kimin söylediğini biyologlar henüz bulamadılar. Bazı genler tam gerektiği anda ve doğru zamanda engellenirken, gene kimilerinin üzerindeki ambargonun nasıl olup da kalktığı, baskıcı genler ile baskıyı ortadan kaldırıcı genleri hareket geçiren komutayı kimin verdiği, tamamen karanlıkta bekleyen sorulardır...116
    Geri dönüp baktığımızda, neredeyse ıstırapla aranan o geçiş biçimlerini bir türlü bulamamış olmamıza şaşırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Çünkü büyük olasılıkla böyle birara aşama hiç var olmadı. Bugünkü bilgilerimiz, evrimin genel ilkesinin burada gerçekleşmediğini; ilkel hücrenin gelişe gelişe nihayet çekirdekli, organlı hücreye dönüşmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığını göstermektedir.117
    Keith Graham:
    Başta hayatı meydana getirdiği tahmin edilen elementlerin bugün hala var olduklarını görüyoruz. Peki o zaman şimdi niye yaşam oluşturamıyorlar?118
    David E. Green ve Robert F. Goldberger:
    İlkel hücrelerin, türlerin kökeni için başlangıç noktası olduğu konusundaki yaygın fikir gerçekten de hatalıdır. Bu hücreler hakkında işlevsel olarak ilkel olan hiçbir şey yoktur. Bu hücreler günümüzdeki suretleri gibi aynı biyokimyasal ekipmanı içermekteydiler. Peki daha sonraki hücreler nasıl ortaya çıkmıştı? Bu soruya verilecek tek anlamlı cevap, nasıl olduğunu bilmediğimizdir.119
    Prof. Dr. Ali Demirsoy:
    Karmaşık hücreler hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde gelişerek meydana gelmemiştir.120
    Dr. A. Garth Fisher:
    Hem hayatın kökeni hem de hayvanların ana gruplarının kökeni hala bilinmiyor.121
    Prof. Dr. Ali Demirsoy:
    Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkması şansı astronomik denecek kadar azdır. Birçoğu bu oluşumların Tanrısal olduğunu savunur.122
    Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de bu ilkel canlılardan, nasıl organelli ve karmaşık hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır. Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar; herhangi bir şekilde daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin daha ilkel olduğu bir grup veya canlıya rastlanmamıştır. Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit ve ilkel formları yoktur.123
    Sorunun en can alıcı noktası, mitokondrilerin bu özelliği (yani oksijeni enerji elde etme mekanizmasında kullanmak) nasıl kazandığıdır. Çünkü tek bir bireyin dahi rastlantı sonucu bu özelliği kazanması aklın alamayacağı kadar aşırı olasılıkların biraraya toplanmasını gerektirir. (Sitokrom-C'yi düşünün). Burada evrimsel bir sorunla karşılaşıyoruz. Hücre gelecek yeni durumu bilerek uyum mu yapmıştır? Daha doğrusu ata hücre o şekilde yavrular mı oluşturmuştur? Yoksa koşullar oluşmadan, rastlantı sonucu bu özellikleri taşıyan bir hücre başarılı bir uyum mu yapmıştı?.. Solunumu sağlayan ve her kademede değişik şekilde katalizör olarak ödev gören birtakım enzimler, mekanizmanın özünü oluşturmaktadır. Bu enzim dizisini bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını içermesi anlamsızdır. Çünkü enzimlerin bazılarının eksik olması herhangi bir sonuca götürmez. Burada bilimsel düşünceye oldukça ters gelmekle beraber, daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon yapmamak için tüm solunum enzimlerinin hücre içerisinde bir defada ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız. Ancak bu enzim dizisinin tümüne rastlantı sonucu sahip olan bir hücre, serbest oksijenli atmosfere uyum gösterebilecektir.124
    Yalnız, burada henüz çözülemeyen bir sorun vardır. Mitokondriler bu parçalanmaları gerçekleştirirken, belirli sayıda enzim kullanırlar. Bu enzimlerin bir tanesinin eksikliği tüm sistemin durmasına neden olur. Ayrıca oksijenli enerji kazanımı, kademe kademe gelişecek bir sistem olarak da görünmemektedir. Eksik sistemler elimine edileceklerdir. Tümü, ancak bir işlev sistemi oluşturur. Bu nedenle buraya kadar ilke olarak savunduğumuz kademe kademe gelişme yerine, ister istemez, çok az bir olasılık da olsa, mitokondrilerin oksijenli tepkimelerini yürütecek tüm enzimlerin bir defada, bir rastlantı sonucu bir hücreye girdiğini ya da bir defada o hücre içinde oluştuğunu kabul etmek zorundayız.125
    Harold Blum:
    Bilinen en küçük proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi tümüyle imkansız görünmektedir.126
    Britannica Bilim Ansiklopedisi (Evrime olan inancı ile tanınan bir ansiklopedi):
    ... Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları olan aminoasitlerin tümü, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.127
    W. R. Bird:
    Eşi olmayan dizilim 102.000.000 alternatiften yalnızca bir seçenektir. İlk yaşamın kaynağının eşsiz bir olay olduğu ve olasılık ile tartışılamayacağı sonucunu kabul etmek zorunda kalıyoruz.128
    Virüs seviyesinin üzerinde yaşayan en basit birim inanılmayacak derecede komplekstir. Sanki amip basit bir başlangıç işlemine sahipmiş gibi amipten insana evrim sık sık konuşuluyor. Tam bunun tersine, eğer hayatın basit moleküler bir sistemden geliştiği doğru ise, bu durumdan amip durumuna kadar gelen sistem en azından amip - insan arasındaki kadar büyüktür.129
    Prof. Michael Pitman (biyolog):
    Zamanın hiçbir faydası yoktur. Canlı bir sistemin dışındaki biyomoleküller zamanla çözülmeye eğilimlidirler, yapılanmaya değil. Biyomoleküllerin tümü çoğunlukla birkaç gün dayanacaklardır. Zaman kompleks sistemleri ayrıştırır. Eğer büyük bir kelime (bir protein) ya da bir paragraf tesadüfen meydana gelmiş olsa da, zaman onu bozmak için işleyecektir.130

    Evrimcilerin DNA'nın Tesadüfen Oluşamayacağı İle İlgili İtirafları
    Matematik bugün DNA'da yazılı bilgilerin oluşumunda tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA'yı oluşturan 200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme ihtimali, imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur. Bu konudaki evrimci itiraflardan bazıları şöyledir:
    Caryl P. Haskins:
    Biyokimyasal genetik düzeyinde evrime ait en kapsamlı sorular hala cevaplandırılmamıştır. Genetik şifre ilk kez nasıl ortaya çıkmıştı ve nasıl evrimleşmişti? Bugün yaşayan tüm organizmalarda hem DNA'nın replikasyonu hem de DNA şifresinin etkili bir şekilde çevirimi süreçleri, son derece kesin enzimlere gereksinim duymaktadır. Aynı zamanda bu enzimlerin moleküler yapılarının DNA'nın kendisi tarafından kesin bir şekilde belirtilmiş olması, dikkate değer evrimci bir gizemi ortaya çıkarmaktadır... Şifre ve şifreyi çevirme yolları evrim sürecinde kendiliğinden mi ortaya çıkmıştı? Böyle bir rastlantının gerçekleşmiş olabileceğine inanmak neredeyse akıl almazdır. Bu bulmaca Darwin'den önceki dönemde olduğu gibi Darwin'den sonra da evrimden kuşku duyanlar tarafından özel yaratılış için en güçlü kanıt türü olarak yorumlanmıştır.131
    Leslie E. Orgel (Evrimci biyokimyacı):
    Genetik şifrenin kökeninin genel özelliklerini bile hala anlayabilmiş değiliz... Genetik şifrenin kökeni, hayatın kökenleri probleminin en şaşırtıcı yönüdür. Sağlam bir ilerleme gerçekleştirmeden önce asıl olan kavramsal ya da deneysel bir buluşa ihtiyaç vardır.132
    Paul Auger (Evrimci Fransız bilim adamı):
    Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir; tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.133
    Douglas R. Hofstadter:
    Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.134
    Francis Crick (James Watson ile birlikte DNA'yı keşfeden Nobel ödüllü evrimci genetikçi):

    Francis Crick
    Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bunun gerçekleşmesi için çok fazla koşul biraraya getirilmelidir.135
    John Maddox (Nature dergisinin eski editörü):
    Genetik şifrenin (DNA)nın kökeni de hala yaşamın kökeni gibi anlaşılmazdır.136
    Pierre Grassé (Fransız evrimci zoolog):
    Herhangi bir canlı organizma, inanılmaz derecede büyük bir "akıl" içerir. Bu, insanların en büyük mimari eserleri olan katedralleri inşa etmek için kullandıklarından çok daha büyük bir akıldır. Bugün bu akla "bilgi" (enformasyon) diyoruz, ama anlam hala aynıdır. Bu bilgi bir bilgisayarda programlanmamıştır, ama bilgisayardakinden çok daha dar bir yere, DNA'daki kromozomlara ya da her hücredeki farklı organellere sıkıştırılmıştır. Bu "akıl", hayatın "olmazsa olmaz" şartıdır. Peki ama bunun kaynağı nedir?.. Bu hem biyologları hem de filozofları ilgilendiren bir sorudur ve bilim bunu asla çözemeyecek gibi durmaktadır.137

    RNA Dünyası Tezinin İmkansızlığı İle İlgili İtirafları
    70'li yıllarda, ilkel dünya atmosferinin gerçekte içerdiği gazların aminoasit sentezini imkansız kıldığının anlaşılması moleküler evrim teorisi için büyük bir darbe oldu. Miller, Fox ve Ponnamperuma gibi evrimcilerin "ilkel atmosfer deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle 80'li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA Dünyası" senaryosu ortaya atıldı.
    1986 yılında kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
    Her aşaması ayrı bir imkansızlık zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir. Daha RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek birinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimle biraraya gelerek RNA'yı oluşturacaklardır?
    Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar verecek ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başaracaktır? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulacaktır?
    Tüm bunların bütün imkansızlıklara rağmen oluştuklarını farz etsek bile bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşması için yeterli değildir. Çünkü RNA sadece proteinin yapısı ile ilgili bilgidir. Aminoasitler ise hammaddedir. Ancak ortada proteini üretecek mekanizma yoktur. RNA'nın varlığını protein üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını beklemekle aynı derecede saçmadır.
    Ortada fabrika ve işçiler yoktur ki, bir üretim gerçekleşsin. Nitekim evrimin fanatik savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein üretiminin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
    Jacques Monod (Nobel ödüllü Fransız zoolog):
    Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.138
    Evrimcilerin RNA dünyasının imkansızlığı ile ilgili diğer itirafları ise şöyledir:
    Gerald Joyce ve Dr. Leslie Orgel (Evrimci mikrobiyologlar):
    Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.139

    Dr. Leslie Orgel
    Dr. Leslie Orgel:
    Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği.140
    Manfred Eigen:
    Doğru özelliklere ve doğru bir çekirdeğe sahip ilk ilkel RNA tek başına kendi kendini kopyalayabilme özelliğine sahip olmalıydı. Peki önce hangisi vardı? Bilgi mi, işlev mi? Birazdan da göstereceğimiz gibi her ikisi de bir diğerinden önce oluşamaz. Her ikisinin de aynı anda var olması gerekir.141
    John Horgan (Scientific American dergisi bilim yazarı):
    Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur?142
    Miller Deneyinin Geçersizliği İle İlgili İtiraflar
    Evrimcilerin hayatın kökeni konusunda en çok önem verdikleri çalışma 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan Miller deneyi olmuştur. Oysa Miller'in ilkel dünya koşullarında aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir.
    Günümüzde evrimci bilim adamları arasında tamamen geçerliliğini kaybetmiş olan bu deney, ne yazık ki Türkiye'de evrimci çevreler tarafından hala önemli bir kanıtmış gibi gösterilmektedir. Oysa Miller'in kendisi bile bugün deneyinin yaşamın kökenini açıklama adına bir anlam ifade etmediğinin farkındadır. Bu durumda evrimcilerin böyle geçersizliği açıkça ilan edilen bir deneye dört elle sarılmaları, içinde bulundukları çaresizliğin açık bir göstergesidir. (Miller'in deneyinin detayları ve geçersizliğinin nedenleri için bkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Vural Yayıncılık, 1998)
    Stanley Miller deneyden tam 33 yıl sonra, 1986 yılında, deneyinde amonyağın yüksek miktarlarda kullanıldığını, ilkel atmosfer deneylerinin gerçekçi olarak nitelendirilemeyeceğini bizzat kendisi açıklayarak şöyle dedi:
    Metan (CH4), Azot (N2), çok az miktarlardaki amonyak (NH3) ve su buharından oluşmuş bir atmosfer, ilkel dünya için daha gerçekçi bir atmosferdir. Çünkü amonyak gazı okyanuslarda çözüneceğinden atmosferde çok miktarlarda bulunamazdı.1
    1998'in Şubat ayında yayınlanan ünlü evrimci bilim dergisi Earth'deki "Yaşamın Potası" başlıklı makalede ise şu cümleler yer almaktadır:
    Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların ilkel atmosferin başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul etmeleri. Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller deneyinde) kullanılanlardan çok daha az aktifler. Kaldı ki, Miller'ın farz ettiği atmosfer var olmuş olabilseydi bile, aminoasitler gibi basit molekülleri çok daha kompleks bileşiklere, proteinler gibi polimerlere dönüştürecek gerekli kimyasal değişimler nasıl oluşabilirdi ki? Miller'ın kendisi bile, problemin bu noktasında ellerini ileri uzatıp, "bu bir sorun" diyerek şiddetle iç çekmekte, "Polimerleri nasıl yapacaksınız? Bu o kadar kolay değil..."2
    Kevin M. Kean (Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor.):
    Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırararak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler. 3
    National Geographic'in Mart 1998 sayısındaki, "Yeryüzünde Yaşamın Kökeni" başlıklı makale:
    Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller'ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan ziyade, karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta... Bilim adamları, bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyorlar. 4
    Harold Urey (Öğrencisi Stanley Miller ile birlikte Miller deneyini gerçekleştiren evrimci bilim adamı):
    Yaşamın kökeni konusunu araştıran bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor. 5
    Homer Jacobson (Amerikalı mikrobiyolog):
    İlk canlı ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının, bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda ve birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu tesadüfen gerçekleşemez.6
    Dr. Leslie Orgel:
    Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.7

    1. Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Current Status of the Prebiotic Synthetis of Small Molecules, 1986, s. 7
    2 "Life's Crucible", Earth, Şubat 1998, s. 34
    3 Kevin Mc Kean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7
    4 "The Rise of Life on Earth", National Geographic, Mart 1998, s. 68
    5 W.R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville, Thomas Nelson Co., 1991, s. 325
    6 Homer Jacobson, "Information, Reproduction and the Origin of Life", American Scientist, Ocak 1955, s. 121
    7 Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, cilt 271, Ekim 1994, s. 78

    91. W.R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville, Thomas Nelson Co., 1991, s.298-99
    92. Fred Hoyle, The Intelligent Universe, Dorling Kindersley Limited, 1983, s. 19
    93. Sir Fred Hoyle, "The Big Bang in Astronomy", New Scientist, vol. 92 (19 Kasım 1981), s. 526-527
    94. Sir Fred Hoyle, The Intelligent Universe, New York: Holt, Rinehart and Winston, 1983, s. 20-21
    95. Sir Fred Hoyle-Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York: Simon and Schuster, 1984, s. 148
    96. Michael Pitman, Adam and Evolution, 1986, s. 144
    97. Michael Pitman, Adam and Evolution, 1984, s. 148
    98. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, Yedinci Baskı, s. 61
    99. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville, Thomas Nelson Co., 1991, s. 305
    100. Andrew Scott, "Update on Genesis", New Scientist, vol. 106, 2 Mayıs 1985, s. 30
    101- ([Christian Schwabe, "On the Validity of Molecular Evolution", Trends in Biochemical Sciences, cilt 11, Temmuz 1986]; Tartışmanın Ardından, dipnot-49)
    102. http://yolgezer.fisek.com.tr/ renkler/evrim.html - Cemal Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Ankara 1998
    103. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Genel Biyoloji/Genel Zooloji, Cilt 1, Kısım 1, 5. Baskı, Sf. 569
    104. Cairns-Smith, Alexander G. 1985. "The First Organisms." Scientific American 252: 90, June
    105. F.Hoyle, C.Wickramasinghe, Evolution from Space, Simon and Schuster, s.148
    106. Carly P. Haskings, "Advances and Challenges in Science", American Scientist, 59 (1971), s. 298
    107. Alexander I. Oparin, Origin Of Life, (1936) New York, Dover Publications, 1953 (Reprint), s.196
    108. Loren Eiseley, The Immense Journey, 1957, s. 206 (Alman Biyolog Von Bertalanffy'dan alıntı)- http://www.pathlights.com/ce_encyclopedia/08dna05.htm
    109. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s.158
    110. Klaus Dose, "The Origin Of Life: More Questions Than Answers", Interdisciplinary Science Reviews, cilt 13, no.4, 1988, s. 348
    111. Klaus Dose, "The Origin Of Life: More Questions Than Answers", Interdisciplinary Science Reviews, s. 352
    112. SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/ eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html
    113. Jeffrey Bada, Earth, Şubat 1988, s.40
    114. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım 1996, İstanbul, Çev: Veysel Atayman, s.22
    115. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, s.64
    116. Hoimar Von Ditfurth, Dinozarların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, 1997, s. 129-130
    117. Hoimar Von Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi, 2. kitap, Alan Yayıncılık, 3. baskı, İstanbul, 1997, s. 22-23
    118. Graham, Keith, et. al. Biology Pensacola, FL: A Beka Book Publications, 1986. s. 373
    119. Henry Morris, That Their Words May Be Used Against Them, Quotes from Evolutionists Useful for Creationists, Institute for Creation Research, San Diego, CA, 1997, s. 45; [David E. Green and Robert F. Goldberger, Molecular Insights into the Living Process, New York, Academic Press, 1967, s. 403
    120. Prof. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayınları, Ankara, s.79
    121. http://www.icr.org/headlines/ darwinvindicated.html; Was Darwin Really "Vindicated"?, Frank Sherwin, Institute for Creation Research, April 30, 2001
    122. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, Yedinci Baskı, s.39
    123. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s.79
    124. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, s.94
    125. Ali Demirsoy, Ya?amın Temel Kuralları, Cilt I, Kısım I, Ankara 1998, s. 578
    126. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville, Thomas Nelson Co., 1991, s. 304
    127. Fabbri Britannica Bilim Ansiklopedisi, cilt 2, Sayı 22, s.519
    128. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, sf. 303
    129. W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, sf. 298
    130. http://www.pathlights.com/ce_encyclopedia/08dna04.htm; Scientists Speak About DNA; [Michael Pitman, Adam and Evolution, 1984, s. 233
    131. Haskins, Caryl P., "Advances and Challenges in Science in 1970", American Scientist, vol. 59 (May/June 1971), s. 305
    132. Orgel, Leslie E, "Darwinism at the Very Beginning of Life", New Scientist, vol.94 (April 15, 1982), s.151
    133. Paul Auger, De La Physique Theorique a la Biologie, 1970, s. 118
    134. Douglas R. Hofstadter, Gıdel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York: Vintage Books, 1980, s. 548
    135. Francis Crick, Life Itself: It's Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s. 88
    136. http://www.icr.org/headlines/ darwinvindicated.html; Was Darwin Really "Vindicated"?, Frank Sherwin, Institute for Creation Research, April 30, 2001
    137. Pierre P. Grassé, The Evolution of Living Organisms, 1977, s. 168
    138. Jacques Monod, Chance and Necessity, New York, 1971, s.143
    139. G.F. Joyce, L. E. Orgel, "Prospects for Understanding the Origin of the RNA World", In the RNA World, New York, Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13
    140. Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on the Earth", Scientific American, Ekim 1994, c. 271, s. 78
    141. Manfred Eigen, William Gardiner, Peter Schuster ve Ruthild Winkler-Oswatitsch, "The Origin of Genetic Information," Scientific American, vol. 244, (Nisan 1981), s. 91
    142. John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, Cilt 264, Şubat 1991, s. 119

    Bu siteyide inceleyiniz: http://bilim-yaratan.blogspot.com/
    Bu mesaj en son " 11.10.10 " tarihinde saat 21:24 itibariyle Barış Serkan tarafından düzenlenmiştir...

  2. #2
    .ihtiyatname. <span style='color: #800080'><span class='glow_800080'>nikomedia</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    16-02-2007
    Mesajlar
    4,387
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    Konuyu açan arkadaşa nacizane sorum:

    - Bu eklediklerini sonuna kadar okumuş mu?
    - Şayet okuduysa okuduklarınında özeti ile evrim teorisinin neden çöktüğünü kısaca ve anlaşılabilir anlatabilir mi?
    ..Müjgan'ı unutmak, Müjgan'ı sevmemek..

  3. #3

    Kayıt Tarihi
    07-10-2010
    Mesajlar
    113
    Karizma Gücü
    2
    Alıntı nikomedia tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Konuyu açan arkadaşa nacizane sorum:

    - Bu eklediklerini sonuna kadar okumuş mu?
    - Şayet okuduysa okuduklarınında özeti ile evrim teorisinin neden çöktüğünü kısaca ve anlaşılabilir anlatabilir mi?
    Estağfurullah tabii ki anlatırım. Bu bilgileri okumadan bilmeden eklemem ki zaten, tabiiki daha fazlasınıda okudum. Evrim teorisinin iddiasına göre canlılık önce tesadüfen oluşur ve ilk hücre meydana gelir. Ve o hücre tesadüflerle farklılaşarak bütün canlılar meydana gelir. Bu farklılaşma ve gelişim için öne sürdükleri mekanizmalar da doğalseleksiyon ve mutasyonlardır.
    Şimdi şöyle açıklayayım ; Eğer canlılar evrim teorisinin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru var olmuş ise bize bu iddiayı ispat edecek canlıların fosilleri olması lazımdır. Bu fosillere ara geçiş fosilleri denir. Bulunması gereken ara geçiş fosilleri şu demek; örneğin evrimciler hayat ilk suda başlar diyorlar ve zaman içinde sudan karaya çıkarak kara canlılarına dönüşürler. Mesela kurbağalar balıklardan evrimleşmiştir diyorlar. Şimdi, bu iddianın doğru olması için şöyle olması gerekiyor. Balıklar milyonlarca yıl içinde, kademeli bir şekilde kurbağalara doğru evrimleşmeliler ve tarihte milyarlarca, trilyonlarca yarı balık, yarı kurbağa şeklinde değişik canlılar yaşamış olması lazım. Bu yaşamış olması gereken canlıların fosillerinide fosil kayıtlarında görmemiz gerekir. Yani yarı balık, yarı kurbağa şeklinde, balığın yüzgeçlerinin kademe kademe kurbağanın ayaklarına doğru evrimleştiğini gösteren şekillerde fosiller görmemiz gerekir. Ancak dünyanın dört bir yanında yapılan fosil kazılarında tek bir tane bile bu şekilde canlıların fosillerine rastlanmamıştır. Evrimciler bu hayali formları aramak için 150 yıldır fosil tabakalarını alt-üst etmektedirler. Çok fazla balık ve kurbağa fosilleri vardır, ama hiç kimse tek bir tane bile ara form fosili bulamamıştır. Herhangi bir türün başka bir türe evrimleştiğini ve canlıların evrimle var olduğunu gösteren tek bir fosil bulunamazken, bulunan yaklaşık 350 milyon fosil, bütün canlıların tam ve kusursuz yapılarıyla beraber bir anda yaratıldıklarını isptalıyor.
    İlk bakışta evrim teorisi mantıklı gibi görünebilir, yani canlıların ilkelden gelişmişe doğru yavaş yavaş oluştukları. Ama öyle değil. Esas mantıklı olan canlıların tam, eksiksiz bir şekilde bir anda var olmalarıdır. Çünkü bir canlı bütün yapılarıyla birlikte ve uyum içinde var olmadığı sürece yaşayamaz. Mesela balıklar suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Suyun dışında ise birkaç dakikadan fazla yaşayamazlar. Karada yaşamaları için, bir anda kusursuz bir akciğer sistemi edinmeleri gerekir. Çünkü yarım akciğerle bir canlı yaşayamaz, yani kademe kademe var olamaz akciğer. Bir anda kusursuz bir şekilde yaratılması gerekiyor akciğerin ki canlı yaşayabilsin. Mesela böbreklerde öyle. Balıklarda böbrek yoktur. Balıklar bedenlerindeki zararlı maddeleri doğrudan suya bırakırlar. Kara canlılarının ise böbreklere ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla "sudan karaya geçiş" senaryosu, böbreklerinde tesadüfen oluşmasını gerektirir. Oysa böbrekler son derece kompleks bir yapıya sahiptir. Dahası bir böbreğin görevini yapabilmesi için eksiksiz ve kusursuz olması gerekir. Yalnızca % 50'si veya % 70'i, hatta % 90'ı oluşmuş bir böbreğin hiçbir işlevi yoktur. Dolayısıyla canlı bu şekilde hayatta kalamaz. Böbrekte bir anda yaratılmalıdır. Aynı şekilde kuşlarda böyle. Evrimciler kuşlarında sürüngenlerden evrimleştiğini iddia ederler. Oysa kuşların en önemli özellikleri olan kanatları, evrim teorisi için tam bir çıkmazdır. Evrimciler sürüngenlerin o ön ayaklarının zaman içinde kuşların kanatlarına dönüştüğünü iddia ederler. Ama kara canlılarından tamamen farklı bir yapıya sahip olan kuşların hiçbir vücut mekanizması kademeli evrim modeli ile açıklanabilir durumda değildir. Hatta, Engin Korur diye bir türk evrimcinin şöyle bir itirafı var onuda ileteyim size; "Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde görevlerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz." (Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, Sayı 203, Ekim 1984, s. 25) E hayvan yarım kanatla uçamayacağına göre ve ön ayaklarındanda mahrum kaldığına göre bu hayvan hem yürüyemiyecektir hemde avlanamayacaktır. Dolayısıyla hemen ölecektir. Ve kuşların akciğerleride tam olarak çürütüyor evrimi. Çünkü kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine tamamen ters biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı nefes borusundan alır ve verirler. Kuşlarda ise hava akciğere ön taraftan girerken arka taraftan dışarı verilir. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuşlar için Allah böyle özel bir sistem yaratmıştır. Bu yapının sürüngen akciğerinden evrimleşerek ortaya çıkması ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki "ara" bir yapıyla nefes alınamaz. Yani bir anda yaratılmalıdır akciğer evrimle oluşamaz.
    Ama en önemli olan konuda aslında Proteinlerdir Sayın nikomedia. Çünkü bir proteinin tesadüfen oluması imkansızdır. Tam olarak "0" ihtimaldir. Çünkü bir protein olmadan bir başka protein olamaz. TEK BİR PROTEİN, DARWİNİZM’İ TÜMÜYLE ALTÜST ETMİŞTİR. Bugün artık tek bir proteinin bile kendi kendine oluşamayacak kadar üstün bir kompleksliğe sahip olduğunu bilmekle kalmamakta, aynı zamanda bir proteinin, bir DNA’nın veya RNA’nın ya da hücrenin küçük büyük herhangi başka bir parçasının HÜCRENİN TAMAMI OLMADAN HİÇBİR İŞE YARAMADIĞINI DA bilmektedirler. Bir proteinin oluşması için 85'e yakın başka proteinlerin zaten var olması gerekiyor, işte tam bir çıkmaz. BİR PROTEİNİN VAR OLMASI İÇİN HÜCRENİN TAMAMI GEREKİR. Hücre, bugün incelediğimiz ve çok az bir kısmını anlayabildiğimiz mükemmel kompleks yapısı ile var olmadığı sürece, TEK BİR TANE BİLE PROTEİN MEYDANA GELEMEZ. Bu protein kendi kendine oluşsa bile (ki, bu imkansızdır), hiçbir işe yaramaz. Tek başına etrafta dolanır ve ölür.Darwinistler istedikleri kadar sahte evrimin sahte aşamaları, ayak izleri, hayali yüzgeç ayaklar ya da uçmaya çalışan hayali dinozorlar hakkında spekülasyon yapadursunlar, EVRİM ZATEN DAHA HAYATIN BAŞLANGICI AŞAMASINDA ÇÖKÜŞE UĞRAMIŞTIR. Yapılan zavallı Darwinist açıklamalar, sayfa sayfa izahlar, dünyanın en tanınmış Darwinist dergilerinde yayınlanan araştırma yazıları şiddetli bir kitle aldatmacasının parçasıdır. Darwinistler bu gibi izahlarla, tek bir protein tarafından yenilgiye uğratılmış olduklarını sezdirmemeye çalışırlar. Oysa Darwinizm’i asıl çökerten şey; fosillerden, paleontolojiden, mikrobiyolojiden, genetikten, moleküler biyolojiden, canlılardaki komplekslikten önce, yalnızca ve yalnızca TEK BİR TANE PROTEİNDİR.

    Allah’ın dilemesiyle bu yüzyıl, gözle görülmeyen tek bir zerrenin içinde, Allah’ın bir sanat eseri olarak yarattığı TEK BİR PROTEİNİN, Darwinizm’i tümüyle ortadan kaldırdığı, bu büyük aldatmacayı sona erdirdiği, tamamen yerle bir ettiği bir yüzyıl olmuştur. Çaresiz Darwinistlerin bundan sonra hiçbir çırpınışları sonuç vermeyecektir. Size tavsiyem bu siteleride inceleyiniz saygılar: http://www.evrimteorisi.com/ http://www.yaratilisdelilleri.com
    http://www.yaratilismuzesi.com http://evrimicokertensiteler.com/

  4. #4
    .ihtiyatname. <span style='color: #800080'><span class='glow_800080'>nikomedia</span></span> adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    16-02-2007
    Mesajlar
    4,387
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    1. Yaradılışçılığın anlattığı ile Darwincilerin anlattığı arasında pek fark göremiyorum. Biri kendi kendine oluştuğunu iddia ederken, diğeride bunu olağanüstü güçleri olan her şeyi var ettiğine inandığı Tanrı kavramına mal ediyor.
    Ara geçiş formlarını ispatlayamayan Darwinci ile her şeyi Tanrı yarattı diyen yaradılışçı arasındaki fark nedir?

    2. Homo Habilis'in uydurma olduğunu söyleyen Harun Yahya, insanoğlunun fiziksel özelliklerinin zamanla gelişmesini sadece takdir-i ilahiye bağlaması komik değil mi?
    Şayet vücut fonksiyonlarından belirli bir kısmını kullanabilen neanderthal ile günümüz modern insanına en yakın sapiens'in arasındaki farkı nasıl açıklayabilirsiniz?
    ..Müjgan'ı unutmak, Müjgan'ı sevmemek..

  5. #5
    RAMAZAN TOPTAŞ adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-07-2009
    Mesajlar
    9,424
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    4
    Alıntı Barış Serkan tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Estağfurullah tabii ki anlatırım. Bu bilgileri okumadan bilmeden eklemem ki zaten, tabiiki daha fazlasınıda okudum. Evrim teorisinin iddiasına göre canlılık önce tesadüfen oluşur ve ilk hücre meydana gelir. Ve o hücre tesadüflerle farklılaşarak bütün canlılar meydana gelir. Bu farklılaşma ve gelişim için öne sürdükleri mekanizmalar da doğalseleksiyon ve mutasyonlardır.
    Şimdi şöyle açıklayayım ; Eğer canlılar evrim teorisinin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru var olmuş ise bize bu iddiayı ispat edecek canlıların fosilleri olması lazımdır. Bu fosillere ara geçiş fosilleri denir. Bulunması gereken ara geçiş fosilleri şu demek; örneğin evrimciler hayat ilk suda başlar diyorlar ve zaman içinde sudan karaya çıkarak kara canlılarına dönüşürler. Mesela kurbağalar balıklardan evrimleşmiştir diyorlar. Şimdi, bu iddianın doğru olması için şöyle olması gerekiyor. Balıklar milyonlarca yıl içinde, kademeli bir şekilde kurbağalara doğru evrimleşmeliler ve tarihte milyarlarca, trilyonlarca yarı balık, yarı kurbağa şeklinde değişik canlılar yaşamış olması lazım. Bu yaşamış olması gereken canlıların fosillerinide fosil kayıtlarında görmemiz gerekir. Yani yarı balık, yarı kurbağa şeklinde, balığın yüzgeçlerinin kademe kademe kurbağanın ayaklarına doğru evrimleştiğini gösteren şekillerde fosiller görmemiz gerekir. Ancak dünyanın dört bir yanında yapılan fosil kazılarında tek bir tane bile bu şekilde canlıların fosillerine rastlanmamıştır. Evrimciler bu hayali formları aramak için 150 yıldır fosil tabakalarını alt-üst etmektedirler. Çok fazla balık ve kurbağa fosilleri vardır, ama hiç kimse tek bir tane bile ara form fosili bulamamıştır. Herhangi bir türün başka bir türe evrimleştiğini ve canlıların evrimle var olduğunu gösteren tek bir fosil bulunamazken, bulunan yaklaşık 350 milyon fosil, bütün canlıların tam ve kusursuz yapılarıyla beraber bir anda yaratıldıklarını isptalıyor.
    İlk bakışta evrim teorisi mantıklı gibi görünebilir, yani canlıların ilkelden gelişmişe doğru yavaş yavaş oluştukları. Ama öyle değil. Esas mantıklı olan canlıların tam, eksiksiz bir şekilde bir anda var olmalarıdır. Çünkü bir canlı bütün yapılarıyla birlikte ve uyum içinde var olmadığı sürece yaşayamaz. Mesela balıklar suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Suyun dışında ise birkaç dakikadan fazla yaşayamazlar. Karada yaşamaları için, bir anda kusursuz bir akciğer sistemi edinmeleri gerekir. Çünkü yarım akciğerle bir canlı yaşayamaz, yani kademe kademe var olamaz akciğer. Bir anda kusursuz bir şekilde yaratılması gerekiyor akciğerin ki canlı yaşayabilsin. Mesela böbreklerde öyle. Balıklarda böbrek yoktur. Balıklar bedenlerindeki zararlı maddeleri doğrudan suya bırakırlar. Kara canlılarının ise böbreklere ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla "sudan karaya geçiş" senaryosu, böbreklerinde tesadüfen oluşmasını gerektirir. Oysa böbrekler son derece kompleks bir yapıya sahiptir. Dahası bir böbreğin görevini yapabilmesi için eksiksiz ve kusursuz olması gerekir. Yalnızca % 50'si veya % 70'i, hatta % 90'ı oluşmuş bir böbreğin hiçbir işlevi yoktur. Dolayısıyla canlı bu şekilde hayatta kalamaz. Böbrekte bir anda yaratılmalıdır. Aynı şekilde kuşlarda böyle. Evrimciler kuşlarında sürüngenlerden evrimleştiğini iddia ederler. Oysa kuşların en önemli özellikleri olan kanatları, evrim teorisi için tam bir çıkmazdır. Evrimciler sürüngenlerin o ön ayaklarının zaman içinde kuşların kanatlarına dönüştüğünü iddia ederler. Ama kara canlılarından tamamen farklı bir yapıya sahip olan kuşların hiçbir vücut mekanizması kademeli evrim modeli ile açıklanabilir durumda değildir. Hatta, Engin Korur diye bir türk evrimcinin şöyle bir itirafı var onuda ileteyim size; "Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde görevlerini yerine getirebilmeleridir. Başka bir deyişle, eksik gözle görülmez, yarım kanatla uçulmaz." (Engin Korur, "Gözlerin ve Kanatların Sırrı", Bilim ve Teknik, Sayı 203, Ekim 1984, s. 25) E hayvan yarım kanatla uçamayacağına göre ve ön ayaklarındanda mahrum kaldığına göre bu hayvan hem yürüyemiyecektir hemde avlanamayacaktır. Dolayısıyla hemen ölecektir. Ve kuşların akciğerleride tam olarak çürütüyor evrimi. Çünkü kuş akciğerleri, kara canlılarının akciğerlerine tamamen ters biçimde işler. Kara canlıları havayı aynı nefes borusundan alır ve verirler. Kuşlarda ise hava akciğere ön taraftan girerken arka taraftan dışarı verilir. Uçuş sırasında yüksek miktarda oksijene ihtiyaç duyan kuşlar için Allah böyle özel bir sistem yaratmıştır. Bu yapının sürüngen akciğerinden evrimleşerek ortaya çıkması ise imkansızdır, çünkü iki farklı akciğer yapısı arasındaki "ara" bir yapıyla nefes alınamaz. Yani bir anda yaratılmalıdır akciğer evrimle oluşamaz.
    Ama en önemli olan konuda aslında Proteinlerdir Sayın nikomedia. Çünkü bir proteinin tesadüfen oluması imkansızdır. Tam olarak "0" ihtimaldir. Çünkü bir protein olmadan bir başka protein olamaz. TEK BİR PROTEİN, DARWİNİZM’İ TÜMÜYLE ALTÜST ETMİŞTİR. Bugün artık tek bir proteinin bile kendi kendine oluşamayacak kadar üstün bir kompleksliğe sahip olduğunu bilmekle kalmamakta, aynı zamanda bir proteinin, bir DNA’nın veya RNA’nın ya da hücrenin küçük büyük herhangi başka bir parçasının HÜCRENİN TAMAMI OLMADAN HİÇBİR İŞE YARAMADIĞINI DA bilmektedirler. Bir proteinin oluşması için 85'e yakın başka proteinlerin zaten var olması gerekiyor, işte tam bir çıkmaz. BİR PROTEİNİN VAR OLMASI İÇİN HÜCRENİN TAMAMI GEREKİR. Hücre, bugün incelediğimiz ve çok az bir kısmını anlayabildiğimiz mükemmel kompleks yapısı ile var olmadığı sürece, TEK BİR TANE BİLE PROTEİN MEYDANA GELEMEZ. Bu protein kendi kendine oluşsa bile (ki, bu imkansızdır), hiçbir işe yaramaz. Tek başına etrafta dolanır ve ölür.Darwinistler istedikleri kadar sahte evrimin sahte aşamaları, ayak izleri, hayali yüzgeç ayaklar ya da uçmaya çalışan hayali dinozorlar hakkında spekülasyon yapadursunlar, EVRİM ZATEN DAHA HAYATIN BAŞLANGICI AŞAMASINDA ÇÖKÜŞE UĞRAMIŞTIR. Yapılan zavallı Darwinist açıklamalar, sayfa sayfa izahlar, dünyanın en tanınmış Darwinist dergilerinde yayınlanan araştırma yazıları şiddetli bir kitle aldatmacasının parçasıdır. Darwinistler bu gibi izahlarla, tek bir protein tarafından yenilgiye uğratılmış olduklarını sezdirmemeye çalışırlar. Oysa Darwinizm’i asıl çökerten şey; fosillerden, paleontolojiden, mikrobiyolojiden, genetikten, moleküler biyolojiden, canlılardaki komplekslikten önce, yalnızca ve yalnızca TEK BİR TANE PROTEİNDİR.

    Allah’ın dilemesiyle bu yüzyıl, gözle görülmeyen tek bir zerrenin içinde, Allah’ın bir sanat eseri olarak yarattığı TEK BİR PROTEİNİN, Darwinizm’i tümüyle ortadan kaldırdığı, bu büyük aldatmacayı sona erdirdiği, tamamen yerle bir ettiği bir yüzyıl olmuştur. Çaresiz Darwinistlerin bundan sonra hiçbir çırpınışları sonuç vermeyecektir. Size tavsiyem bu siteleride inceleyiniz saygılar: http://www.evrimteorisi.com/ http://www.yaratilisdelilleri.com
    http://www.yaratilismuzesi.com http://evrimicokertensiteler.com/
    SENDE İDİANDA SAMİMİ İSEN BİRDEN ORTAYA ÇIKAN BİR CANLI TÜRÜ GÖSTER. EN AZ BİZİM GİBİ KOMPLEKS BİR CANLI OLSUN. HADİ BEKLİYORUZ. NEDENSİZ VAR OLAN BİR CANLI GÖSTER KARDEŞİM.

    Ama uyarıyorum bu tanrıdır diye tapmayacaksın.
    CUMA6 – De ki: “Ey kendilerine Yahudi diyenler! İnsanlar arasında yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ettiğinize göre, bu iddianızda tutarlı iseniz, haydi hemen ölmeyi temenni edin de bir an önce O’na kavuşun.
    ENBİYA23 – O, yaptıklarından sorumlu değildir. O’nu sorguya çekecek kimse yoktur, ama insanlar mutlaka sorgulanacaklardır.
    30 – Hakkı, inkâr edenler görüp bilmediler mi ki göklerle yer bitişik (bir bütün) idi, onları Biz ayırdık, hayatı olan her şeyi sudan yaptık. Hâlâ inanmayacaklar mı?

  6. #6
    WolfsBlood adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-12-2005
    Mesajlar
    958
    Karizma Gücü
    7
    MUHAHAHAHAHAHAHA

    Uleeen Ne adamlar var yaaaa....

    Neyse siz kafanizi yormayin,
    evet evet Tanri 1 gunde herseyi yaratti...
    SIZE,
    ATAMIN RAKISI KAPAK OLSUN
    ATAMIN HALIFEYI YOK ETMESI KAPAK OLSUN
    TURK "LIRASI" KAPAK OLSUN
    TURK EZANI KAPAK OLSUN
    LATIN HARFLERI KAPAK OLSUN
    LAIK ANAYASA KAPAK OLSUN
    CUMA IS GUNU OLMASI KAPAK OLSUN
    ASILAN SEYHLER KAPAK OLSUN
    KILLIK KIYAFET KANUNLARI KAPAK OLSUN

  7. #7

    Kayıt Tarihi
    07-10-2010
    Mesajlar
    113
    Karizma Gücü
    2
    Alıntı nikomedia tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    1. Yaradılışçılığın anlattığı ile Darwincilerin anlattığı arasında pek fark göremiyorum. Biri kendi kendine oluştuğunu iddia ederken, diğeride bunu olağanüstü güçleri olan her şeyi var ettiğine inandığı Tanrı kavramına mal ediyor.
    Ara geçiş formlarını ispatlayamayan Darwinci ile her şeyi Tanrı yarattı diyen yaradılışçı arasındaki fark nedir?

    2. Homo Habilis'in uydurma olduğunu söyleyen Harun Yahya, insanoğlunun fiziksel özelliklerinin zamanla gelişmesini sadece takdir-i ilahiye bağlaması komik değil mi?
    Şayet vücut fonksiyonlarından belirli bir kısmını kullanabilen neanderthal ile günümüz modern insanına en yakın sapiens'in arasındaki farkı nasıl açıklayabilirsiniz?
    Lütfen bu kadar yazı yazıyorum bari, dikkatli okuyun. Darwin'in dediğini ispatlayan fosil yok ama Yaratılış ispat eden 350 milyondan fazla fosil var. Yani canlıların bir anda kendisinde önce hiç bir atası olmadan var olduğunu görüyoruz fosillerde. Bu siteyi lütfen inceleyiniz. Canlılar zaman içinde kademeli bir şekilde değil bir anda Allah'ın yaratmasıyla var olmuşlardır. Eğer sorularınızın cevabını bilimsel delilleriyle almak istiyorsanız bu delilleri inceleyiniz. Neanderthalleride, Sapiensleride açıkladık hep. ''Neandertaller insanın maymunsu atasıdır'' iddiası bir sahtekarlıktır

    http://www.yaratilismuzesi.com/

    - HOMO HABİLİS
    -

    Homo habilis sınıflandırması 1960'lı yıllarda ailece "fosil avcısı" olan Leakey'ler tarafından ortaya atıldı...
    Australopithecus'un iskelet ve kafatası yapılarının şempanzelerden neredeyse farksız oluşu ve canlıların dik yürüdükleri iddiasının da sağlam kanıtlarla çürütülmesi, evrimci paleoantropologları oldukça zor durumda bırakmıştır. Çünkü hayali evrim şemasında Australopithecus'dan sonra Homo erectus gelir. Homo erectus, isminin başındaki "homo" yani "insan" teriminden de anlaşıldığı gibi bir insan grubudur ve iskeleti de tamamen diktir. Kafatası hacmi Australopithecus'un iki katı kadardır. Şempanze benzeri bir maymun türü Australopithecus'dan, günümüz insanından farksız bir iskelete sahip olan Homo erectus'a geçmek ise, evrimci teoriye göre bile mümkün değildir.

    Dolayısıyla "bağlantı"lar, yani "ara form"lar gerekir. İşte Homo habilis kavramı, bu zorunluluktan doğmuştur.

    Homo habilis sınıflandırması 1960'lı yıllarda ailece "fosil avcısı" olan Leakey'ler tarafından ortaya atıldı. Leakey'lere göre, Homo habilis olarak sınıflandırdıkları bu yeni tür canlı, dik yürüme yeteneğine, göreceli olarak büyük bir beyin hacmine, taştan ve tahtadan alet kullanma yeteneğine sahipti. Bu sebeple insanın atası olabilirdi.

    Oysa 80'li yılların ortalarından sonra bulunan aynı türe ait yeni fosiller, bu görüşü tamamen değiştirecekti. Yeni bulunan fosillere dayanan Bernard Wood ve Loring Brace gibi araştırmacılar, bunların, "alet kullanabilen insan" anlamına gelen Homo habilis yerine, "alet kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlamına gelen Australopithecus habilis olarak sınıflandırılması gerektiğini söylediler. Çünkü Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 630 cc.'lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının bir göstergesiydi. Kısacası bazı evrimciler tarafından bir ara form olarak gösterilen Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi soyu tükenmiş bir maymundu.

    İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalar, Homo habilis'in gerçekten de Australopithecus'tan farklı bir canlı olmadığını ortaya koydu. 1984 yılında Tim White tarafından bulunan ve OH62 ismi verilen iskelet ve kafatası fosili, bu türün günümüz maymunlarınınki gibi küçük beyin hacmine, dallara tırmanmaya yarayan uzun kollara ve kısa bacaklara sahip olduğunu gösterdi.

    Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında yaptığı detaylı analizler de yine Homo habilis'in aslında "homo" yani insan değil, maymun olduğunu gösterdi. Smith, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis türlerinin dişleri üzerinde yaptığı analizler hakkında şöyle diyordu:

    Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız analizler, Australopithecus ve Homo habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını, ancak Homo erectus ve Neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla aynı yapıya sahip olduğunu göstermektedir. (Holly Smith, American Journal of Physical Antropology, cilt 94, 1994, s. 307-325.)

    Aynı yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı, çok farklı bir yöntemle yine aynı sonuca ulaştılar. Bu yöntem, insan ve maymunların iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizine dayanıyordu. Spoor, Wood ve Zonneveld vardıkları sonucu şöyle özetlediler:

    Fosil hominidler arasında, günümüz insanı morfolojisini gösteren ilk tür Homo erectus'tur. Tersine, güney Afrika'dan gelen ve Australopithecus ve Paranthropus olarak yorumlanan kafatasındaki yarı dairesel kanal boyutları, günümüze kadar yaşayan büyük maymunlara benzemektedir. (Fred Spoor, Bernard Wood & Frans Zonneveld, "Implications of Early Hominid Labyrinthine Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion", Nature, vol. 369, 23 June 1994, p. 645)

    Stw 53 adındaki Homo habilis örneği üzerinde incelemeler yapan Spoor, Wood ve Zonneveld, "Stw 53'ün, Australopithecineler'den daha az iki ayaklı davranışları gösterdiğini" buldular. Bu H. habilis örneğinin Australopithecus türünden çok daha fazla maymuna benzediği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla söz konusu bilim adamları, Stw 53'ün "Australopithecineler ve H. erectus'da görülen morfolojiler arasında ara geçiş olması mümkün değildir." sonucuna vardılar. (Fred Spoor, Bernard Wood & Frans Zonneveld, "Implications of Early Hominid Labyrinthine Morphology for Evolution of Human Bipedal Locomotion", Nature, vol. 369, 23 June 1994, p. 648.)

    Bu bulgu çok önemli iki sonucu göstermektedir:

    (1) Homo habilis adıyla anılan fosiller, gerçekte "homo" yani insan sınıflamalarına değil, Australopithecus (maymun) sınıflamalarına dahildir.

    (2) Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri, eğik yürüyen, yani maymun iskeletine sahip canlılardır. İnsanlarla ilgileri yoktur.

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    07-10-2010
    Mesajlar
    113
    Karizma Gücü
    2
    Alıntı nikomedia tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    1. Yaradılışçılığın anlattığı ile Darwincilerin anlattığı arasında pek fark göremiyorum. Biri kendi kendine oluştuğunu iddia ederken, diğeride bunu olağanüstü güçleri olan her şeyi var ettiğine inandığı Tanrı kavramına mal ediyor.
    Ara geçiş formlarını ispatlayamayan Darwinci ile her şeyi Tanrı yarattı diyen yaradılışçı arasındaki fark nedir?

    2. Homo Habilis'in uydurma olduğunu söyleyen Harun Yahya, insanoğlunun fiziksel özelliklerinin zamanla gelişmesini sadece takdir-i ilahiye bağlaması komik değil mi?
    Şayet vücut fonksiyonlarından belirli bir kısmını kullanabilen neanderthal ile günümüz modern insanına en yakın sapiens'in arasındaki farkı nasıl açıklayabilirsiniz?
    Sorularınızın cevabını merak ediyorsanız okuyun lütfen:

    İNSANIN EVRİMİ MASALI

    Medyanın Evrim'i kabul ettirmek için kullandığı yönteme dikkat edin: "İşte büyük delil" havası içinde sunulanlar, çoğu kez insanın evrimine delil olarak gösterilen kafataslarıdır. Çünkü Evrimciler, onyıllardır süren bir çaba sonucunda maymundan insana doğru uzanan bir "kafatası serisi" kavramı oluşturmayı başarmışlardır. Bunun için soyu tükenmiş bazı maymun fosilleri kullanılmış, bir takım zorlama ve çarpıtma hesaplar yapılmış, Java adamı gibi sahtekarlıklar devreye sokulmuştur. Evrimcilerin en sevdiği şey, hepsine gösterişli birer Latince isim taktıkları bu kafataslarını birbiri ardına dizip, "işte en eski atalarımızdan modern insana kadar insanoğlunun Evrim'i" demektir.
    Oysa teorinin diğer iddiaları gibi insanın evrim iddiaları da tamamen temelsizdir. İnceleyelim.
    Evrim teorisinin iddiasına göre insanlar ve günümüz maymunları ortak atalara sahiptirler. Bu ilkel yaratıklar zamanla evrimleşerek bir kısmı günümüz maymunlarını oluşturmuş, evrimin diğer bir kolunu izleyen bir başka grup da günümüz insanlarını oluşturmuştur.
    Maymunlarla insanların - sözde - ilk ortak atalarına evrimciler, "Güney Afrika maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini verirler. Gerçekte soyu tükenmiş eski bir maymun türünden başka birşey olmayan Australopithecusların çeşitli türleri bulunur. Bunların bazıları iri yapılı, bazıları daha küçük, daha narin yapılı canlılardır.
    İnsan evriminin bir sonraki safhasını da evrimciler, "homo" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo serisindeki canlılar, Australopithecuslardan daha gelişmiş, günümüz insanından çok fazla farkı olmayan canlılardır. Bu türün evriminin en son aşamasında ise, homo sapiens, yani günümüz modern insanının oluştuğu öne sürülür.
    İşin aslında, evrimcilerin ortaya attıkları bu hayali senaryoda Australopithecus ismini verdikleri canlılar, soyları tükenmiş gerçek maymunlar, homo serisindeki canlılar ise, eski tarihlerde yaşamış bugün ise nesli tükenmiş ırklara mensup insanlardır. Evrimciler bir "insan evrimi" şeması oluşturabilmek için çeşitli maymun ve insan fosillerini büyüklüklerine göre ard arda dizmişlerdir. Oysa bilimsel gerçekler, bu fosillerin kesinlikle bir evrim sürecini göstermediğini ve insanın ataları olarak gösterilen bu canlıların bir kısmının gerçek maymunlar, bir kısmının da gerçek insanlar olduklarını göstermiştir.
    Şimdi hayali insan evrimi şemasının ilk basamağını oluşturan Australopithecusları inceleyelim.

    AUSTRALOPHITECHUSLAR: GERÇEK MAYMUNLAR
    Evrimcilerin iddiası, Australopithecusların günümüz insanlarının en ilkel atası olduklarıdır. Bunlar yüz ve kafa yapıları bugünkü maymunlara benzeyen, beyin hacimleri ise günümüz maymunlarınınkinden daha küçük eski bir türdür. Ancak evrimcilerin iddialarına göre bu yaratıkların insanların atası olmasını sağlayan çok önemli bir özellikleri bulunur: İki ayaklı olmaları. Maymunlarla insanların hareket şekli tamamen farklıdır. İnsanlar, gerçek anlamda iki ayaklarıyla hareket eden yegane canlılardır. Diğer bazı hayvanlar ise iki ayaklı olarak sınırlı bir hareket kabiliyetine sahiptirler. Örneğin, ayı ve maymun gibi hayvanlar ender olarak (örn. bir yiyeceğe ulaşmak istediklerinde) iki ayakları üzerinde kısa süreli hareket ederler.
    Evrimcilere göre, Australopithecus isimli bu ilkel yaratıklar, eğik bir biçimde her zaman iki ayak üzerinde yürümekteydiler; bunlar iki ayaklı canlılardı. Fakat iki ayakları üzerinde insanlar gibi dik olarak yürüyemiyorlardı; ancak eğik olarak yürüme kabiliyetine sahiptiler. İşte bu sınırlı iki ayaklı yürüyüş hareketi bile evrimcileri bu canlıların insanın atası oldukları yönünde cesaretlendirmeye yetmişti.
    Oysa evrimcilerin, Australopithecusların iki ayaklı olduklarına dair iddialarını çürüten ilk delil, yine evrim araştırmacılarının kendilerinden geldi. Australopithecus'ların fosilleri üzerinde yapılan detaylı inceleme, evrimciler tarafından bile, bunların "fazla" maymuna benzediğinin kabulüne yol açmıştı. 1970'li yılların ortalarında Australopithecus fosilleri üzerinde detaylı anatomik araştırmalar yapan evrimci Charles E. Oxnard, Australopithecusların iskelet yapılarını günümüz orangutanlarınkine benzetiyordu:

    Australopithecinesler'in omuz, pelvis, bilek, ayak, dirsek ve eller gibi anatomik bölgeleri üzerinde yapılmış birçok karşılaştırmalı anatomik araştırma mevcuttur. Bütün bunlar şunu söylüyor: Bu fosillerin modern insana olan yakınlığı gerçek olmayabilir. Bütün fosil parçaları hem insandan hem de şempanze ve gorillerden farklıdır. Australopithecines'ler grup olarak incelendiğinde kendilerine has bir tür orangutana benzerlik gösterirler.28
    Austrapithecuslar: Farklı Maymun Türleri
    Üstte, Australopithecus türleri bir arada. Soldan sağa, A. afarensis, A. africanus, A. robustus ve A. boisei.
    Çene yapısı, sivri azı dişleri, gözlerin birbirine yakınlığı, beyin hacminin küçüklüğü, kafa üzerindeki çıkıntı gibi birçok kriter Australopithecus'ların birer maymun türü olduklarını açıkça gösterir.


    AUSTRALOPITHECUS AFERENSIS: LUCY


    Maymunların sınırlı bir ayakta durma yetenekleri vardır. Lucy'nin anatomik
    yapısı onu iki ayağı üzerinde
    ancak bir maymun kadar
    durabildiğini göstermektedir.
    Australopithecus'lar grubuna dahil edilen bir başka fosil A.Aferensis'tir.1974 yılında bulunan ve Lucy ismi verilen fosil, 410 cc.'lik kafatası hacmiyle günümüz maymun standartlarına göre bile oldukça küçük bir beyine sahiptir. Ayrıca Lucy'nin el parmaklarında ve ayak başparmağında iri yapılı maymunlarda olduğu gibi birtakım çıkıntılar bulunmaktadır. (National Geographic Mart 1996). Hayvanın maymun olduğunu gösteren bu delillere rağmen Lucy'nin insan atası olarak öne sürülmesinin tek nedeni, insana has bir özellik olan dik yürüşe sahip olduğunun sanılmasıdır. Ancak fosiller üzerindeki araştırmalar, Lucy'nin nesli tükenmiş bir maymun türü olduğunu gösterdi. Örneğin, Santa Cruz Üniversitesi'nden Adrienne L. Zhilman, pigme şempanze ve Lucy arasında benzerlikleri ortaya çıkaranlardadır. Zhilman, bu canlıların vücut boyutları ve vücut yapısı ile beyin hacimlerinin neredeyse tamamen aynı olduğunu gösterdi. Ayrıca pigme şempanzelerin kollarını ve ayaklarını kullanma şekli de Lucy'e büyük benzerlik gösteriyordu.
    Buna ek olarak bir maymun için bile oldukça küçük olan kafatası hacmi, küçük bedeni, uzun kol ve bacakları, kıvrık el ve ayak kemikleri bu canlının hiçbir insansı özellik taşımadığını ispatlamaktadır. Yukarıdaki resimde sözde bir Australopithecus Aferensis topluluğu hareket halinde. Önde gelen evrimci yayınlardan birinde yayınlanan bu çizim kitlelerin bilinçaltlarına evrim düşüncesini yerleştirmek için yapılan binlerce dayanaksız resimden biridir.
    Ancak evrimciler için esas utanç kaynağı, Australopithecusların iddia edildiği gibi iki ayaklı ve eğik olarak yürüyemeyeceklerinin anlaşılmış olması oldu. İki ayaklı ancak eğik olarak yürüdüğü iddia edilen Australopithecus'un böyle bir yapıya sahip olması fiziksel olarak son derece verimsiz olacaktı ve orantısız olarak yüksek bir enerji gerektirmekteydi. Nitekim, 1996 yılında bilgisayar uzmanı Robin Crompton, yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu gösterdi. Crompton'un vardığı sonuç şuydu: Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilmektedir. Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Böylece Australopithecusların iddia edildiği gibi eğik ve iki ayaklı yürüyemeyeceği ortaya çıkmış oldu.
    Australopithecusların iki ayaklı olmadıklarına dair belki de en önemli çalışmayı ise 1994 yılında fosil canlılar üzerinde iki ayaklılık araştırmaları yapan İngiltere Liverpool Üniversitesi, 'İnsan Anatomisi ve Hücre Biyolojisi Bölümü'nde görevli araştırmacı anatomist Fred Spoor ve ekibi yaptılar. Kulak salyangozundaki bilinçsiz denge mekanizmasından yola çıkarak araştırmalar yapan bilimadamları Australopithecusların kesinlikle iki ayaklı olmadıklarını ispat ettiler. Böylece Australopithecusların insan benzeri olduklarına dair iddianın sonu gelmiş oldu.

    Evrimcilere göre Australopithecus, maymunsu
    özellikleri ağır basan bir insan atasıydı.
    Ancak günümüzde Australopithecus türlerinin
    tümünün gerçek maymunlardan başka
    birşey olmadıkları anlaşılmış bulunmaktadır.
    Bu durumda evrimcilerin yaptıkları tek şey,
    hayali rekonstrüksiyonlarla kitleleri yanıltmaktır.
    Yanda gördüğünüz "Australopithecus ailesi" çizimi
    bunların birer örneğidir.

    YENİ BİR MAYMUN FOSİLİ:
    AUSTRALOPHITHECUS RAMIDUS

    Evrimcilerin Australopithecus serisine en son dahil ettikleri fosillerden biri, Australopithecus ramidus veya öteki adıyla Ardipithecus ramidus'dur. California Üniversitesi'nden Tim D. White ve J. Desmond Clark başkanlığındaki bir ekip tarafından Etiyopya'da bulunmuş ve Eylül 1994'te kamuoyuna duyurulmuştur.

    4.4 milyon yıl yaşında olduğu söylenen bu canlının hemen hemen tüm el parmak kemikleri ve 7 bilek kemiği bulunmuştur. A. ramidus'un 120 cm. civarında bir boya sahip olduğu tahmin edilmektedir. Dişler maymunlarınkine benzerdir. Bebek dişleri, diğer Australopithecuslar'dan bile daha çok maymuna benzemektedir. Ramidus ile beraber bulunan diğer fosiller ise, canlının ormanda ağaçlar üzerinde yaşadığını göstermektedir. Sonuçta eldeki tüm bulgular, bu fosillerin de nesli tükenmiş bir maymun türüne ait olduğunu göstermektedir. Üstte: Australopithecus ramidus'a ait olduğu kabul edilen bir diş parçası.
    GERÇEK İNSAN FOSİLLERİ

    Bir Cro-Magnon kafatası. Bu seriye ait tüm fosiller, bizlerden -ırksal bazı farklılıklar dışında- farkı bulunmayan insanlara aittir.
    Hayali insan evriminin bir sonraki basamağı ise "homo" yani insan serisidir. Bu serideki canlılar günümüz insanından çok farklı olmayan sadece ırksal bazı farklılıkları bulunan insanlardır. Evrimciler bu farklılıkları abartmaya çalışarak sözkonusu insanları günümüz insanının bir "ırkı" olarak değil, ayrı bir "tür"ü olarak yorumlamışlardır. Oysa birazdan da göreceğimiz gibi homo serisindeki insanların tümü aslında normal birer insan ırkından başka birşey değildir. Evrimcilerin hayali şemasına göre homo türünün kendi içindeki hayali evrimi şöyledir: Önce homo erectus, sonra arkaik homo sapiens ve neandertal insanı, sonra da cro-magnon adamı ve günümüz insanı oluşur.
    Homo serisindeki yukarıda saymış olduğumuz "tür"lerin hepsi, her ne kadar evrimciler aksini iddia etseler de aslında az önce de vurguladığımız gibi gerçek insanlardan başka birşey değildirler. Öncelikle evrimcilerin en ilkel tür saydıkları homo erectus'u inceleyelim.
    Homo erectus'un "ilkel" bir tür olmadığını gösteren en etkileyici delil, en eski homo erectus kalıntılarından olan "Turkana Çocuğu" fosilidir. Turkana Çocuğu adlı bu fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğu ve büyüdüğü zaman 1.83 boyunda olacağı tahmin edilmektedir. Bu fosilin sahibinin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır! Uzun ve ince olan iskelet yapısı, günümüzde tropik bölgelerde yaşamakta olan insanların iskelet yapısıyla tamamen uyuşmaktadır. Bu fosil, homo erectus'un günümüz insanının bir ırkı olduğunun en önemli delillerindendir. Richard Leakey homo erectus ve günümüz insanını şöyle karışılaştırır:
    Herhangi bir kişi farklılıkları farkedebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.29
    Yani Leakey şunu söylemektedir ki Homo erectus ve bizim aramızdaki fark, örneğin zencilerle eskimolar arasındaki farklılıklardan fazla değildir. Homo erectus'un bu kafatası özellikleri, beslenme biçimi, genetik göç, diğer insan ırklarıyla belli bir süre kaynaşmama gibi olayların sonucunda ortaya çıkmıştır. Homo erectus'un "ilkel" bir tür olmadığının bir başka kanıtı bunların 27.000 yıllık ve hatta 13.000 yıllık fosillerinin bulunmuş olmasıdır. Bilim dünyasında büyük yankılar uyandıran ve -bilimsel bir dergi olmayan- Time'da bile yayınlanan bir makaleye göre Java adasında yaşının 27.000 yıllık olduğu belirlenen homo erectus fosilleri bulunmuştur. Avusturalya'da Kow Bataklığında ise 13.000 yıllık homo sapiens-homo erectus özellikleri taşıyan bazı fosiller bulunmuştur. Bütün bu fosiller, homo erectus'un günümüze oldukça yakın tarihlerde bile yaşamını sürdürmüş olduğunu ve bunların bildiğimiz insanının bugüne dek ulaşamamış ve tarihe gömülmüş bir ırkından başka birşey olmadıklarını göstermektedir.

    ARKAİK HOMO SAPIENS VE NEANDERTHAL ADAMI
    Arkaik homo sapiens, hayali evrim şemasının günümüz insanından bir önceki basamağını oluşturur. Aslında bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek birşey yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı araştırmacılar, bu türün temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını söyleyerek Avusturalyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler. Aborijin yerlileri de aynı bu tür gibi kalın kaş çıkıntılarına, içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler. Ayrıca çok yakın bir geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın bazı köylerinde bu insanların yaşamış olduklarına dair çok ciddi bulgular ele geçirilmiştir.

    NEANDERTHAL:
    MODERN BİR İNSAN
    Yanda, İsrail'de bulunan Homo sapiens neanderthalensis, Amud 1 kafatası yer alıyor. Neanderthal Adamı, genel olarak kısa boylu ve sağlam yapılı olarak bilinir. Ancak bu fosilin sahibinin 1.80 m. boyunda olduğu tahmin edilmektedir. Beyin hacmi ise bugüne kadar rastlanılanların en büyüğüdür: 1.740 cc. Bu nedenlerle bu fosil, Neanderthaller'in ilkel bir tür olduğu yönündeki iddiaları çok kesin bir biçimde yıkan bir delil niteliğindedir.
    Evrimciler arkaik homo sapiense en önemli örnek olarak Hollanda'nın Neander vadisinde bulunan ve Neandertal adamı adı verilen insan fosillerini gösterirler. Zaten günümüzde birçok araştırmacı, Neandertal insanını günümüz insanının bir alttürü olarak tanımlayarak "homo sapiens neandertalensis" demektedir. Bu ırkın günümüz insanıyla beraber, aynı anda ve aynı coğrafya'da yaşadığı kesindir. Bulgular, Neandertallerin ölülerini gömdüklerini, çeşitli müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış homo sapiens sapienslerle beraber gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını açıkça göstermektedir. Neanderthal fosillerinin tamamen modern olan kafatasları ve iskelet yapıları da herhangi bir spekülasyona açık değildir. Bu konuda ciddi bir otorite sayılan New Mexico Üniversitesi'nden Erik Trinkaus şöyle yazar:

    Neanderthal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar, şunu göstermektedir ki Neanderthallerin anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbirşey yoktur.30
    Bunlara ek olarak Neandertallerin günümüz insanına göre bazı üstünlükleri bulunmaktadır. Neandertallerin beyin hacimleri günümüz insanınkinden daha büyüktür ve bunlar vücut olarak daha sağlam yapılı ve kas gücü olarak bizlerden çok daha güçlüdürler. Yine Trinkaus şöyle der: Neanderthallerin kendine özgü yapısı, gövde ve uzuv kemiklerinin genel olarak abartılı biçimde yapılı olmasıdır. Bütün iyi korunmuş kemikler, modern insanlar tarafından ender olarak sahip olunabilecek bir güce işaret ediyor. Dahası bu özellik sadece yetişkin erkeklerde değil, yetişkin kadınlarda, yaşlılarda ve hatta çocuklarda bile görülebiliyor.31
    Kısacası Neandertaller, sadece zamanla asimile olmuş özgün bir insan ırkıdır. Tüm bunlar, "insanın evrimi" denebilecek bir sürecin tarihte hiç yaşanmadığını gösterir. Tarihte sadece farklı maymun türleri ve bazı fiziksel özellikleri bugünkü ortalama insandan farklı olan farklı insan ırkları yaşamıştır. Evrimciler bunları birbiri ardına dizerek hayali bir evrim şeması oluştururlar.
    Oysa gerçekte ortada hiç bir ara form yoktur. Yani insanlar her zaman insan, maymunlar da her zaman maymun olmuşlardır.

    28. Charles E. Oxnard, "The Place of Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt", Nature, Sayı: 258, s. 389.
    29. Richard Leakey, The Making of Mankind, London: Spehere Books 1981, s. 116.
    30. Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, Sayı 87, Aralık 1978, s. 10; R. L. Holloway, "The Neanderthal Brain: What Was Primitive", American Journal of Physical Anthropology Supplement, Sayı 12, 1991, s. 94.
    31. Erik Trinkaus, "Hard Times Among the Neanderthals", Natural History, Sayı 87, Aralık 1978, s. 10.

  9. #9

    Kayıt Tarihi
    07-10-2010
    Mesajlar
    113
    Karizma Gücü
    2

    Nikomedia'nın sorusuna cevap: Darwinizm Kesin Bilimsel Delillerle Çökmüştür. Buyrunuz:

    Alıntı nikomedia tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    1. Yaradılışçılığın anlattığı ile Darwincilerin anlattığı arasında pek fark göremiyorum. Biri kendi kendine oluştuğunu iddia ederken, diğeride bunu olağanüstü güçleri olan her şeyi var ettiğine inandığı Tanrı kavramına mal ediyor.
    Ara geçiş formlarını ispatlayamayan Darwinci ile her şeyi Tanrı yarattı diyen yaradılışçı arasındaki fark nedir?

    2. Homo Habilis'in uydurma olduğunu söyleyen Harun Yahya, insanoğlunun fiziksel özelliklerinin zamanla gelişmesini sadece takdir-i ilahiye bağlaması komik değil mi?
    Şayet vücut fonksiyonlarından belirli bir kısmını kullanabilen neanderthal ile günümüz modern insanına en yakın sapiens'in arasındaki farkı nasıl açıklayabilirsiniz?
    Lütfen bu kadar yazı yazıyorum, bari dikkatli okuyun. Darwin'in dediğini ispatlayan fosil yok ama Yaratılış ispat eden 350 milyondan fazla fosil var. Yani canlıların bir anda kendisinde önce hiç bir atası olmadan var olduğunu görüyoruz fosillerde. Bu siteyi lütfen inceleyiniz. Canlılar zaman içinde kademeli bir şekilde değil bir anda Allah'ın yaratmasıyla var olmuşlardır. Eğer sorularınızın cevabını bilimsel delilleriyle almak istiyorsanız bu delilleri inceleyiniz. Neanderthalleride, Sapiensleride açıkladık hep. ''Neandertaller insanın maymunsu atasıdır'' iddiası bir sahtekarlıktır

    http://www.yaratilismuzesi.com/

    FOSİL KAYITLARINA GÖRE TÜRLERİN KÖKENİ
    harles Darwin 1859 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayınladığında, türlerin kökenine dair kendi inançlarını açıklamış ve hayali evrim sürecinin çeşitli mekanizmalar yoluyla gerçekleştiğini iddia etmişti. İddiasına göre bu mekanizmalar ile evrim, türlerde küçük değişikliklere yol açmış, bunlar artarak büyümüş ve yeryüzündeki canlı türleri ortak bir atadan, küçük değişiklikler sonucunda türemişlerdi. Teoriye göre, canlı türleri birbirlerinden kesin farklılıklarla ayrılmamakta, peşpeşe gelen küçük değişikliklerle birbirlerinden farklılaşmaya başlamaktaydılar.
    Buna göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdi. Bir canlı türü, milyonlarca senelik uzun zaman dilimi boyunca tesadüfi ve kademeli değişiklikler yaşamış ve en sonunda tamamen başka bir türe dönüşmüştü. Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde çeşitli ara türlerin yeryüzünde var olup yaşamış olmaları şarttı. Bu ara türler, bir çeşit geçiş döneminde olduklarından gelişimini tamamlamamış, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıydılar. Bu sözde değişim süreci milyonlarca sene sürdüğünden, söz konusu ara formların yeryüzünde var oldukları sürenin de oldukça uzun olması ve bunların formların kalıntılarının çok sayıda bulunması gerekiyordu.
    Darwin buna inanıyordu. Zaman içinde çeşitli fosil araştırmalarıyla, söz konusu ara türlerin bulunacağını ve bu iddiasının kanıtlanacağını umuyordu. Teorisini de hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bu inanca dayanarak şekillendirmişti.

    Darwin'e göre, bütün canlılar birbirlerinden türemişti. Buna göre, bu hayali dönüşüm sürecinde, çeşitli ara türlerin yaşamış olmaları gerekiyordu. Ve bu canlılar, gelişimlerini tamamlamamış olduklarından, sakat, eksik ve kusurlu canlılar olmalıydılar. Ancak Darwin yanılmıştı. Çünkü fosil kayıtları, sürekli olarak kusursuz ve eksiksiz canlıların örneklerini vermekteydi. Bu gerçeğin en belirgin örneklerinin sergilendiği Kambriyen dönemi, tüm canlıları Allah'ın yarattığını en kusursuz şekli ile gösteriyordu.
    Darwin'in teorisi, sayısız ara formun yaşamış olmasını gerektiriyordu. Darwin bunu şu sözlerle ifade etmişti:
    Yaşayan veya soyu tükenmiş tüm türler arasındaki ara geçiş bağlantılarının sayısı inanılmaz derecede büyük olmalıdır.1
    Darwin kitabının başka bölümlerinde de aynı gerçeği dile getirmişti:
    Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.2
    Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosillerinin bir türlü bulunamadığının da farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı:
    Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.3
    Darwin'e göre, küçük değişikliklerle tesadüfen gelişen türler, önce aileleri, sonra düzenleri, sonra sınıfları ve sonra da canlıları, temel anatomik yapılarıyla birbirinden ayıran ve alemden sonra en büyük sınıf olan filumları oluşturmalıydı.
    Ancak fosil bulguları Darwin'in teorisine uymadı.
    Galler bölgesinde Cambria kayalıklarında bulunan Kambriyen dönemine ait fosiller, Darwin'in, teorisini şekillendirdiği sıralamaya büyük bir darbeydi. Dünya tarihinin en eski devri olan Kambriyen dönemi (542-488 milyon yıl önce), tek hücreli canlıların hüküm sürdüğü bir ortamda, tam gelişmiş halleri ile pek çok hayvan filumu ve sınıfının ani ortaya çıkışını temsil ediyordu. Başka bir deyişle, Darwin'in belirlediği sistematik sıra, tam tersine işlemişti. Filumlar, türlerden çok daha önce belirmişlerdi.
    Bu durum, bir evrimci için kuşkusuz oldukça şüpheliydi. Fosil bulguları ile ortaya çıkan sonuçların Darwin de farkındaydı. Bunu, teorisi için olabilecek en büyük zorluklardan bir tanesi olarak tanımlamıştı:
    Sonuçta, eğer benim teorim doğruysa, en eski Siluriyen* (Kambriyen) tabakasının oluşumundan önce, çok uzun zaman dilimleri geçmiş olmalı, Siluryen devrinden bu güne kadar geçmiş olan zaman kadar uzun zaman dilimleri. Ve henüz bilinmeyen bu zaman dilimleri içinde Dünya canlı yaratıklarla dolup taşmış olmalı. Bu büyük zaman dilimlerine ait fosil kayıtlarını neden bulamadığımız sorusu karşısında ise verebilecek tatmin edici bir cevabım yok...4
    *Darwin döneminde, Siluriyen tabakasının, şimdi Kambriyen olarak bildiğimiz tabakayı kapsadığı düşünülüyordu.
    Darwin, bilinen en eski fosil kayalıklarında hayvanlar aleminin en temel sınıflarının bazılarının aniden göründüğünü öğrendiğinde ise, bunu oldukça "ciddi" bir problem olarak nitelendirmiş ve "bu durum şu anda açıklanamaz şekilde kalmak zorundadır. Ve burada iddia edilen görüşlere karşı geçerli bir delil olarak öne sürülebilir", demişti.5
    Darwin döneminde yaşamın ciltler dolusu ansiklopediyi dolduracak miktarda bilgiye sahip olduğu bilinmiyordu. Canlı hücresi,içi su dolu bir torbacıktan ibaret sanılıyordu. Darwin döneminde fosil bilgileri de oldukça sınırlıydı. Kambriyen canlılarının detayları, bunların ani ortaya çıkışları ve bu durumun Darwinizm'e karşı büyük bir meydan okuma olduğu bilinmiyordu. Aradan geçen 150 yıl, canlıların evrim geçirmediklerini hem bilimsel ilerlemeler, hem de fosil kayıtları sayesinde açıkça gösterdi. Darwinizm, Darwin'den sonraki 150 yıl içinde açık bir şekilde çökmüştü.
    Ancak Darwin'e göre bu, yine de görünürde bir problemdi. Çünkü o, bu açık gerçeğe "ileride" bir açıklama getirilebileceğini düşünüyordu. İşte bu nedenle, "Dünya tarihinin fosil bulgularında yeterince iyi saklanmadığını" iddia etti. Ona göre organik kompleks varlıklar, Kambriyen tabakalarının oluşumundan çok önce yeryüzünde belirmişti ve bunların fosil kalıntıları da, Dünya tarihinin çok eski ve hiç bilinmeyen bir çağında herhangi bir yerde çökelmiş olmalıydı.6 Kambriyen'den önceki fosil yataklarının sıcaklık ve basınç nedeniyle değişikliğe uğradığını, bu nedenle tüm fosil izlerinin silinmiş olabileceğini varsayıyordu. Bundan dolayı da bütün büyük hayvan gruplarının, "yanlışlıkla" Kambriyen'e ait olarak tanıtıldığını iddia ediyordu. Darwin'e göre, yapılacak olan detaylı fosil araştırmaları ve kazılar, bu kayıp örnekleri ve verileri bir gün mutlaka ortaya çıkaracaktı.7
    Ancak Darwin yanılmıştı.

    Darwin, ileride ortaya çıkacak fosil bulgularıyla, teorisi için gerekli olan delillerin elde edilebileceğini düşünyordu. Ancak teknolojideki yenilikler, genetik, biyoloji, biyokimya ve tıp alanındaki gelişmeler ve elde edilen oldukça geniş kapsamlı fosil bulguları, Darwin'in teorisini tümüyle ortadan kaldıracak gerçekleri sundular.
    Kambriyen öncesi ile ilgili şu anki bilgilerimiz, Darwin'in dönemindekinden kuşkusuz çok daha iyidir. O dönemden bu yana, Kambriyen öncesi döneme ait fosiller üzerine çok fazla araştırma yapıldı. Ortaya çıkan sonuç ise, Darwin'in sorunlarını çözmektense, evrimciler açısından sorunları daha da zorlaştırdı. Kanada, Grönland ve Çin'de Kambriyen dönemine ait yeni fosil yataklarına rastlandı.8 Kambriyen öncesi dönem ile ilgili olarak ise, elde sadece tek hücreli bazı organizmalar bulunuyordu. Kambriyen fosillerinin benzerlerinden veya bu canlıların atası sayılabilecek herhangi bir canlıdan eser yoktu.
    Kambriyen döneminin böylesine geniş ve kompleks canlı örneklerini sunması, kuşkusuz Darwin'in türlerin kökeni iddialarını temelinden çökertmeye yeterlidir. Darwin, kendi teorisi için büyük bir trajedi olarak nitelendirilebilecek yeni fosil bulgularından haberdar olamadı. Bu bulgular, asıl Darwin'in takipçileri için büyük bir darbe niteliği taşıyordu. Türlerin kökeni için ortaya atılan iddialar, Kambriyen yataklarının getirdiği sonuçlarla altüst olmuştu. Peki Kambriyen dönemini diğer dönemlerden ayıran büyük fark neydi? Kambriyen canlılarının evrimcileri bu büyük endişeye sürükleyecek üstünlükleri nelerdi?
    Bunu farklı başlıklar altında inceleyelim.
    Fosillerin Yeterliliği
    Darwin döneminde, canlı hücresi, içi su dolu bir torbacıktan ibaret sanılıyordu. Dönemin bilim adamları hücrenin organellerinden ve DNA'dan haberdar değillerdi. Yaşamın, ciltler dolusu ansiklopediyi dolduracak miktarda bilgiye dayandığı bilinmiyordu. Anormal doğan bebekler, annelerinin doğum sırasında kapıldığı korkuların bir sonucu zannediliyordu. Darwin döneminde, bir bölgede toprağın sabanla sürülmesinin, o bölgenin iklimini değiştireceğine inanılıyordu. Uzayı ise renksiz bir sıvı olan eterin kapladığı zannediliyordu. Birkaç nesil boyunca elleri kesilen kişilerin çocuklarının elsiz doğacağına inanılıyordu. Darwin döneminde (1859), elektron mikroskobu henüz icat edilmemişti. Elektron mikroskobu bir yana, insanlık henüz buzdolabı (1938), telefon (1876), daktilo (1867) ve hatta tükenmez kalemle (1863) bile tanışmamıştı. Dönemin araştırmacıları, pergel, pusula, termometre ve benzeri basit araçlar kullanarak doğada olup biteni anlamaya çalışıyorlardı.
    Darwin döneminde, araştırmalar ve bu araştırmalar sonucunda ortaya çıkan fosil bilgileri de oldukça sınırlıydı.
    Darwin döneminde, Kambriyen döneminin 60 milyon yıldan daha eskiye dayanmadığı hesaplanmıştı. Buna göre Dünya'nın hesaplanan yaşı ise 200 milyon yıldı.9 (Dünya'nın şu an belirlenen yaşı 4.6 milyar yıldır.)
    Darwin döneminde, bilimin her dalı ciddi şekilde gerideydi ve bu nedenle hayali evrim süreci ile ilgili beklentiler, ilerleyen bilim ve teknolojiye ve onların insanlara sağlayacakları imkanların bulgularına bırakılmıştı. Darwin'in döneminde, fosil bulgularının bilinmeyen pek çok şeyi ortaya çıkaracağı beklentisi ile, ortaya atılan teoriler insanlara makul görünüyordu. Nitekim, o dönemden bu yana, Kambriyen dönemindeki bu ani ortaya çıkışı açıklayacak ara geçiş örneklerini bulma çalışmaları sürdü gitti. Amaç, Kambriyen fosillerini andıran Kambriyen öncesi döneme ait birkaç örnek bulabilmek, önceki dönemleri bu döneme sözde evrimsel olarak ilişkilendirecek bir bağlantı kurabilmekti.
    Aradan 150 yıl geçti. Bilim ve teknolojideki ilerlemeler insanlara çok önemli bilgiler verdi. Biyokimya, biyofizik, genetik ve moleküler biyoloji konularındaki gelişmeler, yeryüzündeki canlılarda moleküler düzeyde bir mükemmelliğin hakim olduğunu ve dolayısıyla moleküler düzeyde bir evrimleşmenin mümkün olamayacağını gösterdi. Paleontoloji alanındaki bulgular ise, yer altında saklı olan fosillerin büyük bir bölümünü ortaya çıkarttı ve yeryüzünde var olduğu iddia edilen hayali evrimsel geçmişi haklı çıkaracak "tek bir ara geçiş canlısı bile olmadığını" gösterdi.


    Darwin döneminde hücre yalnızca bir su damlasından ibaret sanılıyordu. Hücrenin, milyonlarca sayfalık ansiklopediyi dolduracak bilgiye sahip oldukça kompleks bir yapısı olduğu bilinmiyordu. Laboratuvarlar ve laboratuvarlarda kullanılan gereçler son derece ilkeldi. Genetik, tıp, biyoloji, biyokimya gibi bilim dalları tanınmıyordu.

    Henüz proteinlerin bile keşfedilmediği bu ortamda, Darwin, yaşamın sahip olduğu kompleksliğin farkında bile değildi. Bu şartlar altında ortaya attığı evrim teorisinin zamanla geçerliliğinin ortaya çıkacağını zannetmişti. Oysa bilimdeki ilerlemeler ve fosil bulguları, Darwin'in bu beklentisini tersine çevirdi.
    21. yüzyılın, paleontoloji konusunda getirdiği en büyük gerçek buydu. Yeryüzünün büyük bir kısmı kazılmıştı. Oldukça geniş çaplı yapılan araştırmalar sonucunda, çok sayıda fosil örneği elde edilmişti. Darwin'in zamanla çözüme ulaşacağını düşündüğü Kambriyen'le ilgili kayıp ara fosiller konusunda ise Darwinistler açısından şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştı: Günümüzden yarım milyar yıl ve daha öncesine ait sanılan tüm kompleks canlıların kalıntıları gerçekten de Kambriyen dönemine aittiler. Kambriyen öncesine ait fosil yatakları, Kambriyen'e geçişi gösteren hiçbir ara fosil örneği vermiyordu. Kambriyen döneminde, müthiş komplekslik ve çeşitlilik aniden ortaya çıkmıştı ve tüm bunlar Kambriyen sonrasında ortadan kaybolmuştu. Bu, gerçekten olağanüstü bir olaydı.

    Stephen Jay Gould
    Artık Darwin'in takipçilerinin, hayali "kayıp fosillerle" ilgili olarak "fosiller yetersizdir" iddialarının hiçbir dayanağı kalmamış oluyordu. Harvard Üniversitesi'nden evrimci paleontolog Stephen Jay Gould, hiç çekinmeden bu önemli itirafta bulunmuştu:
    Böyle bir patlamanın en ünlüsü, Kambriyen patlaması, modern çok hücreli yaşamının başlangıcına damgasını vurmaktadır. Birkaç milyon yıl içinde, neredeyse tüm hayvan anatomilerinin her temel çeşidi ilk defa olarak fosil kayıtlarında ortaya çıkmıştır... Prekambriyen (Kambriyen öncesi) kayıtlar şu anda yeterli derecede iyidir ve mükemmel ara geçiş formlarının keşfedilmemiş zincirleri ile ilgili eski iddia artık inandırıcı değildir.10
    Fosil kayıtlarının günümüzde yeterince iyi olması, evrimci paleontologlar açısından büyük bir hayal kırıklığıdır. Üstelik elde edilen fosil kayıtlarının, evrime bir delil vermemesinin yanı sıra, öne sürülen sahte delilleri de ortadan kaldırdığı bir gerçektir. Evrim teorisinin öne sürdüğü sahte ve yanıltıcı evrim delilleri: (1) Ele geçen yeni fosiller üzerindeki detaylı araştırmalar, (2) milyonlarca yıl öncesine ait örneklerin bulunduğu "yaşayan fosiller" ve (3) aynı canlıya ait fosillerin farklı zaman dilimlerinde ortaya çıkması ile anlaşılan "stasis" (fosillerdeki durağanlık) gerçeği sonucunda tamamen ortadan kalkmıştır. (www.yasayanfosiller.com) Yani fosil araştırmaları, Darwin'in beklentilerini değil, Darwin'in hiç beklemediği gerçekleri sunmuştur.
    Chicago'daki The Field Doğa Tarihi Müzesi'nin (The Field Museum of Natural History) eski müdürü, evrimci Dr. David M. Raup bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
    Şu anda Darwin zamanından 120 yıl ilerideyiz ve fosil kayıtları hakkındaki bilgimiz oldukça gelişti. Şu anda 250 bin türün fosil örneklerine sahibiz ama durum pek de değişmemiştir. Evrim kayıtları hala şaşırtıcı derecede düzensizdir ve ironik bir şekilde, şu anda Darwin'in zamanından daha az evrimsel ara form örneğine sahibiz. Bununla demek istediğim, fosil kayıtlarındaki Darwinist değişikliklerin klasik örnekleri, örneğin Kuzey Amerika'da atın evrimi, daha detaylı bilgiler sonucunda geçersizleşmiş veya değişime uğramak zorunda kalmıştır. Bundan daha az verilerin olduğu bir zamanda görünen şey basit tatlı ilerlemelerdi. Bunlar şimdi çok daha kompleks ve daha az aşamalı gibi görünmektedir. Bu durumda Darwin'in problemi son 120 yıldır azalmamıştır.11
    Evrimci zoolog David Kitts ise fosil kayıtlarının sunduğu bu gerçekleri, evrimciler açısından "bir zorluk" olarak yorumlamıştır:
    Paleontoloji, zorluklar sunmuştur. Bunlardan en kötüsü, fosil kayıtları içindeki boşluklardır. Evrim, ara geçiş formlarını gerektirir. Ama paleontoloji bunları sağlamamaktadır.12

    Günümüzden 1.2 milyar yıl öncesi, tek bir çekirdeğe sahip tek hücreli canlıların yeryüzünde hüküm sürdüğü bir ortamdır. Kambriyen'in başlangıç dönemlerine doğru ise, içinde birkaç farklı hücre tipi bulunan sünger tarzı canlılar karşımıza çıkar. Kambriyen dönemi ise bu canlıların sözde atalarının değil, bu canlılardan tamamen bağımsız, kompleks ve müthiş çeşitlilikteki canlıların ortaya çıktığı bir dönemdir. Darwinistlerin açıklama getiremedikleri bu üstün yaratılış, Allah'ın kusursuz bir eseridir.
    Paleontolojinin ortaya çıkardığı gerçek şudur: Prekambriyen adını verdiğimiz Kambriyen öncesi dönem, fosil kayıtlarına göre tümüyle tek hücreli canlıların yaşadığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzden 1.2 milyar yıl öncesi, içinde DNA bulunan bir çekirdeğe sahip tek hücreli canlıların yeryüzünde hüküm sürdüğü bir ortamdır. Kambriyen'in başlangıç dönemlerine doğru gelindikçe, içinde birkaç farklı hücre tipi bulunan sünger tarzı canlılar karşımıza çıkar. Hücreler, kendi fonksiyonlarını yerine getiren özelleşmiş durumdaki hücrelerdir. Ancak bu canlılar, herhangi bir kapsamlı iç yapıya sahip olmayan, sinir sistemleri veya kas lifleri bulunmayan varlıklardır.13 Yani Kambriyen canlılarından oldukça farklıdırlar.
    Fosil kayıtları Kambriyen'e ait olarak, bir anda ortaya çıkan birbirinden bağımsız, müthiş çeşitlilikteki canlıların özelliklerini ortaya çıkarmıştır, onların atalarını değil! Kaliforniya Üniversitesi'nden evrimci biyolog James W. Valentine, bu konuyla ilgili olarak şu itirafta bulunmaktadır:
    Fosil kayıtları, filum ve omurgasız sınıflarının kökeni sürecine doğrudan kanıt sağlama konusunda oldukça az yardımcı olmaktadır. Fosil kalıntılarından söyleyebileceğimiz kadarıyla, fosil kayıtlarındaki her filum, ilk ortaya çıktığında, karakteristik vücut planı ile çoktan evrimleşmiş haldedir. Hiçbir filum birbiri ile ara fosiller yoluyla bağlantılı değildir. Gerçekten de, hiçbir omurgasız sınıfı bir başka sınıf ile bir seri ara geçiş canlısı yoluyla bağlantılı olamaz. Filum ve sınıflar arasındaki ilişki onların benzerliklerine göre anlaşılır. Ancak, filojeni analizlerinin en komplike teknikleri bile filumlar arasındaki (ya da aynı zamanda pek çok sınıf arasındaki) ilişki ile ilgili fikir ayrılıklarını çözmekte başarılı olamamaktadır.14

    Bruce Runnegar
    Valentine'ın itiraf ettiği bu gerçek, fosil kayıtlarının evrime hiçbir kanıt sağlamadığı, canlıların bulundukları yerde aniden ortaya çıkmış oldukları gerçeğidir. Bir başka deyişle evrimci bilim adamları, Kambriyen'le ilgili olarak bir evrimin gerçekleşmediğini itiraf etmek zorunda kalmaktadırlar. Hayali Prekambriyen ara geçiş fosilleri yerine, sayıları artmış kompleks Kambriyen canlıları ile karşılaşılması, Kaliforniya Üniversitesi paleontoloji profesörü evrimci Bruce Runnegar'ın da şu itirafta bulunmasına sebep olmuştur:
    Beklendiği gibi paleontologlar fosil kayıtları üzerinde yoğunlaştılar ve omurgasız gruplarının müthiş çeşitliliğinin erken tarihi ile ilgili çok zengin bir bilgi topladılar. Ama onların kökeni hakkında öğrendikleri oldukça az.15
    Evrim teorisinin dayandığı tek nokta fosil kayıtlarıdır. Ancak fosil kayıtlarının yeterliliği, yeryüzünün oldukça büyük bir alanının kazılıp araştırılmış olduğu gerçeği, canlıların evrim geçirmediklerinin açıkça anlaşılması için yeterlidir. Yaşanmış olan herhangi bir evrim süreci yoktur. Evrimcilerin, "fosil kayıtları yeterlidir ve şu ana dek hiçbir ara fosil canlısına rastlanmamıştır" şeklindeki açıklamaları, aslında "evrim teorisini destekleyecek tek bir delil bile yoktur" itirafından farklı bir şey değildir. Ve bu gerçek, açıkça, tüm delilleriyle Allah'ın Yüce Varlığı'nı, mükemmel yaratma sanatını ve üstün kudretini göstermektedir. Canlılar, adeta birer sanat eseri gibi, sahip oldukları tüm hayranlık uyandırıcı özellikleriyle birlikte Allah'ın dilediği bir anda, Allah'ın dilemesiyle yaratılmışlardır.
    Haberin olsun, göktekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah'ındır. Haberin olsun; şüphesiz Allah'ın va'di haktır; ancak onların çoğu bilmezler. O, diriltir ve öldürür. Ve O'na döndürüleceksiniz. (Yunus Suresi, 55-56)



    Kambriyen Öncesi Yeryüzü
    550 milyon yıldan daha yaşlı olmayan Kambriyen kayaları en eski hayvan fosillerini içeriyordu - arthropodlar, yumuşakçalar, brachiopodlar ve diğerleri. Bunların aşağısında hiçbir hayvan fosili yoktu. Darwin'in kendisi de kabul etmekteydi ki, doğal seleksiyon ile evrim teorisi, bütün bu canlıların türedikleri önceki popülasyonları içine alan bir tarihe sahip olmalıydı. Bilim adamları sayısız önerilerle geldiler; canlıların evrimindeki bu kritik aralıkta bulunan fosilleri barındıran kayalıklar aşınmış veya metamorfoza uğramıştı. Veya canlılar taze su kaynaklarının bulunduğu göllerde ortaya çıkmış ve hemen arkasından okyanuslara gitmişlerdi. Bunların hiçbiri tatmin edici değildi. Ve Kambriyen döneminin başlangıcını tanımlayan zengin hayvan fosilleri, bir muamma olarak kaldı.16
    Prekambriyen dönemi (Kambriyen öncesi dönem), Dünya'nın oluşumundan Kambriyen dönemine kadar olan süreye verilen isimdir. Dünya'nın yaşının yaklaşık 4.6 milyar yıl olduğu kabul edilmektedir. Bu dönemdeki en eski organizmalara ait doğrudan kanıtlar ise 3.5 milyar yıl öncesine aittir. Bunlar siyanobakteri (cyanobacteria) adı verilen, denizlerde yaşayan ve fotosentez yapabilen bakteri kolonilerinin bazı katmanlarda bir halı gibi serilmiş kalıntılarıdır. Siyanobakteriler, prokaryot tipi tek hücreli canlılardır. Yaklaşık 2 milyar yıl kadar önce ökaryot tipi hücreler fosil kayıtlarında belirmiştir. Bunlar, hücrelerindeki DNA çekirdek içinde paketlenmiş olan ve zarla kaplı organellere sahip olan hücrelerdir (Bu özellikler prokaryotlarda bulunmaz). Yeryüzü, günümüzden 3.5 milyar ila 600 milyon yıl önceki dönemde, sadece prokaryot ve ökaryot tipi tek hücreli organizmalara ev sahipliği yapmıştır. Dolayısıyla yaşam formları, yeryüzü tarihinin yaklaşık %85'inden fazlasında ancak tek hücreli canlılardan ibarettir.
    Çok hücreli organizmalar ise ilk olarak 600 milyon yıllık kayalıklarda ortaya çıkmaktadırlar. Bunların çoğu, yorumlanmaları güç olan ve varlıkları çamur tabakalarında bıraktıkları kurumuş izlerden anlaşılan organizmalardır. Yapı olarak genellikle yassıdırlar. Görünürde hiçbir organa sahip değildirler. Gözleri, hareket etmelerini sağlayan uzantıları, kısacası kompleks fizyolojik sistemleri yoktur.
    Dolayısıyla Prekambriyen döneminde, yaşam formları çok geniş zaman dilimleri boyunca tek hücreli canlıları barındırmış, ancak Prekambriyen'in sonunda -çoğunun niteliği belirsiz- çok hücreliler ortaya çıkmıştır.
    Kambriyen dönemi, Prekambriyen'in bu tekdüzeliğine kıyasla geniş çaplı ve ani bir yeşerme gibidir. Bu yeşerme, hiçbir organa sahip olmayan canlıların hakim olduğu dönemin perdesini kapatmış, biyolojik kompleksliğin olağanüstü boyutlarda artış gösterdiği, ekosistemlere sahip, yepyeni bir dönem başlatmıştır. Bu dönemde, dünyanın her yerinde, aşağı yukarı aynı zamanda, kabuklu deniz omurgasızlarının mükemmel çeşitleri ortaya çıkmıştır.
    Ortaya çıkan canlı grupları anatomik olarak birbirlerinden kolaylıkla ayırt edilebilen, özgün beden yapılarına sahiplerdi. Bunlar, günümüzde de örnekleri bulunan eklembacaklılar, brachiopod'lar (duyargalarına yakın kabukları bulunan omurgasız) ve yumuşakçalar gibi filumlardı. Kambriyen'de ortaya çıkan filum sayısı, yorumlara göre değişmekle beraber, ortalama 50 civarındaydı. Kambriyen canlılarının bazıları, daha önce yaşamış hiçbir canlının sahip olmadığı göz, solungaç, duyarga, ayaklar, mide gibi kompleks organlar ve kompleks fizyolojik sistemlerle donanmıştı. Kısacası, günümüz okyanuslarında gördüğümüz sert kabuklu omurgasızların tüm tipik formları ilk olarak Kambriyen denizlerinde belirmişti.


    Prekambriyen dönemini önemli kılan, evrimcilerin, Kambriyen patlaması sonucunda ortaya çıkan fosillerle ilgili bir ipucu sağlayacak, bunların hiç gerçekleşmemiş evrimleri hakkında delil verebilecek bir dönem olduğunu düşünmeleriydi. Evrimcilere göre, Kambriyen patlamasının tüm delillerinin, Prekambriyen devrinde ortaya çıkmaları gerekiyordu. Kambriyen'e ait canlıların tüm hayali ataları, Prekambriyen'de kendilerini göstermeliydiler. Aksi takdirde, canlıların evrimi senaryosu, bir senaryo olmaktan öteye gidemeyecek ve rafa kaldırılacaktı. Nitekim öyle de oldu.

    Niles Eldredge
    Kambriyen canlılarının özellikleri keşfedildikçe, Prekambriyen devri çok daha büyük bir öneme sahip oldu. Ancak zamanla artan araştırmalar, daha da artan bulgular, bu dönem ile ilgili olarak yalnızca şu bilgileri veriyordu: Prekambriyen döneminde tek hücreli canlılardan başkası yaşamamıştı. Yapılan detaylı araştırmalar, bundan fazlasını göstermiyordu. Bulunan fosiller, yumuşak bedenlerinden örnekler bırakmış olan bu canlılara aitti. Fosiller, kompleks canlıların evrimsel ataları ile ilgili herhangi bir bilgi vermiyor, durumu evrimciler açısından çok daha zorlaştırıyordu. Kaliforniya Üniversitesi'nden Botanik Profesörü evrimci Daniel I. Axelrod, Prekambriyen kayalıklarının, aradıkları fosilleri vermediği gerçeğini şu şekilde açıklıyordu:
    Jeoloji ve evrimin çözülmemiş en büyük problemlerinden biri, tüm kıtalardaki alt Kambriyen kayalarında çeşitli, çok hücreli deniz omurgasızlarının ortaya çıkışı ve çok daha uzun bir dönem boyunca bunların kayalıklarda olmayışıdır.17
    Söz konusu bulguların açığa çıkardığı gerçek şudur: Evrimcilerin sürekli olarak karşılaştıkları fosil kayıtlarındaki boşluk, Prekambriyen yataklarında tekrar karşılarına çıkmıştır. Siyaset bilimci ve aynı zamanda bir evrimci olan Robert G. Wesson, evrimcilerin görmezden gelemeyecekleri fosil kayıtları gerçeği ile ilgili şunları söylemiştir:
    Fosil kayıtlarındaki boşluklar bir gerçektir. Herhangi bir önemli kolun fosil kaydının yokluğu, oldukça şaşılacak bir şeydir. Türler genellikle veya hemen hemen durağandır, (...) sınıflar hiçbir zaman yeni türlere veya sınıflara evrim göstermemekte, ama birbirlerinin yerine geçmekte ve bu değişim neredeyse ani olmaktadır.18
    Fosil bilimcilerin ortaya çıkardıkları gerçek; dört milyar yıl önceki manzaranın, bundan 600 milyon yıl öncesine kadar değişmemiş olduğudur. Bu uzun dönem, tek hücrelilerin barındığı ıssız bir dünya ortamını tarif eder. Evrimciler bu büyük boşluğa açıklama getirebilmek için çok uğraşmışlardır. Ancak şimdiye kadar getirilen tüm iddialar geçersiz kalmış ve Prekambriyen'e ait hayali ara geçiş boşluğunu dolduracak herhangi bir delile rastlanmamıştır.
    Bazı evrimciler, kendileri açısından zor olan bu durumu çeşitli şekillerde açıklamaya çalışırlar. Örneğin evrimci Niles Eldredge, şu açıklamanın ardına sığınmıştır:
    Erken Kambriyen'deki ara geçiş formlarıyla ilgili pek fazla kanıt göremiyoruz, çünkü ara geçiş formları yumuşak bedenli olmalı ve bu nedenle de fosil bırakmaları muhtemel olmamalıdır.19
    Aslında Eldredge'in veya herhangi başka bilim adamının bu açıklamayı yapmış olmaları şaşırtıcıdır. Çünkü onlara göre, kabuklu Kambriyen canlılarının hayali kökeni her ne ise, mutlaka kompleks varlıklar olmalıdır. Zorlukla bulunabilen yumuşak bedenli canlılar değil.
    Üstelik, yapılan bu açıklama bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Çünkü Prekambriyen döneminde yaşamış, tek hücreli canlılara ait fosiller oldukları gibi kalmışlar ve araştırmacılara pek çok örnekler sunmuşlardır. Ayrıca, Kambriyen canlılarının pek çoğunun sinir sistemleri de dahil olmak üzere yumuşak dokularının büyük bölümü fosil kalıntılarında kalmış durumdadır. Bu durumda, yumuşak yapılı hayali ara geçiş canlılarının fosil kalıntısı bırakmadıkları iddiasını, Prekambriyen ve Kambriyen kayalıkları baştan geçersiz kılmaktadır.
    Nitekim Eldredge, bu konu ile ilgili olarak şu itirafta da bulunma ihtiyacı hissetmiştir:
    Çok hücreli yaşamın ani çeşitliliği ile ilgili hala oldukça büyük bir problem var. Bunda hiçbir şüphe yok. Bu gerçekten şaşılacak bir şey.20
    Eldredge ile birlikte "sıçramalı evrim" teorisini gündeme getiren ve bu teori ile Kambriyen canlılarına açıklama getirmeye çalışan Stephen Jay Gould'un bu konudaki itirafı ise, çok daha açıklayıcıdır:
    Canlılığın tarihinde açık bir gelişme bulunamamasını, fosil kayıtlarının en kafa karıştırıcı gerçeği olarak görüyorum.21


    Fosil kayıtlarında, hiçbir ara geçiş fosili yoktur. Timsahlar timsah, sincaplar sincap, tavşanlar da tavşan olarak iz bırakmışlardır. Bu gerçek, evrimcilerin tüm canlıların hayali atalarının oluşmasını bekledikleri Kambriyen dönemi için de böyledir. Canlılar, hiçbir ara geçiş özelliği göstermeden, hiçbir hayali ataya sahip olmadan, tam kompleks halleriyle fosil kayıtlarında bir anda belirmişlerdir.
    Olaylara objektif bakan ve mantıklı düşünen bir insan için aslında bunda şaşırtıcı hiçbir yön yoktur. Yeryüzü, yaşanmamış bir geçiş süreci ile ilgili bilgi vermemektedir ve bu son derece doğaldır. Çünkü evrim süreci diye bir şey yoktur. Prekambriyen kayalıklarında tek hücreli canlıların fosilleri ele geçmiştir, çünkü o dönemde yaşayan yegane canlılar onlardır. Geride bıraktıkları kalıntılar ve o dönemde Dünya'nın ve atmosferin özelliklerine dair veriler bu gerçeği kanıtlamaktadır.
    Ne Prekambriyen dönemde ne de bu dönemin öncesinde ve sonrasında yaşanan bir evrim yoktur ve fosiller bunu en güzel şekilde delillendirmektedirler. Fosiller, günümüzden milyonlarca yıl önce yaşamış olan canlıların birer yaratılış harikası olduklarını ve Allah'ın üstün gücü ile bir anda, kusursuz şekilde var edildiklerini göstermektedir. Evrimcilerin tek dayanağı olan paleontoloji, yaratılış gerçeğini kanıtlamış ve evrim teorisini açıkça geçersiz kılmıştır. (Detaylı bilgi için bkz. Ara Geçiş Açmazı, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık) Evrim savunucularının bir kısmı bunu kabul etmişlerdir. Fakat bazı evrimciler tarafından bunun kabul edilmesi, zaman alacak gibi görünmektedir. Glasgow Üniversitesi'nden jeoloji profesörü evrimci Neville George, Prekambriyen canlılarının hiçbir ara geçiş örneği sunmaması gerçeğinin, "özel bir yaratılış" dışında hiçbir açıklaması olmadığını şu sözlerle itiraf eder:
    Temel hayvan gruplarının evrimsel bir kökeni olduğunu ve bunun özel bir yaratılış olmadığını kabul ettiğimizde, Prekambriyen kayalıklarında filumların tek bir üyesinin bile hiçbir şekilde fosil kaydı bırakmamaları, Darwin döneminde olduğu gibi, şu anda hala açıklamasızdır.22
    Prekambriyen döneminde yaşayan tek hücreli canlıları var eden, onlar için bir yaşam tarzı belirleyen ve onların tüm durumlarını bilen Allah'tır. Müthiş çeşitliliğe sahip Kambriyen canlılarını ortaya çıkaran, onlara birbirinden farklı özellikler verip onları birlikte yaşatan da Allah'tır. Allah, tüm varlıkların Yaratıcısı'dır. Evrimciler bu gerçeği görmedikleri, açıkça kabul etmedikleri sürece, yeryüzü tarihine ait tüm gerçekler onları şaşırtmaya, onları çaresiz bırakmaya devam edecektir.


    Sahte Bir Ara-Geçiş Faunası*: Ediacaran
    Kambriyen kayalarının altındaki kayalara Prekambriyen kayaları ismi verilir. Bunların bazıları binlerce metre kalınlıktadır ve çoğu yerinden oynamamıştır, dolayısıyla fosillerin korunumu için çok uygun koşullar sağlamaktadırlar. Eğer mikroskobik, tek hücreli, yumuşak bedenli bakteri ve algleri bulmak mümkünse, bu organizmalarla kompleks omurgasızlar arasındaki geçiş formlarının fosillerini bulmak da kesinlikle mümkün olmalıdır. Böylesine kompleks organizmaların çeşitliliğinin evrimleşmesi için gerekli çok uzun zaman diliminde milyar kere milyarlarca sayıda ara formlar yaşamış ve ölmüş olmalıdırlar. Dünyanın müzeleri, geçiş formlarının devasa koleksiyonlarıyla dolup taşıyor olmalıdır. Gerçekte, böyle tek bir fosil dahi bulunmuş değildir! Başlangıçtan beri denizanaları denizanası, trilobitler trilobit, süngerler sünger ve salyangozlar da salyangoz kalmışlardır. Dahası, örneğin, deniztarağı ve salyangoz; sünger ve denizanası; veya trilobit ve yengeçleri birbirine bağlayan tek bir fosil bulunmuş değildir.23 (Kaliforniya Üniversitesi Biyokimya profesörü Duane Gish)

    Kambriyen öncesi canlıların kalıntılarının bulunduğu Avustralya'daki Ediacara tepeleri.
    Ediacaran faunası, Prekambriyen'in sonunda günümüzden yaklaşık 620 ila 543 milyon yıl önceki dönemde yaşamış çok hücreli canlıları temsil eder. Prekambriyen'in sonlarına doğru, Avustralya'nın Ediacara tepelerinde, yaklaşık 600 milyon yıl öncesine ait olarak bulunan fosiller, daha önceki bulgulardan herhangi bir sonuca ulaşamamış evrimci çevreler için, bir umut ışığı olarak kabul edilmiştir. Çok hücreli canlılarda görülen çeşitlilik evrimciler tarafından, Kambriyen canlılarına ulaşan bir evrimsel süreç olarak değerlendirilmek istenmiştir. Günümüz evrimci bilim adamları bu fosillerden yola çıkarak, Kambriyen döneminin açıklanabileceğini iddia etmişler ve çeşitli teoriler üretmişlerdir. Ancak bu yönde gösterilen çabalar da, hiçbir bilimsel bulgu ile delillendirilememiş ve sonuçsuz kalmıştır.
    1946 yılında Avustralyalı jeolog Reginald Spriggs'in, Avustralya Flinders Sıradağları'ndaki Ediacara tepelerinde bulduğu fosiller, 580-560 milyon yıl öncesini temsil ediyordu. Bilim adamları Paleozoik dönemden önce gelen bu döneme Ediacaran dönemi adını vermişlerdir. Ediacaran faunasının özelliği, bu dönemde aniden ortaya çıkan bazı çok hücreli canlıların varlığı nedeniyle, evrimci bilim adamları tarafından büyük bir heyecanla sahte bir ara geçiş faunası olarak kabul edilmesiydi. Kambriyen dönemine yakınlığı nedeniyle bu fosiller, evrimciler için büyük önem taşımaktaydılar. Avustralya'da bu döneme ait pek çok fosil bulunmasının ardından, Güney Namibya, Rusya, İngiltere, İsveç, Kanada ve Amerika'da da bu dönem fosil örneklerine rastlandı. Bütün bu araştırmalar sonucunda ele geçen sonuç şuydu: Ediacara bölgesinde rastlanmış olan yaklaşık 16 değişik tür, arkalarında hiçbir sert doku kalıntısı bırakmamışlardı.24 Bir başka deyişle, bu canlıların tamamı yumuşak vücutlu idi.
    Prekambriyen dönemin hemen ardından Ediacaran dönemi yataklarında, aniden, büyük bir çeşitlilikte çok hücreli canlıların ortaya çıktığı doğrudur. Fakat bunlar, Kambriyen canlılarından tamamen farklı, kendilerine özgü biçimleriyle ortaya çıkarlar. Bu canlılar, Kambriyen canlılarında olduğu gibi sert dokulara ve çeşitli kompleks yapı ve organlara sahip değildirler. Bunlar, genellikle tüylü eğrelti otuna, keseye ve diske benzer şekillere sahip canlılardır. Çeşitli hassas uzantılara sahip olan bu organizmaların hiçbirinin baş kısımları veya dolaşım, sinir ya da sindirim sistemleri yoktur. Kompleks fizyolojik sistemlere sahip değildirler ve nitelikleri genel olarak belirsizdir.
    Bu çok hücreli yaşam formlarının Kambriyen'in hemen öncesinde ortaya çıkması, bu canlılar üzerinde oldukça fazla spekülasyon yapılmasına neden olmuştur. Kambriyen canlılarına açıklama getirmeye çalışan hemen her evrimci bilim adamı, Ediacaran dönemi canlıları üzerinde teoriler üreterek Kambriyen'e bir "ata" bulmaya çalışmıştır. Örneğin, evrimci paleontolog Martin Glaessner ve çalışma arkadaşları, Ediacaran faunasında, günümüz filumlarına ait bazı özellikler tespit edebileceklerini, ancak bu fosillerin, özellikleri tanımlayabilecek kadar iyi muhafaza olmadıklarını iddia etmişlerdir. Yine bir evrimci olan paleontolog Dolf Seilacher ise, aslında günümüz denizanalarına benzer canlıların o dönemde yaşadıklarını, ama kıyıya çıktıklarında kumun üzerindeki çukurlar haline geldiklerini iddia etmiştir. Ona göre, bu durum bazı hayvanların suyun içinde yüzmek yerine, çamurun altında yaşadıkları izlenimini de vermiştir.25 Alman paleontolog Adolf Seilacher ve Harvard Üniversitesi'nden Stephen Jay Gould için bu fosiller, tek hücreliden Kambriyen'deki müthiş çeşitliliğe geçiş sırasında yaşanan "başarısız deneylerdir". Oregon Üniversitesi'nden paleontolog Gregory Retallack için ise, Ediacaran fosilleri hayvan bile değildirler. Ona göre bunlar, birer liken örneğidirler. (Liken: Mantarlarla alglerin ortak yaşamasından ortaya çıkan yeni canlı türü.) Fotosentez yolu ile beslenebilmişler ve 5 km'ye varan kayalıkların altında oldukları gibi kalmışlardır.26
    Görüldüğü gibi Ediacaran konusunda evrimcilerin kendi aralarında bile bir fikir birliği yoktur. Asıl önemli olan ise; bu iddiaların hiç birinin, Kambriyen dönemindeki ani canlı patlamasının nasıl meydana geldiğine bir açıklama getirememesidir. Hiçbiri, Kambriyen canlılarının sözde atalarının nerede olduklarına dair bir ipucu vermemektedir. Ayrıca, Ediacaran faunasında bulunan ve Kambriyen canlılarından farklı şekillerde nitelendirilen bu yeni formların da kökeninin ne olduğunun açıklanması gerekmektedir. Dolayısıyla Ediacaran canlıları, evrimciler için bir umut ışığı değil, açıklanması gereken bir başka önemli sorundur.

    Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz? Dilerse sizi giderir-yok eder ve yeni bir halk getirir.
    (İbrahim Suresi, 19)
    Kaliforniya Berkeley Üniversitesi'nin Paleontoloji Müzesi isimli internet sayfasında bu dönem canlıları hakkında şunlar söylenmektedir:
    Bu fosillerin ne olduğu sorusu hala herkesi tatmin edecek şekilde cevaplanmış değil; çeşitli zamanlarda yosun, liken, dev tek hücreli hayvanlar ve hatta günümüzde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı bulunmayan ayrı bir hayvan alemi oldukları tahmin edildi. Bu fosillerin bazıları yorumlanması zor olan basit lekeler ve bunlar neredeyse herşeyi temsil ediyor olabilirler. Bazıları en çok nayderyanlara, solucanlara veya eklembacaklıların yumuşak bedenli akrabalarına benziyor. Diğerlerinin yorumlanması daha az kolay ve bunlar soyu tükenmiş filumlara ait olabilirler. Ancak Vendian kayaları yumuşak bedenli fosillerin yanı sıra, muhtemelen çamur üzerinde sürünen solucan benzeri hayvanların bıraktığı iz fosilleri de içeriyor.27
    Ediacaran faunasına ait birkaç fosil üzerine spekülasyonlarını sürdüren evrimciler için durum, Ediacaran dönemine ait fosil türlerinin, Dünya'nın başka yerlerinde de bulunmaya başlamasıyla daha da zorlaşmıştır. Bulunan yeni fosiller, öncekilerden daha kompleks özellikler sergilemekte, ancak bunlar yine Kambriyen canlıları ile hiçbir şekilde ilişkilendirilememekte ve bu durum, söz konusu dönemde de bir hayvan çeşitliliğinin meydana geldiğini göstermektedir.
    *Fauna: Bir yerde / dönemde yaşayan hayvanların tümü

    Ediacaran Dönemi Canlı Çeşitliliği ve Evrimcilerin Çelişkileri
    Kambriyen'den önce veya Kambriyen sırasında ortaya çıkan tüm hayvan filumlarının birbirlerinden farklı olduklarını kabul etmek daha makuldür. Çünkü tamamen son hallerinde ortaya çıkmışlardır ve bir türü diğerine bağlayacak hiçbir ara form yoktur.28 (New York Üniversitesi Evrimsel Biyoloji Profesörü evrimci Douglas Futuyma)

    Kambriyen öncesi canlıların kalıntılarının bulunduğu Avustralya'daki Ediacara tepeleri. Ediacaran canlıları, kendilerinden önceki tek hücrelilerden farklı, ilginç görünümlü canlılardı. Ancak bunlar, Kambriyen canlılarıyla hiçbir benzerlik göstermiyorlardı. Ediacaran canlıları nasıl birdenbire ortaya çıktılarsa, Kambriyen canlıları da o şekilde ortaya çıkmışlardı.
    Ediacaran dönemi canlıları, kendilerinden önceki ve sonraki canlılardan farklı özelliklere sahip ilginç canlılardı. Yaklaşık yarım metre uzunluğunda Dickinsonia, ezilmiş bir görünüme sahip süngerimsi bir canlı olan Palaeophragmodictya, disk şeklinde, üzerinde küçük oluklar bulunan Aspidella, Ediacaran dönemi canlılarından birkaçıydı. Bunların bir kısmı, şu anki yaşayan hiçbir canlıya da benzemiyordu. Ancak birkaçı da, günümüz denizyıldızlarına, denizanalarına, süngerlere ve denizkalemlerine benzer özellik gösteriyorlardı. Bu ilginç görünüşlü canlıların ortaya çıkmasıyla, evrimciler arasında büyük bir fikir ayrılığı başladı. Cambridge Üniversitesinden evrimci Simon Conway Morris, bu konuyla ilgili olarak, "Problem, aynı fosillerin, farklı kişiler tarafından tamamen farklı şekillerde yorumlanıyor olmasıdır." demişti.29
    Ancak daha sonra Rusya'da ele geçen bulgular, bunların gerçekten bazı kompleks özelliklere sahip çok hücreli canlılar olduğunu onayladı. Çeşitli Dickinsonia örnekleri ve gözyaşı damlasına benzeyen ve kenarları fırfır şeklinde olan Kimberella canlılarının örnekleri bulundu. Kimberella'nın geride bıraktığı izler, bu canlının hareket edebildiğini gösteriyordu. Yani bu canlılar, kendilerinden önceki tek hücreliler gibi bulundukları yerde yaşayıp çoğalmıyorlardı. Yürümelerini sağlayabilecek organlara ve uzantılara sahiptiler.30 İngiltere Newfouldland'da bulunan Ediacaran fosilleri ise çalı biçiminde, tüye benzer şekillere sahiptiler ve bunlar çeşitli kolonilerden oluşuyordu. Bu canlıların tüye benzer uzantılarının her biri en az üç ayrı parçaya bölünmüştü. Ve bunların uç kısımları öne doğru eğimliydi. Bu canlıların en küçüklerinde bile söz konusu mikroskobik uzantı öbekleri görülebiliyordu.31 Dolayısıyla Ediacaran canlıları, bazı bilim adamlarının zannettikleri gibi içi su dolu sıradan hücre topluluklarından ibaret değildi.

    Ediacaran canlılarından örnekler: En sol: Dickinsonia Sol alt ve soldaki çizim: Kimberella Sağdaki çizim ve yanındaki fosil: Spriggnia
    Evrimciler, aynı dönemde ortaya çıkmış olan bu birbirinden farklı canlılara bir evrim senaryosu oluşturabilmek için çok uğraştılar. Fosillerin her biri için farklı sıralamalar yaptılar. Ancak ne Namibya'da bulunanlar İskoçya'dakilere uyuyor, ne de Rusya'da ele geçenler, İngiltere'dekilere uyuyordu. Aralarında bir bütünlük sağlayamadıkları bu fosilleri, Kambriyen canlılarına ilişkilendirme çabaları ise, evrimciler açısından büyük bir hayal kırıklığı oldu. Kambriyen canlılarını, onlardan önceki organizmalara bağlayan herhangi bir fosil kanıtı yoktu. Eldeki gayet muntazam kaydedilmiş Kambriyen öncesi fosillerin kalıntıları, Darwin teorisinin öngördüğü adım adım değişimin uzun tarihini yalanlamaktaydı.32
    Simon Conway Morris, bu açık gerçeği şu sözlerle itiraf ediyordu:
    Ama yine de, Ediacaran ve Kambriyen dönemi faunaları arasındaki farklar, iki dönem arasındaki benzerliklerden çok daha dikkat çekicidir. Bu farklar, Kambriyen'deki yeni canlı topluluğu tarafından Ediacaran bileşenlerinin seyreltilmesi yoluyla açıklanamaz. Daha çok, bu iki fauna arasında meydana gelen değişiklik, bir 'eskilerin yerini yenilerin alması' olayına benzemektedir.33
    Gerçekten de, Kambriyen'de ortaya çıkan formlar, Ediacaran'da ortaya çıkanlardan tamamen farklı canlılardı. Bu gerçeğin ortaya çıkmasıyla bazı evrimciler, Kambriyen canlılarının sözde "atalarının" bulunamamasının sebebini, dağılmış fosil kayıtlarına bağladılar. Bazıları, Kambriyen canlılarının sözde atalarının ya çok küçük olduklarından ya da yumuşak yapıya sahip olduklarından "fosilleşemediklerini" iddia ediyordu. Bazıları ise, çeşitli moleküler karşılaştırmalarla, Kambriyen'den milyonlarca yüzyıl önce var olan hayali bir atadan bahsediyordu.

    Darwinistler, Kambriyen canlılarının "hayali atalarının" yumuşak dokulu oldukları için kalıntı bırakmamış olduklarını iddia ederler. Oysa 3.5 milyar yıl öncesine ait en eski bakteri fosilleri, evrimcilerin bu aldatıcı iddialarını ortadan kaldırmaktadır.
    Kuşkusuz bu ve bunun gibi iddiaların hiçbiri, bilimsel bir temele dayanmıyor, varsayımdan öteye gidemiyordu. "Dağınık fosil kayıtları" iddiası pek çok paleontolog tarafından reddedildi. Kambriyen öncesi döneme ve Kambriyen'e ait yeterince fosil bulunmuştu ve bunlar, eğer herhangi bir yerde bir "ata" olsa, bunun keşfedilmiş olacağına dair paleontologları ikna etmişlerdi.
    Kambriyen öncesi döneme ait fosillerin, küçük ve yumuşak dokulu oldukları için iz bırakmadıkları iddiası ise, daha önce de belirttiğimiz gibi son derece gerçek dışı bir iddiadır. İddianın geçersizliğini görebilmek için, neredeyse 3 milyar yıl önceki kayalarda, bakterilerin mikrofosillerinin bulunduğu gerçeğini dikkate almak yeterlidir.34 Buna göre eğer Ediacaran döneminde, Kambriyen canlılarına benzer komplekslikte yumuşak yapıya sahip canlılar yaşamış olsaydı, kuşkusuz bunların da fosil izleri bırakmış olmaları gerekirdi. Ancak Ediacaran ile ilgili olarak elimizde olan, çeşitli çok hücreli yapılardan ibarettir. Ancak bunlar, sonradan ortaya çıkacak olan filumlardan tam anlamıyla farklı ve bağımsızdırlar.
    Ve bunlar, yumuşak dokularına rağmen, fosil kayıtlarında izlerini bırakmışlardır.
    Simon Conway Morris, bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:
    (Alman paleontolog Adolf) Seilacher, radikal bir alternatife öncülük etti. Ediacaran fosillerinin kesin olarak cnidarian, arthropod ve annelid hatta metezoan bile olmadıklarını iddia etti. Onun doğru söylemiş olabileceğini düşündüren sebeplerden biri, bu fosillerin normal olmayan bir düzen içinde saklanmış olmasıdır. Neredeyse hepsi yumuşak dokulu olmalarına rağmen, Ediacaran fosilleri tipik bir şekilde kaba katmanlar (balçık taşları ve kumtaşları) üzerinde korunmuşlar, sığ, hareketli sular üzerinde kalıntı bırakmışlardı. Bu bölgeler paleontologların, yumuşak dokuların korunmasını bekledikleri veya korunmuş yumuşak dokular aradıkları en son yerdi.35
    1984 yılında Natural History dergisinde, Stephen Jay Gould'un Avustralya'daki Ediacaran fosilleri ile ilgili uzun bir makalesi yayınlandı. Gould, burada bulunan canlıların, Kambriyen'de olduğu gibi kendilerine has özel yapılara sahip temel modelleri paylaştıklarını belirtiyordu. Kambriyen canlıları, Ediacaran canlılarının yerini almış yeni varlıklardı ve henüz Kambriyen'dekiler ortaya çıkmadan Ediacaran canlılarının nesli tükenmişti. Kambriyen canlıları, Ediacaran'dakilerin gelişmiş halleri değillerdi. Dolayısıyla Ediacaran formları, Kambriyen canlılarının atası olamazdı. Yumuşak bedenli ve kendilerine özgü yapıları olan Ediacaran canlıları, sert bedenli ve çok daha kompleks olan Kambriyen canlılarıyla büyük bir farklılık gösteriyordu.36 Bu önemli gerçek karşısında Gould, şu itirafta bulunmak zorunda kalmıştı:
    Ediacaran dönemine ait çok hücreli kompleksliliğinin başlangıcından beri yaşamın tarihini incelediğimiz her zaman, bir konu daima en şaşırtıcı gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır - omurgasız deniz canlıları faunasına uzanan zaman içinde, açık bir düzen ve süreçten yoksun olduğumuz gerçeği.37
    Simon Conway Morris'in konuyla ilgili itirafı ise şöyleydi:
    Birkaç Ediacaran kalıntısı dışında, Ediacaran'ın ilginç yaşamı ile nispeten tanıdık Kambriyen fosilleri arasında keskin bir sınır var gibi gözükmektedir.38
    1983 yılında Kambriyen'in kökeni sorununu çözebilmek için bir seri konferans düzenlendi. Science News dergisinin, International Geological Correlation Project (Uluslararası Jeolojik İlişkiler Projesi) komitesi ile birlikte gerçekleştirdiği bu oturum, 4. gününde, Kambriyen-Prekambriyen sınırı hakkında gelecekteki tüm çalışmalar için bir referans noktası bulabilmek amacıyla bilim adamlarının oyları ile belirsiz bir zamana ertelendi. Amerika Jeological Society'den (Amerikan Jeoloji Kurumu) Allison Palmer, oturumun ertelenmesi sonrasında, "Bizi kolay günlerin beklediğini sanmıyorum. Her birimiz birbirinden farklı derecelerde mutsuz olacağız," açıklamasını yapıyordu.39
    Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler.
    (İsra Suresi, 99)


    Bundan sonra yapılacak oturumlar veya verilecek konferanslar da bir sonuç vermeyecekti. Çünkü Ediacaran canlılarını Kambriyen'e bağlayan herhangi bir delil yoktu. Bu canlıların evrimleştiklerine dair bir delil de yoktu. Yeryüzünde gerçekleşen bir evrim süreci hiçbir zaman olmamıştı. Evrimci bilim adamları, günlerce, yıllarca hiç yaşanmamış, yeryüzünde hiçbir delili olmayan bir şeyi arıyorlar, asla sonuçlandıramayacakları bir işe girişiyorlardı.
    Dahası, Kambriyen canlılarının kökenini çözme konusunda bir buçuk asırdır adeta can çekişen evrimcilerin artık Ediacaran'da ortaya çıkan kompleks canlıların kökenine de bir açıklama bulmaları gerekiyordu. Büyük bir beklenti içinde araştırdıkları tüm katmanlar, buldukları tüm fosiller, sürekli olarak evrimcilerin aleyhine delil veriyordu.
    Moskova Paleontoloji Enstitüsü Prekambriyen Organizmaları Laboratuvarı'nın başı Rus paleontolog Mikhail Fedonkin, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemişti:
    Durumumuz şu anda Charles Darwin'in 150 yıl önce içinde bulunduğu durum ile aynıdır. Darwin, Kambriyen omurgasızlarının atalarının yokluğu karşısında şaşkınlığa düşmüştü. Ve bu gerçeği, türlerin aşamalarla evrimleşmesi teorisine karşı güçlü bir argüman olarak değerlendiriyordu. Şu anda Vendian (Ediacaran) faunasının da atalarını bilemiyoruz. Bu fauna da, Kambriyen'de olduğu gibi 'tamamlanmış hali' ile aniden ortaya çıkmıştır.40
    Evrimcilerin anlamayı reddettikleri gerçek, canlı varlıkların belli bir süreç sonrasında "tamamlanmış" bir hal almaya ihtiyaç duymamalarıdır. Çünkü canlılar, kendilerine verilmiş özel vücut yapıları, mükemmel metabolik sistemleri, kusursuz işlev ve genetik uyumları ile bir anda yaratılmışlardır. Onları yaratan yüce Allah, sonsuz ilme, sonsuz akla, sonsuz güzellikler sunan üstün yaratma sanatına sahiptir. Bir canlının var olması için, Allah'ın dilemesi yeterlidir. Yerde ve gökte olanların tümü Allah'a aittir ve evreni, gezegenleri, insanı yaratan, sayısız güzelliği ve nimeti hiç durmadan bize sunan Allah için tüm bunları yaratmak kuşkusuz çok kolaydır.



    1 Charles Darwin, The Origin of Species, s. 234
    2 Charles Darwin, The Origin of Species, s. 179
    3 Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280.
    4 Jonathan Wells, Icons of Evolution (Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong?), Regnery Publishing, 2000, s. 35 - Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 313-314
    5 Jonathan Wells, Icons of Evolution (Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong?), Regnery Publishing, 2000, s. 37 - Charles Darwin, The Origin of Species, s. 351 - http://www.learnthebible.org/creatio..._evolution.htm
    6 Charles Darwin, Evrim Kuramı - Seçme Yazılar, Eleştiriler, Hürriyet Vakfı yayınları, s. 124
    7 Jonathan Wells, Icons of Evolution (Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong?), Regnery Publishing, 2000, s. 37
    8 Jonathan Wells, Icons of Evolution (Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong?), Regnery Publishing, 2000, s. 37
    9 Peter Douglas Ward, On Methuselah's Trail "Living Fossils and Great Extinctions", W. H. Freeman and Company, 1992, s. 30
    10 http://www.learnthebible.org/creatio..._evolution.htm - Discover, Ekim 1989, s. 65
    11 Walter Starkey, The Cambrian Explosion "Evolution's Big Bang? Or Darwin's Dillema?", WLS Publishing, 1999, s. 233 -
    http://www.creationscience.com/onlin...ndNotes24.html
    12 Walter Starkey, The Cambrian Explosion "Evolution's Big Bang? Or Darwin's Dillema?", WLS Publishing, 1999, s. 233
    13 Andrew Parker, In The Blink of an Eye, Perseus Publishing, Nisan 2003, s. 15-18
    14 Duane T. Gish, Evolution: The Fossils Still Say No!, Institude of Creation Research, California, 1985, s. 58
    15 Duane T. Gish, Evolution: The Fossils Still Say No!, Institude of Creation Research, California, 1985, s. 68-69
    16 Stephen Jay Gould, The Book of Life: The Burgess Shale and the Nature of History, W. W. Norton & Company Inc., 2001, s. 46
    17 I. Axelrod, "Early Cambrian Marine Fauna," Science, sayı 128, 4 Temmuz 1958, s. 7 http://www.learnthebible.org/creatio..._evolution.htm
    18 Wesson, Robert G., "Beyond Natural Selection", MIT Press: Cambridge MA, 1994, s. 45 - http://members.iinet.net.au/~sejones/ fsslrc03.html#TOP
    19 Duane T. Gish, Evolution: The Fossils Still Say No!, Institude of Creation Research, California, 1985, s. 67
    20 Luther Sunderland, Darwin's Enigma "Ebbing the Tide of Naturalism", Master Books, 2002, s. 53
    21 Stephen Jay Gould, "The Ediacaran Experiment," Natural History, sayı 93, Şubat 1984, s. 23 - http://www.trueorigin.org/0105.asp
    22 T. Neville George, "Fossils in Evolutionary Perspective," Science Progress, sayı 48, No. 189, Ocak 1960, s. 5 - http://www.learnthebible.org/creation_science_cambrian_
    explosion_disproves_evolution.htm
    23 Duane T. Gish, "Creation Scientists Answer Their Critics", Institute for Creation Research: El Cajon CA, 1993, s. 115-116
    24 Andrew Parker, In The Blink of an Eye, Perseus Publishing, Nisan 2003, s. 15-22
    25 Stephen Jay Gould, The Book of Life: The Burgess Shale and the Nature of History, W. W. Norton & Company Inc., 2001, s. 46-47
    26 http://www.rae.org/cambrian.html
    27 University of Chicago, Berkeley, Museum of Paleontology, http://www.ucmp.berkeley.edu/ vendian/critters.html
    28 Duane T. Gish, Evolution: The Fossils Still Say No!, Institude of Creation Research, California, 1985, s. 57
    29 http://www.newscientist.com/article. ns?id=mg15621045.100
    30 http://www.newscientist.com/article. ns?id=mg17823904.500
    31 http://www.sciencemag.org/cgi/content/ full/305/5687/1115/F1
    32 Jonathan Wells, "Evrim mi, Mit mi?" Evrimin İkonları, Gelenek Yayıncılık, 2003, s. 48-49
    33 Simon Conway Morris , The Crucible Creation The Burgess Shale and the Rise of Animals, Oxford University Press, 1999, s. 145-146
    34 Jonathan Wells, Icons of Evolution "Science or Myth, Why Much of What We Teach About Evolution is Wrong?", Regnery Publishing, 2000, s. 44
    35 http://www.newscientist.com/article....mg12717294.000 - New Scientist, 11 Ağustos 1999
    36 Luther Sunderland, Darwin's Enigma,"Ebbing the Tide of Naturalism", Master Books, 2002, s. 56
    37 Stephen Jay Gould, "The Ediacaran Experiment," Natural History, sayı 93, Şubat 1984, s. 22 - http://www.trueorigin.org/ca_tw_02.asp
    38 Jonathan Wells, "Evrim mi, Mit mi?" Evrimin İkonları, Gelenek Yayıncılık, 2003, s. 48-49
    39 Luther Sunderland, Darwin's Enigma, "Ebbing the Tide of Naturalism", Master Books, 2002, s. 59
    40 Mikhail Fedonkin, "Vendian body fossils and trace fossils," Early Life on Earth. Nobel Symposium No. 84 (New York: Columbia University Press, 1993), s. 370-388 - http://www.creationapologetics.org/e.../cambrian.html

  10. #10
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    07-03-2008
    Mesajlar
    6,249
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Her yere kopyala yapıştır yaparak bir ton konu açıyorsun ,motorcu deli adnanın sahtekar kopyala yapıştır motoru.. Amacın saf salatası yapmak,bu konulara yüz sefer cevap verildi bu forumda ..Bende hadislerle cevap vereyim o zaman.



    YILDIZLAR.

    5733 - İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    "Kim, Allah'ın zikrettiğinin gayrısı için yıldızlar ilminden bir bab iktibas ederse sihirden bir şu'be iktibas etmiş olur. Müneccim kâhindir; kâhinde sihirbazdır, sihirbaz da kâfirdir."
    Rezin tahric etmiştir.
    5737 - Katâde rahimehullah demiştir ki: "Allah bu yıldızları üç şey için yaratmıştır: Onları semânın zineti kıldı, (semâya yükselip haber toplayan) şeytanlara atılacak taşlar kıldı, kendileriyle istikâmet tayin edilen alâmetler kıldı. Kim yıldızlar hakkında başka yorumlar yapmaya kalkarsa hata eder ve nasibini zayi eder, kendisini ilgilendirmeyen ve bilgisi olmayan hatta bilmekte peygamler ve meleklerin bile acze düştükleri bir hususta kendini külfete sokar."
    Kütübü sitte-İbni Kesir


    Fasıl: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
    Konu: Ya-sin Suresi
    Kaynak: Buhari, Tefsir, Ya-sin 1, Bed'ü'l-halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İman 250 (159); Tirmizi, Tefsir, Yasin, (3226)
    Ravi(r.a): Ebu Zerr
    Hadis: Ben Resulullah (sav) ile birlikte, mescidde idim, o sırada güneş batıyordu. Bana: "Ey Ebu Zerr, biliyor musun güneş nereye gidiyor?" diye sordu. "Allah ve Resulü, daha iyi bilir" dedim. "Arşın altında secde etmeye gidiyor. (Secde için önce) izin ister. Kendisine izin verilir. Secde ettiği halde kendisinden bunun kabul edilmeyeceği zaman yakındır. O zaman izin ister fakat verilmez, kendisine: Geldiğin yere dön ve battığın yerden doğ, denir, işte bunu şu ayet ifade etmektedir: "Güneş de (ilahi bir ayettir ki) müstekarrına (duracağı zamana) kadar cereyan etmektedir..." (Ya-Sin, 38). Resulullah (sav) ilave etti: "Bu (durma hadisesi) ne zamandır, bilir misin? Bu, kişiye imanının fayda vermeyeceği, artık inançsız hale geldiği zamandır."
    Kayıt no 762


    Fasıl: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
    Konu: Bakara Suresi
    Kaynak: Tirmizi, Tefsir, Bakara 2, (2984)
    Ravi (r.a.): İbnu Abbas
    Hadis: Hz. Ömer (ra), Resulullah (sav)'a gelerek: "Ey Allah'ın Resulü mahvoldum" buyurdu. Hz. Peygamber (sav): "Niye mahvoldun ne var?" diye sorunca açıkladı: "Bu gece bineğimi ters çevirdim (arka canibinden yanaştım). "Resulullah (sav) hiçbir cevap vermedi. Cenab-ı Hakk peygamberine şu ayeti vahyetti: "Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır. Tarlanıza istediğiniz gibi gelin." Dübüründen ve hayız halinde temastan kaçınmak şartıyla önden, arkadan, nasıl istersen öyle gel.






    Fasıl: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
    Konu: Şems Suresi
    Kaynak: Buhari, Tefsir, Şems 1, Enbiya 17, Nikah 93, Edeb 43; Müslim, Cennet, (2855); Tirmizi, Tefsir, (3340)
    Ravi(r.a): Abdullah İbnu Zem'a
    Hadis: Ben birgün Resulullah (sav)'ı bir hutbe sırasında dinledim. (Şems suresinde zikri geçen) deveden ve onu boğazlayandan bahsediyordu. Aleyhissalatu
    vesselam Efendimiz şöyle demişlerdir: "(Ayette geçen) "En azgını ileri atıldı" yani: "Deveyi öldürmek üzere kaba, güçlü ve kavmi içinde Ebu Zem'a gibi desteği olan bir adam fırlayıp (deveyi öldürdü). Sonra Hz. Peygamber (sav)'in (bu meseleyi bırakarak) kadınlarla ilgili şeylerden bahsetmeye başladığını işitim. Buyurdular ki: "Sizden biri hangi düşünceyle hanımını köle dövercesine dövmeye tevessül eder? Akşam olunca aynı yatakta beraber yatmayacaklar mı?" Ravi devamla der ki: "Sonra Resulullah (sav) cemaate yönelerek seslice yellenen kimseye gülenlere nasihatte bulundu ve; "Onun bu yaptığına niye gülüyorsunuz!" diyerek (gülmeyi yasakladı).
    Kayıt no 864

    237-Sebep: Taberanî, Sa'd'm şöyle dediğini nakleder: "Hz. Peygamber kendisi (Sa'd) için anasını ve babasını bir arada zikretmiştir. Şöyleki, müşriklerden bir adam, Müslümanlar'a eza, cefa ediyordu. Bunun üzerine Rasululiah (s.a.v.) buyurdu ki:
    "Ey Sa'd! At, annem ve babam sana feda olsun." (Sa'd sözüne devamla dedi ki" Ben de ucunda demiri olmayan bir ok attım. Ok, adamın yanına isabet etti. Avret mahalli (kıçı) açıldı. Bunun üzerine Rasululah (s.a.v.), öylesine güldü ki azı dişlerini gördüm."
    Kaynak Esbabu Vurud’l hadis kitabı İmam Suyuti


    Fasıl: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
    Konu: Tahrim Suresi
    Kaynak: Nesai, İşretu'n-Nisa, 4, (7, 71)
    Ravi(r.a): Enes
    Hadis: Resulullah (sav)'ın zaman zaman birleştiği bir cariyesi vardı. Hz. Aişe ve Hz. Hafsa (ra) (cariyeye temasını önlemek için) peşini bırakmadılar. Sonunda Resulullah (sav) bu cariyeyi nefsine haram etti. Bunun üzerine: "Ey Peygamber, sen zevcelerinin hoşnudluğunu arayarak, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?..." diye başlayan Tahrim süresi nazil oldu."
    Kayıt no 840


    Fasıl: KİTÂBÜ'L-GUSL
    Konu: Gusül
    Başlık: RESÛL-İ EKREM (S.A. VE S.)İN NASIL GUSLETTİĞİNE DÂİR HAZRET-İ ÂİŞE HADÎSİ
    Ravi (r.a.): Ebû Hüreyre
    Hadis: Şöyle demiştir: (Bir def'a) namaz ikâme edildi. (Herkes) ayakta iken saflar düzeldi. Ondan sonra Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem (hücresinden) yanımıza geldi. Namazgâhında durunca cünüb olduğunu hatırladı. Bize: "Yerinizde durun." (diye işâret buyurdu. Sonra dönüp yıkandı. Başı damlaya damlaya yanımıza çıktı. Tekbîr aldı. Biz de birlikte namazı kıldık.
    Kayıt No.: 195

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. CNN'de evrimciler açık ara önde
    2005 Konuları bölümünde murathan tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 16.05.05, 13:48

Bu konuyla ilgili etiketler

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •