Doğada denge kalmadı artık... Doğa dışında ne varsa, onda da öyle... 'Kara Amerika'da ilk ulusal parkların kurulması, ilk merkezi devletin kuruluşuna denk gelir' diyebiliriz. Hayvanların, belirli bir bölge içerisinde özgürcesine yaşamaları amacını güden ulusal parklar yaklaşımı, yeni olmasa da; hayvanları mallarmışçasına sergilemeye niyet etmiş hayvanat bahçeciliği, ortaya çıkmak için, Afrika Birleşik Devletleri'nden gelecek uzmanları bekleyecekti.


Sözümona, diğer ülkelerin kültürlerini anlama işine yarayacak araştırma burslarının, kepçe kepçe dağıtıldığı o günlere kadar, hayvanlar, günde yirmidört saat, haftada yedi gün, ayda otuz gün boş boş dolaşmakta serbestti. İlk başlarda tektük gelen Af.B.D.li uzmanlar, ilk iş olarak, siyasi otoriteleri, hayvanat bahçeciliğinin önemine ikna ettiler. Amerikaseverlerin yoğun karşı koyuşları, bir ara çözümde son buldu: Hayvanlar, haftada bir gün, kafeslere konulacak, insanlar için sergileneceklerdi.
İnsan, yaptıklarından gurur duymak ister... Kendisinin yapmadığı işlerden bile, kendi yapmışçasına gurur duymak ister... En yırtıcı hayvanları kafeslerde sergileme düşüncesini de, bununla açıklamak doğru olur... Kafese konulacak hayvanlar arasında, elbette, karıncalar, ipek böcekleri, serçeler, sinekler, istavritler yoktu. Çünkü bunları, bir çocuk bile yakalayabilir. İnsansa, dedik ya işte, gurur duymak ister...


İlk zamanlarda korkudan vurdukları kobraların sayısındaki azalmadan mıdır nedir, iklimdeki değişimlerden mi yoksa yakınlarda kurulan deri ve kürk fabrikalarından mıdır nedir, ulusal parkta bir bozulmadır aldı başını gitti bir zaman sonra...


Çocukluğu, bu kırlarda, bu bayırlarda geçmiş doğaseverler olarak, bu durumu, bu üçünden hiçbiriyle açıklamayı doğru bulmadık. Durum, gayet açıktı: Bütün o hayvanların, kafes düzeni dolayısıyla, onuru kırılmıştı. Kahırlarından ölüyorlardı. Fakat kahrolup ölmek, türler arasında eşit olarak dağılmıyordu. Tilkiler ve kurtlarda, kahrından ölmek daha az görülürken, en yüksek oran, aslanlar ve kaplanlarda görülüyordu. Bazı türler az, bazı türler çok ölünce, denge kalmıyor; antilopların sayısı gün geçtikçe artıyor; karıncayiyenler, yokluktan, birbirlerini kemirmeye başlıyorlardı.


Af.B.D.li uzmanlar, açıklamamızı tabii ki metafizik buldular. Bütün bunları, bize, büyücü şeflerin dikte ettiklerini düşündüler. Öyle ya, bilim, onlar için tek kılavuzdu...


Biz bu rahatsızlıkları duyaduralım, bir yandan, ülkenin siyasal yapısında köklü değişiklikler gerçekleşiyordu. Korkulan gerçekleşmiş, aşırı dinci birlikler iktidar olmuştu. Vitrinlere kocaman inek başı resimleri yapıştırılıyor, geriye kalan tüm hayvanları kurban etmenin, inekçiliğin bekâsı için farz olduğu ilan ediliyordu.


Hayvanat bahçemiz, gün geçtikçe bir tecrit bölgesine dönüşüyordu. Ülkede gerçekleşen gelişmelerden Af.B.D.liler kadar biz de endişeleniyor, ulusal parkı çevreleyen duvarların kalınlaştırılması yönlü önerilerini can-ı gönülden destekliyorduk.


Tüm bu işbirliği sürecine karşın, doğal dengedeki bozulmayı nasıl düzelteceğimiz noktasında anlaşmazlığımız sürüyordu. Besbellidir ki, bir sorunu çözmek için, teşhis etmek gerekir önce... Aynı teşhisi koymadıktan sonra, nasıl anlaşabilirdik ki çözümde...


Anlaşmazlığımız çığ gibi büyüdü, basına da yansıdı. Hükümet, bir olağanüstü toplantı düzenledi. (Bir ulusal park için olağanüstü toplantı düzenlenmesi, size garip gelebilir. Ama inekçiliğin yönetim biçimi olduğu bir ülkede olduğumuz düşünüldüğünde, iş değişir. Sizin çarmıh fetişizminiz gibi bir şey işte...)


Toplantıdan çıkan karar ve gerekçesi, sanırım, şöyle özetlenebilir:


Doğada, güçlü olan ayakta kalır. Ayakta kalanın, ayakta kalmak, hakkıdır. Demek ki ayakta kalan haklıdır. Yani güçlü olan haklıdır. Tüm hayvanlar arasında, inek en güçlü olanlarıdır. Çünkü insanın yalnız sevgisini değil hayranlığını da kazanmıştır. Başka bir hayvan yoktur ki, insanın hayranlığını böylesine çekiversin. At, hızlı koşar; kuş, iyi uçar; kaplan, fena ısırır. Evet, insanlar, bu hayvanlara hayran olmuştur. Ama herbiri, birer alanda ustadır. Oysa inek öyle mi ya... Yorgun dalgaları inekler yarattı; derin, geniş çukurları inekler sütleriyle doldurdular da, deniz oldu, okyanus oldu... İnek o yüce heceyi ağzından çıkarmadan önce, doğa, dilsizdi. Daha doğrusu, insan, doğayı duyamıyordu. O yüce hece ('Mö'), insanı, duyar kıldı.


İşte aynı şekilde, bu dünya üzerinde sayıca en çok olanlar, Amerikalılar'dır. Çünkü Onlar, ayakta kalabilmişlerdir. Çünkü Onlar güçlüdür. Güçlü oldukları için haklıdırlar da...


İşbu sebep ile, ulusal parka hiçbir müdahale yapılmaması kararlaştırılmıştır. Bu mundar hayvanların, ineklere ait olan o kocaman araziyi kullanmaları bundan sonra önlenecek; hayvanlar, bütün o güçsüzlükleriyle, hakettikleri yerlere yani kafeslere kapatılacak, şimdiye kadar işgal altında olan bu arazinin her bir köşesinde, küçücük inekçiklerin cıvıltıları ve kocaman kutsal ineklerin kutsal heceleri duyulacaktır."


Af.B.D.li uzmanların tuzu kuruydu. Bir-iki gün içinde ülkeyi terkettiler. Af.B.D., son gelişmelerden sonra, Amerika'daki temsilciliklerini de bir bir çekmeye başladı...


Hükümete karşı savaşan Batı İttifakı'nın pek şansı varmış gibi görünmüyordu. Hoş; onlar da çok farklı değildiler. Tek farkları, inekler yerine tavşanları kutsal görmeleriydi. Egemen oldukları bölgelerde, 'Kim kutsal tavşan gibi zıplayabilir öyle!' şeklinde taklar kurulmaktaydı; usulsüz zıplayanlar, kamu ahlakına saldırı suçundan tutuklanıyorlardı. En azından, diğer hayvanları da bir miktar kutsal sayıyorlardı. Kötünün iyisi de olsalar, sırf bundandır ki, iktidar savaşını kazanmaları, ulusal park lehine olacaktı...


Havan sesleriyle uyanmadığımız bir gece yok gibiydi. Gerçi şehrimiz Chichucamu, bunlara alışıktı... Yine de, şehir insanları olarak bizler, aynı tedirginliği yaşamaktan bir türlü sıyrılamıyorduk...


İttifak'ın şehre girmesi, göründüğü kadar kolay da değildi. Ok ve yay, ancak, İttifak'ın 'usulsüz zıplama' dediği türden bir zıplamayla kullanılabiliyordu. Okçuları, doğru düzgün zıplattırılmayan bir ordu, zafer kazanmayı çok beklerdi...


İnekçi askerlerin, parka keyfi baskınları, canımızdan bezdiriyordu bizi. 'Filin hortumunu kim tutturacak' diye attıkları oklar, yalnız biricik filimiz Piccu'nun değil, yan kafesteki karıncayiyenimizin de yaşamına son verdi. Bu da yetmedi... Daha beterinin olacağı varmış: Kahrından ölmeyen son aslanımızla kafa bulmaya niyetlenen bir asker, attığı fıstıkları yemeyen aslanın kafesine girdi. Ona bir şey olmazmış... İnekler korurmuş onu... İş, beklediği gibi olmadı ama... Tüm dostları kahrından ölmüş aslan, insanlıktan intikamını, o askerin şahsında aldı...


Askerin haberi duyup öfkeye kapılan kardeşi, güpegündüz bahçeye gelip, aslanın kafesine bir dinamit bıraktı. Artık bahçemizdeki hayvanları saymak uzun sürmüyor: Tavşanlar, geyikler ve tek gözü görmeyen, topal bir aslan...


Bahçedeki hayvanları beslemeye tahsis edilecek ödeneği boşuna bekledik... Hem hayvanların sergilenebileceği bir alana sahip değildik artık hem de ödeneksiz kalmıştık... Tavşanlarla geyikleri beslemek kolaydı. Ama aslan için hergün on kilo et lazımdı... Bu parayı nereden bulacaktık?..


Daha önce dilencilik yapmış bir bakıcı, 'neden dilencilik yapmayalım, bu kadar çok seviyorsak aslanı?' dedi. Doğruydu, bu aslanı çok seviyorduk. O(,) parlak ulusal park günlerimizden yaralı bir hatıra idi bize... Dilencilik yapmaya başlayışımız, işte böyle oldu...


Kimi zaman et bulamadığımız oldu, kimi zaman bol bulduğumuz... Ve şunu iyicesine biliyorduk: Kendimiz için dilencilik yapmaya kalksak, dayanılır şey değildi... Ama başkası için birşeyler yapmak, kimi gün işte böyle hoşnut kılıyor insanı...


Günlerimiz bu şekilde, dilencilikle geçti. Taaa ki Batı İttifakı, Chichucamu'ya girene dek... Koca ulusal parktan bir tek aslanımız kaldı şimdi... Çünkü İttifak, kente girdiğinde, geyikleri vurup yedi, tavşanlarıysa azat etti askerler zıplaya zıplaya...


İnsanat bahçesinde yaşıyoruz hepimiz... Kafeslere konulmadık henüz... Ayakta kalmak için birbirimizi yemekte serbestiz. Ya da kafes içinde doğarız herbirimiz... Ah bilseydik bir de, kim için sergileniyoruz? Kim için sergileneceğiz?..


İnsanat bahçesinde yeni bir şey yok...


( a )