• Reklam
3 sonuçtan 1 --- 3 arası gösteriliyor
  1. #1
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    14-11-2009
    Mesajlar
    1,895
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0

    Osmanlı Hukuk Sistemi

    Osmanlı Hukuk Sistemi
    Türk hukuk tarihini
    1-İslamiyet öncesi dönem,
    2-İslamiyet etkisindeki dönem,
    3-Tanzimat dönemi
    4-Cumhuriyet dönemi

    olmak üzere dört ana bölüme ayırabiliriz.

    İslam hukukuna fıkıh denir.
    Bu hukuk sisteminin Kitap veya Kur’an-ı Kerim, Sünnet, İcma ve Kıyas olmak üzere dört temel kaynağı vardır. Bu hukuk sistemine “şer’i hukuk” denilmiştir.
    İslamiyet’i kabul eden Türk toplumları ve devletlerinde hukuk sistemi de İslami bir nitelik kazanmaya başlamıştır.
    Çünkü İslamiyet sadece bir din değil, aynı zamanda bir devlet ve hukuk düzenidir.
    Osmanlı Devletinde hukuk sistemi şer’i hukuk ve örfi hukuk olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
    Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Tanzimat’a geçen sürede yürürlükte bulunan hukuki hükümler çoğunlukla dini kurallardan oluşan özel hukuk kurallarından olup, kişiye ve aileye ilişkin kuralları kapsamaktadır.
    Buna karşılık bazı mal ilişkilerindeki örf ve adetten gelme kurallar da hukuki hükümler olarak değerlendirilmektedir.
    Cezai hükümlerde ise temel esas şeriatın emirleri olmakla birlikte, bazı konular ve cezalar şer’i uygulamalardan kısmen ayrılarak devrine göre ya hafifletilmiş ya da şiddetlendirilmiştir.
    Yönetimle ilgili hükümler devletin teşkilatına, arazisine, vergilerine ve reayaya ilişkin kurallardır.
    Bu alanda dini kuralların etkisi diğer alanlara göre daha azdır.
    Diğer taraftan Devlet yönetiminde hemen her gün ortaya çıkan değişik ihtiyaçlar, İslam hukukunun donmuş kalıpları dışına çıkılarak yeni düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılmıştır.
    Bu zorunluluk sonucu ulema, şeriatın özüne dokunmamak şartıyla egemenlik hakkına sahip olan “sultanlara” bu konuda istedikleri gibi davranma yetkisini vermiştir.
    Osmanlı padişahlarının bu yetkiye dayanarak ortaya koydukları hukuka “örf-i hukuk” adı verilmiştir.
    Padişahların çıkardıkları en önemli kanunnameler Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir.
    Bu tür kanunnameler çıkarılırken genellikle memleketin örfi göz önünde tutulmuşsa da, çoğu kez yapılan düzenlemenin şeriata aykırı olmadığını kanıtlama yoluna gidilmiştir.
    17.Yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’ndeki gerileme tüm alanlarda olduğu gibi hukuk sisteminde de kendisini hissettirmiştir.
    Osmanlı hukuk sisteminin bu durumu Tanzimat dönemine değin devam etmiştir.
    Çağdaş anlamdaki kanunlaştırma hareketleri ilk kez Tanzimat Fermanının yayınlanmasından sonra başlamıştır.
    Bu dönemdeki kanunlaştırma hareketleri sonunda bazı alanlarda tamamen yerli nitelikte ve yürürlükteki dinsel hukuk düzenini çağdaşlaştırmak yoluyla kanunlaştırmaya gidilirken, bazı alanlarda ise tamamen yabancı kanunların benimsenmesi yoluna başvurulmuştur.
    İlk düzenlemeler ceza hukuku alanında görülmüştür.
    1840 yılında dışarıdan alınan Ceza kanunnamesi 1850, 1854 ve 1857 yıllarında üç kez tadil edilerek geliştirilmiştir.
    1858 yılındaki tadilat tamamen Fransız Ceza kanunundan alınmıştır.
    Böylelikle devlet tarafından cins, etnik köken ve mezhep farkı gözetilmeksizin tanınmış olan can ve mal güvenliği ile ırz ve namus dokunulmazlığı cezai yaptırımlarla güvence altına alınmıştır.
    1850 yılında Ticaret mahkemelerinin kurulmasından sonra ilk Ticaret Kanunnamesi yayınlanmıştır.
    Bu kanunla ekonomik hayatın gelişmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.
    Bir başka kanun ise 1857 yılında yayınlanan Arazi Kanunnamesidir.
    Bu kanunla Tanzimat’ın temel ilkelerine uygun olarak toprak mülkiyeti kurumu oluşturulmuştur.
    Arazi Kanunnamesi Tanzimat döneminin en orijinal ve en yerli kanunudur.
    Diğer bir önemli düzenleme medeni hukuk alanında gerçekleştirilmiştir.
    Ahmet Cevdet Paşa tarafından hazırlanan ve 1876 yılında yürürlüğe giren Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye ya da kısaca Mecelle İslam dünyasının ilk medeni kanunudur.
    Tamamen İslami nitelik taşıyan Mecelle’nin çağdaşı olan diğer medeni kanunlara göre önemli eksiklikleri vardı.
    İlk olması nedeniyle ileri bir adım olmakla birlikte, vakıf, aile ve miras hukukları bulunmamaktaydı ve eşya hukukuyla ilgili bölüm son derece yetersizdi.
    Yukarıdaki kanunlaşma hareketlerinin tarihlerine bakıldığında,
    1856 Islahat Fermanının yayınlanmasından sonra hukuk alınandaki gelişmelerin ve Batı hukukuna yönelişin hız kazandığını söyleyebiliriz.
    Bu dönemde ticaret, ceza ve sulh mahkemeleri için Fransız ve İtalyan örneklerinden yararlanılarak yeni usul kanunları hazırlanmıştır.
    Yine çok önemli bir adım olarak şeriat, cemaat, ticaret ve konsolosluk mahkemelerine ek olarak görevi sınırlı da olsa Nizamiye Mahkemeleri kurulmuştur.
    Laik nitelikli Nizamiye Mahkemelerinin kurulmasına karşın adli alandaki çokluk ve karışıklık giderilememiş, aksine biraz daha artmıştır.
    Tanzimat döneminden itibaren gerçekleştirilen adli ve kanunlaştırma alanındaki yeniliklerin tam anlamıyla amacına ulaştığını söylemek mümkün değildir.
    Her şeyden evvel yeni geliştirilen mevzuatın kendi içinde birlik ve tutarlılık sağlanamamıştır.
    Öte yandan devlette zaten bozuk olan hukuk birliği iyice parçalanmış ve yabancı devletlerin bir ölçüde yargı hakkına sahip olmalarıyla egemenlik anlayışına büyük bir darbe vurulmuştur.
    Hukuk birliğinisağlamak için yola çıkan Tanzimatçılar, hukuk sisteminin daha da parçalanmasına engel olamamışlardır.
    Yeni kanunların çıkarılmasına karşı eski kuralların varlığını koruması yüzünden, hemen her alanda olduğu gibi hukuk alanında da kesin çizgilerle birbirinden ayrılmış ikili sistem ortaya çıkmıştır.
    Bu nedenle imparatorluk sınırları içinde yaşayan çeşitli unsurların tek çatı altında toplanması ve Osmanlıcılık ideolojisinin hayata geçirilmesi çabaları sonuçsuz kalmıştır.
    Tüm olumsuzluklara karşın bazı olumlu adımların da atıldığı bir gerçektir.
    Her şeyden evvel yeni kanunlar ve bu kanunlardan kaynaklanan anlayış ile hukuksal eşitsizlikler giderilmiş ve kamu hizmeti düşüncesi belirmiştir.
    Kanunlaştırma kavramı ilk kez çağdaş niteliğiyle tanınmış ve yerleşmiştir.
    Yargılama yöntemleri gelişmiş ve yeni mahkemeler kurulmuştur.
    Ayrıca Osmanlı vatandaşlarının hukuksal durumu ilk kez çıkarılan vatandaşlık kanunu ile belli bir düzene sokulmuştur.
    Tanzimat dönemi hukuk reformları, Atatürk dönemi hukuk devriminin ilk ve önemli bir deneyimini teşkil etmiştir

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    14-11-2009
    Mesajlar
    1,895
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    1856 islahat fermani ile
    Kuranin emri olan cizye vergisi tamamen kaldirildi.
    Cizye vergisini toplama yetkisi önce patrikhaneye bırakıldı, ardından bu vergi tamamen kaldırıldı.

    Tevhidi hukuk
    Laik hukuk adimlari yavas yavas atildi.

  3. #3
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    14-11-2009
    Mesajlar
    1,895
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    0
    Osmanlı hukuk sisteminde şer'i hukukun hanefî mezhebine ait ictihatları esas alınmaktadır. Halkın çoğunluğunun hanefî mezhebine mensup bulunması sebebiyle kadılar da hanefî mezhebine göre hüküm vermek üzere görevlendiriyorlardı. Ancak padişah emriyle bir konuda çağın ihtiyacına uygun görüldüğü için diğer üç mezhepten birinin veya herhangi bir müctehidin görüşünün yürürlüğe konulduğu da olmuştur.

    Hanefî mezhebi dışında bir mezhebe bağlı olan vatandaşlar arasında meydana gelip de kendi mezheplerine göre hükme bağlanması uygun görülen konularda taraflar kendi mezheplerine mensup alimlerden bir zat hakem tayin ederlerdi. Bu zat kendi mezhebine göre hükmünü verir ve daha sonra da kadı bu hükmü tasdik ederdi.
    İlke olarak padişahın herhangi bir konudaki emirleri, istekleri kanun sayılır. Bunlara çağdaş terminoloji ile "kanun hükmünde kararname" diyebiliriz. Genel kanunlar ise, devletin araştırma ve istihbaratına dayanan ve teknik bilgilere göre Divan-ı Hümayun'da tartışmalı olarak (hem şer'i hukuka uygunluk yönünden hem de diğer yönlerden) hazırlanır, nişancılar tarafından usulüne uygun olarak kaleme alınır. Divan kaleminde son şeklini aldıktan sonra Sadrazam başkanlığında vezirler, kazaskerler ve diğer divan üyeleri tarafından padişaha arzedilir. Padişah tarafından işaretlenen bazı bölümleri üzerinde çalışıp yeniden arza çıkılır. Son biçimiyle onaylandıktan sonra "mühimme" defterine kaydolunup yürürlüğe giren ve ferman, hüküm, kanunname vb. olarak uygulanmak üzere ait olduğu beylerbeyi, sancakbeyi veya kadılara gönderilir.

    Osmanlının ilk dönemlerinde örfî hukuk kurallarını "yasağ-i padişahi" belirler. Fakat teşkilatın gelişmesiyle bu yasaklar Divan-ı Hümayun'da hazırlanan kanunlara dönüşmüştür. Aslında kanun ile padişahın ferman, hüküm vb. adlarla anılan emirleri arasında hiyerarşik açıdan bir fark olmayıp sadece biçim bakımından farklar vardır. Ama yine de bu biçim farkları padişah iradesinin yapılması istenen herhangi bir işin önemine uygun olarak düzenlenmiş olduğunu belirler. Kanunlar genellikle tek "hüküm" biçiminde çıkmakta ve gerekirse bunlar biraraya getirilerek kanunnameler oluşturulmaktadır.

    Osmanlı devlet teşkilatında şer'i işler "kaza" ve "ifta" olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İfta (fetva vermek) şer'i sorunların çözümlenmesi, kaza (yargı) da uygulanması anlamında kullanılmıştır. Şeyh'ül-İslâm, devletin ifta müessesesinin ve ilmiye teşkilatının başıdır. Kazanın başı ise ilmiye ricalinden olan Anadolu ve Rumeli kazaskerleridir. Şeyhül-İslâm'ın yargı ile ilgili görevleri bir anlamda günüzdeki "Anayasa Mahkemesi"nin yetkileri ile Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı müsteşarlarının görevlerini birlikte kapsıyordu.

    Kadıların genel hiyerarşik düzeni ve rütbeleri iki ayrı dizi oluşturur.

    1- Mevleviyyet (yüksek hakimlik) 2-Kuzat (hakimler)

    En yüksek kadılık, İstanbul kadılığı idi. Bundan sonra Anadolu ve Rumeli kazaskerlikleri gelirdi. Kadı yalnızca örfî ve şerî kanunların uygulama ve cezalarıyla ilgilidir. Bunların dışına çıkamaz. İbadetler ve ahiretle ilgili olarak verdiği hükümler, müftininki gibi yalnızca birer fetva sayılır. Bunlar dışında kalan muamelat, münakehat ve ukubat konularındaki şer'i hükümlerde müftinin kanaati "fetva", kadı’nın kararı ise "kaza"dır.

    Şeriatın hükümlerini uygulayan kadı’nın kesin bir bağımsızlığı yoktur. Canının istediği kararı veremez. Kadı her hukukî olayı incelemek ve yorumlamak ve şer'i bir sonuca bağlamakla yükümlüdür. Kur'an, sünnet ve ashabın kazaları ile hükmedebilir. Bunlarda benzer bir hüküm bulamazsa ve kendi kanaati oluşmuş ise onunla, oluşmamışsa müftinin fetvasıyla karar verir.

    Kadıların idare hukuku açısından çok önemli bir de tescil hizmetleri vardır. Merkezden beylerbeylerine, sancakbeylerine, bizzat kadıya ve her derecedeki makamlara yazılan emir ve fermanların yasal geçerliliği olabilmesi için bir suretlerinin kadı tarafından tasdik edilerek mahkemenin "şer'iyye siciline" aynen kaydolunmaları gereklidir. Yine kadılar önemli bir görevi de günümüzdeki anlamıyla "noterlik" hizmetleridir. Kefalet, vekalet, mukavele, borçlanma, vasiyet, senet gibi her türlü akitleri kadı (veya naibler) yapar ve bunlar tutanak biçiminde yine bu sicil defterine kaydolunur.

    Çağdaş hukukun aksine, yeni bir şer'i delil gösterildiği takdirde kadının daha önce verdiği bir karardan dönmesi mümkündür. Bu hususta bir üst mahkemeye gitmek gerekliliği yoktur. Bununla beraber, şer'i mahkemelerin verdiği kararların temyiz mercii "Divan-ı Hümayun"dur. İslâm hukukunda ve Osmanlı'da karara bağlanmış bir davanın diğer bir hakime arzedilerek yeniden bakılması konusu değildir. Yani "istinaf mahkemeleri" yoktur. Bir dava ancak "temyizen" incelenir. Bu da muhakeme usulü kaidelerine uyulup uyulmadığı, verilen kararın hukuka uygun olup olmadığı hususlarıyla sınırlıdır.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •