Türkiye’nin bir gerçeği: Küfür!
Zülfü Livaneli
En nefret ettiğim şey ama ne yapalım ki bir gerçek:
Her seviyede, her ortamda, yazılı ve sözlü olarak sürekli küfür eden bir toplumuz.
Elbette etmeyenler var: İftiharla söyleyebilirim ki ben de onlardan biriyim.. Ama çok küfür yedim. Sadece müzikle, edebiyatla, düşünceyle ilgili olmama, kimseyle dalaşmamama rağmen çok adi küfürlerle karşılaştım.
Bir zamanlar Türkiye-Yunanistan barışını savunurken de küfür yedim, Nâzım besteleri yaptığımda da, askeri darbeleri eleştirdiğimde de, demokrasiyi ve insan haklarını savunduğumda da, Alevilere yapılan zulümleri dile getirdiğimde de.
Bu küfürlerin büyük bir kısmı basından geldi. Köşe yazarları, hem de tanıdığım, arkadaşım olan ve hayatımda hiçbir kötülük etmediğim yazarlar tarafından.
(Oktay Ekşi de bir zamanlar köşesinde bana çok ağır küfürler etmişti.) Hedef olduğum basın linçlerini ve küfürleri kitap haline getirmeyi düşünüyorum. Gelecek kuşaklar bu ülkede birilerinin demokrat, hümanist bir sanatçıyı nasıl boğmaya çalıştığını ve bu uğurda ne kadar alçalabildiklerini görsünler diye. Utanacaklarından umudum yok ama belki çoluk çocukları utanır.
***
Bu tutumu hiçbir zaman anlamadım.
Ve yüzlerce kez sordum: “New York Times’ın, Wall Street Journal’in, Le Monde’un, Guardian’ın yazarları durmadan birbirine küfür eder mi?
Bunca kitabı küfür edebilmek için mi okudunuz? Kendinizi sokak kabadayısı konumuna düşürmekten rahatsız olmuyor musunuz?
Küfür edeceğinize fikir yazısı yazmayı denesenize!”
Ama hiçbir işe yaramadı. Küfür giderek Türk basınının asli alışkanlıklarından birisi haline geldi.
Karısına kızan, midesi bozulan, canı sıkılan, trafikte bunalan, bir arkadaşının başarısını kıskanan ya da ucuz yoldan ün sahibi olmak isteyen köşeciler makale yerine küfürname yayınlamaya başladılar.
Üstelik bunların çoğu; günlük hayatta efendice davranışlara sahip kişilerdi.
Ama parmakları tuşlar üzerinde dolaşmaya başladığı zaman kişilik değiştiriyor, “gündüz insan, gece kurt” misali dişleri uzayarak küfür etmeye başlıyorlardı. Diğer yazarlara, siyasetçilere, filmcilere, romancılara, bilim adamlarına, herkese ama herkese hakaret etme hakkı buluyorlardı kendilerinde.
Hiç kimse de çıkıp “Yahu arkadaş sen kimsin de koca bir ülkenin bütün alanlarına el uzatıyor, insanlara hakaret ediyorsun?” diye sormuyordu, hâlâ sormuyor.
Bu hakaretleri, iftiraları o kişilerin anaları, babaları, çocukları, komşuları okuyor ve kahroluyorlar ama bunu düşünen yok.
Üstelik küfürbazlar kime küfür edileceğini de gayet kurnazca kestirirler. Mafya babalarına, gazetelere reklam veren patronlara, polise, iktidara hiç bulaşmazlar.
Elinde silah ve sopa olmayan fikir adamlarına, sanatçılara, muhalefet partilerine söverler. Çünkü bunun bedeli yoktur.
Ama bazen Ekşi gibi baltayı taşa vururlar. Oktay Ekşi örneği ne ilk ne de sondur.
Eğer bu hakaret, gücü elinde tutan Başbakan’a ve iktidara değil de başka yazarlara, sanatçılara, bilim adamlarına yapılsaydı yine kimsenin sesi çıkmazdı.
Ama bu sefer “Zor oyunu bozar!” misali ters tepti.
***
Küfre tenezzül etmeyen, seviyeli meslektaşlarımı ayrı tutarak söylüyorum: Bu ülkenin son derece ciddi bir “basın” ve “köşe yazarı“ sorunu var.
Demokrasiyi ve yaratıcılığı tehdit eden, iç barışı tehlikeye düşüren, ülkeyi sürekli olarak geren, toplumsal konuları tartışmaya olanak tanımayan, işi kayıkçı kavgasına indirgeyen bir sorun bu.
Nasıl çözülecek bilmem ama bugünkü basının yerini ciddi ve seviyeli bir basın alsa, Türkiye’nin daha iyi bir ülke olacağından eminim.
İdeolojik tutumu ne olursa olsun, basın ülkeyi bozuyor.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


İçinde asla aile kavramı geçmez. Ama cevap veremeyecek pozisyona sokuyorum kişileri. Hakedene tabi

