TASAVVUF NEDİR?
[IMG]Şeb-i Arus Törenlerinden bir enstantene http://fotogaleri.ok.net/galeri/92/1096_3.jpg[/IMG]
Ali Rıza Bayzan
www.sufiterapi.com
arbayzan@hotmail.com
Tasavvuf ile ezoterizm, mistisizm, spiritüalizm, okültizm ve teozofi gibi disiplinler arasında kimi örtüşmeler olmakla birlikte aralarında çok temel farklılıkların da olduğunu belirtmek gerek.[*] Bütün tartışmalar bir yana Sûfîlere göre Tasavvuf, İslam Maneviyatı’dır.
Sûfî Gelenek, insanın varoluş macerasını Bezm-i Elest ile başlatır. Sûfîlere göre Allah, Bezm-i Elest’te ruhlarımızla görüşmüştür. Bezm-i Elest’te ruhlar, “Tanrısal Varlığı ve Birliği” (Tevhid’i) tecrübe etmiştir. Bezm-i Elest, Mutlak İyi’nin, Mutlak Güzel’in, Mutlak Doğru’nun, Mutlak Kudret’in… tecrübesidir. Ancak insan, beden kalıbına giren ruhun bilincini kaybetmiş, kendi aslını unutmuştur. Mevlana’nın dediği gibi “Sen toprak üzerine kendi nakşını işledin, ama ne yazık ki, kendi aslını unuttun." [1]
Sûfîlere göre insan, Bezm-i Elest’i unutmuş olsa da, bilinçsizce de olsa aslında gene Bezm-i Elest arayışındadır. Sûfîlere göre insanın hep daha iyinin, daha güzelin, daha doğrunun… peşinde oluşu bunun bir göstergesidir. Hep daha iyi, daha güzel, daha doğru derken insan ancak Mutlak İyi, Mutlak Güzel, Mutlak Doğru ile ruhsal huzura erecektir.[2]
Sûfî Geleneğe göre insanın temel sorunu, aslını unutmuş olması, gerçekte neyi aradığını bilmiyor olmasıdır. Sûfîlere göre aslını hatırlamak için insanın uyku-rüya halinden uyanması, kendine gelmesi gerekir. Bu türden uyku-rüya hali için sûfîler “gaflet” kavramını kullanırlar. Gaflet; bilinçli unutma, idraksizlik, uyanık olmamaktan kaynaklanan yanılgı durumu olarak tanımlanmaktadır.[3] Sûfî Üstat Sülemî’ye (ö. 1021) göre gaflet, derin bir uyku halidir.[4]
Hayatın bir rüya hali, ölümün ise uykudan uyanma hali olduğu sûfîler tarafından sık sık dile getirilmiştir. Ünlü Sûfi Gazali’ye göre, insan uykuda iken rüyada görülen bir takım şeylerin varlığına inanır. Rüya esnasında onlardan şüphe etmez. Sonra uyanınca rüyada gördüklerinin hiçbirinin aslının olmadığını anlar. Dünya hayatı, ahirete nisbetle bir uyku hali sayılabilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz hayat, bir rüyadan başka bir şey değildir, ölünce uyanacağız.[5]
Sûfî Geleneğe göre gaflet, “kalp hastalıkları”nın temel kaynağıdır. Kalp hastalıkları, insanı aslına/ruhuna yabancılaştıran her türlü ahlaktır. Tasavvufun amacı da kalp hastalıklarını tedavi ederek insanı ruh sağlığa kavuşturmaktır. Kübreviye Yolu’nun piri Necmüddin Kübra (ö. 1221)’nın ifadesiyle, Şüphesiz ki Tasavvufi hayatın başı hastalık sonu sıhhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabip durumunda olan şeyh (yol gösterici) tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selamete kavuşur.” [6]
Sûfî Geleneğe göre insanın yeniden Allah’a ulaşmasının sonsuz sayıda yolu vardır. Örneğin Necmüddin Kübra, “Usul-i Aşere” isimli risalesine şu söz ile başlar: “Allah’a ulaşan yollar, yaratıkların nefesleri sayısıncadır.”[7]
Sûfîler, bu durumu geometrik bir simgeyle, çemberle anlatırlar. Buna göre çember, İslam’ın zahiri şartları olan “şeriat”tır. Çemberin merkezi “hakikat”tir.[8] Çember üzerindeki noktaları merkeze bağlayan yarıçaplar da “tarikat”lerdir.[9]/[10]
Sûfî Geleneğe göre “hakikat”e ulaşan kimse “marifet” sahibi olur. Tasavvuf’un amacı “marifet” adı verilen bu bilgidir.[11] Sûfî’nin nihai amacı da budur: “Eşyayı olduğu gibi görmektir”; yani kişinin kendi varlık aynasında yansıtılan her şeyi idrak etmesidir. Bu, her nesneyi Allah’tan bağımsız olarak gören insanın profan bilincinin dağılmasıdır; yani Allah’tan asla ayrı olmadığını; Allah’ın Vahdaniyetinde hem içkin hem de aşkın olduğunu kavramaktır.” [12]
Bu bağlamda Tasavvuf da insanın aslına dönüşü için bilincin ve kişiliğin yeniden yapılanışı olarak okunabilir.İleride ele alacak olduğumuz üzere Tasavvuf, akademik çevrelerde Batı’daki psikoloji ve psikoterapinin Doğu’daki mütekabili olarak görülmektedir.
Tasavvuf olmuş, bitmiş ve tamamlanmış bir öğreti değildir; zaten böyle bir durum Tasavvuf’un doğasına aykırıdır. Tasavvuf kendini hiç durmadan yenilemek durumunda olan bir gelenektir. Tasavvuf’ta yenilenme, özellikle de insanların ihtiyaçlarını karşılama ve problemlerini çözme amacıyla olması gerekir.
Tasavvuf insanlara, “tam insan olma” kapısını açmaktadır. Bu bakımdan Tasavvuf, aktüel insanlara seslenmek zorundadır. Bu bağlamda Tasavvuf, tarihin yükünü insanlara taşıtmaya kalkarsa işlevini yerine getiremez. Tasavvuf insanların çeşitliliğine de bir cevap vermek durumundadır. Bu bakımdan Tasavvufun topluma ve insana göre alternatif yollar geliştirme yükümlülüğündedir. Ancak Tasavvuf’un bu fonksiyonu yerine getirilebilmesi için modern ve postmodern zamanların insanlarına seslenebilen aktüel ve alternatif sistemlerin geliştirilmesi gerektiği muhakkaktır.
Yeniden inşa döneminde Tasavvuf Geleneği’nin tarihten ve kültürden bağımsız en temel ilkeleri esas alınarak çıkılmalıdır. Yeniden inşa döneminde hiçbir şeyin gelenekteki gibi olması gerekmez, “Tasavvufun Ruhu” hariç. Buna “Tasavvuf’un özgürleştirilmesi” diyebiliriz. Özgürleşen Tasavvuf, yaşayan insanlara özgürlük bahşedecektir.
[*] Esas konumuz olmadığı için bu alana girmiyoruz. Söz konusu disiplinler hakkında bilgi için bkz., Ergün Arıkdal, Gizli Öğreticilik, İst.-1997; Luc Benoist, L’Esotérisme, Paris-1963, Walter Burkert, İlkçağ Gizem Tapıları, çev., S. Şener, Ank.-1999; Ergun Candan, Gizli Sırlar Öğretisi, İst.-1998; Dion Fortune, Sane Occultism, London-1967; Cihangir Gener, Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi, Ank.-1994; Reşat Güner, Okültizm, Tarih Boyunca Gizli Bilimler, İzmir-1996; Frithjof Schuon, Survey of Metaphysics and Esoterism, Indiana-1986.
[1] Mevlâna, Mevlâna'nın Rubaileri, çev., M. Nuri Gençosman, İstanbul-1986, s. 269
[2] Tasavvuf, esas itibariyle Bezm-i Elest üzerine kurulu olduğu için başlangıcı zaman öncesi olmakla birlikte tarih sahnesinde Âdem Peygamber ile yerini alır; Son Peygamber ile zirvesine ulaşır. Çağdaş Sûfilerden Muzaffer Ozak şöyle söyler: “Tasavvuf İslam’ın doğuşundan iki yüz sene sonra başlamamıştır. İslamla beraber başlamıştır. İslam da Hz Muhammed Mustafa ile başlamamıştır. Hz Adem ile başlamıştır. Yani tasavvuf Hz Adem’le beraberdir.” Robert Frager, Aşktır Asıl Şarap, çev., Ömer Çolakoğlu, İst.-2006, s. 28
[3] Süleyman Uludağ, “Gaflet”, TDV İslam Ansiklopedisi, İst.-1996, XIII/283 vd
[4] Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İst.- 1992, s. 185
[5] Gazali, el-Munkızu mine’d-Dalal, İst.-1970, s. 16 vd Transpersonal psikologlar da benzer düşünceler savunmaktadır; örneğin Tart şöyle yazıyor: “Biz, gerçekte olabileceğimiz kişiye ‘uykudayız’. Rüya görüyoruz. Trans halindeyiz. Otomatikleştirimişiz. Gerçeği algıladığımızı düşünürken, aslında yanılsamalar arasında sıkışıp kalmışız.” Charles T. Tart, Uyanış/Waking Up, çev., Sezer Soner, İzmir-2004, s. 11
[6] Necmüddin Kübra, “Fevaihu’l-Cemal”, Tasavvufi Hayat içinde, çev., Mustafa Kara, İst.-1980, s. 104.
[7] Kübra, Necmüddin, “Usûlu Aşere”, Tasavvufi Hayat içinde, s. 23. Hemen her tasavvufi eserde bu anlamda bir söze rastlamak mümkündür. Bkz., el-Kuşeyri, Ebu’l-Kasım Abdulkerim, Er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, Tahkik, Nureddin Şeribe, Halep-1986 (Suriye-1406), II, 554; Niyaz-ı Mısri, Mevâdiul’-İrfan/İrfan Sofraları, çev., S. Ateş, Ank.-1971, 45. sofra, s. 106; Guenon, Rene, İslam Maneviyatı ve Taoculuğa Toplu Bakış, çev., M. Kanık, İst.- 1989, s. 30; S. Hüseyin, Nasr, İslam, İdealler ve Gerçekler, çev., A. Özen, İst.-1985, s. 139. Bu sözün İsmail Hakkı Bursevi tarafından yapılmış geniş bir açıklaması için bkz., “Şerh-i Usul-i Aşere” Tasavvufi Hayat, s. 34-40.
[8] Tasavvufta hakikat anahtar kavramlardandır. Geniş bilgi için bkz., Sülemi, el-Fark Beyne İlmi’ş-Şeria ve’l-Hakika, çev., Süleyman Ateş, AÜİFD, sayı: XVI, Ank.-1968; Ebu Nasr Serrac Tûsî, el-Lüma’, çev., H. Kamil Yılmaz, İst.-1996, s. 219 vd; Kuşeyri, s. 216 vd.; Hucviri, Keşfu’l-Mahcub, çev., Süleyman Uludağ, İst.-1982, s. 534; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 3. Bası, İst.-1992, s. 302-309.
[9] Fazla bilgi için bkz., Nasr, İslam, s. 138 vd.; Guenon, İslam Maneviyatı, s. 29 vd; Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, İst.-1989, s. 97; Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, s. 308
[10] Buradaki tarikat kavramı, ideal tarikatı temsil eder. Reel/kurumsal tarikatlar ideal tarikatın birer gölgesi olarak düşünülebilir.
[11] Lale Bahtiyar, Sûfî/Tasavvufi Arayışın Dışavurumu, çev., Mehmet Temelli, İst.-2006, s. 12. Ayrıntılı bilgi için bkz., Ali Bolat, "Muhâsibî'ye (ö. 243/857) Göre Marifetin Unsurları", Tasavvuf, İAAD, Yıl: 2000, sayı: 4, s. 127-154
[12] Bahtiyar, Sûfî Tasavvufi Arayışın Dışavurumu, s. 15


LinkBack URL
About LinkBacks

Alıntı Yaparak Cevapla

