"Her ikisi de..." deyip, kolayına kaçmayalım. Gelin biraz irdeleyelim bunları. Her ne kadar başımıza gelenlerin bir kısmının sorumluluğunu alsak da büyük parçayı daima "E ama şans da çok önemli!" diyerek hafifçe taç çizgisinin dışına iteliyoruz. Şansın doğuştan geldiği ve yaşam koşullarının gelişmesinde belirleyici olduğu noktasında da bırakıyoruz.




İçine doğacağımız aileyi, ülkeyi, çevreyi, cinsiyeti, vs. seçemeyişimiz de bunu ispatlamak üzere sıkça kullandığımız iddialardan.

Aslında, yoksul ya da dar imkanları olan ailelerde doğanların şanssız, tersinin ise şanslı olduğunu belirtip, başarıya giden veya gidemeyen yolları bu şekilde açıklamak, ülkemizde daha fazla olmakla birlikte genelde tüm toplumlarda yaygın. Bilinçli gayretin belirleyici olduğunu kabul edenler olsa da talih, kader, kısmet gibi kavramların etkisini önemseyenler hâlâ çoğunlukta. Kısacası, çoğumuza, "İnsan şansı veya şanssızlığı ile doğar, şanslı insanlar da daha başarılı olur, arızi olarak talihsizliğini iyiye döndürebilenler de vardır, ancak istisnalar kaideyi bozmaz" ifadesi, epey rahatlatıcı geliyor. Doğal olarak, şans ve kısmet temelli açıklamalar, ağzında altın kaşıkla doğmasına rağmen kötüye giden ve şanssızlığa uğrayan kader kurbanları için de yapılıyor. Şanslıyken şanssız olmak daha kolay, tersi ise daha zor diye kabul ediliyor.

Kendini "şanslı" ve "şanssız" diye ifade eden kişiler üzerinde yapılan ve yıllar süren araştırmalar ise farklı bakış açıları getiriyor. Ve deniyor ki, şans ya da şanssızlık diye ifade edilen durumlar, evrenin sunduğu sonsuz olasılıklar arasından bireyin yaptığı seçimlerin sonucudur. Kuantumcular, fütüristler, yani olasılıkların teorisyenleri, beynin sadece "olası olduğuna inandığı" şeyleri görecek şekilde çalıştığını iddia ediyorlar.

Yapılan deney ve çalışmalara göre, birşeyi ancak belleğimizden yansıdığı zaman, yani biliyorsak algılayabiliyoruz. Beyin üzerinde yapılan çeşitli psikoloji testleri de bunu destekliyor. Tanıdık ve bildik olanları algılamaya ve kabul etmeye daha yatkınız. "What The Bleep Do We Know?" belgeselinde, bununla ilgili güzel bir örnek verilmiş. Kristof Kolomb'un gemileri Karayip Adaları ufuklarında görülmeye başlandığında, yerliler daha önceden bildikleri, gördükleri, umdukları birşey olmadığı; beyinlerinde öyle bir kayıt, algılama bulunmadığı için gemileri göremezler. İçlerinden sadece bir tanesi, denizdeki dalgaları fark edip, bunların neden birdenbire ortaya çıktığını anlamaya çalışırken, bir süre sonra gemileri görmeyi başarır. Koşup kabilesine haber verir, gördüklerini anlatır. Önce göremezler. Bir süre sonra, arkadaşlarına inandıkları, güvendikleri için diğer yerliler de gördüklerini algılamaya başlarlar.

Yani şuraya geliyoruz. Aslında, olanaklar, olasılıklar içinde yüzüyor; ancak, beynimizi, kendimizi kısıtladığımız ve bu yüzden de ummadığımız için bunları göremiyor, algılayamıyor, olanakları çoğaltamıyoruz. Es kaza algılarsak da hemen kendimizi o şeyin ne kadar ulaşılamaz, yapılamaz, vs. olduğuna inandırıyoruz. Arkalarından bakakalıp fark ettiğimizde ya da başkalarının eline geçtiğini gördüğümüzde de "kaçan fırsatlar" ya da "pişmanlıklar", kısacası "şanssızlıklar" arşivlerimize atıp, sohbetlerde bol bol anlatıyoruz.

Oysa, şanslı diye nitelenen insanlarda çok tipik ortak özellikler saptanmış. Kendilerini şanslı olarak kabul edenlerin neredeyse tamamı, iletişime çok açık, aktif, pozitif, eğlenceli, sorgulayıcı, kararlı ve kendilerine, çevrelerine güvenliler. İç seslerini dinlemeyi ve ne istediklerini biliyorlar. Daima iyiyi umuyor ve olasılıkların, yani şanslı olabileceklerin durum, fırsat sayısını artırıyorlar. Asla pısırık, çekingen, pasif değiller. Bu türler, kronik olarak "ŞANSLI" olduklarını iddia edenler oluyor.

Kendini şanslı zanneden, ama aslında yukarıda sayılan özelliklerini kullanarak ve geliştirerek yaşamlarının dümenini ellerinde tutanlar, her zaman rotalarını önceden belirlemiş olarak yola çıkanlar.

Yani planlılar... Onlar, dima, yılmadan, bıkmadan, söylenmeden hedeflerine koşuyorlar...

Şanssızım, “ama yapamam ki, ama bana şunu ettiler” diye mızırdanmıyorlar!


alıntı