Mina Hepsen Hakkında
Mina Hepsen İstanbul’da doğdu. Anne ve babasını şaşırtarak (ne aksiliktir ki bunu sık sık yapıyor!) henüz altı aylıkken hikâyeler anlatmaya başladı. Mina, hayatının ilk on yılını Almanya’da geçirdikten sonra, İstanbul’a dönüp International School’da on yıl eğitim gördü. Üniversiteye Boston’a giden Mina, orada geçirdiği dört dondurucu yılın ardından, siyasetbilimi ve felsefe okuduğu Tufts Üniversitesi’nden mezun oldu. Soğuk havayı yeterince tecrübe ettiğine karar vererek Miami’ye yerleşti. Miami’de geçirdiği bir yılın ardından yine yer değiştirme zamanının geldiğini hissettiği sırada, e-postasındaki “Edinburgh’a gel!” davetini geri çevirmedi ve İskoçya’ya yerleşti. Şu sıralar Edinburgh Üniversitesi’nde “yaratıcı yazarlık” üzerine doktora yapan Mina, geri kalan zamanını Old Town civarındaki kafelerde eserleri üzerinde çalışarak geçiriyor ve aynı zamanda iki kız kardeşini büyümemeleri konusunda ikna etmeye çalışıyor..
Kitapları:
Kan Kırmızı Ayın Altında ve Eflatun Safağın Konusu adlı iki fantastik romanı türkçeye çevrilmiştir bunun dışında Keşif Kerim Hindistanda ve Keşif Kerim İskoçyada olmak üzere iki çocuk kitabıda vardır Henüz Türkçeye çevrilmemiş İngilizce İspanyolca ve Almanca dillerinde yazılmış kitaplarıda vardır.
Röportajları:
RADİKAL KİTAP / 16/10/2009
Mina Hepsen: 'Vampir denilince insanların aklına Bram Stoker'ın Drakula'sı geliyor. Benim kurgumda, tüm o haç, sarımsak ve güneş korkusu, vampirlerin kendileri tarafından kendilerini efsaneleştirmek, gizemlerini korumak ve böylece insanların onları aramasına engel olmak için yaratılmış mitler. Amacım bu şekilde onları insani kılmaktı. Benim romanlarımdaki vampirler ölü değil. Ölümsüz de değil. İçlerinden yalnızca aşkı bulanlar hayatta kalma ve soyunu devam ettirme şansına sahip'
Mina Hepsen kendini vampir romanları seven bir okur olarak tanımlıyor. Özellikle de Anne Rice romanlarını... Son zamanlarda vampirlerin yeniden popülerlik kazanmalarından hoşnut, ama herhangi bir popüler akıma ayak uydurmaya çalışmıyor. Onun vampir-aşk romanı Kan Kırmızısı Ayın Altında, günümüzün Amerikan kasabalarında geçen vampir romanlarının aksine, Karındeşen Jack’in karanlık ve sisli Londra’sında geçiyor. Kahramanları, düşünce okuyabilen bir Rus Prensesi (Angelica) ile dünyanın en güçlü vampirlerinden biri olan Alexander. Kitabın temel sorusu Angelica’nın yeteneği etrafında şekillense de (“Bu bir lütuf mu yoksa bir lanet mi?”) tarih, felsefe ve mitolojiden beslenen yazar, “Eğer birbirimizin düşüncelerini okuyabilseydik, ilişkilerimiz nasıl olurdu?”; “Eğer insanlar yüzlerce yıl yaşabilseydi neler olurdu?” ve en nihayetinde, “Eğer biri bana ölümsüz olma şansı verseydi, kabul eder miydim?” gibi sorulara kafa yormamızı sağlıyor.
Fantastik-gerilim-aşk romanı yazdınız. Üstelik, içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun da bahsi geçen, tarihi bir roman aynı zamanda... Türlerle oynamak, türleri birbirine karıştırmak yazma sürecinizi nasıl etkiledi?
Aslında bu roman tamamen düşünsel bir deney olarak ortaya çıktı. Fantastik türde bir roman yazmak bana mantık sorularının ötesine geçme özgürlüğünü verdi. Mitolojiye duyduğum sevgi ve bu konudaki bilgimi, uzun bir zaman diliminde yaşayan insanlar hakkında yazma isteğimle birleştirdim ve insanın evrim geçiren bir uzantısı olan vampirler ortaya çıktı. Burada aşk işin içine giriyor. Aşk için yaşıyoruz, sadece sevgiliye duyulan aşk için değil; aşkın her hali için. Bu beni umutsuz bir romantik gibi gösteriyor olabilir, ama ne diyebilirim ki, aşkın her haline hayranım. Gerilime gelirsek... Bence biraz heyecan, romanın akışını tek düzeliğe sokmamak için gerekliydi. Aynı zamanda roman karakterlerini zor durumlara sokmak, karakterin büyümesi ve gelişmesi için fırsatlar doğuruyor.
19. yüzyıl Londra’sını mekân olarak seçmenizin nedeni nedir?
Tarihi seviyor olmam ve en çok bu yüzyıl hakkında okumama rağmen bu yüzyılın kendini hala bir sır olarak saklıyor olması. Ayrıca yazdığınız romanın tarihsel bir ortamda geçmesi, birçok farklı olasılığın var olmasına imkân veriyor. Evet, 19. yüzyılda geçen bir roman yazarken bazı şeyleri değiştirme şansınız olmuyor; örneğin dönemin sosyal yapısını ya da hayat tarzını değiştiremiyorsunuz. Diğer yandan size çok geniş bir oyun alanı sunuyor; özellikle de söz konusu olan şey tarihteki kadınlarsa.
Bu aynı zamanda göçmenlerin Londra’ya akın ettiği, her tür cinsel arzunun bastırıldığı, salgın hastalıkların kol gezdiği bir dönem. Vampirler bunun neresinde duruyor, hangi tarafa aitler?
Fiziksel olarak insan ırkından daha üstün olan bir ırktan bahsediyoruz; vampirler salgın hastalıklardan etkilenmiyor, insanların sosyal normlarıyla ya da dönemin politik ortamıyla ilgilenmiyorlar. İnsanların kurallarına uymalarının nedeni, şüphe çekmek istememeleri; fakat kendi sosyal normlarına ve yasalarına göre yaşıyorlar. Örneğin cinsel arzularını bastırmıyorlar; ama kendi kurallarına göre bastırmaları gereken insan kanı içme isteği gibi başka arzuları var.
Romanda insanlar vampirlerden çok daha vahşi, sefil, kötü yaratıklar olarak tasvir ediliyor...
Vampirlerin de tıpkı insanlar gibi hem iyi hem de kötü tarafları var. Fakat amacım bir ‘iyi vampir - kötü insan’ yanılsaması yaratmak değildi. Nasıl iyi insanların kusurları varsa, iyi vampirlerin de kusurları var.
Karakterlerin Rus kökenli olmalarının özel bir nedeni var mı?
Garip gözükebilir ama romanın iki ana karakterini Rus asıllı olarak yaratmış olmamın nedenini aslında tam olarak ben de bilmiyorum. Bu romanı Rus eserler okuduğum bir dönemde yazmaya başlamam sanırım karakterleri yaratma sürecimi etkiledi. Ayrıca yaşadıkları ortama yabancılık çekmelerini istiyordum, böylece hem o ortama uyum sağlamış olacak hem de tam olarak oralı olmayacaklardı.
Romanda telepati kavramının genel kullanımı, akla daha siyasi ve felsefi bir soruyu getiriyor: İnsan düşündükleri midir, yoksa yaptıkları mı?
Bu romanı yazdıktan sonra bile, bu sorunun cevabına yaklaşmış değilim; bu konuya olan merakım da azalmadı. Angelica düşüncelerini okuyabildiği erkeklerden kaçarken, düşüncelerini okuyamadığı bir adam ona çekici geliyor. Alexander’ın düşüncelerini okuyabilseydi, muhtemelen onu çekici bulmayacaktı. Buradan yola çıkarak, yaptıkları ve söylediklerinden dolayı çekici bulduğumuz birini düşüncelerinden dolayı itici bulabileceğimiz sonucuna varabiliriz. Bunun yaptıklarımızdan çok düşündüklerimizin kim olduğumuzu belirlediği anlamına gelmesi şart değil. Bu sadece, insanların davranışlarımıza göre hakkımızda fikir yürüttükleri anlamına gelir.
Romanda Viktorya Dönemi kıyafetlerine özel bir önem vermişsiniz. Ama bu, sadece kadının toplumdaki yerini simgeledikleri için olmasa gerek...
Victorya Dönemi elbiselerine özel bir ilgi duyduğum doğru. Bence bu elbiseler, kadının tarih boyunca verdiği savaşı simgeliyor. Açık yakalarıyla ve kabarık etekleriyle ‘kadınların dişiliğini’ vurgulamak için tasarlanmışlar, yüksek bir sosyal statüyü simgeledikleri için de dişiliğin vurgulanmasını ‘hoşgörür’ nitelikteler. Korseler nefes almayı ve haraket etmeyi zorlaştırmak için tasarlanmış şeyler olsa da bir kadın korse giydiğinde kendini güzel hisseder, bu durumda korse ‘iyi bir şey’ haline geliyor. Basit ve rahat giysilerle dolaşan kadın, güzel elbiseyi istiyor; belinin bir erkeğin ellerine sığacak halde olmasının ‘ayrıcalığını’ yaşamak için kullanışlı kıyafetlerin ona sağladığı özgürlükten ödün vermeyi göze alıyor. Bu tam olarak anlam veremediğim bir durum olsa da, günümüzde de kadınlarda çok sık görülen bir davranış biçimi. Kadının sadece fiziksel görünüşüne önem verilmesinden özellikle rahatsız olan arkadaşlarım bile o ‘güzel gelinliklerden’ birini, 21. yüzyıl Viktorya tarzı elbiseyi giymek istiyor.
Angelica at binmekten, piyano çalmaktan hoşlanan, taşradaki kır evinin hayalini kuran bir kitapkurdu. Sanki bir Jane Austen karakteri yanlışlıkla büyük şehre düşmüş gibi...
Jane Austen’i severim, kim sevmez ki? Onun romanları zekice kurgulanmış ve eğlenceli; karakterleri ise insani yönleri kuvvetli, kusurlu ama güçlü kadınlardır. Onun romanlarını daha gençken okumuş olmama rağmen, şunu belirtmeliyim ki Jane Austen romanları tekrar okunmayı hak eden eserler. Jane Austen ve onun dönemindeki birçok yazardan etkilendiğimden eminim.
‘Vampir-aşk’ diye adlandırılabilecek bir alt tür var artık edebiyatta. Nedir bu ‘gece kadar simsiyah saçları, keskin yüz hatları ve koyu gri gözleri olan gizemli yabancılar’da kadınları bu kadar çeken?
Güçlü, gizemli ve yakışıklı yabancıların birçok kadın tarafından, en azından ilk karşılaşmada çekici bulunduğunu söyleyebilirim. Çekiciliğin neye bağlı olduğu hakkında birçok teori var. Bir insanı kokusundan dolayı mı çekici buluruz? Bir erkeğin üreme için uygun özelliklere sahip olduğunu düşünmemiz mi onu çekici kılıyor? Bize çekici gelen ten rengi mi? Gerçekten bilmiyorum.
Hikâyenin ilginç yanlarından biri, birbirine âşık olan Angelica ve Alexander’in benzerlikleri. İnsan -ya da vampir- kendi suretine mi âşık oluyor?
Keşke bu sorunun cevabını bilseydim. Neden iki kişi birbirine âşık olur? Bir yanım, bize kendimizi sevdiren kişilere aşık olduğumuzu söylüyor, bizi tam da istediğimiz kişi haline getirenlere aşık olduğumuzu. Eğer durum buysa, insanın kendine benzeyen kişi, ona kendini tam da kendi gibi olduğu için iyi hissettirir. Fakat zıt insanlar da birbirlerine çekici geliyor ve birbirini dengeleyen insanlar çok uyumlu çiftlere dönüşüyor. Eğer gerçekten de birlikte olduğumuz kişiyi seçiyorsak, onu nasıl seçtiğimizi gerçekten ben de bilmiyorum. Bazen, biz değil de hayat, âşık olduğumuz kişiyi seçiyor gibi geliyor...
Klasik vampir mitinde ne gibi değişiklikler yaptınız? Örneğin, güneş onları öldürmüyor ve çocuk doğurabiliyorlar. Bunun amacı onları ‘insanlaştırmak’ mı?
Vampir efsanesi yüzyıllardır var olan bir efsane, fakat vampir denilince insanların aklına Bram Stoker’ın Drakula’sı geliyor. Benim kurgumda, tüm o haç, sarımsak ve güneş korkusu, vampirlerin kendileri tarafından kendilerini efsaneleştirmek, gizemlerini korumak ve böylece insanların onları aramasına engel olmak için yaratılmış mitler. Ve evet, amacım bu şekilde onları insani kılmaktı. Benim romanlarımdaki vampirler ölü değil. Ölümsüz de değil. İçlerinden yalnızca aşkı bulanlar hayatta kalma ve soyunu devam ettirme şansına sahip.
Romandaki bazı sahneler romantik komedi tadında, hatta yer yer Shakespeare’nin Hırçın Kız oyununu andırıyor. Hollywood’un seveceği bir konu bu...
Böyle düşündüğünüz için çok sevindim. Romanın sinemaya uyarlanmasını çok isterim; bu gerçekten çok hoş olur.
Kan Kırmızısı Ayın Altında’nın devamı gelecek mi?
Kan Kırmızısı Ayın Altında, bir üçlemenin ilk kitabı. İkinci romanın yeni iki başkahramanı var; üçüncü romanın baş kahramanı ise birinci romandan tanıdığımız Angelica’nın kardeşi Mikhail. Üçlemenin diğer iki kitabında, macera biraz daha ön plana çıkıyor; ama aşk yine romanların ana konusu.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
