• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
16 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Rahmi Vidinlioğlu Şiirleri Yazıları

    Adı Konulmamış İntiharlar

    Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak parmak uçlarında gizlediğin sihirli aynaları, zehirli kanlar sürdün dudaklarıma!
    Uzaksın artık, hiç olmadığın kadar uzak, hiç olmadığın kadar yabancısın bana! Gittin sevgilim! Ben acıyarak terk ettiğin bir şizofrendim! Uykusuzluktan tüm şehre ninniler söylerdim... İlahiler ikram ederdim her gece tüm meleklere! Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için intiharı seçtim!

    Ben; acıyarak reddettiğin bir şizofrendim! Ürkütücü düşler kuran, ipe sapa gelmez şiirler yazan, zavallı bir şizofren! Gittin, paragraflar dolusu intihar koydun, bir zamanlar şefkatini tattırdığın avuçlarıma, kırarak parmak uçlarında gizlediğin sihirli aynaları, zehirli kanlar sürdün dudaklarıma!

    Suçum şizofrenik bir tutku, ve katatonik bir kinle bağlanmaktıysa sana, hayatın her köşesine buram buram intihar kokan tığlarla, sevda dantelleri işlemek mi düşecekti payıma? Bunu hiç bilemedim! Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için intiharı seçtim!
    Koptun benden! Nasıl aniden çıkarsa fırtına, nasıl aniden çarparsa şimşek, nasıl aniden üflenirse sura ve bir anda koparsa kıyamet, işte öyle aniden koptun benden, bir kıyamet gibi koptun benliğimden!

    Seni benden, acı dolu bir haykırışla koparttılar; hidrojeni oksijenden ayırır gibi, bir gezegeni bir yıldızın yörüngesinden ayırır gibi, Boğaz’ı İstanbul’dan ayırır gibi ayırdılar sana tutunmuş ellerimi, çekip aldılar hayatımı hayatından, ki hayatım artık bir hayrattı senin hayatına!

    Bana bomboş bir kalp, bomboş bir evren bırakarak, ellerindeki sevda kavanozlarının hepsini kırıp içlerine zehirli yılanlar doldurarak, geldiğin kadar çabuk, ve hiç gelmemişsin gibi yaparak, gittin!

    Ve ben, gözlerindeki hüzün dolu tebessüme rehin bırakıp ruhumun tüm derin okyanuslarını, bedenimi sığ bir hasret nehrinde salamuraya bıraktım!

    Kaçmalıyım artık senden! Kaçmalıyım bakışlarının çekim kuvvetinden, çünkü bakışlarım intihara dümen kırmış başı boş bir transatlantik artık ve çarptı çarpacak bakışlarındaki büyük buzdağına!

    Kaçmalıyım artık senden! Çünkü bir ölü çocuk cesedi gibi soktun tüm acıları koynuma, “Al bununla uyu” dedin!
    Gittin sevgilim! Gidişine yenik düşmemek için intiharı seçtim!

    * * *

    Eski bir arkadaşın hüzün kokan pespembe dudaklarından duydum gidişinin gerçek nedenini. Dedi ki: “Problem değilmiş kurbağadan farksız yüzün onun için; ama cinayet bile işlermiş şizofrenler! Bu yüzden korkmuş, bu yüzden reddetmiş senin aşkını. Bu yüzden esirgermiş senden bir küçücük selamı. Bu yüzden dilekçe vermiş savcılığa, yalnızca sen sorumlu olacakmışsın eğer ona bir şey olacak olursa!”

    Ah, nereden öğrendin ki sen, henüz argo sözlüklerine bile girmeyi başaramamış bu acımasız küfürleri?! Doğrudur, uzun zamandır acımasızca bir cinayete hazırlandığım; ama senin değil kendimin katili olacağım!

    Sanki tüm hayat tükendi. Tüm mutluluklar evlatlıktan reddederek, miraslarından men ettiler beni. Ve intihar, şefkatli bir anne gibi bağrına basıyor şimdi ürkek bedenimi.

    Her gece yavaşça uzanıyorum yatağıma ve kapıyorum yüzüme sığmayan gözlerimi . Açıp kollarımı iki yana, Azrail çağırma ayinime başlıyorum; dört yanımda uçuşan zebaniler duyulmadık sorular fısıldıyor kulaklarıma…

    Ve artık derin bir karın ağrısına dönüşüyor intihar... Ölüm inanamayacağın kadar yakın gözüküyor gözüme. Uzun uzun yollar açılıyor karanlığın yoğunlaşıp terk ettiği bu şehirde. Karanlık ve gece ayrı ayrı ilan ediyorlar bağımsızlıklarını. Tüm insanlar, ağaçlar, yollar, arabalar, evler... Hepsi derin bir uykudalar. Bir ben uyumuyorum geceleri. Ve benimkisi de uzun bir uykuya hazırlık aslında.
    Her şey hazır! Biledim bıçakları, mumları tazeledim, ne kadar kırmızı antibiyotik varsa gizli kapaklı çekmecelerde hepsini yan yana dizdim, tüm silahların şarjörlerini doldurup mermileri ağızlarına verdim...

    Ne zaman seni düşünsem aklıma gelen tek şey intihar oluyor. İntihar, senin nüfus kağıdında yazmamasına rağmen en sık kullanılan adın! Oysa intihar yalnızca bir kaçış; okyanusun ortasında alabildiğince büyük bir fırtınaya yakalanan bir gemi nasıl yanaşırsa karşısına ilk çıkan limana, işte öyle sarılır aşk denen girdabın içine düşen ruhlar intihara. Ne denli korkakça bir kaçış olduğunu bile bile intihara doğru koşar adım ilerliyorum. Ve bunu hiç kimse görmüyor!

    Sırf korktuğum için, yeniden yalancı düşlere sığınıyorum. Elimdeki kör jileti tebeşir, bileklerimi karatahta sanıyor, taptaze hasretliklerle kokuşmuş intiharları aynı paydalarda eşitlemeye çalışıyorum. Karamsarlık ruhumun en dipteki hücrelerine kadar işlemiş. “Belki” denizlerinde boğulmamak için “ya olmazsa!” yılanlarına sarılıyorum…

    Anlayamıyorum, hasret denilen hapishanenin içinde kaybetmiş olduğum kendimi. Çare olmayacağını bile bile, belki çare olabilir diye, içimde inanılmaz bir uyuşma isteğiyle ürkekleşerek, alkole bandırıyorum yorgun bedenimi. Ve soluksuz kalıyorum yine hasretinin sentetik uçurumlarında!

    Sen benden uzaklarda, çok uzaklarda her şeyden habersizken, ben her şeyden uzakta, hiçliğin kucağında, açlıktan ölmek üzere olan bir bebeğin annesini beklerken ki sabırsızlığıyla, ölümü bekliyorum. Ölümün soğuk memelerinden siyanür emiyorum aç bir bebek gibi. Ve sade artık şiirlerime yazdığım tüm yan cümleler; olabildiğince yalın…

    Sadece ayakta kalamayacak, direnemeyecek kadar korkak olanlar intihar eder. Ama nasıl ki, fırtınanın ortasında kalmış bir geminin kaptanı düşünemezse sığınacağı limanın sağlam olup olmadığını, intihara kalkışanlar da asla düşünemez sonunda ne olacağını. Amaçlanan yalnızca bir anlık kaçıştır ve kaçmak yalnızca korkakların işidir.

    İntiharlarıma sığınıyorum, sen ne zaman boğucu bir esrar dumanı gibi dolsan ciğerlerime. İttiriyor beni eski dostum! “Sen yalancısın... Ölmek istemiyorsun...” diye haykırıyor. Ölümün çırılçıplak sesi yankılanıyor saatlerce İstanbul’un yalnızlığa esir olmuş tüm arka sokaklarının üzerinde. Korkularım giderek paranoyalara dönüşüyor. Kimse yok beni anlayabilecek… Beni sevebilecek... Durmadan terleyen avuçlarıma dolu dolu şefkat boşaltacak kimse yok! Kimse Yok… Çok denedim bu yüzden intiharı. Ama başaramıyorum!
    Başaramıyorum ölmeyi, çünkü İstanbul tutuyor bileklerimden fışkıran kanı, avuçlarımda sıkı sıkı tuttuğum kırmızı antibiyotikleri kanlı lavabolara o düşürüyor, o alıyor elimden paslı bıçakları, ben uyurken o boşaltıyor her sabah bir ayin yapar gibi doldurduğum silahın şarjörünü,o kovalıyor durmadan tepemde küfürler yağdıran sağır zebani sürüsünü, ve o kopartıyor her seher vakti kendimi uzaya astığım o kalın ipleri…

    Ama yıllar sonra ilk defa bu kadar yaklaştım intihara. Herkese blöf yapabilirim, herkesi korkutarak dikkatlerin kendi üzerime çekilmesini sağlayabilirim, ama bunu kendime yapmam için hiçbir neden yok. Bir de herkesi kandırsam bile, İstanbul’u asla kandıramam! O anlar hiç olmazsa numara yaptığımı, o zaman salıverir rüzgârları tutsak ettiği göğsünden, o zaman çeker ayışığının önünü kapatan bulutları, üfleyerek uzaklaştırır semalarından ölümü, bilse numara olduğunu, böyle derin hıçkırıklarla ağlamaz, gözyaşlarının zehirlediği balıklar sürüler halinde sahillere vurmaz!

    Ah, bilse keşke numara yaptığımı! Ama çok ciddiyim, bir tek İstanbul görüyor şehrin semalarında avuçlarını ovuşturarak kahkahalar atan küfürbaz zebani sürüsünü. Hepsi büyük bir keyifle bekliyor benim ölümümü. Zaten bir intihar yalnızca o zebanileri sevindirir, onlar ki, efendileri İblis’in hizmetinde, insanların üzerine milyonlarca yıldır durmadan pislik yağdırırlar, onlar ki aşıklara intiharı, gümüş bir kadehle, tatlı bir şarap gibi sunarlar!

    Ne beni bir duyan var ne de bana müdahale edebilen biri. Ama ben, bu kez dikkat çekmek için değil, senden kurtulmak için tek yol olarak gördüğümden sımsıkı sarılıyorum intihara. Yalnız İstanbul görüyor bunu, eriyor içi, bir erozyon olup durmadan akıyor Marmara’ya.Ve son hızla kayıyor ayaklarının altındaki Dünya.

    Sık sık intihar senaryoları kurmakla meşgul ediyorum kafamı. İlaç içersem, midemi boğazımdan sokulan o iğrenç hortumla yıkar, kurtarırlar. Bileklerimi kessem, hem çok canım yanar hem de en yakın hastaneye götürüp dikerler. Yüksekten atlasam ölmeme riskim var, ölmezsem sakat kalırım ve bu daha beter! Silahla vursam kendimi, yöntem garantili olmasına rağmen, silahı bulmak zor. En başarılı intihar yönteminin kendimi asmak olduğuna karar veriyorum böylece.

    Ne zaman intiharı düşünsem, gösteriyor Azrail kara saplı mızrağını ve İstanbul’un tüm sokaklarına buram buram ölüm kokusu yayılıyor. Sanki engizisyon toplamış da tüm şairleri, hepsini aynı anda aleve vermiş, etraf öyle fena halde yanık şair kokuyor! Sen yerine ölüm geliyor her gece beni almaya. Benim kurumuş dudaklarıma sen yerine, intihar derin öpücükler konduruyor!

    Ölümle karşılıklı bir masaya oturup tek zarla barbut atmak nedir hiç kimse bilemez, ve hep 7 gelir kahrolasıca ölümün zarı! Profesyonel bir kumarbazdır ölüm: hile yapar, dümen kurar, durmadan taş çalar, blöf yapar İstanbul’un arka sokaklarındaki aşıklara! Ve ölümün nasıl hile yaptığını bir tek İstanbul görür!

    Geçmişim gayr-i meşru intiharlara gebe, intihar; bir aksiseda, beni bedenimden çalıp sana götüren. Bir kez daha büyülü sesine kapılıyorum ölümün...

    Ölüm, en pislik hilesini yapıyor; senin sesine çok ama çok benziyor ölümün sesi. Sen sanıyorum onu, sana koşar gibi koşuyorum ölüme! "Seni seviyorum" diye haykırıyorum, çıkmıyor sesim, ve çığlıklarım bir tek İstanbul’un kulaklarını sağır ediyor.

    Soğuk, buz gibi bir ölüm doluyor odamın içine, dört dönüyorum odanın içinde, korkuyla bakıyorum duvarlara; odam sanki terkedilmiş bir morg gibi! Hızla açıyorum yarım bıraktığım şiirlerimi biriktirdiğim çekmeceleri, çekmeceler sanki morg çekmeceleri ve şiirler ani bir kalp krizinde hayatını kaybetmiş cesetler gibi. Tavana dikilmiş gözlerim duyulmamış bir zebani masalı anlatıyor her gece boşluğa. Karanlığa gömülmüş odayı bir projektör gibi aydınlatan kocaman bir ışık saçılıyor tavandan, korkularıma alışıyorum yavaş yavaş! Ve durmadan, evrende yalnızca benden esirgenen, senin o tatlı gülüşün geliyor aklıma…

    Ölüm bambaşka bir hal alıyor gözümde; sevimsizliğini gitgide şefkate terk ediyor ve bağrına basıyor beni!
    Ölümler öylesine zor ki! Ve sade artık akıttığım tüm gözyaşları, dokunaklılıklarını kaybetti boğazıma düğümlenen tüm hıçkırıklar. Yağmur gibi sessiz ve derinden kopup gelen gözyaşlarım, suskun oldukları kadar kanlılar. Ve ölüme kesilmiş, iptali mümkün olmayan birer bilet gibi, her saniye biraz daha büyük bir acıyla yanaklarıma düşüveriyorlar.
    Oysa ölümün yollarını ezbere bilirim ben. Suskunluk ne zaman gelip beni hapsetse bu dört duvar arasına, ben, hep ölüme koşarım en engebeli patikalardan. O patikalar ki; yüzyıllardır yağmur görmemiş, benim gözyaşlarımla yeşermiş ağaçlarla kaplı, çimenleri gözbebeklerimde hınçla söndürdüğüm sigaraların izmaritleriyle dolu...
    Hasretin gerçekten de katlanılmaz bir hal aldı artık. Hastalıklı düşüncelerim uzun geceler boyunca birbirini kovalarken, durmadan yepyeni düşünceler ekleniyor üzerinde uzun uzun düşünülecekler hanesine. Yağmurun ve şizofreninin verdiği acı az geliyormuşçasına, ufacık yüreğime intihar korkusu da çörekleniyor.
    Ağlıyorum, gözükmüyor, yağmura karışıyor sanki gözyaşlarım. Ve hissedebiliyorum artık tüm hücrelerimde yaklaşan ölümün buruk ko(r)kusunu. Kaçmaya çalıştıkça daha çok düşüyorum önümdeki melankoli çukurlarına ve çıkmak için debelendikçe bu çukurlarda yüz bin kez ölüyorum. Ölüyorum! Ölüyorum! Ölüyorum!

    İşte bu yüzden, şimdi git, geri al savcılığa verdiğin o dilekçeyi, “Ben hayvanım” de! “Katili oldum beni dünyada en çok seven insanın. Bilemezdim ona ‘Hayır!’ derken, kendisini öldüreceğini. Bu sabah kapıma tabutunu getirdiler, yeşil bir örtüyle değil, benim gömleğimle örtülmeyi istemiş meğer…
    Onun mezarına bir avuç toprak atmak istedim de, yeryüzündeki toprak bile dokunmak istemedi artık kirli ellerime! Ben nerelere giderim artık?! Ayağımı basacağım her yer deprem, kafamı kaldırıp baktığım her yer kapkara bulutlar arasından sızan şimşek… Beni ne çok severmiş meğer o, bilemezdim, bilemezdim! Azrail bile dokunmak istemiyor artık çirkin tenime. Uzun kumral saçlarım bembeyaz olup bir gecede tümüyle dökülüverdi yastığıma… Nasıl ölürüm artık! Kusmaz mı beni bu kara toprak?! ”
    Ve eğer o savcı senin yüzüne tükürmezse, sen kendi yüzüne tüküren ilk insan olarak geç Dünya tarihine…


    Rahmi Vidinlioğlu

  2. #2
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Rahmi Vidinlioğlu Şiirleri Yazıları

    Aslında sen hiç yoktun, ama korktum bir kere, korktum bir alev gibi fışkırıp, radyasyon gibi dalga dalga yayılan buz tutmuş yalnızlıktan. Öldüm, bir imla hatası gibi öldüm şiirin kollarında, ve astım kendimi şizofreninin orta yerinde günahkar bir elma ağacına...

    Aslında hiç tanışmadık seninle yedi yıl önce! Sadece ben, tanıştığımızı yazmıştım senaryomun başına. Sonra yedi kat semâ girdi aramıza, ben uzak bir evrende, hiç gidilmemiş bir ülkede, hasretini büyüttüm yedi milyon yıl. Uzun şizofrenik nöbetler boyunca avuçlarımdan sızan kanı mürekkep sanıp, çizgisiz beyaz kağıtlara kustum öfkemi! Nöbetlerim geldi ağladım, nöbetlerim gitti kovaladım…

    Ardı arkasına şiirler yazdım sana ve bakışlarının şiddetine kurban verdim ruhumun tüm cesaretini. Öylesine acıydı ki yokluğun, yazdığım tüm şiirleri bir anda aleve verdim! Yaktım! Yaktım! Yaktım!

    Çekip alırdın beni her şeyden; sen, en bunalım yanımdın benim, en korkak, en çocuk, en ölümcül, intihara en yatkın yanım! Soğuk gecelerin ortasında, buz gibi sessiz ve bir o kadar da telaşlı bir suskunluğa haps olurdum! Yavaş yavaş dökülmeye başlardı gözyaşlarım yarım ayın tüm çıplaklığıyla ağırlaştırdığı gecenin ortasına ve avuçlarımda senin için biriktirdiğim tuzlu gözyaşlarıyla yıkardım nöroleptiklerin harap ettiği yüzümü!

    Oysa sen hiç yoktun, hiç olmamıştın, doğmamıştın karanlık bir Mart sabahı işgal altındayken tüm Dünya! Sen, saçlarında sapsarı Küstüm çiçekleri besleyen hüzünlü bir tanrıçaydın.

    Sen hiç yoktun, olmamıştın, doğmamıştın, doğmuş olsan ilk İstanbul duyardı, ve ruhunu uzaydan aşağıya bırakırdı! Varlığın, benliğime düşman, kanserli bir hücre gibi hızla çoğalarak, içimde bir yerlerde, ele geçirdi ruhumu! Sen, hiç olmadın, olamazdın, varlığın, varlığımı tehdit eden en büyük düşmandı!

    Aries intihar ederdi sen doğmuş olsan; Koç Burcu bir saniye bile beklemeden çarpışırdı Balık Burcu’yla, altüst olurdu astroloji, yıkılırdı Babilliler’den beri bilinen tüm kehanet teorileri bir anda! Sen hiç yoktun! Sen doğmuş olsan, delirirdi tüm tabiat, meteor yağardı sen doğarken tüm sokaklara! Sen yoktun, olamazdın!

    Sen yoktun ve hiç olmadın! Ben hep yalnız, yapayalnızdım… Her gece kana kana su içtim, odamı dolduran ay ışığının avuçlarından. Karanlıkta yazdığım şiirlere, sabaha karşı karanlık besteler yaptım. Notaların karanlığında beni yakalayan hayalinin saçlarına mor papatyalar taktım.

    Sen yoktun ve hiç olmadın! Yavaş yavaş yitti sanki saçının her telinde ayrı ayrı beslediğin gizem, gün geçtikçe değiştin. Bir melektin seni ilk sevmeye başladığımda, ben seni sevdikçe şeytanlaştın!

    Sen hiç yoktun ve ben seni ararken hep yanlış insanların kapılarını çalarak seni sordum onlara. Senin telefonun diye aradığım yanlış düşen numaralarda karşıma çıkan saçma sapan insanlarla aşklar yaşadım. Seni sordum onlara: “Tanımıyoruz” dediler.
    Zaten seni benden başka tanıyan hiç kimse yoktu. Tüm psikiyatri öğrencilerinin iştahını kabartan bir doktora tezi konusuydu adın!
    Sen, herkesten farklıydın! Bakışlarında izlediğim o sinemaskop ayrılık, yok edilmeye hazırlanan bir kavmin yaptığı son yasak ayindi. Sen bir sevgili değildin benim için! Sen yoktun! Sen doğmuş olsan, batıdan doğardı Güneş ilk Cuma günü erkenden, yanardağlar korkudan göklere kadar uzatırlardı kollarını, tüm buzulları erirdi kutupların, her kıtanın adı mahkeme kararıyla Atlantis olurdu birdenbire… Sen doğmuş olamazdın!

    Ne zaman gerçeklerden kaçmak istesem, ne zaman zor gelse hayat, hemen sana uzatıyordum ellerimi. Bir kurtarıcı gibi, bir ilahe gibi sığınıyordum sana. Neden yaptığımı bilmeden, düşünmeden ve anlamadan uzanıyordum. Sevgi desen değildi, sevdiğinden korkmazdı insan, tutku desen değildi, aşk desen değildi bu yüzüme desen desen işlenen büyük acı!

    Şizofreniydi bu, apaçık bir beyin parçalanması, bir hafıza kaybı, bir intihar kayığına binip baştan başa gezmekti tüm evreni, şizofreniydi bu sukatılmamış acının gerçek adı! Kuşkusuz seni istediğim kadar bir insanı isteseydim onu mutlaka elde ederdim. Senin, bu yüce sevgime karşılık vermene engel olan tek şey gerçekte hiç varolmamandı; yoksa dünyanın en zalim kızı bile olsa dönüp gülümserdi beni bu sonsuz acıdan kurtarmak için, gelir koyardı kalbini avuçlarıma…

    Sen yoktun! Ne zaman aklıma gelsen, ardından büyük bir acıyla düştüm şizofreninin yapış yapış kollarına. Bu hep böyleydi. Ben, sevmiyordum ki seni, olsa olsa sevdiğime inanmak istiyordum. Sen, sadece şizofreninin bir habercisiydin benim için. Normal zamanlarda unuttuğum, hiç aklımın ucundan bile geçirmediğim sen, şizofreninin alevlendiği dönemlerde boy gösteriyordun sadece hayatımda. Sen olsa olsa sancılı bir hastalık belirtisiydin benim için…


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 17:00 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  3. #3
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Rahmi Vidinlioğlu

    Terk Edilmenin Psikopatolojisi

    İçimde, geçmişe ve sana dair öyle çok acı birikmişti ki, alt alta yazılsalar, hiç utanmadan şiir olacaklardı! Bu yüzden kesip bileklerimi kör bir jiletle, giderken söylemeye bile korktuğun her kelimeni tek tek heceledim. Ve kanımla yazdım, kimseye söylemez diye tüm sırlarımı korkusuzca paylaştığım, dört duvara: “Bir şi-zof-ren-sin sen! Se-ni se-ve-mem!”

    Bu dört duvar sana büyük bir zevkle ihbar etti yalnızlığımı, güçsüzlüğümü ve ürkekliğimi…

    Sen git şimdi! Gidişine tüm melekler isyan etsin... Git şimdi, ölümüne ağıtlar yaksın gözü yaşlı şairler… İntiharlar tadalım, ölümler koklayalım ayrı ayrı yerlerde ve fakat birlikte... Ve uzayın derinliklerinden büyük bir aşk aksın içimize...

    Şimdi sen kendine kaç! Kendinden hesap sorsun yaşlı gözlerin! Hesap sorsun intihar! Hesap sorsun aşk! Aynalara hesap ver, hesabını bana vermeden önce!

    Kendine kaç sen bu gece eve gidince, kirpikdiplerine yapışan acıları akıt gözyaşları şelalelerine! Sil gözlerininin güzelliğini saklayan o rimeli, sil dudaklarındaki kan rengi ruju, sil ki; dudaklarının çıplaklığına rüzgar çarpsın! Arkasına saklandığın makyajdan başla suratındaki maskeleri parçalamaya!

    İçine kaç! Orada beni göreceksin, içinde hiçbir vasıtanın artık sefer yapmadığı o son durakta beni bulacaksın! Ve neyi kaybettiğini göreceksin! İşte o zaman başlayacak aşk! Aşkın ne olduğunu kendinle yüzleştiğinde anlayacaksın ancak!

    Ölü Tanrıçalar Diyarı burası... Gözü yaşlı melek sürüleri ağıtlar yakmaya çoktan alıştılar. Git, elbette! Giderken kana boya Düşler Ülkesini çepeçevre saran bembeyaz bulutları! Git artık! Giderken kır tüm pegasuslarımın kanatlarını! Yangınlar mı çıkacakmış ruhumda? Bırak çıksın! Çağlayanlar mı fışkıracakmış gözbebeklerimden? Bırak fışkırsın!

    Sen git! Ben alıştım artık, acıları içime gömmeye! Avuçlarımda aşkının kırmızı çelengini taşımaya çoktan alıştım!

    Git gidebildiğin yere kadar! Ölü Tanrıçalar Diyarı burası! Bir Tanrıça cesedi daha çok gelmez, içimdeki şizofren şairler mezarlığına!

    * * *

    Gideceğini bile bile sevdim seni; bana bunca acı çektireceğini bile bile! Bana asla yetmeyeceğini bilmeme rağmen her şeyimi sana adadım. Mutlu olmaktan zaten çoktan vazgeçmiştim; yıllarımı seni mutlu etmek için harcadım. Bazen yaş olsa da gözlerinde, bazen somurtsa da yüzün, mutlu olduğunu sandım çoğu zaman; seni mutlu ettiğime inandım.

    Gideceğini bile bile sevdim seni; beni en zor günümde yapayalnız bırakacağını bile bile! Gittin diye sana kızmadım!

    Beni bıraktın diye kızmadım sana; yalnızca kırıldım! Kocaman bir camekan gibi kırılıp, etrafa savruldum! Öyle ani terk ettin ki beni, şaşkınlıktan kızmaya vakit bulamadım! Hiroşima bile bu kadar şaşırmamıştı üzerine kocaman bir atom bombası düştüğünde, Nûh kavmi bile bu kadar şaşırmamıştı gök yarılıp üzerlerine binlerce ton yağmur boşandığında, Newton bile bu kadar şaşırmamıştı kafasına elma düştüğünde, Arşimet bile bu kadar şaşırmamıştı suyun kaldırma kuvvetini bulup çırılçıplak hamamdan dışarı fırlayarak “Eureka! Eureka!” diye bağırdığında… Hiç kimse ve hiçbir şey bu kadar çok şaşırmamıştı tarihte!

    * * *

    Şaşkınlığımdan ne yaptığımı bilmiyorum. Gittiğinden beri bitkisel hayattayım. Ateşim 40 derecenin altına hiç düşmedi ve giderek arttırıyor şiddetini yaşadığım içkanama. Sensin ruhumdaki atardamarları neşter olmuş sözlerinle patlatan! Durmuyor, dinmiyor içimdeki tarifsiz acı! Olmuyor, olmuyor, olmuyor! İçimdeki kanamayı durdurabilecek tek doktordun, ameliyatın en önemli yerinde “Sıkıldım artık, taşıyamıyorum!” diyerek beni masada öylece bıraktın ve gittin. Tüm ameliyathanedekiler arkandan bakakaldı. Ne demek sıkılmak? Ne demek taşıyamamak? Hayat kurtaracak bir doktorun sıkılmaya hakkı var mıydı? Bunları sordum yanı başımda kırkbir Yasin okuyan anesteziste; hiçbir cevap veremedi.

    Gittiğinden beri gayya kuyusundayım. Önüm ateş, arkam alev, sağım yangın, solum karanlık! Zebanilerin gümüş maşrapalardan döktükleri kaynar sularla abdest alıp, kızgın saçlar üzerinde namaz kılıyorum. Gece oldu mu şeytan, durmadan meze tabakları yolluyor yan masadan! Meze tabağında zehir – zıkkım bir vaat: “O geri dönecek!”

    Biliyorum bir daha asla geri dönmeyeceğini, ama yine de memnuniyetle kabul edip bu mezeleri, gözlerimle öpüyorum şeytanın kirli ellerini!

    Gittiğinden beri her yan karanlık! Günlerdir Güneş doğmuyor, belli ki bir daha da doğmayacak. Çünkü fırlayınca dudaklarının mancınığından o “Ayrılalım!” emir cümlesi, çıktı Dünya bir anda Güneş’in yörüngesinden ve rotası meçhul bir yolculuğa başladı. Son hızla ilerliyoruz şimdi uzayın derinliklerine doğru. Karşımıza yeni bir yıldız çıkar mı? Bizi ısıtır, bizi aydınlatır mı? Yıldız bizi kabul etse bile, diğer gezegenler buna göz yumar mı? Her yanımıza meteor yağmaz mı?! Bunları sordum acil serviste kalçama sakinleştirici iğne saplayan kör hemşireye; hiçbir cevap veremedi.

    Gittiğinden beri yağmur yağıyor şehrin üzerinde, eski sokaklar yeni nehir yataklarına dönüyor son hızla. Kilometrekareye düşen gözyaşı oranını hesaplamaya çalışan delirmiş bir istatistikçiyim artık. Kendi odama bakarak çiziyorum raporlarıma ekleyeceğim grafikleri. Bu kadar gözyaşı nereden gelir? Dayanır mı bir çift gözün musluğu doldurmaya kocaman bir odayı tuzlu gözyaşlarıyla? Kim gevşetti gözlerimin anavanalarını? İnsanın her şeyi su olsa bu kadar yaş akar mı gözlerinden? Bunları sordum gözyaşıma su faturası kesmeye gelen Kirâmen Kâtibin meleklerine; hiçbir cevap veremediler. Gözlerimin sayacına mühür vurup gittiler. Şimdi ne zaman seni düşünsem gözlerim gürül gürül “tısss”lıyor.

    Gittiğinden beri her sabah avuçlarımda buluyorum tüm dişlerimi[1]! Yüzümü ellerimle örtüp, yokluğunla öpüşüyorum uzun uzun. Yokluğun her gece benden önce giriyor buz gibi yatağıma ve her sabah benden önce uyanıp itinayla hazırlıyor kahvaltımı. Gümüş bir tepsiyle yatağıma kadar getirip, kahvaltı niyetine uzatıyor önüme intiharı…

    * * *

    Yeni yetme kız çocuklarının şuh kahkahalar atarak dolaştığı, o sıcak mı sıcak yaz gecesinde, sırtıma ceket niyetine küflü bir ihanet giyerek çıkıyorum İstanbul’un hiç çıkılmamış sahnelerine!

    Kim bilir ne zamandır ölümü düşünüyorum, kaçmayı, sığınmayı bir şeylere! Kim bilir ne zamandır mor sarmaşıklar yetiştiriyorum avuçlarıma yuva kurmuş kederde!

    Yıkılıyorum an be an yıkılan uygarlıklar gibi; kör gözlerim bakışlarında boğdurulan ilk şehzade! Gözyaşlarım tüm okyanusların atası, ve sevgim kanınla yıkanan ilk cenaze!

    Ucu yanık defter yapraklarından taşan, sonu gelmez bir feryat bu içimde yuva kurmuş aşk: öyle asi, öyle yanık, öyle şizofrenik! Ve ben aşkı inkâr eden ilk şair kavminin elebaşısıyım:öyle günâhkâr, öyle korkak, öyle rezil!

    Gözyaşı tufanında yapayalnız kalmış bir Nuh gibi, kendi etime çakıyorum bu yüzden beni bindirdiğin ay(kı)rılık gemisinin paslı çivilerini!

    * * *

    Geri gönder benden (ç)aldığın ne varsa! Geri gönder sana verdiğim ne varsa! Şiirlerimi gönder mesela; sayısı yüzlerce sayfayı geçen mektuplarımı, binlerce mısrayı… Bidonlara doldur senin için akıttığım gözyaşlarımı; damperli bir kamyonun kasasına yükle! Bana gönder! Ben üzerime benzin diye o gözyaşlarını döküp, sana yazdığım o aşk mektuplarıyla tutuşturacağım bedenimi!

    Arabeskse arabesk! Orhan’sa Orhan, Ferdi’yse Ferdi! Yeter artık, yakacağım kendimi! Katlanamam yoksa, kaldıramam bu acıyı! Öleyim ulan, öleyim! Öleyim! Öleyim! Ne olacaksa olsun artık!

    “Batsın Bu Dünya” ‘ dan başlayıp “Sabahçı Kahvesi” ’nde son bulsun müzik setindeki kaset! Durmasın bir daha çalsın, bir daha, bir daha! Sabaha kadar çalsın, dolsun uzun ince limonata bardaklarına Tekirdağ Rakıları! Biri boşalırken ötekisi dolsun! Dolsun ulan gözlerim; bir kez daha ağlasın bu kahpe terk edi(li)şe, yokluğunun zehir-zıkkım sancısına!

    Rakıyla oynanmaz kızım; sen bunu bilmezsin! Bir balerin kız gibi süzülür dudaklarından midene ve döndürüverir başını! Ah, sen nerden bileceksin; sen hiç Rakı içmedin ki!

    Şimdi bana yaptıklarını hangi hakim duysa idamla yargılar seni; şansın varsa, yani hakimin insaflı gününe denk gelmişsen, müebbetle kurtarırsın! Öyle büyük birer hakaretti aylardır yaptığın, söylediğin her şey! Varlığın, nefes alışın bile suçtu! Asılman şarttı artık; önce yağlı bir ilmekle asılmalı, sonra kurşuna dizilmeli, sonra da cansız bedenin yakılarak ibret için sokaklarda gezdirilmeliydi! O kadar büyük birer suçtu bana karşı işlediklerin, hadi beni bir kenara bırak; aşka karşı suçtu, hayata karşı suçtu!

    Orhan’sa Orhan, Ferdi’yse Ferdi! Kulaklarıma dolsun şimdi arabeskin en sert melodileri! Rakı ulan bu, rakı kadehimdeki! Şeffaflığı sek içilişinden, sanma ki gözyaşlarımdan başka suyla kirlettim içkimi!

    Meze olsun bu gece bana acı terk edişin, utanayım! Utanayım gözyaşlarımdan; öyle bir ağlayayım ki kıpkırmızı bir nehir yatağına dönsün yüzüm! Sek Rakıyla pansuman yapayım gözlerimden damlayan ayrılık denen bu iltihaba! Öleyim ulan; öleyim! Ne olacaksa olsun artık!

    * * *

    Zehirli yılanlarla oynuyor içimdeki tecahül-i arif[2]! Terk edilmek ne biçim şeyse artık, zehir içirtiyor insana çatallı yılan dillerinden! Yeni bir mitoloji kurmaya karar verdiriyor insana; içinde “aşk” olmayan yepyeni bir mitoloji! Ne yapayım şimdi?! Nerelere gideyim? Kirpiklerimin balkonundan aşağıya sarkan bu haylaz şizofreniyi hangi akıl hastanesine yatırayım?! Hangi kızı öpeyim şimdi sen diye?! Hangi kadının tenine değsin yalnızlıktan titreyen parmakuçlarım?

    Yeter artık yeter; sayı saymayı unuttum! Abaküs boncuğu olsun bana iri - elâ gözlerin; hiç değilse ikiye kadar saymayı öğretsin! Einstein’ın mezarına kırmızı şarap döksün hüznüm; ki seni ışık hızıyla bana getirsin! İzafiyet, bir aşk zafiyeti olup dolsun ciğerlerime! Adaklar adasın serseri benliğim geri dönmene. Önümde ve arkamda, sağımda ve solumda, altımda ve üstümde ne kadar ins, ne kadar cinn, ne kadar melek varsa şahit yazılsın aşkıma!

    Yeter artık yeter; yazı yazmayı unuttum! O uzun saçların dolmakalem olsun, mürekkep diye çeksin içine gözyaşlarımı ve hiç yazılmamış harfler yazsın gözbebeklerimi ortadan ikiye ayıran kederin günah defterine! “Aşk” yazsın mesela, “hasret” yazsın!

    * * *

    Yavaş yavaş çözdüm düğmelerimi ve köpük dolu sıcacık bir küvete bırakır gibi usulca bıraktım çırılçıplak bedenimi ayrılığının gayya kuyusuna! Her yanım yandı bir anda, yandım kavruldum, yine de “Gitme, yanımda kal!” diye haykıramadım sana!

    Öyle çok acıtıyor ki canımı bu ayrılık, kozadan yeni çıkmış kelebekler ölüyor avuçlarımda! Sığınarak gönlüme yuva kurmuş desibeli yüksek çığlıklara, salıyorum kelebekleri gökyüzüne; sana yolluyorum! Avuçlarımda pespembe, avuçlarımda koyu kahve kelebek tozları ile dua etmeye başlıyorum sonra : “ Geri dön bana!”

    * * *

    Hoparlörlerden şehrin atardamarlarına yayılıyor bangır bangır ney sesleri; neylerden süzülen İsrafil üfürükleri!...

    Nerde bozuldu bizim akordumuz? Re Majör’den La Minör’e geçerken olmasın sakın?! İçine atıldığımız rezilliği kimler ayakta alkışladı?! Şu dost sandıklarımız olmasın?

    Hani biz İbrahim soyundandık; bu yüzden mi soyunup ayrılık denen ateş denizine atladık?! Hani yakmazdı bizi kâfirlerin yaktıkları ateş? Hangi kavim daha günâhkar olabilir, aşkı inkâr eden etmeye kalkışan kadar?! Bak, İstanbul’un göbeğine kocaman bir ateş yaktı bu kâfirler ordusu. İkimizin de ellerini yaktı bu ateş…

    Hani sevgilim, hani biz başkaydık?! Yeryüzünde aşka inanan hiç kimse kalmasa bile biz davamızdan caymazdık? Peki neden üçüncü dereceden yanık şimdi avuçlarımız?! Kim revâ gördü bize bu acıyı?!

    Hani biz yaradılan da Yaradan’ı görüp, sonu gelmeyecek ibadetimize öyle başlamıştık?! Şimdi ne değişti? Yoksa Kâbil’i kâtil eden sebep, bizim aşkımıza da mı göz dikti?!

    Arkasına bile bakmamıştı Lût, aşkı inkâr eden karısını helâk edilmeye hazırlanan kentte bırakıp giderken! Ama ben, bırakmadım seni; sana bağışladım terk etme şerefini!

    Ben sendeki Yaradan Yansıması’nı sevmiştim; şimdi ise şeytanın genel distribütörlüğüne soyundu her hareketin! Adım adım (in)kâr ortağı oldun sanki İblîs’in!

    Şimdi Şeytan Ayetleri iniyor gözlerine; sure sure, bâb bâb, tekvin tekvin…

    1 Rüyada diş dökülmesini görmek ölüme yorumlanır.
    2 Arifane cehalet ; Bilip de bilmezden gelme sanatı.


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 16:59 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  4. #4
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Deniz Koydum Adını

    Deniz koydum adını,
    kederi bende kaldı…
    Uzak köyler kurdum birbirine
    Deniz’ine aldandım…

    Metin - Kemal Kahraman

    Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, puslu gecenin orta yerinde,kenarda köşede, ne kadar acı varsa aşka ve düşlerime dair, hepsini birleştirdim ve “Deniz” koydum adını! Sustum sonra. Ben sustukça “yok” oldu dünya gözlerimde, “Deniz” oldu, Azrail’e fazla mesai yaptırdı tüm bu suskunluklarım.

    Bu büyük acı tam yedi yıl önce başladı. Yedi yıl önce, aniden yerleşik hayata geçti tüm göçebe hüzünler içimdeki geniş arazide, hüznün adı “sen” oldu, senin adın “ölüm”. Ölüme koştum sana koşarcasına. Ben sana koştukça, dudaklarında alevli patlamalara yol açtı yorgun yüzünden süzülen ortodoks matem. Sen, her zaman suskundun, hep susmaya zorluyordun içindeki cayır cayır yangını. İçimden bir ses avaz avaz haykırdı arkandan, duymadın! Duymadın! Duymadın! Ve kaçışların en büyüğüne tanık oldu İstanbul... Öldüm! Ölürken yalnızca senin adını sayıkladım!

    Dudaklarımdan beklenmedik bir deprem olup sızan o ad, Deniz, yani senin adın; acının saf, sukatılmamış halidir! Acı; aşkın doğada saf halde bulunan şekli. Aşk; senin uğruna kalkışılan ani intiharlarda ölen şizofren şairlerin salâlarını okuyan müezzin müsvettesi! Şizofreni, senin, herkesten saklamaya çalıştığım, gerçek adın!

    Platonik aşklar yorgunu çatlak göz bebeklerim senin çocuksu güzelliğinle ilk karşılaştığında, aylardan azılı bir Ekim’di… Hani yıllarca aynı mahallede oturur da insan, hiç ama hiç görmez ya komşularını, sonra bir gün, yalnızlığın en kuytu köşesindeyken, aniden karşılaşıverir ya apartman boşluğunda, işte aynen öyleydi seni ilk görüşüm. Ben de gözümün önünde duran seni aylar sonra gördüm.

    Dün gibi hatırlıyorum: azılı bir Ekim’di; sen dumanlı bir kış sabahı gibi çöküverdin çocuk gözlerimin içine! Etrafta dört nala çello melodileri, ve dolu dizgin kontrbas senfonileri yankılanıyordu… Karlı bir kış manzarası gibi ağarmıştı uzun kumral saçların ve dudaklarından belli belirsiz sevgi sözcükleri dökülüyordu…

    Dün gibi hatırlıyorum: azılı bir Ekim’di; sen yağmurlu bir sonbahar akşamı gibi çöktün çocuk hayallerimin üzerine, tüm kenti kuşatmıştı sararmış yapraklardan sızan ölüm kokusu… Senin gözlerinde çakmaya uğraşan zavallı bir şimşek ve dudaklarındaysa şarap kokan ürkütücü bir gök gürültüsü! Kapattım o zaman tüm ışıklarını şehrin ve zehirli bir yılanyastığına dayayıp başımı, dilimde yarım yamalak peri masalları ile çıkmaya başladım bakışlarından fışkıran camdan merdivene…

    Azılı bir Ekim’di, senin utangaç yüzün benim şairâne bakışlarımla ilk karşılaştığında. Hani olmayacak dualara güzel süslenmiş vurgulu “Amin!” ‘ler okur ya hüzünlü delikanlılar, işte öyle olmayacak bir aşk hayal etmiştim işte ben de seninle.

    Ben, bakışlarındaki buğuya vurulmuştum ilk önce; öyle hüzünlü bakardın ki, göreni bir mermi gibi delerdi bakışlarındaki nem! Sonra utangaç sözlerini sevdim, sonra uzun - kumral saçlarını, sonra da her şeyini!

    Sen, ilk aşkımdın benim; ben ise senin başına gelen ilk büyük bela! Çocukluktan delikanlılığa doğru hızla ilerlerken tüm saatlerim, gördüğüm ilk anda çarpıldım sana.

    Seninse yaşlı bir cerrah gibi titriyordu narin ellerin hayatımı kurtaracak o aşk denen tehlikeli ameliyata girerken! Ve ben, narkozsuz yararak göğsümü, çıkarıp senin titreyen avuçlarına koydum kristal kalbimi!

    Korkuyordun, biliyordum bunu, biliyordum hayatın sana “ne gözle” baktığını! Elbette korkuyordun! Bir bedendin işte, herkes gibi bedeninin arkasına saklanmıştın sen de! İnsanlar hep ruhunun kılıfına şöyle bir göz gezdirip, öyle vermişlerdi sana “kanaat notlarını”. Belliydi, kimi ikmale bırakmıştı güzelliğini, kimi yıldızlı pekiyi vermişti. Ama hepsinin verdiği notlar birbirinden sahteydi. Biliyordum, içinde büyük bir ızdırapla beslediğin o “küçük kız çocuğu” benden önce hiç kimsenin dikkatini çekmemişti.

    Ben senin karşına çıktığımda, sen daha ufacık bir kız çocuğuydun. Dünyanın en masum gülücüklerinden birine ev sahipliği yapardı daha âd(al)et bile görmemiş yüzün. Aşk, senin için yalnızca yakışıklı prenslere layıktı. Sen, kimseyi sevmedin; kendini bile. Ben, yüzüne gülünemeyecek kadar çirkindim senin için. Yüzüme baksan; kurbağadan tek farkım saçlarımın olması!

    Ve yalnızca güzelliği sevdin sen; bu yüzden kendinden bile nefret ederdin. Her sabah uzun kumral saçlarını dümdüz taramak için baktığın aynada karşılaştığın kendi yüzüne bile kan tükürürdü senin bakışların. O kadar önemliydi ki dış görünüş senin için, yeni doğan kız çocuklarını diri diri gömen Cahiliyye Devri Araplarına yalnızca seni tanıdıktan sonra hak verdim!

    Evet, senin tek değer verdiğin şey güzellikti; dışarıdan bakınca hemen etkileyen bir güzellikti senin tek istediğin. Oysa ilk bakışta görülen hiçbir şey derin olamazdı! Bir güzellik gerçekten güzellikse eğer; ilk bakışta görülememeliydi. Ben, bu yüzden sevmiştim seni; senin bile göremediğin o muhteşem güzelliği görmüştüm sende! Sen, hep bu yüzden acı çekmiştin; güzellik bakan gözdeydi ve sen bunu hiç bilemedin. Oysa bu ülkenin tüm okullarında zorunlu ders olarak okutuluyordu Aşık Veysel’in “Güzelliğin beş para etmez / Şu bendeki aşk olmasa” dizeleri!


    Aşkın bir diğer adı da acı çekmek olarak yazılmıştı piyasadaki tüm marjinal sözlüklere ve bu yüzden hiçbir insan için acı çekmeye de değmezdi artık. Biliyordum bunu! İşte sırf bu yüzden yıllarca uğraşıp aşık olunmaya layık bir tanrıça yalanı yarattım. Ve bu yalanın adını Deniz koydum. Sen 9 ay durmadın annenin dölyatağında; ben seni 9 günde büyüttüm beynimin karanlık odalarında ve Zeus misali alnımı yarıp doğurdum seni. Bu savruk yalana, yalan olduğunu bile bile, ilk ve tek inanan bendim. Tüm psikiyatristler birleşmiş gibi aynı şeyi söylediler bana yıllarca:

    “Deniz yok! Onu sen yarattın ve yok edecek olan da sensin! Yok Düşler Ülkesi, yok kanatlı atlar, unicornlar da yalnızca eski bir Yunan masalı ve artık içmelisin sana verdiğimiz ilaçları!”

    Ben de çok iyi biliyordum senin hiç olmadığını, ama, senin var olduğuna inanmak zorundaydım. Yoksa bu katil dünya ile nasıl baş ederdim? Nasıl ayakta kalırdım? Nasıl hayâl kurardım? Nasıl?! Nasıl?! Nasıl?!

    Sana bir isim verene kadar tek sıkıntım sana bir isim vermekti, isim verdikten sonra ki tek sıkıntım ise “o ismi unutmak”…

    Seni tanıdığım o azılı Ekim sabahında kapattım birden tavana dikili gözlerimi, yavaşça çöken gece gibi kapandı gözkapaklarım ve dudaklarım yüzyıllardır konuşması yasak bir meleğin ilk kez konuşacağı gündeki gibi ürkek bir heyecanla kıpırdadı, bir fısıltı gibi çıktı içimden kopup gelen fırtına ve birden; “Deniz…” deyiverdim.

    O an tarihteki en büyük ve en gürültülü yıldırım Üsküdar’ın üzerine düştü! Sanki Cebrail[1]’in kanadı son hızla Dünya’ya çarptı! İstanbul bile bu büyük acıya dayanamayıp kapadı gözlerini. Bir kez daha yavaşça aralandı susuzluktan çatlamış dudaklarım, göz kapaklarım hızla titredi, dudaklarımdan binlerce yıldır yeryüzüne fışkırmayı bekleyen bir yanardağdan fışkıran lavlar gibi fışkırdı harfler; “De…”, “Deniz…”

    Sessiz harfler, o an, cesetlerin dirileri kıskandıkları kadar kıskandılar, dudaklarımdan taze çeliğin üzerine dökülen soğuk sular gibi dökülüveren sesli harfleri. Ve o an Dünya’nın en büyük fay hattı aniden kırıldı Üsküdar’da.

    Ve sustum, konuşsam, bir harf daha sızıverse çatlamış dudaklarımdan, sanki İsrafil[2] sura üfleyecekti! Kıyamet kopacaktı sanki!

    Hayatıma yön veren tek kelime Deniz’di artık! Diğer tüm kelimeleri unutmuştum sanki. Sanki alfabem bu kelimeyi oluşturan 5 harften ibaretti ve sanki tüm harfler sessizdi. Bu kelime ne zaman aklıma gelse, alev yutmuş gibi oluyordum, cayır cayır bir yangın çıkıyordu tüm hücrelerimde.

    Seni tanı(mla)dığım o lanet olasıca Ekim sabahı, filtresiz bir sigara niyetine siyanür kokan bir mimoza sıkıştırıp kanayan dudaklarımın arasına, atladım gökkuşağı renginde kanatları olan bir pegasusun[3] sırtına ve hicret ettim başka bir boyuta.

    Öyle bir boyuttu ki bu; tüm takvimler sıfırdan başladı. Aylar Deniz’den başlayıp Deniz’de bitiyordu ve iki ayda dönüyordum senin etrafını. Boyut dediğin yalandı, boyut dediğine Deniz diyordu nüfus memurları; onlar ki, ne katillerin sicilini tuttular, onlar bile ayrı odalarda tutarlar senin kan kokan nüfus kayıtlarını.

    Deniz, senin adın; bir kaçış, üstü açık bir tımarhane haline gelmiş Dünya’dan, başka bir boyuta geçmek için gereken tek sihirli kelime!

    Hani yalnızca isimlerinin baş harfleri yazılır ya mağdur çocukların üçüncü sayfa haberlerine, her şiirime senin adının baş harfleriyle başladım ben : D.A., D.A…

    Gün geçtikçe cırtlak ambülans sirenlerine dönüştü adının baş harfleri kulaklarımda: D.A.di, D.A.di…

    Son hızla tımarhanelere sürdü ambülans şöförleri yorgun bedenimi; ve daha ben gitmeden çekmişti hemşireler şırıngaya Diazem[4]’i! Diazem’in kısaltması değil miydi sanki adının baş harfleri: D.A, D.A!

    Bu iki harf ne zaman gelse yan yana, Azrail bile saklardı yüzünü avuçlarının arkasına! Şeytanlar kahkahalarla zikrederlerdi durmadan bu iki harfi: D.A., D.A! Adının baş harfleri; cehennemin giriş şifresi!

    Bambaşka bir kasırganın habercisiydi her aklıma gelişin, her aklıma gelişin yeni bir Azrail melodisi, ve ben, her melodiyi senfonileştiren deli bir müzisyendim!

    Sen ki; tüm amansız depremler avuçlarında ürer, son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir masaldır gözbebeklerindeki keder!

    Sen ki; daha ilk kullanımda bağımlılık yapan acımasız bir h’eroine[5]! Şırıngaya çektim bakışlarını ve şah damarıma bastım ilk Golden Shot[6]’ımı!

    Sen ki; halden bilmez kahpe bir yalancısın, damperli kamyonlarla salyangoz satarsın Müslüman mahallelerinde. Tek sıra dizilir de tüm kuduz köpekler, ağızlarındaki tüm salyaları senin avuçlarına akıtır. Sen, avuçlarındaki salyayı, sülfürik bir asit gibi getirip benim gözbebeklerime boşaltırsın! Tüm seri katiller senin adını zikrederek başlarlar tüm sabah kahvaltılarına. Bir öfke varsa ortada, bir cinayet işlenecekse eğer her sabah uyanır uyanmaz, maktul olmak en çok sana yaraşır!

    Sen ki; engizisyonun elinden burnu bile kanamadan kurtulmayı başarmış tek çocuk cadı! Hani düz bir tepsiydi o zamanlar Dünya, güzel melekler tatlı şaraplar sunardı hani bu tepsiyle tanrılara. Dünya dönmeye başlayan bir küre olduğunda, bunu ilk olarak Galileo kutlamıştı hani, sıcak balmumu içerek bomboş bir barda.[7] İşte sen, o barda garsondun; sıcak balmumu kadehleri taşırdın, taşkın sevinçleri Latince’ye sığmayan delirmiş bilim adamlarına!

    Tehlikeli bir küfür olarak öğretti senin adını genç şehzadelere tüm lalâlar. “Bu isim tüm Dünya dillerinde küfürdür”, dediler! “Kimin yüzüne söylesen gözbebekleri kanar! Hangi cengaver delikanlı duysa kılcaldamarları patlar! Ne zaman bir ayaklanma çıksa, mutlaka geri planında afyon yutmuş kör büyücüler onun adını sayıklar!”

    Ne kadar şeytan varsa göğün kuytu köşelerinden aşağıya inmek için fırsat kollayan, hepsi neşeyle iner yeryüzüne senin gözbebeklerinin kaydırağından. Yer yüzünü yıkamaz çünkü her sabah uyandığında, yıkamaz çünkü yeryüzünü hiçbir şeytan, senin buram buram yalan kokan gözlerin olmasa!

    Ayyaş İblis her sabah bir kadeh kırmızı şarap eşliğinde sayıklar saçmalamalarını. “Ben,” der hâlâ etrafına toplanan 77 oğluna, “bir zamanlar en sevgili kuluydum Allah’ın! Meleklerden hiçbirisi hizmetimle yarışamazdı! Cennet önümde yemyeşil bir mısra gibi uzanırdı ve elbette arûzdu hurilerin o yürek çatlatan bakışları! Bir gün, daha tân ağarmadan getirdi zebanilerden biri o kara haberi. ‘Deniz…’ dedi, ‘Sus!’ dedim, ‘Sus anladım her şeyi, anladım küfre dönecek artık kıblemin istikameti!’ Ve o gün bugündür, dudaklarıma değen kevser değil, bu lanet köpeköldürendir[8]. Evet, insanın yaradılışı ilk habercisiydi Deniz’in doğumunun ve ilk habercisiydi Deniz’in doğumu inkârımın ve isyanımın!”

    Sen; hiç olmadığını bile bile peşinden koştuğum bir tanrıça müsvettesi! Kirpiklerinde şeytan kahkahası getirirdin hep yanıma gelirken,bir de cinayete yatkın intihar süsü gözbebeklerinde. Yüzünde masumiyetin son sınırını andıran bir tebessüm gizlerdin. Ne zaman gelse hayalin karanlık odama, dolunayın gölgesine vuran ölümcül melankoli, boğardı beni sığındığım her masalda!

    Öyle bir uçurumdu ki Dünya, bu uçurumdan sadece uçarak kurtulabilirdi insan ve kanatlarımdın sen benim, hüzün dolu çığlıklarımın uçuruma vuran aksisedasıydın!

    Peri pekmezi damlardı senin bakışlarından, ve ürkek çocukluğumun hiç gidilmemiş çocuk bahçeleri… Buram buram gotik katedraller akardı senin dudaklarından ve bir de çocukluğumun hiç vizyona girmemiş korku filmleri…

    Senin kana susamış dudakların benim dudaklarımdan duyulmamış kehanetler çalardı, ‑miş’li gelecek zaman hikayeleri anlatırdı gözlerin, -di’li geçmiş zaman süvarisi gözlerime…

    Sen; tüm korkak sorularımın sonuna, kanlı soru işaretleri koyan,en kanserojen yanımdın; birbirinden aykırı düş kuruşlarım! Zehirli mürekkep gibi her an biraz daha kanıma karışan yitirilmiş gözyaşlarım.

    Sen; dudaklarımda pıhtılaşmış gül tadı! Sen;mideme saplanmış, evrenin en büyük ağrısı! Sen,beyaz pelerinlerini yüzümde paramparça eden peri parçası! Sen; her şafak vakti yüzümü yıkadığım, kanlı cam kırıkları… Sen, avuçlarımda, her baktığımda biraz daha parçalanarak içime saplanan sihirli ayna parçası.

    Sen,adının her harfinde ayrı bir gizem besleyen yörüngesini şaşırmış dolunay parçam. Sen, beni sensizliğe, kendini hüzne mahkum etmiş intihara meyilli tanrıçam.

    Sen; hiç olmadığını bile bile taptığım sahte tanrıça! “Afrodit’in Zeus’tan olma kızı,” derdim sana, Zeus Afrodit’le hiç yatmadı oysa!

    Senin Psykhe olduğun masallarda ben hep Eros’tum [9]. Gösteremezdim sana yüzümü, çirkindim, kimsesizdim! Sonra değişen zaman paramparça etti destansı düşlerimizi. Sana Pollyanna olmak düştü, bana ise Pinokyo rolü uygun görüldü!

    Sonunda anladım: bir bağımlılıktın sen, her anlatmaya çalıştığımda çizgisiz beyaz kağıtlarımın üzerine ölümün soğuk gölgesini düşüren. Sende, kopamadığım şeyler vardı!

    Sen; hüzünlü bir intihar serenadı! Sen, şizofrenik bir uzay boşluğuna sonsuz yalan tohumları serpmekten farksızdın benim için. Sen; yedinci semâya açılan tek boyut kapısı!

    Şiddetli bir buzul çağının ilk habercisiydi sanki, büzülmüş gözlerindeki bakışlar! Ve tarihteki en büyük isyanın başladığı yerdi, gözlerindeki şehvet kokan şehlâ şehir!

    Ne zaman düşünsem seni, gözlerimden buz damlardı! Ne zaman görsem seni, gözlerimin saçaklarına tutunan buz, erimeden buharlaşırdı! Ne zaman duysam buruk sesini, zaman, zamansızlığın orta yerinde yapışıp dudaklarıma, beklenmedik ölümlerin nemini bırakırdı.

    Ne zaman seni yazmaya kalksam çizgisiz beyaz kağıtlara, tüm tükenmez denilen kalemler, çektiğim derin acının şiddetiyle tükenirdi avuçlarımda!

    Ne zaman baksam sana, ağlardın! Ne zaman sana dokunmak için ellerimi uzatsam, anakaradan kocaman bir toprak parçası kopardı. Ne zaman duysam kızgın sesini, şeytan yeni bir kehanetini fısıldayarak vahyederdi kulaklarıma. Bakışların her defasında,havada çarpışan iki savaş uçağı gibi çarpışırdı bakışlarımla!

    Senin çocuk yüzünün her milimetre karesine yüzyıllardır hükmeden gülümseme ne zaman çarpsa bakışlarımın tuzlu şiddetine, gönlümün tüm uçsuz bucaksız haşhaş tarlalarında 5 yapraklı yoncalar açardı!

    Sen bir kez gülümserdin, tüm Samanyolu’nda yangın çıkardı. Ne kadar hayvanat bahçesi varsa, hepsinin demir parmaklıkları kırılırdı! Sen bir gülümserdin, özgürlüğüne kavuşurdu tüm Dünya’nın halkları, şehirdeki tüm kızlar evden kaçardı!

    Senin gözlerinden İsrafil sızardı ve “Suru Üfletmeye Kışkırtma Cemiyeti”ydi, kurucu başkanı olduğum tek kişilik terör örgütünün adı!

    Senin gözlerinden bir damla yaş düşse, yeryüzünün tüm ırmakları taşardı! Milyarlarca yıldır sabırla bekleyen doğa, bir anda kıyametle tanışırdı! Sen bir kez ağladın mı, benim şizofren bakışlarımda yarasa çığlıkları cirit atardı. Islak bakışların, psikopat bir şair gibi, bakışlarıma durmadan jilet atardı! Parmak-uçlarından Zeus sızardı senin, bakışlarından bakışlarıma durmadan Afrodit akardı! Ve sanki Eros, saçdiplerine kamp kurmamış mıydı?!


    Saçının her teli, sabahlara kadar kanatırdı avuçlarımı! Bir kez bile dokunamadığım o güzel saçların camdandı! Bir devlet sırrını saklar gibi, bir mücevheri saklar gibi, bir savaştan asker saklar gibi, sakladın bu yüzden benden saçlarını…

    Biliyordum; senin saçların camdandı! Bir kez dokunacak olsam, kırılacaktı! Bir kez bakacak olsam, büyük bir sırla çatlayacaktı!

    Sen; kurbağa prensler diyarının, saçları camdan Rapunzel’i! Göremezdin ki hiç ellerine cam kırıkları saplanmış cesetleri… Bu yüzden hiç kızmadım sana! Ve parçaladım kendimi senden gizlice çaldığım bir tutam saçla…

    Kaçmaya çalıştıkça, her girdiğim sokağın çıkmazında karşıladı beni ufacık ellerin! Sırılsıklamdı hep uzun düz saçların ve bembeyaz peri pelerinleri giymiştin! Ellerini uzatıp “Buradayım!” derdin. Göz yaşlarımdan yanaklarıma taşan şelale, en hırçın tsunamilerini yaratırdı evrenin, ve gözyaşlarımın içinde çırpınırken uzanırdı yorgun ellerim senin ellerine.

    Gülümseyişinde aksi bir şeytan gizliydi senin, tüm günahlara davetkar, asi bir şeytan! Bakışlarında serçe cesetleri saklar, göz bebeklerinde intiharlar beslerdin ve tüm aşklar ölü doğardı cehennemin yamacına dikilmiş göz bebeklerinde. Ve tüm yola çıkan transatlantikler, Deniz denen buzdağına çarparak batardı göz yaşlarımın okyanusunda!

    Bilinmezliğe açılan bir kapıydı yüzünde sakladığın o sahte tebessüm, çekerdin beni! Çekerdin! Çekerdin! Çekerdin! Bu öyle bir çekim kuvvetiydi ki, Newton görseydi derhal asardı kendisini o elma ağacına; çünkü ne kütle çekim kuvveti açıklayabiliyordu bunu, ne de gravitasyon[10] kanunu!

    Karşıma çıkan ilk ve tek iç denizdin, bu çıldırasıya dalgalarla durmadan yüzümü döven deli okyanusta! Yalnızlığıma terk edildiğimde bambaşka biri oluyordum çünkü ben. Haykırıyordum çığlıklarla; duymuyordu hiç kimse! Hiç kimse tutmuyordu durmadan titreyen ellerimden...

    Sen, evrende beni kurtarabilecek tek şey gibi gözüküyordun. Böyle olmadığını bile bile buna inanıyordum! Şizofreni inandırıyordu insanı en olmayacak şeylere bile!

    Ben, izin vermiyordum ki hayallerime girmen için sana, hiç izin vermemiştim; sen, bir haydut gibi dalıyordun hayallerimden içeri. Beni bambaşka bir dünyaya çağırıyordun. İntiharlara sürüklüyordun beni, intihar sana giden o uzun yolun başlangıcı gibi geliyordu…

    Bir kaşık kırmızı öksürük şurubu gibi değiyordu dudaklarıma, senin hiç olmayan dudaklarından sızan sıcak kan! Gerçekten izin vermiyordum ben, düşlerimden içeri girmene! Sen hak etmeyi hiç başaramadığın düşlerimi, hep hack[11] ediyordun.

    Hayalin, her gece hınçla girip odama, “Bu en ciddi eylemimiz, sakın kıpırdamayın!” diye haykıran eğitimli bir intihar komandosuydu! Ve hayalinin kakao rengi gözlerine ne zaman değse gözlerim, krema renginde acılar akıyordu gözyaşlarımın kanalizasyonundan… Ne zaman değse ellerim uzun kumral saçlarına, ebedi bir sessizlikte müebbet hapis yattı tüm düşlerim!

    Senin her kelimen yeni bir acının, hiç dinlenmemiş masalıydı, her gidişin, hiç gidilmemiş bir cehennemin boyut kapısı! Yokluğun, sadece benim inanmadığım koca bir gerçek, varlığınsa benden başka hiç kimsenin inanmadığı masalsı bir yalandı ve AŞKTI ikisinin arasındaki derin uçurumun adı!!

    Seni tanımlamak için bu kadar çok uğraşmama rağmen hâlâ senin kim olduğunu bilmiyordum… Sen dediğim, ikinci tekil şahıs zamiri kullanarak tanımladığım, Deniz miydi, yoksa başka biri mi? Bilmiyordum! Yüzü nasıldı sevdiğimin, saçları ne renkti? Bilmiyordum! Bildiğim tek şey durmadan seviyor oluşumdu. Sadece seviyordum! Neden, nasıl ve neyi diye soramadan seviyordum! Beyaz mumdan, dibi delik bir sandala binip, acemi alevlerin dalga sayıldığı bir ateş deniz’ine açılıyordum son sürat! Nereye gideceğimi bilmeden, durmadan eriyerek kürek çekiyordum; ellerimdeki kürekler mumdan, ellerim mumdan, parmaklarım mumdan…

    Çekilen tüm bu katmerli acılara inat, sana olan sevgim gittikçe büyüyordu. Daha çok hissediyordum artık acıyı! Rüzgar tüm vahşetiyle okşarken saçlarımı ve sürerken yüzüme kutsanmış ellerini,ben, seni daha çok seviyordum! Ayrıştırıyorken aşkımın üzerindeki kara bulutlar ruhumun DNA'larını bin bir parçaya, ben, sana daha çok bağlanıyordum. Savururken rüzgar beni istediği yöne, ben, sana daha çok yakınlaşıyor ve anlıyordum aşkın kendine bile yabancılaşmak olduğunu. Sonra daha da tuzlanıyordu gözlerimden senin için akıttığım yaşların tadı! Çekilen acılar arttıkça artıyormuş demek ki gözyaşındaki sodyum klorür [12] miktarı!

    Sevilecek bir yanını bulabilsem, seni sevmekten ebediyen vazgeçecektim! Üstüme büyük bir özenle giydiğim ütüsüz deli gömleğini yırtıp, paramparça edecektim! Ama bulamadım; psikiyatri kliniklerindeki doktorlar sana duyduğum masumane aşka “Paranoid Şizofreni” teşhisi koydular!
    1 Cebrail Kur’an’ı vahyeden melektir ve çok büyük bir kademeye sahip olduğu Kur’an’da apaçık bildirilir. Sağlam kaynaklara dayanmayan bir efsaneye göre ise, Cebrail fiziksel olarak da o kadar büyük bir melekmiş ki, kanadının ucu yanlışlıkla Dünya’ya çarpsa, Dünya uzayda savrulurmuş.
    2 Kıyamet İsrafil’in sura üflediği anda kopacaktır. İsrafil’in en önemli görevi bu sura üflemektir.
    3 Pegasus: Mitololojide geçen kanatlı at.
    4 Diazem: Sakinleştirici olarak kullanılan bir ilaçtır. Çok kısa bir zamanda hastayı uyuşturması nedeniyle sıklıkla tercih edilir.
    5 Heroine: Kadın kahraman (ing.)
    6 Golden Shot: Altın Vuruş (ing.) ; Yüksek dozda eroin alarak komaya girme durumu.
    7 Gerçekte Galileo Dünya’nın döndüğü şeklindeki savından tövbe ederek engizisyonun elinden kurtulmuştur. Hikayedeki Galileo’nun balmumu içirilerek idam edilmesi olayı tümüyle imgesel bir çarpıtmadır.
    8 (Argo.) Köpeköldüren; kalitesiz şarapların tümü için kullanılan argo bir tâbirdir.
    9 (Yun.Mit.) Psykhe, ruhun kişiselleştirilmiş biçimidir ve Eros’un sevgilisidir. Burada, halk masallarına konu olan alegorik öyküsüne gönderme yapılmıştır. Psykhe, büyülü bir sarayda her gece Eros’u kabul eder. Eros, sevgilisine, kendisini görmek için herhangi bir girişimde bulunmaması şartıyla sonsuz mutluluk vaatlerinde bulunur. Psykhe dayanamaz, bir gece Eros uyurken yağ kandilini yakar. Ancak Eros’un omzuna bir damla kızgın yağ damlar. Bunun üzerine Eros uyanır ve kaçar, saray da yok olur.
    10 Çekim alanının kuvantonunu açıklayan kanun.
    11 Hack etmek: Bir bilgisayar terimidir, bir bilgisayara erişim izni olmayan birinin o bilgisayara izinsiz bir şekilde girerek, verileri tahrip etmesi olarak açıklanabilir.
    12 Tuzun kimyasal bileşke adı.



    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 16:58 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  5. #5
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Bilsen Neler Öğretti Yokluğun

    Sensizlik bir şamar gibi yüzüme vuruldukça, ben hep sessizliğe sarılırdım dört kolla. Vücudumun her santimetre karesi tutkal gibi yapış yapış bir tutkuyla öpüşürdü hasretinle. Bir ihanetle yeni baştan yüzleşir gibi kilitlerdim o zaman evin tüm kapılarını!

    Sarıldığım sensizlik, unutulmuş bir ilahi okur gibi sıyırırdı gecenin ipektengeceliğini ve ben bir tanrıçaya tapar gibi öperdim sabahlara dek yokluğunun yorgun bedenini!

    Sensizliğin sonsuz ovalarında yeşeren intihar çiçekleri, fotosentezle değil, kanımla beslenirlerdi geceleri. Çizgisiz beyaz kağıtlarımın üzerine dökülen zehirli bir mürekkep lekesiydi sensizlik, gitgide bulanıklaşarak akardın içime!

    Sensizlik, en kalabalık yalnızlığımdı benim, en frenlenemeyen, en şizofren yanım!

    Sensizlik; suratıma hunharca geçirilmiş panter pençelerinin bakışlarımda bıraktığı parmakizi! Sensizlik; sessizliğin en yüksek oktavında yazılmış, çığlık çığlığa söylediğim en kutsal ilahim!

    Sensizlik; ölüm gibi bir düşten, tam öleceğin anda uyanmak… Sensizlik, en anlatılamayan masalı oysa evrenin, anlatmaya çalıştıkça aslında hiçbir şey anlatmadığını anladığın, anlatılamayacak bir masal sensizlik!...

    Sensizlik, bir uçurum gibi akarken yaralı ruhuma, melankolik serçeler çığlıklar içinde kıvranarak ölürlerdi şehrin tenha sokaklarda.

    Sensizliği tanımlamaya kalkışınca en hüzünlü haliyle doğardı Güneş, ağaçlar ağlamaklı olurlardı ve koskoca bir sensizlik daha
    uykularıma taşınırdı!

    Uyanırdım! Yastığımda gözyaşı, yorganımda kan lekesi! İçimdeki boşluğun tüm gücüyle ele geçirirdi tüm hücrelerimi.

    Hangi “Düş Sokağı” melodisine demir atsam, içimde birbiri ardına depremler olurdu? Kullandığım alfabeden hangi harfi çıkarsam, içimde açtığın boşluk yok olurdu? Giderken bıraktığın soruların hepsi yetimdi, cevapsızdı, zordu!

    * * *
    Yoktun! Kim bilir kaç gece odamı kelebek bastı, aşkına adanmış hayallerim hasretinden kim bilir kaç ormanı yaktı! İçimde her gece biraz daha yetim kalan çocukluğum, içimi milim milim kemiren yokluğunla aynı paydalarda eşitlenemedi, ölümden beter hasretin hiç sadeleştirilemedi!

    Hayalinle sevişirken yastığımı sırılsıklam eden gözyaşlarım, delirmiş bir kahinin sihirli aynasıydı! Avuçlarına koymuştum ben o mukaddes mirası, o kırık dökük ayna parçalarını! “Geleceğimi söyle bana” dedikçe, tenime sapladın avuçlarındaki tüm cam kırıklarını!
    Yoktun! Kıyametin gözbebeklerinde kopacağını, kulağıma sürekli yeni kehanetler fısıldayan, kırmızı döpiyesler giymiş ölü kız çocuklarından duydum...

    Bir bilsen neler öğretti yokluğun bana. Şimdi ben, intiharın tek veliahtı, aşk bağımlısı sersem bir şehzade! Sense, korkak bir Azrail müsvettesisin, ağzın burnun kan içinde…

    Yoktun! Her sabah, şehrin tüm arka sokaklarını birbirine katan çığlıklarla kopan şafak tanık oldu sadece yavaş yavaş eriyişime...
    Gözü dönmüş menopozlu hemşireler, her sabah, bir orgazm sigarası yakar gibi kırdılar sakinleştirici tüplerini uzun ve ojeli tırnaklarıyla! Ve yeni bir ülke fetheder gibi çiftleştirdiler Akineton ile Norodol’ü aynı şırıngada...

    Üç noktalar, giderek “güç noktalar” oldular hayatımda... Sen, yoktun! Yoktun! Yoktun! Yoktun! Durmadan, Akineton masalları anlattım yeşil Diazem kapsüllerine…

    Yapayalnız masallar, yapayalnız haykırışlar, yapayalnız intiharlar yaşadım…

    Yitik bir ilahi gibi yankılandı uzak uçurumlarda yitirdiğim sesin kulaklarımda! Yoktun, senin için özenle sakladığım basamaklardan göklere uzanan sonsuz bir merdiven yaptım ve kurban edip sihirli denizatlarımı bakışlarına hükmeden peri masalına, kanlanmış göz yaşlarımın buğusuyla destanlar yazdım!

    Yoktun! Durduk yerde,hiç yoktan dopamin salgıladım dolu dizgin. Üç vardiya çalışan bir noradrenalin fabrikasına kesin dönüş yaptı tüm hücrelerim.Kaynar sular içtim avuçlarından dolu dizgin akan kandan şelaleden, avuçlarımdan sızan iltihaplı çağlayandan bir yudum sundum hayalinin nemli gözbebeklerine!

    Yoktun! Yeni öldürülmüş kavuniçi kurbağalar yağdı gökten! Tüm frenleri patladı sihirli cinlerimizin çektiği kırık dökük at arabasının! Bu yüzden bir gündüz vakti ayışığında, yakarak limanlarıma sığınmış tüm çürük gemileri; yırtık elişi kağıtlarından sarhoş kedimerdivenleri yaptım!

    Yoktun! Gözü kara bir sarhoşluğa davetiye çıkarırcasına gezindi siluetin her gece odamın kana susamış duvarlarında. Mors alfabesiyle kekeme şiirler yazdı yağmur odamın kırık dökük camlarına!

    Bir şairdim ben, annemin memelerine yapışmadan çok önce, şiirin çeşmesinden kana kana zehir içmiştim. Sense, şiiri alt alta yazılan “kafiyeli dörtlükler” sanırdın. Şiirlerimi sana getirecek olan postacı, belki de bu yüzden aniden öğreniverdi karısının kendisini aldattığını. Ve belki de sırf bu yüzden benzin döküp, sana yazdığım şiirlerin bulunduğu zarfla tutuşturdu deliler gibi sevdiği karısının güzel suratını…
    Sen, şiire yazılan her mısranın “baş harfi büyük olur” sanırdın. Yani sen şiirden anlamazdın! Belki de sırf bu yüzden kaçırılıp vahşice tecavüz edildi, bir kutu çikolata karşılığı şiirlerimi sana getirecek olan, masum kız çocuklarına…

    Sen hakikaten şiirden anlamazdın! Belki de sırf bu yüzden sana yazdığım şiirleri “hiç okumadın”!

    Yoktun, sürgüne gönderip dudaklarımdaki belli belirsiz tebessümü, klavyenin tıkırtıları arasında büyük bir sessizlik senfonisi besteledim... Adının geçtiği tüm şarkıları bir CD’ye kaydedip; kırdım! Kırdım! Kırdım! Kırdıkça kırıldım, kırıldıkça kırdım!
    Adının geçtiği tüm masalları yatağımın başucuna koyup; sızdım! Sızdım! Sızdım! Sızdım, pıhtılaşmış bir kan olup, kudurmuş bir yanardağa dönmüş gözbebeklerine! Sızdım, yitirilmiş bir melâike olup, çoktan vazgeçmiş olduğun düşlerine... Yine de içimde yarattığın boşluk sığmadı hiçbir dünya haritasına!

    Durdurulmuş zamanın derinliklerinde, yedi milyon yıl bekledim. Yalnızdım, uykusuzdum, çürüdüm, eridim! Deliliğimin en büyük deliliydin! Delirdim! Delirdim! Delirdim!

    Beklenen zamanın gelişini bekledim. Yalnız, yapayalnızdım, ıslanmıştım. Otobanda ezilmiş bir köpek yavrusuna bakar gibi acıyarak yalnızlığa terk ettiğin insan, yedi milyon yıl öfke biriktirdi içinde! Hesabı sorulmayacak mı sandın? Unutulacak mı?!

    Milyonlarca jilet yarası var şimdi bileklerimde, milyonlarca yalan gözbebeklerimde, ceplerime harçlık niyetine intiharlar doldurdum ve çıktım göklerin efendisine... “İste!” dedi... Sustum... “Öldür beni!” diye haykırdım sonra... “Öldür beni! Öldür beni! Öldür beni!”
    İlerleyen zamanın derinliklerinden gelen ayak sesleri ile nefes nefese kalışlarımdın artık... Sûfli cinlerle bölüşülmüş, ve daha hiçbir insana sunulmamış kocaman bir yalnızlığın En İyi Kadın Oyuncusuydun...

    Dudaklarımın sunağından sızan kanda boğuldum... Ölemedim! Ölemedim! Ölemedim! Yüzyıllardır yağmur görmemiş bir toprak gibi çatırdadı gözbebeklerim... Üç noktalara hapsedildim... Ben hıçkırıklara kefensiz gömüldüm... Sen her zaman ki gibi sessizliği seçtin... Her gün 24 saat yetmedi senin için ağlamaya...

    Öldürdün sonunda beni! Öldürdün! Öldürdün! Öldürdün! Yüzdün, ruhuma dar gelen derimi bedenimden! Koparttın yüzüme bir cenaze marşı gibi çöken gözbebeklerimi gözlerimden!

    Öldürdün sonunda beni! Sana en çok ihtiyacım olan anda öldürdün beni sessizliğinle, öldürdün beni vurdumduymazlığınla! Ve kontrolden çıkmış bir şizofreninin katatonyasında, gömdün beni sağanak gözyaşlarıma…

    Ellerimde senin için yeşerttiğim intihar çiçekleriyle son kez gelip çaldım kapını…

    Evde yoktun! Evde yoktun! Evde Yoktun!


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 16:57 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  6. #6
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Gece Çöktümü Şehrin Üzerine

    Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur bitmeyecek bir şiire daha başlarım…Esrarkeş kızlar simsiyah saçlarına sarı kınalar yakar… Gürül gürül bir yağmur gelir çömelir odamın ortasına… Ben oturur bir şiiri daha yakarım kalbimin hiç bitmeyecek yangınında!

    Artık hiç kimsenin hatırlamaya yanaşmadığı ağlamaklı şarkılar mırıldanır dudaklarım… Ben oturur bir sigara daha yakarım içine esrar diye kına kattığım…

    Gece çöktü mü şehrin üzerine ben oturur kör jiletle bileklerimi keserim… Ağır gelir hasretin; ben tanımadığım kızlara aşk mektupları yazarım bileklerimden fışkıran masmavi kanla… Ağır ağır gelir hasretin; gelir çömelir kalbimin ortasına! Ben oturur intihar mektupları yazarım hiç geri dönmeyecek hüzünlü tanrıçalara…

    Gece çöktü mü şehrin üzerine, uzun bir uykusuzluğa daha hazırlanan bedenim, susar ve bunalımın orta yerinde yitirilmiş bir cesaretle tırmanmaya başlarım hüznün göğe uzanan merdivenlerine…

    Gece çöktü mü şehrin üzerine, eli yüzü yanık çocuklar, boyalı yılan yumurtalarını ıpıslak öpücüklere boğar!

    Gece çöktü mü şehrin üzerine, çığrından çıkmış deliler içimdeki tımarhanenin paslı demir kapılarını yumruklar …

    Gece çöktü mü şehrin üzerine, dönüp durur etrafımda küçücük kırmızı şeytanlar … Her biri eğilip kulaklarıma senin adını fısıldar ve onların her fısıldayışında benim kulaklarım kanar…

    Suskun sevgililerin yatak odalarında kuduran bakışlarımın orta yerini işgal eden şizofrenin tahtına çıkar paranoya bin bir renkli törenle… Dopamine terk eder yerini şairlerin kılcal damarlarında gezinen melankoli…

    Çünkü; gece çöktü mü şehrin üzerine, indirir içimdeki hüzün, camını çerçevesini göğün!

    * * *

    Gece; yaşlı gözlerimin önünden geçen, bir milyon vagonlu ağır aksak bir kara tren!

    Gelen her gece bir gardiyan gibi çöküp başımın üzerine, kapatır tüm demir parmaklıklarını Dünya denen cehennemin. Gece; çok uzaklardan gelirken, mutluluk hariç her şeyi getirir sanki zindandan soğuk odama. Gecenin bu suskun sesi, çok ama çok korkutuyor aşık şizofrenimi ve karanlık her şeyden çok çürümüş düşlere yardım ve yataklık ediyor artık İstanbul’un tüm sokaklarında…
    Rutinleştiriyor işte gece çekilen her türlü acıyı. Acı çekmek için yaratılmışım! Ya da böyle olduğuna inanmak istiyorum!

    Gece, balkanlardan getirdiği soğuk hava yetmiyormuş gibi bir de katlanılmaz melankoliyi getiriyor hasretten dharma duman olmuş odama. Kapılar bir açılıp, bir kapanıyor aşkın soğuk,ürkek ve karanlık koridorlarına. Tam kaçacakken yaşanması gereken bu acılardan, bir umutla girdiğim tüm odalar daha da derin bir hayal kırıklığına boğuyor beni. Bilinmeyen, daha hiç tadılmamış acıların özlemi sarıyor dört bir yanımı. Büyük bir umutla girdiğim tüm odalarda beni hep yalnızlık karşılıyor! Hiçbir şey yok odalarda, bir kırık iskemle, bir de durmadan tavanı aydınlatan kocaman bir kara delik! Bakıyorum içeriye, kimse yok, hüzünlü dört duvar, gözyaşları sızıyor duvarların sıva
    çatlaklarından! Ve kimse yok…

    O kadar çok gayri meşru acıya gebe ki geceler, alkol sarhoş etmenin ötesinde, cennete sığınma kapısı gibi değiyor hep dudaklarıma ve İstanbul’un arka sokaklarında sarhoş olmak hiç olmadığı kadar zor artık ölü doğanlara!


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 17:05 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  7. #7
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Suskunluğun Gramer Kuralları

    Odamı hemen hemen dolduran geniş yatakta, kollarımı iki yana doğru biraz daha açtım ve sustum! Konuşkan bir suskunluktu benimkisi, anlaşılabilse kim bilir ne kadar da çok şey anlatırdı.

    İstanbul çok iyi anlıyordu benim suskunluğumu, çünkü o da suskunluğa mahkum edilmiş güzel bir prensestir, dudakları vardır ama konuşamaz, konuşursa yutar evleri, gemiler durmadan karşı kıyıya ceset taşır. Konuşursa, acıtır insanların canlarını. Suskunluk ebediyete kadar kaderidir onun, onun adı İstanbul, suskunluğun ne demek olduğunu en iyi o bilir!

    Uzattım yapayalnız yattığım geniş yatağa kollarımı, ve her intihara karşı teyakkuzda beklettiğim gözlerimi tavana diktim. Suskunluğum, beklenmedik bir doğum sancısı gibi saplandı içime ve gözlerimden bir damla yaş süzülüverdi yanaklarıma…

    Ben ne zaman susmaya kalksam, bakire intiharlar çiftleşiyor –miş’li gelecek zaman serserisi bakışlarımda. Ölümler, bir bitiş olmaktan çıkıp aniden yeni ve daha hiç tadılmamış bir yaşama dönüşüveriyor ıslak gözlerimde ve gözlerimden süzülen yaşların sesi çığlıklarımla düete tutuşuyor, yeni bir şafak beklerken tüm şehir alacakaranlık içerisinde.

    Kimse ama hiç kimse duymuyor attığım bu çığlıkları; bir tek İstanbul duyuyor! Duyan rüzgâr kaçıyor, duyan zebaniler bile uzaklaşıyor şehrin semâlarından! İstanbul her sabah yeni bir güne daha uyanırken, martıların hüzün kokan sesi karışıyor, hasretin sağlam surlarına isyan bayrakları diken bu çığlıklarıma.

    Sıyrılıyor acı dolu son bir çığlık daha her sabah şafağın gölgesinden ve usulca kırmızıya dönüyor acının rengi Üsküdar semalarında. Acıya bulanmış uzun bir gece daha bitiyor. Ben yine sessiz, çaresiz ve avuçlarım kan içinde... Avuçlarımdaki kanı her sabah gizlice İstanbul süpürüyor, ben uyurken o alıp Boğaz’ının serin sularına karıştırıyor avuçlarımda biriken kanı. O kanın bir damlası bile tüm Boğaz’ı kıpkırmızı bir ruj gibi boyuyor her sabah.

    Ben ne zaman susmaya kalksam, sen, o lanet olasıca cadı, odama geliveriyorsun. Düşüncem, iç sesim sustuğunda bambaşka bir boyutta seninle randevulaşarak, durmadan attığım o sessiz çığlıklara kefensiz gömülüyorum. Bulut bulut açılıyor bulanık bakışların odanın orta yerinde ve bulutlar duru birer duman olup burkuyorlar yüreğimi! Hasret gibi ince, hasret gibi soğuk ve hasret gibi ölüm kokusuna bulanmış kapkara topraklar atıyor kırmızı kanatlı melekler kendimi diri diri gömdüğüm aşk denen çocuk mezarlığına. Bunu bir tek İstanbul görüyor, bir tek onun bilekleri kanıyor bu acının şiddetiyle!

    Giderek daha da artıyor yokluğuna inat sevgim. Galiba sana olduğumdan daha çok aşığım yokluğuna, beni yalnız bırakmana, hasretlere, intiharlara, durmadan burnumu deviren bu acımtrak Azrail kokusuna... Şizofreni dipsiz bir girdap, sürekli içine çekiyor beni. Suskunluğum gitgide artıyor ve gitgide daha da anlamsız bir paranoyaya dönüşen korkularım, merdivensiz bırakıyor beni suskunluğun kör kuyularında. Melankolik yanım gitgide şizoidleşerek bir deli suskunluğa dönüşüyor... Susuyor… Susuyorum...

    Susuyorum, ölür gibi susuyorum. İntiharımı geciktirme çabası bu, "Sen belki bir gün beni seversin!" in tam Türkçe çevirisi. Bir kaçış bu! Her şeyden… Herkesten! Ama en çok da beni ben yapan senden… Korkuyorum, konuştuğumda kasırgalar kopacak sanıyorum ama ben sustukça sürekli merkez üssü yaralı kalbim olan büyük çaplı depremler oluyor ve duygularımın enkazı altında kalıyorum. Beni şizofreni denen bu enkazdan sağ çıkartabilecek tek gücün konuşmak olduğunu bile bile susuyorum. Sustukça duygularımın ağır enkazı altında ezilerek can çekişiyorum. Öylesine susmuşum ki, kendi iç sesime bile yabancılaşmışım.

    Deliler gibi istesem de konuşmayı, sırf onların planları bozulmasın diye, konuşmamayı bana kabullendirdiler. Susmam yetmedi onlara, beni ben yapan düşlerime bile barikatlar kurdular. Sevmeme bile izin vermediler, sevsem de bir türlü söyleyememe neden oldular. En çok ihtiyacım olan şeyi; cesaretimi, benden çaldılar. Kendimden bile nefret etmeme neden oldu onların kokuşmuş, sevgiye düşman, biyonikleşmiş istekleri.

    Peki kimdi onlar? Kimdi bu kadar ağır itham cümlesinin içinde çoğul gizli özne olarak yer alan canavarlar?

    Onların adı yoktu, yazmazdı hiçbir yeşil reçetenin altında diploma numaraları! Onların yüzleri yoktu ve beyaz gömleklerine hiçbir şizofrenin gözlerinden fışkıran kan sıçramamıştı!

    Onların adı yoktu, cellatların hepsinin yüzünde maske vardır çünkü ve tarihte bilinmez hiçbir celladın gerçek adı! Bu yüzden adı yoktu onların, kimileri psikiyatrist der onlara! Hepsi bu!

    Her şeyim hiçbir şeyim oldu artık, hiçbir şeyim ise her şeyim. Hiçliğin sonsuzluğunda derin mi derin bir çukur ve hatta kara delik oluyor hasretin. Durmadan kendi içime gömülüyorum; yırtık kolilere doldurup, durmadan kendi içimdeki çocuk mezarlığına taşıyorum düşlerimi! Hiçbir şey beni "hiçbir şeyin" korkuttuğu kadar korkutamıyor. "Hiçbir şey" suskunluk demek çünkü ve suskunluk herkesten habersiz ölümle eşitlenir benim daracık beyin damarlarımda.

    Aylardır durmadan uğraştığım sorular, uzun oldukları kadar cevapsızlar da. Her cevapsız kalan soru biraz daha arttırıyor içimdeki gereğinden fazla korkuyu ve ben korktukça müebbet bir cevapsızlığa mahkum oluyor içimdeki tüm sorular. Ne denizi galeyana getiren gözyaşlarımdan utanıyorum, kabuslara kesin dönüş yaparken düşlerim, ne de intihar etmekten çekiniyorum, infilak ettirirken sahilleri gizli saklı şiirlerim!

    Ölmemeye çalışıyorum aslında, içine düştüğüm bu kör melankoli çukurlarında. Aşk beni öylesine yaralıyor, beni kendi benliğimden öylesine uzaklaştırıyor ki, çektiğim acıların üzerine amansız bir fay hattı çizdiği dudaklarımın arasından kendime bile yabancı sözcükler dökülüyor. Aşk sandığım, acılar sandığıma koyarak adına “aşk” dediğim şizofreni, aç bir sülük gibi durmadan emiyor kanımı. Ve anlayamıyorum artık hiç kimseyi, hiçbir şeyi, kendimi bile anlayamıyorum. Bu yüzden susuyor… Susuyor… Susuyorum!


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 16:55 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

  8. #8
    SİNCE 1071 yeniçeri adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    21-06-2006
    Mesajlar
    3,101
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    6
    doğru söyle bu acının sebebi ne?
    BİZ BU VATANA KARDEŞLİK TÜRKÜLERİ İLE DEĞİL UCUNDAN KAN DAMLAYAN BOZKURT BAŞLIKLI KILIÇLARLA GELDİK
    "TÜRK" "TÜRKÇE" "TÜRKİYE"
    İNADINA !!!!

  9. #9
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1
    yazılar bana ait olmadığı gibi acılarda bana ait değil sadece bu yazıları seviyorum : )

  10. #10
    Ve Bitti Sözlerim.. ZuLM ÇaĞı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    22-07-2011
    Mesajlar
    902
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    1

    Narkoz Gibi Bir İhanet

    Kırmızı şarap değil; narkoz gibi bir sevda damlıyor, şeffaf bir şarap kadehi olmuş dudaklarından! Ve narkoz gibi bir ihanet sunuyorsun bu gece bana… “10’a kadar say sevgilim” diyorsun; derin derin nefes al…”

    bir:

    Yeni bir metresle, eski bir aşka başlar gibi uyanıyorum artık her sabah ve duman duman gözlerimin önünden acı dolu bir karmaşa akıp gidiyor… Gözlerimden fışkıran hiddet ve öfke sanki bir katile saplanan pis bakışlar gibi saplanıyor içime!

    iki:

    Tek sıra dizilmiş de Eros’un pegasuslara binmiş süvarileri, uçlarına gözyaşından barutlar sürülmüş kan okları atar aşıkların gözbebeklerine…

    Sokaklarda cirit atan huzursuzluk aşıkların avuçlarını kör bir jilet gibi kesmekte… İlikleri inim inim titreten gecenin matemi kim bilir daha kaç intihara gebe?

    Haykırıyorum gece gece kudurmuş varlığına! Bırak bari İstanbul tanık olsun damarlarıma zerk ettiğin ızdıraba!

    üç:

    Bak, şu acının her açısını derece derece tavaf etmiş avuçlarıma bak! Şu hasretten tenime silinmez mürekkeplerle kazınan kedere bak! Şimdi hangi âlim yapar suskunluğumun tabirini?!

    Gözbebeklerimden tebdil-i kıyafet dolaşan bir kıyamet olup süzülen şu mısralar, hangi kavmin günahıdır? Hangi cesur peygamber üstlenir uyarmayı artık, sesimde cirit atan kâfir zümreyi?!

    dört:

    Avuçlarımdaki acıya bak! Şimdi ben, nereye dökeyim bu acıyı? Hangi okyanusa boşaltsam, taşıyabilir bu sancıyı? Hangi yıldız şaşırmaz yörüngesini? Hangi kara delik çekebilir avuçlarımdaki kahrı?! Şimdi ben bu acıyı nereye dökeyim, nereye saçayım, gözbebeklerimin hazine arazilerine durmadan gecekondu mahalleleri kuran bu mafyavari kederi?

    beş:

    Gözlerimden fışkıran renkli dumanların önünde acılar sanki resmi geçit yapıyor… Öyle bir bakıyorsun ki; sanki gökyüzünde yeni bir yıldız doğuyor…

    Kime baksam, sana benziyor! Öyle kötü bakıyorum ki insanlara kimin yüzüne baksam, beni deli sanıyor!

    altı:

    Yitirdim yüzünü ilmek ilmek… Önce anılar yitti birer birer sonra da kırık dökük sözcükler… Üç noktalar yitti sonra, yitti gitti,yitirilen uygarlıklar gibi şiirler…

    yedi:

    Gözbebeklerine çöreklenen yalan, sana Havva’dan, Havva’ya Âzâzil’den miras! Bakışlarında gün geçtikçe, gayri meşru bir çocuk gibi büyüyor ihanet!

    sekiz:

    Peri perdeleri ile örtüp yarım bırakılmış şiirlerin üstünü, içimde çıkarttığın tüm yangınları gözbebeklerimde söndürüyorum!

    dokuz:

    Kiramen Katibin meleklerim bile ilk kez şahit oluyorlar böyle bir çıldırışa! Parçalanıyor her an biraz daha sızlaya sızlaya Cahiliye Devri putları gibi, içime zamansız çöreklenen yalancı tanrıça!

    on:

    Ve şimdi bir küfür olup sızıveriyor adın dudaklarımdan sokaklara! Sabah erken uyanan insanlar, ilk kez tanık oluyorlar bir şairin intiharına!

    Durma! Biraz daha ölüm ver bana, biraz daha intihar koy meze tabağıma! Yetmiyor kanıma karıştırdığın narkoz bu ihanete katlanmaya…


    Rahmi Vidinlioğlu
    Bu mesaj en son " 26.07.11 " tarihinde saat 16:56 itibariyle ZuLM ÇaĞı tarafından düzenlenmiştir...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •