Bugün size farklı bir açıdan, önemli bir analiz sunacağım. Çok değerli ve samimi dostlar ile yaptığımız sohbet sonrası zihnimde daha belirgin hale gelen bazı hususlar noktasında, bu yazıyı hazırlama kararı aldım. Metnin sonuna kadar okumanızı ve ilgili dostlarınızla paylaşmanızı rica edeceğim…

Bugün alanımın dışına çıkacağım. Umarım faydalı olurum...

Türkiye’de bugün yaşanan temel sorun, cehalet örtüsü altında öttürülen borazanların “muteberleşmesi” sorunudur.

Hatta, bana yöneltilen ithamların da kökünde bu cehalet yatmaktadır. Bu cehalet; koca bir tarih okumasının yanılgılar ile dolu oluşu ve dialektik bilginin eksikliğinden ileri gelen bir cehalettir.

İslamcılığın tarihsel tutarsızlığı, karşıt konumlandığı ideolojik tavra bakışı ve yorumlama sorunsalıyla doğrudan ilişkilidir. Bu meseleyi enine boyuna ele alacağız.

Türkiye’de bir dönem, ‘’emperyalizme karşıt konumlanan’’ dindarlar, kapitalizme aynı oranda karşıt değillerdi. Bundan ötürüdür ki, ‘’abdest aldırılmış bir kapitalizmin imar süreci sancısız geçti.’’ Velev ki, bu açıdan baktığımızda; bu emperyalizm karşıtlığı tamamen hatalı bir ideolojik analiz temelinde hayat bulmuştu. Kapitalizm ile Emperyalizmi birbirinden ayıran ve maalesef bu noktada ‘’Lenin’in düştüğü hata dehlizinde yiten’’ bir algı söz konusuydu.

Hele ki, Lenin’in isminden bile bahsetmenin küfür sayıldığı dönemlerde, İslamcı Leninistliği vardığı nokta; ABD karşıtı, Malboro yanlısı bir tutumdan ibaretti. Ve bu teorik sorun, bugün bir iktidar yarattı…

Bugün de, tam tersi; kapitalizme karşıt konumlanıp, emperyalizme karşıt durmama ve meseleyi doğrudan ‘’solun ana problemi çerçevesinde, iç sınıfsal bir meseleye indirgeme’’ nazarında birtakım yaklaşımların vücud bulduğu görülmektedir.

- Emperyalizm, kapitalizmin en ileri aşamasıdır. (V.İ.Lenin)

Bu görüş, Marksizm’in yetersiz kaldığı bir tespiti hayata dahil kılmıştır. Ve bu katkı sayesinde, sınıf savaşı düşüncesi, dışsal bir etkenin varlığı tanımlanmak sureti ile, küresel sermaye ile savaş düşüncesinin ortaya çıkış nedeni halini almıştır.

Ancak ifadedeki ana sorun şudur;

Sultan Galiyev’in şu can alıcı tespiti ile bu yaklaşım çökmektedir;

- Madem öyle, Christopf Colomb örneği nereye oturtulacak ? Colomb ve hareketlilik arz eden emperyalizm sürecinde, kapitalizmin en ileri aşaması mı yaşanmaktaydı ?

Elbette hayır.

Ve bu realite çerçevesinde, dünün ve bugünün emperyalizm tanımı yeniden biçimlenmelidir.

Emperyalizm, kapitalizmin ta kendisidir. Ve kapitalizmden kopmuş bir emperyalizm kadar, emperyalizmsiz incelenen (salt sınıfsal tahlillere dayanan) bir kapitalizm; yetersiz, etkisiz bir yaklaşım içerir.

Yani daha doğrusu; anti-kapitalizm, anti-emperyalizmin temel koşuludur. Anti-emperyalizm ise, anti-kapitalizmin temel koşuludur.

Bunun aksini düşünmek, pek mümkün değildir.

O zaman şunu söyleyebiliriz;

Üstyapısal bir ideoloji olan bu ideolojiler nazarında;

- Emperyalizm yani sömürgecilik; batıya ait bir kavramdır. Bunun nedeni ise; doğu topraklarının verimli, batının verimsiz olmasıdır. Ve batıda ki insan yoğunluğu, verimsiz topraklar da düşünüldüğünde, sınıfların ortaya çıkış nedeni olmuştur.

Bu çerçeveden bakmaya devam edelim;

Batı, yoğun nüfus ve verimsiz topraklar demektir. Akabinde, zaten yetmeyen kaynakların azlığı ve iç içelik, bu kaynaklara hükmetme iradesi doğurmuştur. Bu irade, sınıflaşmanın temelidir.

Ancak doğu toplumlarında süreç böyle gelişmemiştir.

Batı’da kaynak azlığından türeyen sınıflar, doğuda kaynak bolluğundan benzer bir gelişim süreci yaşamamıştır.

Bol kaynak, iradesi zor topraklar; ‘’köleciliği’’ yeşertmiştir. Yani, emek sömürüsü; öne çıkmıştır.

Ancak temel fark şudur;

Batı, kaynaksızlık hasebi ile, kapitalizm ile emperyalizmi bir arada konumlandırmıştır. Doğu ise, kaynak ihtiyacı nedeni ile yayılma istidatı göstermez. Çünkü kaynaklar bol ve verimlidir.

Dolayısı ile, doğu; feodalizm/köleci/ağacı toplum süreçlerinde; köklü devrim hareketleri ile yüzleşip biçim değiştirme geleneği üretmiştir.

Batı’nın kapitalist gelişimi ise, mutlak anlamda ‘’emperyalizme sırt dayamıştır.’’ Emperyalizm olmadan kapitalizm olamaz.’’ Ki bunun için en ileri aşamanın varlığından bahsetmek gerekmez. Çünkü Haçlı seferleri de emperyalist seferlerdir, ve ileri bir kapitalizmden bahsedilemeyecek dönemlerin ürünleridirler.

(BAKARA suresi 60. ayet)Bir zamanlar Mûsa, toplumu için su istemişti de biz, "Değneğinle şu taşa vur!" demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı. Her bölük insan kendilerine özgü su kaynağını bilmişti. "Allah'ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde bozgunculuk yaparak şuna buna saldırmayın." demiştik.

(NİSA suresi 97. ayet)Melekler, öz benliklerine zulmetmiş olanların canlarını alırken, onlara şöyle dediler: "Neredeydiniz siz?" Cevap verdiler: "Yeryüzünde ezilip horlananlardandık biz." Melekler dediler ki: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi ki orada bir yerden bir yere göçesiniz?" İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Ne kötü dönüş yeridir o!

Ayrıca, bu topraklarda kapitalizmin gelişememe nedenlerinin başında ‘’göçebe kültürü gelir.’’

Bir yerde sabitlenen, yani yerleşik düzen içinde yer alan halk yığınlarının varlığı; kapitalizmin ‘’batı modeli bir gelişme süreci ile evrilmesinin temel nedenlerinden biridir.’’

Bir beldede sömürü ayyuka çıktığında, oranın terk edilip farklı bir bölgede konumlanma, doğu için mümkün bir olanaktır. Zaten bu yönü ile, feodal unsurların sürekliliği tartışılır olmuştur.

Toplumların kültür-geleneğine karşı konumlanan herhangi bir yapı-fikir; mutlaka karşı çıkışlarla yüzleşmiştir. Her bölük kendi suyundan içmeyi bilir, ve aksi gelişmez.

İşte bu karakteristik farklılık nazarında; bugün hegemon olan ‘’üstyapı’’, feodalizm değil; ‘’batı emperyalizmi, yani kapitalizmidir.’’

Yani, komplex bir sömürü organizasyonundan bahsetmek gerekir. Ve bu yapının bir sosyo-politiği, ekonomi-politiği vardır. Stratejileri vardır, bazı yapısal normları vardır.

Öncelikle bu yapı, daha önceleri ‘’bu coğrafya da mağlup olmuş, haçlı emperyalizmi bozguna uğramıştı.’’

Ve aradaki yapısal farkların farkına varan bu üstyapı, saldırı tekniklerini de; kendi içeriği gibi güncelledi. Çünkü, tükenmek bilmez ‘’tüketim ihtiyacı ve kaynak talebi’’ zaruri olarak bu bölgede birtakım planların yapılmasını zorunlu hale getirmiştir.

Dolayısı ile 2 başlık altında toplanan yoğun faaliyet neticesinde, bölgesel planlar devreye girmiş oldu;

1. Doğu’nun devrimci dinamiklerini dinamitlemek.

Doğu’nun tarihsel süreçte ayakta kalmasını sağlayan; İslam ve zulme karşı duruş ruhu, İslam’ın emperyalizm karşıtı yönü baltalanıp alınarak ‘’sakinleştirilmiştir.’’

Bu projenin bugün anılan ismi ; ‘’Moderate İslam/Ilımlı İslam’’ olarak karşımıza çıkar.

Bu, daha birçok yaklaşımla özdeşleştirilebilir, köycülük-imece-halk bilinç ve kültürlerinin yozlaşması; tv ve medya aracılığı ile ‘’batı tipi bir toplum inşa süreci’’ bu sorunun bir payıdır.

2. Hedef saptırarak yıkmak

Tek başına ‘’emperyalizmi’’(kapitalizmsiz), ya da tek başına kapitalizmi (emperyalizmsiz) sloganlara tabi olmak, doğu dinamiklerine uygun gelişen üst sınıfı salt hedef olarak algılamak ve bu sınıfı yapılandırma çabasında olan batı ile mutlak işbirliğine girmiş olmak…

Bu süreci inşa eden diğer faktörler de şöyledir;

Batı’da kapitalizm gelişirken bazı alt kollar üretti.

· Kariyerizm

· Konformizm

· Modernizm

Bunların ürettiği etki çok kalıcıdır. Çünkü bu yaklaşımlar ‘’yeni birey tipini inşa etmek üzere hayata geçmiş silahlardır.’’

Bencil, egoist, kendisi ve toplumla yabancılaşmış bu yenitipi tanımlayan jargon;

‘’Liberalizmdir.’’

Bu aşama, önemlidir. Çünkü; emperyalist sömürgeciliğin karşısındaki en büyük güç,‘’direnç noktalarıdır.’’

Bu direnç noktaları 2 başlıkta incelenir;

· Ordular

· Örgütlü halk yığınları

Dolayısı ile, bu iki unsur ‘’emperyalizmin hedefidir.’’

Ancak unutulmaması gereken durum ise şudur. Bu iki olgu, yine kapitalizmin varlığı nedeni ile ortaya çıkmış olgulardır. Çünkü silahlı güç ihtiyacı, mazlum devletler için bir savunma ihtiyacından, örgütlü halk düşüncesi de, kültür-gelenek müdafasından ileri gelir.

Çünkü bu coğrafyanın genetik karakterinde var olan ‘’imece-kültür birliği’’ özel bir örgütlenme düşüncesinin önüne geçer.

Lakin, emperyalizmin saldırı stratejisi, öncelikle sömürüye dayandığından; sömürülecek kaynakların ve o kaynakların başında duran halk kitlelerinin iç dayanışması ortadan kaldırılmalı, ‘’bireysel özgürlüklerin önünü açma adı altında, halk bilinci ya da toplum olma şuuru baltalanmalıdır.’’

Şimdi kilit soru şudur;

Emperyalizm ile kapitalizmi birbirinden ayırmanın ne gibi sonuçları olabilir ?

Sanayi devrimi sonrası planlanamayan ölçüde büyüyen ekonomiler, küreselleşme ihtiyacı; sınırların tartışmaya açılma sürecini doğurmuştur. Bugün özgürlüklerden bahseden liberal kafaların çoğu, küreselleşmenin getirisi olan ‘’sınırları aşma düşüncesine’’ bu açıdan hizmet etmektedir.

Emperyalizmin bölgesel planları doğrultusunda, bütün kaynakları kontrol etme güdüsü, doğal bir güdüdür. Çünkü kapitalizmin yarattığı tüketim toplumu; insanlık ailesini bir çekirge sürüsüne evriltmiştir.

Bireyleştirilen insan, kendi çıkar ve menfaatlerini öncelemeyi bir özgürlük olarak algılamış, akabinde ‘’yalnızlaşan bireyler’’ banka ve benzeri kurumlara borçlandırılarak; sisteme entegre edilmiştir.

Bu süreçte büyüyen ve kontrol edilemez hale gelen ekonomiler, ciddi yatırımlar yapamaz ülkeler yaratmış, savaş maliyetleri; karşılanamaz boyutlara ulaşmıştır.

Bugün ABD’nin Türkiye ile bölge ülkeleri arasında gerginlik üretme politikası, bu sorunun doğal bir sonucudur.

Emperyalizmi kapitalizmden ayrı görmek, emperyalizmi etnik ya da farklı ütopik bir amacın ürünü olarak görme sorunu üretir ki; üretim ilişkilerini düzenleme ihtiyacını ve mülkiyet ile kurulan ilişkiyi gözden geçirme düşüncesini engellediğinden, somut bir direniş üretemez…

Kapitalizmi emperyalizmden ayrı görme düşüncesi ise, iç sınıfsal çatışmaları tetikleyip; alttakiler ve üsttekiler ayrımının yerel mücadelesini öngördüğünden, küresel çıkar ve menfaat gruplarının bölgesel planlarına entegre olma sorununu doğurur.

Bunun da en belirgin örneği; Soros ve benzeri sermaye gruplarına angaje olmuş, ya da ABD Emperyalizmi ile hemfikir olmuş bir sol ya da direniş hareketi üretme gayretidir.

Solun, liberalleşme sorunu bu noktada açığa çıkar. Sorunu; proleterya-burjuvazi çelişkisine indirgeyen ve dışsal nedenleri görmezden gelen bir solun akıbeti; yitik bir direnişsizlik, ya da avare bir çırpınış sergilemektir.

Bu açıdan, teorik olarak baktığımızda- ki pratik olarak ta yaşıyoruz – Suriye meselesinde Esad yönetimine muhalefet ederken, emperyalizme karşıt konumlanmama sorunu, ve bu meselenin ‘’mevcut zulüm karşısında durma gereksinimi ile açıklanması’’; doğu ile batı kapitalizm gelişim süreçlerini denk tutma rahatsızlığından ve emperyalizm ile kapitalizmi birbirinden ayırma probleminden ileri gelmektedir.

Ki küresel güç odaklarının tepkisini çeken temel söylem;

Somut emperyalizm tanımları üzerinden ‘’antikapitalist duruş sergileyen düşünce ve kişilerdir.’’

Bunun dışında kalanlar, yani bu iki kavramı tek düzlemde ele almayanlar ise; doğrudan küresel sistemin medya, sivil toplum ve siyaset araçlarında muteber kılınırlar.

Böylece, ‘’kontrollü muhalefet’’ dediğimiz muhalefet tipi üretilir. Bir manada halkın gazı alınır.

PEKİ SURİYE ÖRNEĞİNİ NASIL ELE ALMAK GEREKİR ?

Esad’ın insanlara zulmettiği fikrinde hemfikir olunması, ABD emperyalizminin öngördüğü biçimde karşıt duruş sergilenilmesi manasına gelmez.

Esad örnekliği şu açıdan incelenmelidir;

1. Esad, bölgesel yayılmacılık gütmez!

2. Esad, menfi çıkarları hasebi ile sınırları lağv etme taraftarı değildir.

Esad, esasında doğu toplumlarında açığa çıkması muhtemel bir ‘’feodal yapının’’ günce versiyonudur. Mevki ve olanakları koruma mücadelesine dayanan, anti-demokratik bir süreçtir.

Ama emperyalizmden daha tehlikeli değildir. Dolayısı ile; emperyalizmin bölgesel ve küresel planları analiz edilmeden Esad karşısında konumlanmak, emperyalizm ile işbirliğine götüren bir etkene dönüşebilir.

Yani, tehlike puanı olarak emperyalizm 10, esad 5 puan ile işaretlenir. Ve Emperyalizmin zaruri ihtiyacı olan kaynaklara erişim ihtiyacı hasebi ile; bölgeyi yeniden tasarlama projesi (BOP) kapsamındaki rolü nedeni ile mesele analiz edilir.

Neticesinde, mücadele iki aşamalı olarak yürütülür…

1. Emperyalizme karşı mutlak direniş!

2. Bu direnişin ardından Esad karşısında; ideolojisi olan bir direniş!

Yani, tıpkı Batı’nın arzuladığı gibi, ideolojisiz, amaçsız devrimler peşinde koşmayan, ayakları yere basan bir değişim düşüncesinden bahsediyorum.

Ki bu değişim sürecinin bir ucu hindistan’a diğer ucu kuzey afrika’ya dayanmak zorundadır.

Yani, hali hazırda 1. Aşamada öngörülen anti-emperyalist direnişin boyutları hattı müdafa değil, sathı müdafa formunda gelişmeli, emperyalizm bütün bölgeden çıkartılmalıdır.

Aksi taktirde, Esad’ın indirilmesi akabinde; kontrolün ‘’muhalefet elinde tutulacağı düşüncesi, hayali bir düşünce olacaktır.’’ Çünkü emperyalizm oradadır.

Aynı şey, İran, Irak gibi ülkeler için de düşünülebilir. Velev ki; emperyalizme karşı direniş ilkesinin özünde yatan fikir de bilakis ‘’tevhiddir.’’

Çünkü; emperyalizmin ‘’enternasyoneli’’ olan küreselleşme, bugün tevhid’in enternasyoneli olan ‘’ümmet’i vahide/tek toplum’’ süreci ile karıştırılmaktadır.

Hatta, ulus kavramını duyduğunda tüyleri diken diken olanların hiçbir surette bahsedemediği alternatifsizlik, bu noktada temel sorundur…

‘’Aha bu da ulusalcı, diyen adama; sen necisin dediğinizde yanıt alamazsınız.’’

Çünkü; liberalizmin ‘’amaçsız özgürlük prensibi’’ zihinleri kuşatarak; küreselleşme enternasyonelinde insanları bir kılmıştır.

Halbuki, ilkesel olarak; ana düşman ‘’emperyalizm’’ nereye saldırıyorsa, orası korunmalı ve müdafa edilmeli. Saldırı def edildikten sonra; ilgili yaptırımlara başlanmalıdır.

Emperyalizmin saldırdığı yere eş zamanlı olarak yapılan saldırı, hiçbir surette ‘’kişisel ütopyaların başarısını sağlamamak ile birlikte, mutlak anlamda emperyalizmin zaferine omuz vermek anlamına gelir.’’

Çünkü, hem maddi, hem silahlı yatırımıyla bölgeyi kuşatan dev güç, kişisel ütopyaların önünü açmak için yatırım yapmaz. Kendi heva ve arzularını ayakta tutabilme adına dayattığı ‘’teneke ideolojilere yardakçı arar ve o yığınları salt anlamda amaca ulaşmak için kullanır.’’

İşte bu bağlamda, bir fikir, grup ya da halk yığınının duruşu; emperyalizm kıstas ya da süzgecinden geçmeksizin, belirli prensipleri put edinerek ‘’savunulamaz.’’

Ulusların kaderini tayin hakkı düşüncesine dayanarak yapılan bir kürt muhalefeti, bizzat ‘’ulusalcılığın başka bir yüzüdür.’’ Velev ki; kürt realitesini inkar ve ilga operasyonu, bölgenin yerel halkları tarafından tasarlanmış bir operasyon değil, doğrudan emperyalizmin bölgesel planları adına hayata geçirilmiş bir operasyondur.

Çünkü bahsettiğimiz gibi, tevhidin ana koşulu; ortak yaşam ve sınıfsızlaşma eğilimidir.

Ve bugün sınıfsızlaşma eğiliminin önünde duran en büyük güç; Batı emperyalizmidir.

Yani;

Soroslar, hunthingtonlar, Clintonlar, İsrailler, thik tankler, stk’lar ve onların yerli ajanlarıdır.

O zaman, güncellenmemiş bir kapitalizm/emperyalizm tanımı yapmaksızın geliştirilen ‘’anti-kapitalist muhalefetin’’ tutarsız olacağı bir gerçektir…

(DEVAM EDECEK)

Eren Erdem

HALKnet.com